08 Eylül 2026

1940’lar ABD’sinden bir siyaset dersi

Yaklaşık on beş yıl önce David North’un The Heritage We Defend (Savunduğumuz Miras)[*] başlıklı kitabını okurken, Amerikan sosyalist işçi hareketinin tarihinde daha önce bilmediğim, son derece ilginç ve öğretici bir olayla karşılaşmıştım. Stalinizm ile Trotskizm arasındaki temel ayrımlardan birini çok yalın ve çarpıcı biçimde ortaya koyan bu örneğin Türkiye’de bilindiğini sanmıyorum. Bu nedenle yaşananları özetleyen bir yazının faydalı olacağını düşündüm. Zaten bu blogun temel amaçlarından biri de bu.

Olayı kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1940’lı yılların başlarında, İkinci Dünya Savaşı’nın alevleri hızla yayılırken, Stalinist ABD Komünist Partisi (KP), Trotskist Sosyalist İşçi Partisi’ni (Socialist Workers Party–SWP) son derece gerici bir yasa temelinde hedef alan devlet baskısını coşkuyla destekledi. Oysa birkaç yıl sonra aynı baskı aygıtı bu kez Komünist Parti’ye yöneldiğinde, SWP geçmişte kendisine yapılanlara bakmadan KP’yi devlet baskısına karşı kayıtsız şartsız savunacaktı.

Şimdi gelin, başlı başına bir siyaset dersi oluşturan bu karşıtlığın nasıl ortaya çıktığına biraz daha yakından bakalım.

Trotskistlere karşı Stalinistlerin desteklediği dava

1941 baharında Roosevelt yönetimi, Teamsters sendikasının sağcı bürokrasisiyle iş birliği içinde SWP’ye ve partinin Minnesota’daki en önemli işçi sınıfı dayanağı olan Teamsters sendikasının 544 no’lu şubesine (Local 544) karşı kapsamlı bir saldırı başlattı. Minneapolis kamyon şoförlerinin 1934’teki büyük grevlerine önderlik etmiş olan Trotskistler, yalnızca militan sendikal mücadeleleri nedeniyle değil, yaklaşan emperyalist savaşa karşı uzlaşmaz tutumları yüzünden de hedef tahtasına oturtulmuşlardı.

27 Haziran 1941’de FBI, SWP’nin Minneapolis ve St. Paul bürolarını bastı; parti belgelerine ve Marksist yayınlara el koydu. 15 Temmuz’da, aralarında SWP Ulusal Sekreteri James P. Cannon’ın ve Minneapolis’teki parti önderlerinin bulunduğu 28 kişi hakkında dava açıldı. Suçlamalardan biri, bir yıl önce kabul edilmiş olan gerici ve baskıcı Smith Yasası’na dayanıyor ve sanıkları hükümeti zor yoluyla devirmeyi savunmakla itham ediyordu. Bu yasa ilk kez SWP’ye karşı kullanılıyordu.

Dava 27 Ekim 1941’de başladı ve ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na resmen girdiği 8 Aralık günü sona erdi. Sanıklardan 18’i suçlu bulundu ve on sekiz aya varan hapis cezalarına çarptırıldı. Cannon ve diğer SWP yöneticileri 1944’te cezaevine girdiler.

Gerici Smith Yasası ilk kez Trotskistlere karşı kullanıldı. Fotoğrafta, 1941’de bu yasa uyarınca mahkûm edilen 18 Sosyalist İşçi Partisi (SWP) üyesinden 14’ü görülüyor. Arka sırada soldan sağa: Farrell Dobbs, Harry DeBoer, Edward Palmquist, Clarence Hamel, Emil Hansen, Oscar Coover ve Jake Cooper. Ön sırada soldan sağa: Max Geldman, Felix Morrow, Albert Goldman, James P. Cannon, Vincent Dunne, Carl Skoglund ve Grace Carlson.
Bu, sadece bir ceza davası değildi. Amaç, emperyalist savaşa karşı çıkan ve işçi sınıfı içinde sınırlı da olsa gerçek bir etkiye sahip olan devrimci sosyalist bir eğilimi susturmak; mümkünse SWP’nin yasal varlığını sona erdirmekti. Nitekim savaş yıllarında liderleri hapse atılan tek Amerikan işçi partisi SWP oldu.

