Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Çeviri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Ağustos 2026

Çeviri:

Trotskiy suikastının 86. yılında: “Nasıl Oldu” (Natalya Sedova’nın yazısı)

Lev Trotskiy ve Natalya Sedova, Norveç’te ev hapsinde tutuldukları Villa Oskarsborg’da, 1936.
Lenin’le birlikte Ekim Devrimi’nin iki büyük önderinden biri olan Lev Davidoviç Trotskiy, 86 yıl önce bugün, 20 Ağustos 1940’ta Meksika’daki evinde Stalinist bürokrasinin ajanı Ramón Mercader tarafından ölümcül biçimde yaralandı. Ertesi gün, 21 Ağustos’ta hastanede hayatını kaybetti.

Trotskiy’in eşi Natalya Sedova, bundan yaklaşık üç ay sonra, Kasım 1940’ta, hayat arkadaşının ve yoldaşının son gününü ve ölümünü anlatan Nasıl Oldu (How It Happened) başlıklı son derece etkileyici bir yazı kaleme aldı. Mayıs 1941’de Fourth International’da (Dördüncü Enternasyonal) yayımlanan bu yazının Türkçe çevirisini geçen yıl blogda dört bölüm hâlinde yayımlamıştım.

Nasıl Oldu, yalnızca tarihsel bir belge değil, Trotskiy’in öldürülmesine en yakından tanıklık eden insanlardan birinin birinci elden anlatısıdır.

Sedova, Trotskiy’in 20 Ağustos sabahından başlayarak saldırının hemen öncesini, çalışma odasından yükselen korkunç çığlığı, yüzü kanlar içindeki Trotskiy’i gördüğü anı, hastaneye yetişme telaşını ve hayat arkadaşının son saatlerini anlatır. Trotskiy’in ölümcül yarasına rağmen saldırganın öldürülmesini engellemeye çalışması ve onun konuşturulmasını istemesi de bu anlatının çarpıcı ayrıntılarından biridir.

Trotskiy’in Meksika’nın Coyoacán semtindeki evi.
Sedova’nın hafızasında Trotskiy’in ölüm anındaki yüzü bütün canlılığıyla kalmıştır. Yazısını ise Trotskiy’in insanlığın özgür geleceğine duyduğu inancın son yıllarında zayıflamak bir yana daha da güçlendiğini vurgulayarak ve katillerin er ya da geç hesap vereceğini söyleyerek bitirir.

Bugün Sedova’nın Kasım 1940’ta bilemeyeceği çok önemli bir şeyi de biliyoruz:

Mercader yalnız değildi.

Trotskiy’in öldürülmesi, tek başına hareket eden bir Stalinistin işlediği bireysel bir cinayet değildi. Stalinist gizli polis aygıtının yıllar boyunca hazırladığı, birçok ülkeye yayılan ve Trotskist hareketin içine ajanların yerleştirilmesine kadar uzanan geniş bir operasyonun son halkasıydı.

Bu gerçeklerin ortaya çıkması uzun yıllar aldı; muhtemelen tamamı da hâlâ ortaya çıkmış değil.

Mercader’in kendisi de Trotskiy’in evine bir anda ulaşmamıştı. “Jacques Mornard” ve “Frank Jacson” sahte kimliklerini kullanmış, Trotskist çevreyle bağlantı kurmuş ve zaman içinde Trotskiy’in güvenlik çemberinin içine girmeyi başarmıştı. Onun gerçek kimliği ile Stalinist gizli polisle bağlantısının bütün boyutları da ancak cinayetten yıllar sonra açığa çıkacaktı.

20 Ağustos 1940’ta ölümcül biçimde yaralanan Trotskiy hastanede. Ertesi gün hayatını kaybetti.
Trotskiy’i öldürenler onun yalnızca hayatına değil, temsil ettiği siyasi ve tarihsel sürekliliğe de -yani Ekim Devrimi’nin enternasyonalist programına, dünya sosyalist devrimi perspektifine ve Stalinist bürokrasiye karşı devrimci Marksist muhalefete- son vermek istiyorlardı.

Çok ağır bir darbe vurdukları inkâr edilemez. Ama amaçlarına da ulaşamadılar!

Trotskiy suikastının 86. yıldönümünde, Natalya Sedova’nın bu kısa ama son derece güçlü tanıklığını okumamış olanlara okumalarını, daha önce okumuş olanlara ise yeniden okumalarını öneriyorum:

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3 |  Bölüm 4

09 Ağustos 2026

Çeviri:

Küba ve kapitalizme tam geri dönüş

Javier Gómez Sánchez

Javier Gómez Sánchez

1984 doğumlu Kübalı sinemacı, gazeteci ve iletişimci Javier Gómez Sánchez’in bu yazısı, ilk olarak "Cuba y el giro completo al capitalismo” başlığıyla Uruguay’da çıkan haftalık gazete Brecha’nın 24 Temmuz 2026 tarihli 2122. sayısında yer aldı.

Yazının İngilizce çevirisi, yazarın izniyle, “Cuba and the complete turn towards capitalism” başlığı altında 28 Temmuz 2026’da In Defence of Marxism sitesinde yayımlandı. In Defence of Marxism, yazıyı “Küba Devrimi’nin geleceğine ilişkin tartışmaya çok ilginç bir katkı” olarak değerlendirdiğini belirtiyor.

Metnin Türkçe çevirisi de 6 Ağustos 2026’da aynı sitede yayımlandı. Aşağıda, bu Türkçe çeviriyi İngilizce metinle karşılaştırarak gözden geçirilmiş ve gerekli gördüğüm yerlerde yeniden çevrilmiş hâliyle yayımlıyorum.

Javier Gómez Sánchez’le gerek Küba Devrimi’nin tarihine gerekse sosyalizmin inşası ve Stalinizm sorununa yaklaşım bakımından esaslı görüş ve siyasi perspektif farklılıklarım var. Bununla birlikte, tıpkı In Defence of Marxism gibi, bu farklılıkların yazının önemini ortadan kaldırmadığını düşünüyorum. Küba’nın içinden yazılmış olması ve ülkede son yıllarda yaşanan ekonomik ve siyasi dönüşüme ilişkin önemli bilgiler ve gözlemler içermesi, metni okunmaya ve tartışılmaya değer kılıyor.

Burada yazıyı herhangi bir yorum eklemeden yayımlamakla yetineceğim. Gómez Sánchez’in aktardığı bilgilerin ne anlama geldiği ve Küba’da yaşanmakta olan dönüşümün nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunu ise ayrı bir blog yazısında ele alacağım.

* * *

Son yıllarda ortaya çıkan özel girişimci kesimler ve fikirlerini ortaklaştırdıkları ağlar, Küba’da yeni bir siyasi güç hâline geldi.

Hükümet bürokrasisi ve teknokrasisiyle bütünleşmeleri sayesinde, krizlerden yararlanarak kendi çıkarlarına uygun değişiklikleri gerçekleştirme konusunda giderek artan bir kapasiteye sahip olduklarını gösterdiler.

Devlet Konseyi tarafından kısa süre önce “toplumsal dönüşümler” başlığı altında açıklanan 176 “önlemin” özünü, gerçekte bunlardan kâr elde edebilecek bir ekonomik elitin uzun süredir hayata geçirilmesini talep ettiği girişimler oluşturmaktadır. Bu önlemler arasında özel bankacılığın yasallaştırılması, akaryakıtın özel sektör tarafından satılması, zarar eden devlet işletmelerinin tasfiyesi (altyapıları ve faaliyetleriyle birlikte özelleştirilmeleri), devlet işletmelerinin anonim şirketlere dönüştürülmesi ve özel aktörler tarafından devralınmaları yer almaktadır.

Bu önlemler olağan koşullar altında bu denli kolay gündeme getirilemezdi. Ancak Küba toplumunun COVID-19 salgınından bu yana içinde bulunduğu kesintisiz şok hâli -özellikle de ocak ayında ABD’nin Venezuela’ya saldırısından, tam petrol ablukasından ve askerî müdahale tehditlerinden bu yana- Küba’da sosyalizmden kapitalizme geçişi hedefleyen politikaların uygulanmasının önünü açtı.

Bu önlemlerin uygulanmasını zorunlu kılan, ABD saldırganlığının tırmanması değildir; çünkü bu önlemler zaten bir süredir hazırlanmaktaydı. Bunların hayata geçirilmesi için mevcut fırsattan yararlanılmasını mümkün kılan, söz konusu saldırganlığın yarattığı şok hâlidir.

Raúl Castro’nun öncülüğünde 2011 yılında başlatılan reformlardan bu yana geçen son on beş yılda hedef, sosyalist devlet ekonomisi ile kapitalist piyasanın bir arada varlığını sürdüreceği karma bir ekonomi modeli kurmaktı. Ne var ki ABD’nin ekonomik ablukası altındaki Küba devleti, bizzat bu reformların ortaya çıkardığı kapitalist güçleri denetim altında tutmayı başaramadı ve sonunda bu güçlerin baskısına yenik düştü.

Özel sermaye çevreleri; yolsuzluk, aile bağları ya da yöneticilerle kurdukları dostluk ilişkileri yoluyla, ideolojik kimlik kaybından, safdillikten ve sosyalist hareketin abluka karşısındaki güçsüzlüğünden yararlanarak devlet yapılarına ve bizzat Küba Komünist Partisi’ne (PCC) giderek daha fazla nüfuz ettiler.

Bu iş çevreleri, “Gurular” ya da (“Chicago Boys”a gönderme yapılarak) “Havana Boys” olarak anılan bir grup liberal iktisatçıyla eşgüdüm içinde, etkili bir özel medya aygıtı oluşturdu. Yıllardır özelleştirmeyi, devletin ve sosyalizmin tasfiyesini öngören önerileri birer çözüm gibi sunarak gündeme getiriyorlar. Bütün bunlar, sosyalizmi hâlâ savunan devrimci, komünist ve Fidelci bir toplumsal tabanın varlığına rağmen gerçekleşiyor; ancak bu taban tükenmiş, ezilmiş, seçeneksiz bırakılmış ve her şeyden önemlisi önderlikten yoksun durumda.

Bizzat Cumhurbaşkanı ve PCC Birinci Sekreteri, özel girişimci sektörün ve çıkarlarının sorgusuz sualsiz bir savunucusu hâline gelmiştir ve yeni politikaların “sosyalizmi kurtaracağını” sürekli yineleyip durmaktadır. Buna karşılık özel ellerdeki basın organları, daha önce gizlemeye çalıştıkları “geçiş” kavramını ve bu geçişin toplum içinde yaratacağı “kazananlar ve kaybedenler” sürecinin nasıl yönetilmesi gerektiğini artık açıkça tartışır hale gelmiştir.

Meclis kapitalist restorasyon yolunda 176 karar tasarısını oybirliğiyle kabul etti.
Halk İktidarı Ulusal Meclisi, kendisine yalnızca bir gün önce sunulan belgeyi onaylamak üzere tek oturumluk bir toplantı yaptı. Bu kısa süre içinde, 176 önlemden tek birine karşı dahi herhangi bir önerge sunulmadı. Oysa hükümetin özel şirketlerden vergileri gerektiği gibi tahsil edemediği ve bunun devasa bir bütçe açığına yol açtığı bir dönemde, sırf halktan KDV alınmaya başlanması kararı bile günler sürecek yoğun tartışmaları gerektirirdi.

2008 reformları öncesinde yürütülen tartışmalar ile 2019 Anayasası üzerindeki görüşmeler arasındaki dönemde, Ulusal Meclis kapitalizmin ilerleyişine karşı en dikkate değer direniş dönemini yaşadı. Ancak o tarihten bu yana Meclis kürsüsüne, devlet bürokrasisinin desteğini alan, sahte yurtseverlik söylemlerine başvuran ve her oturumda söz almaları sağlanan işletme sahibi milletvekillerinin söylemi hâkim oldu. Devlet televizyonu ve resmî basın da ardından bu söylemi yayınlarının odağı ve gazetelerin birinci sayfalarının başlıca konusu hâline getirdi.

Bir süredir, geçiş sürecine yönelik her türlü direniş ifadesi resmî medyada sansüre uğruyor. Kısa süre önce açıklanan önlem paketi karşısında eleştirel yazılar yazmaya cesaret eden az sayıdaki kişi ise bunları yabancı basında yayımlamak zorunda kaldı. Kübalı aydınların önemli bir bölümü ya kamuoyu önünde sessiz kalıyor ya da geçiş fikrini benimsemiş bulunuyor. Küba dışındaki kapitalizmden söz etmeye fazlasıyla istekli olan bu kesim, ülke içinde kapitalizmden söz etmekten ise kaçınıyor ve bürokrasi tarafından yönetilen bir ödül ve ceza sistemi aracılığıyla denetim altında tutuluyor.

Havana’nın Dragones mahallesinde sokakta çeşitli ürünler satan bir grup insan.
Son yıllarda, ABD’nin Küba’yı içeriden istikrarsızlaştırma stratejisinin bir parçası olarak, Küba hükümeti ablukaya ek olarak kirli bir savaşın da içine sürüklendi. ABD, Küba’daki siyasi mahkûmların sayısına ilişkin istatistikleri uluslararası alanda bir koz olarak, adeta satranç tahtasındaki taşlarmış gibi kullanıyor. Üniversiteler ise, ABD’nin finansmanı ve desteğini alan sansüre uğramış sanatçılar ile “bağımsız” gazetecilerin şikâyetleriyle doldurularak, fiilen yumuşak darbe niteliğine varan girişimlerle zehirlendi.

Öte yandan, çok gürültü çıkaran ancak çok az şey başaran muhalifler yargılanıp hapsedilmiş ya da ülkeyi terk etmeyi ehvenişer olarak seçmeye itmek amacıyla baskıya maruz bırakılmıştır; böylece “sürgün” kavramı yeniden canlandırılmıştır. Ardından bu kişilerin faaliyetleri ve mali bağlantıları devlet televizyonunda yayımlanan programlarda ifşa edilmiştir.

Buna karşılık, kapitalist restorasyonun ve özelleştirmenin ideologları olan serbest piyasa guruları, üniversite etkinliklerine davet edilmeleri ve kitaplarının yayımlanmasına sağlanan mali destek aracılığıyla aynı ABD çıkar çevreleri tarafından desteklenmelerine rağmen, saygın iktisatçılar ve akademisyenler ya da masum girişimciler olarak sunuluyorlar. Gerçekte oldukları gibi, yani ablukanın entelektüel ve iş dünyası ayağı olarak gösterilmiyorlar.

Kamuoyunun dikkati sokak protestolarına ve Miami’den gelen, silah yüklü köhne bir sürat teknesine çevrilmişken, çok daha güçlü bir karşı devrim yüzlerce kişinin katıldığı toplantılarını düzenliyor, özel sektör forumları için Havana’nın en modern otellerinde salonlar kiralıyordu. Büyük olasılıkla -ve tarih bunu kaydedecektir- o dönemde Küba Devrimi’ni sona erdirmek için asıl işi yapanlar Devlet Güvenliği tarafından hiçbir zaman sorgulanmadılar.

Bu yıl, Küba sosyalizminin tarihî lideri Fidel Castro’nun doğumunun yüzüncü yılı. Onun sözlerinden birini uyarlayacak olursak, fikirleri de yüzüncü doğum yılında ölecek gibi görünüyor. Nitekim “değiştirilmesi gereken her şeyi değiştirmek” sözü, bugün Küba’nın kapitalizme geçişinin başını çekenler tarafından gasp edilmiş durumda.

Bugün Küba’nın önündeki temel soru artık ekonomik modelden çok siyasal modele ilişkindir. Tek parti sistemi, seçim sistemi, hak ve özgürlüklere getirilen tartışmalı sınırlamalar ile siyasal modelin diğer birçok unsuru, bir zamanlar sosyalizmin güvenceleri olarak görüldükleri için zorunlu kabul ediliyordu. Peki, model artık sosyalist değilse bunları sürdürmek mümkün müdür? Çin ya da Vietnam’ın aksine, hükümetini devirmeye yönelik dış baskılarla karşı karşıya bulunan Küba gibi bir ülkede, ekonomik değişiklikler siyasal değişikliklere yol açmayacakmış gibi davranmak mümkün müdür? Kültürel ve ekonomik güç bir kez yitirildiğinde, siyasal iktidar korunabilir mi?

Ancak iktidar da madde gibi yok olmaz; dönüşüm geçirir. Geleneksel bürokrasi ile yeni ekonomik güçlerin bütünleşmesi, toplum üzerindeki eski ama etkili denetimden yararlanarak, anti-emperyalist sosyalizmin yerine milliyetçi bir kapitalizmi geçirmeye çalışabilir. Ne var ki bu, ABD’yi tatmin etmeyecektir.

Denklemden çıkarılamayacak olan bir diğer unsur ise halktır; üstelik ülke içindeki durum giderek daha istikrarsız hâle gelmekte ve kontrolün sağlanması giderek daha fazla polis gücüne bağımlı hale gelmektedir. Bunun, hükümet tarafından giderek daha az temsil edildiğini hisseden devrimin destek tabanı üzerindeki etkisi de göz ardı edilemez.

Küba’daki temel değişim, siyasal iktidarı hâlâ elinde tutanların artık ekonomik gücü elinde bulundurmamasıdır. Kesin olan bir şey varsa, o da sirki yöneten kişinin artık sirkin sahibi olmadığıdır.

Aynı zamanda bkz.: 

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir” (3 bölüm)

Arjantin: İşçilerin ve Öğrencilerin Küba ile Bağımsız Dayanışma Kampanyası

Küba ekonomisinin çöküşü

Balseros’tan bugüne: Küba halkının bitmeyen krizi

Arjantin’de Küba ile bağımsız işçi-öğrenci dayanışması

18 Temmuz 2026

Çeviri:

Votka, kilise ve sinema

Lev Trotskiy

Sunuş

Lev Trotskiy’in “Votka, kilise ve sinema” başlıklı makalesi, 12 Temmuz 1923’te Pravda gazetesinde yayımlandı ve daha sonra Gündelik Hayatın Sorunları (Problems of Everyday Life) adlı derlemede yer aldı.

1923, Sovyetler Birliği’nin ve dünya komünist hareketinin tarihinde kritik bir dönüm noktasıydı. İç savaş sona ermiş, Yeni Ekonomi Politikası (NEP) uygulanmaya başlanmıştı; fakat aynı dönemde bürokratik yozlaşmanın ilk belirtileri de kendini gösteriyordu. Lenin ağır hastaydı ve fiilen siyasal yaşamdan çekilmişti. Trotskiy ise parti ve devlet aygıtı içinde giderek daha fazla güç kazanmakta olan bürokrasiye karşı mücadeleye girişiyordu. 8 Ekim 1923’te Merkez Komitesi’ne gönderdiği ve Sol Muhalefet’in kurucu belgelerinden biri sayılan mektubunda, Politbüro’nun “votka satışına dayalı bir bütçe oluşturma girişimini” “uğursuz bir semptom” olarak nitelendirecekti. “Votka, kilise ve sinema”, aynı yıl giderek belirginleşen bu siyasal mücadelenin kültürel cephesinde yer alan bir makaledir.

Trotskiy’in hareket noktası, çarlık düzeninden miras kalan kültürel geriliğin sosyalist inşanın önündeki en büyük engellerden biri olduğudur. Votka, kilise ve sinema onun metninde yalnızca üç ayrı toplumsal olgu değil, işçi sınıfının gündelik yaşamına ve bilincine hâkim olmak için rekabet eden üç önemli güçtür. Votka, çarlığın halkı uyuştururken devlet hazinesini doldurmasının aracıydı. “Ayyaşlar bütçesi”ne geri dönmek, sosyalist inşanın güçlüklerini aşmak yerine çarlığın en gerici yöntemlerinden birini yeniden canlandırmak anlamına gelecekti.

Kilise ise gücünü yalnızca dinsel inançtan değil, alışkanlıklardan, ritüellerden, müzikten ve gündelik hayatın tekdüzeliğini bozan toplumsal ve estetik çekiciliğinden alıyordu. Bu nedenle dinsel gericilik yalnızca eleştiri ve din karşıtı propagandayla ortadan kaldırılamazdı. Eski ritüellerin yerini daha zengin, daha çekici ve daha kültürlü yeni yaşam biçimlerinin alması gerekiyordu.

Sinema da tam bu noktada devreye girer. Trotskiy’in ifadesiyle:

İnsanları, doğanın yarattığı ve eski düzenin kısmen eğitip kısmen çarpıttığı hâlleriyle ele alıyoruz. (…) Eğlenme, oyalanma, görüp seyretme ve gülme arzusu, insan doğasının en meşru isteklerinden biridir.

Okuryazar olmayan kitlelere bile ulaşabilen, eğlendirirken eğiten ve hayal gücünü harekete geçiren sinema, meyhanenin sunduğu uyuşmaya ve kilise ritüellerinin sunduğu teselliye karşı yeni ve ilerici bir kültürel güç olabilirdi. Devlet, halkın sarhoşluğundan gelir elde etmek yerine hem kitlelerin kültürel düzeyini yükseltecek hem de gelir sağlayabilecek yaygın bir sinema ağı kurmalıydı.

Dolayısıyla burada tartışılan sorun yalnızca “kültürel” ya da ikincil bir mesele değildir. Votkaya dayalı bütçe, bürokrasinin kolay ve gerici çözümlere yönelmesini; sinemaya yatırım ise kitlelere dünyayı anlama ve değiştirme araçları sunan gerçek bir sosyalist inşayı temsil eder. Makalenin temel sorusu bugün de geçerlidir: İşçi sınıfının zihinsel ve kültürel yaşamına uyuşma, batıl inanç ve edilgenlik mi hâkim olacak; yoksa aydınlanma, kolektif kültür ve bilinçli eylem mi?

“Votka, kilise ve sinema”, Trotskiy’in sosyalizmi yalnızca üretim araçlarının toplumsallaştırılması olarak değil, insanın gündelik yaşamının, ihtiyaçlarının ve yeteneklerinin özgürleşmesi olarak kavrayan devrimci yaklaşımının çarpıcı örneklerinden biridir. Makale, Gündelik Hayatın Sorunları derlemesinin bütünüyle birlikte, Trotskiy’in ne ütopik ne de karamsar olan, insan malzemesini olduğu gibi kavrayıp dönüştürmeyi hedefleyen gerçekçi devrimciliğinin en yetkin ürünleri arasında yer alır.

Aşağıda yayımladığım Türkçe çeviri Yılmaz Öner’e ait. Ancak çeviride önemli anlam kaymaları, eksiklikler ve yer yer özgün metnin tezini tersine çeviren hatalar bulunduğundan, metni İngilizcesiyle baştan sona karşılaştırarak kapsamlı biçimde gözden geçirdim ve üzerinde ciddi değişiklikler yaptım.

* * *

İşçi sınıfının yaşamına yeni bir damga vuran iki büyük olgu var. Bunlardan biri sekiz saatlik iş gününün kabul edilmesi, diğeri ise votka satışının yasaklanmasıdır. Savaşın yol açtığı votka tekelinin tasfiyesi devrimden önce gerçekleşmişti. Savaşın gerektirdiği kaynaklar öylesine muazzamdı ki, bu ölçekte bir milyar ruble eksik ya da fazla olmasının pek bir farkı yoktu; çarlık da içki gelirlerini önemsiz bir meblağ sayarak gözden çıkarabildi. Devrim, votka tekelinin tasfiyesini gerçekleşmiş bir olgu olarak devraldı; bu durumu benimsedi, fakat bunu ilkesel gerekçelerle yaptı. Alkolizme karşı ülke çapında eğitim ve yasaklama yoluyla yürütülen mücadele, ancak yeni ekonomik düzenin bilinçli yaratıcısı hâline gelen işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesiyle hak ettiği tarihsel anlamı kazanabildi. “Ayyaşlar bütçesi”nden emperyalist savaş sırasında vazgeçilmiş olması, devletin halkı içmeye teşvik ettiği sistemin ortadan kaldırılmasının devrimin sarsılmaz kazanımlarından biri olduğu temel gerçeğini değiştirmez.

Sekiz saatlik işgününe gelince, bu devrimin doğrudan bir kazanımıydı. Sekiz saatlik işgünü, başlı başına, işçinin yaşamında köklü bir değişiklik yaratarak günün üçte ikisini fabrika çalışmasından özgürleştirdi. Bu, yaşamın kökten değiştirilmesi, gelişme ve kültür, toplumsal eğitim ve benzeri şeyler için bir temel oluşturur; ama yalnızca bir temel. Ekim Devrimi’nin başlıca önemi, her bir işçinin ekonomik durumundaki iyileşmenin bir bütün olarak işçi sınıfının maddi refahını ve kültürel düzeyini kendiliğinden yükseltmesinde yatar.

“Sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, sekiz saat serbest zaman” der işçi hareketinin eski formülü. Bizim koşullarımızda bu formül yeni bir anlam kazanır. Sekiz saatlik çalışma süresi ne kadar verimli değerlendirilirse, sekiz saatlik uyku için o ölçüde daha iyi, daha temiz ve daha sağlıklı koşullar sağlanabilir; sekiz saatlik serbest zaman da o ölçüde daha dolu ve kültürel bakımdan daha zengin hâle gelebilir.

Bu bağlamda eğlence sorunu, kültür ve eğitim açısından çok daha büyük önem kazanır. Çocuğun karakteri oyun sırasında hem açığa çıkar hem de biçimlenir. Yetişkinin karakteri de oyun ve eğlencelerinde açıkça ortaya çıkar. Ama bütün bir sınıfın karakterinin biçimlenmesinde, bu sınıf proletarya gibi genç ve ilerlemekte olan bir sınıfsa, oyun ve eğlence önemli bir yer tutmalıdır. Fransız büyük ütopyacı reformcu Fourier, Hıristiyan çileciliğini ve doğal içgüdülerin bastırılmasını reddederek, falansterlerini -geleceğin komünlerini- insan içgüdüleriyle tutkularının doğru ve akılcı biçimde kullanılması ve birleştirilmesi ilkesi üzerine kurmuştu. Bu derin bir düşüncedir. İşçi devleti ne ruhani bir tarikat ne de bir manastırdır. İnsanları, doğanın yarattığı ve eski düzenin kısmen eğitip kısmen çarpıttığı hâlleriyle ele alıyoruz. Partimizin ve devrimci devletimizin kaldıracını işletebilmek için bu canlı insan malzemesinde bir dayanak noktası arıyoruz. Eğlenme, oyalanma, görüp seyretme ve gülme arzusu, insan doğasının en meşru isteklerinden biridir. Bu arzuyu daha yüksek bir sanatsal düzeyde karşılayabiliriz; dahası, bunu yapmak zorundayız. Aynı zamanda eğlenceyi, pedagogun vesayetinden ve bıktırıcı ahlakçılık alışkanlığından kurtarılmış bir kolektif eğitim silahına dönüştürmeliyiz.

Bu bakımdan en önemli ve diğerlerinin hepsinden üstün silah, bugün için sinemadır. Görüntüye dayanan bu şaşırtıcı yenilik, daha önce benzeri görülmemiş bir hız ve başarıyla insan yaşamına nüfuz etti. Kapitalist kentlerin gündelik yaşamında sinema, hamam, birahane, kilise ve övgüye değer olsun olmasın öteki vazgeçilmez kurumlar gibi yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Sinema tutkusunun kökünde oyalanma, yeni ve olağandışı şeyler görme, kendi talihsizlikleri karşısında değil, başkalarının talihsizlikleri karşısında gülüp ağlama arzusu yatar. Sinema bu ihtiyaçları son derece dolaysız, görsel, renkli ve canlı bir biçimde karşılar; üstelik seyirciden hiçbir şey talep etmez, onun okuryazar olmasını bile gerektirmez. Bu yüzden seyirci, izlenimlerin ve duyguların bu tükenmez kaynağına minnet dolu bir sevgi besler. Bu, sosyalist eğitim enerjimizi seferber edebileceğimiz yalnızca bir nokta değil, koca bir meydandır.

Şimdiye kadar, yani neredeyse altı yıl boyunca, sinemayı hâlâ ele geçirememiş olmamız ne kadar yavaş ve eğitimsiz, hatta açık konuşmak gerekirse ne kadar aptal olduğumuzu gösteriyor. Kullanılmak için âdeta haykıran bu silah, propagandanın en iyi aracıdır: teknik propaganda, eğitsel propaganda, sanayi propagandası, alkol karşıtı propaganda, hijyen propagandası, siyasal propaganda; kısacası, dilediğiniz her türlü propaganda. Üstelik bu propaganda herkesçe erişilebilir, çekicidir, belleğe kazınır ve bir gelir kaynağı hâline de getirilebilir.

Sinema, insanları kendine çekme ve eğlendirme bakımından daha şimdiden birahane ve meyhanelerle rekabet ediyor. Bugün New York’ta ya da Paris’te sinemaların mı, meyhanelerin mi daha çok olduğunu ve bu iki işletme türünden hangisinin daha fazla gelir getirdiğini bilmiyorum. Ama her şeyden önce şu açıktır: Sinema, sekiz saatlik serbest zamanın nasıl doldurulacağı konusunda meyhaneyle rekabet etmektedir. Bu eşsiz silahı ele geçirebilir miyiz? Neden olmasın? Çarlık hükümeti birkaç yıl içinde sıkı örülmüş bir devlet meyhaneleri ağı kurmuştu. Bu işletme ağı yılda yaklaşık bir milyar altın ruble gelir sağlıyordu. İşçi hükümeti neden bir devlet sinemaları ağı kurmasın? Bu eğlence ve eğitim aygıtı giderek ulusal yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline getirilebilir. Alkolizmle mücadelede kullanılırken aynı zamanda gelir getiren bir işletmeye de dönüştürülebilir. Bu yapılabilir mi? Neden olmasın? Elbette kolay değildir. Ama her hâlükârda böyle bir girişim, sözgelimi votka tekelini yeniden kurmaya çalışmaktan çok daha doğal ve işçi devletinin örgütleyici gücü ve yetenekleriyle çok daha uyumlu olurdu.

Sinema yalnızca meyhaneyle değil, kiliseyle de rekabet ediyor. Kilisenin sosyalist devletten ayrılmasının yarattığı boşluğu, sosyalist devlet ile sinemayı kaynaştırarak doldurursak, bu rekabet kilise için ölümcül hâle gelebilir.

Rus işçi kitleleri arasında dindarlık hemen hemen yoktur. Aslında hiçbir zaman da var olmamıştır. Ortodoks Kilisesi gündelik bir alışkanlık ve bir devlet kurumuydu. Kitlelerin bilincine hiçbir zaman derinlemesine nüfuz edemediği gibi, dogmalarını ve kanonlarını halkın iç dünyasındaki duygularla da