Stalinist ABD Komünist Partisi ise bu saldırıya karşı çıkmak bir yana, hükümetin açtığı davayı coşkuyla destekledi. Stalinistlerin tutumu, Trotskistlere duydukları özel düşmanlığın yanı sıra Sovyet bürokrasisinin dış politika çıkarlarına dayanıyor ve hizmet ediyordu. Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ardından Stalinist partiler “antifaşist birlik” adına kendi ülkelerinin egemen sınıflarıyla ittifaka yönelmiş; Roosevelt yönetimini ve ABD’nin savaşa katılmasını desteklemişlerdi. Dolayısıyla emperyalist savaşa karşı işçi sınıfının bağımsız siyasetini savunan SWP, Stalinistlerin gözünde de ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.

Burada Stalinist siyasetin ayırt edici özelliklerinden biri bütün çıplaklığıyla görülüyordu: İşçi hareketi içindeki bir siyasi anlaşmazlık, burjuva devletinin baskı aygıtından yararlanılarak “çözülmeye” çalışılıyordu. Stalinistler, Trotskistlere siyasal mücadele içinde yanıt vermek yerine FBI’ın, savcıların ve mahkemelerin yardımına bel bağlamışlardı.

Aynı yasa bu kez Komünist Parti’ye yöneliyor

Ancak burjuva devletine verilen bu destek, çok geçmeden Stalinistlerin kendilerini de vurdu. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte Amerikan egemen sınıfı savaş yıllarındaki geçici müttefiklerine artık ihtiyaç duymuyordu. 1948’de ABD Komünist Partisi’nin 12 yöneticisi, yedi yıl önce SWP’ye karşı kullanılan aynı Smith Yasası uyarınca suçlandı.

Smith Yasası uyarınca yargılanan ABD Komünist Partisi yöneticilerinden Robert Thompson (solda) ve Benjamin J. Davis, destekçileriyle birlikte, 1949.
SWP’nin önünde iki olası tutum vardı. Stalinistlerin 1941’deki ihanetini hatırlatabilir ve “Bize yapılanlara destek vermiştiniz; şimdi sonuçlarına katlanın” diyebilirdi. Yahut geçmişte kendisine yapılanlara bakmaksızın Komünist Parti’yi devlet baskısına karşı savunabilirdi.

SWP haklı olarak ikinci yolu seçti.

Partinin 1948 başkan adayı ve Minneapolis davasının sanıklarından Farrell Dobbs, 28 Temmuz 1948’de SWP Siyasi Kurulu adına Komünist Parti Merkez Komitesi’ne bir mektup gönderdi. Mektupta Smith Yasası’nın bütün işçi sınıfının siyasal ve sendikal hareketine yöneltilmiş bir silah olduğu belirtilerek kovuşturmaya karşı birleşik bir işçi cephesi kurulması öneriliyordu. SWP, yedi yıl önce kendisini savunmamış olan Stalinistlere açıkça şöyle sesleniyordu: “Şimdi saldırıya uğradığınıza göre, Smith Yasası’nın ilk kurbanları olan bizler size yardımımızı sunuyoruz.”

SWP, iki parti arasındaki son derece derin siyasi ayrılıkların ortak savunmanın önüne geçmemesi gerektiğini vurguluyordu. Komünist Parti bu çağrıya yanıt vermedi. Üstelik kendi yöneticileri devlet tarafından kovuşturulurken bile, bacaklarını savaşta kaybetmiş bir SWP üyesi olan James Kutcher’a karşı yürütülen antikomünist cadı avını desteklemeyi sürdürdü. Buna rağmen SWP, KP yöneticilerine yönelik davalara, McCarthyci soruşturmalara ve daha sonra Julius ve Ethel Rosenberg’in idamına karşı mücadele etti. SWP'nin yayın organı The Militant, Rosenbergleri kurtarmak için işçi hareketini harekete geçmeye çağıran kampanyayı son haftaya kadar sürdürdü; idamların ardından da bu “yasal cinayeti” mahkûm etti.

Siyasal savunma, siyasal uzlaşma değildir

SWP’nin tutumu, hiç kuşkusuz, Stalinistlerin suçlarını unutmak ya da onların siyasetiyle uzlaşmak anlamına gelmiyordu. Cannon’ın yaklaşımında iki ilke birbirinden kesin biçimde ayrılıyordu: Stalinist bürokrasinin işçi sınıfı içindeki etkisine karşı uzlaşmaz bir siyasi mücadele yürütmek ve Stalinist örgütleri kapitalist devletin saldırılarına karşı savunmak.

Cannon ve Dobbs
Cannon, Stalinist partileri ihanet içindeki önderlikler tarafından yönetilen, fakat işçi hareketi içinde kökleri bulunan örgütler olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle Stalinizm sorunu FBI’a, savcılara ya da burjuva mahkemelerine havale edilemezdi. Stalinizmin işçi hareketindeki etkisini ancak işçi sınıfı, devrimci bir program temelinde yürütülecek siyasi mücadele yoluyla aşabilirdi. Kapitalist devletin Stalinistlere saldırması ise işçi hareketini “Stalinizmden kurtarmıyor”; tersine, bütün işçi örgütlerine karşı kullanılacak baskı aygıtını güçlendiriyordu.

Dolayısıyla SWP’nin Komünist Parti’yi savunması bir hoşgörü ya da büyüklük gösterisi değildi. Bu, işçi sınıfının bağımsızlığını esas alan ilkeli bir sınıf tutumuydu. Trotskistler, Stalinistlere karşı mücadeleyi burjuva devletiyle birlikte değil, ona karşı mücadele içinde yürütüyorlardı. KP yönetiminin 1941’de kavrayamadığı ya da kavramak istemediği gerçek de buydu: Trotskistlere karşı kullanılan yasa ve mahkemeler, uygun siyasi koşullar oluştuğunda kaçınılmaz olarak Stalinistlere ve işçi hareketinin geri kalanına yönelecekti.

Aradaki karşıtlık bundan daha açık olamazdı. Stalinistler, Trotskistlerin hapse atılmasını alkışladılar; Trotskistler ise aynı devlet Stalinistleri hapse atmaya kalktığında onların savunmasına koştular. Birincisi, işçi hareketi içindeki siyasi rakibini devlet baskısıyla tasfiye etmeye çalışan bürokratik bir aygıtın tutumuydu. İkincisi ise bütün siyasi ayrılıklara rağmen burjuva devletine karşı işçi sınıfının ortak demokratik haklarını savunan devrimci sosyalist bir tutumdu.

Bu tarihsel olayın bugün de taşıdığı ders açıktır: Devletin baskı aygıtı, işçi hareketi içindeki “yanlış” eğilimleri ayıklamanın tarafsız bir aracı olarak görülemez. Bugün siyasi rakibimize yöneltilmesine sessiz kaldığımız silah, yarın bize çevrilecektir. İşçi sınıfı içindeki siyasi hesaplaşmaların yeri polis karakolları ve mahkeme salonları değil, açık ve ilkeli siyasal mücadeledir.

[*] David North, The Heritage We Defend: A Contribution to the History of the Fourth International, Detroit: Labor Publications, 1988. Bu yazıda aktardığımız bilgiler ve değerlendirmeler esas olarak North’un kitabında “The SWP and American Stalinism” ve “Revolutionary Defeatism in World War II” başlıklarını taşıyan birbirini izleyen iki bölüme dayanıyor. Kitabın Türkçe çevirisi 2018’de yayımlandı: David North, Savunduğumuz Miras: Dördüncü Enternasyonal’in Tarihine Katkı, çev. Halil Çelik, İstanbul: Mehring Yayıncılık, 2018. Ancak bu çeviriyi okumadığım için kalitesi hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunamıyorum. Bunu özellikle belirtmek gerekiyor; çünkü Türkiye’de, başta Trotskist literatür olmak üzere Marksist eserlerin çevirilerinde ciddi sorunlarla ne yazık ki sık sık karşılaşılıyor. Fakat okumadığımız bir çeviriyi bu genel sorunun kapsamına sokmak, çevirmenine ve yayınevine haksızlık olur. Belki de -ve umarım- son derece başarılı bir çeviridir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder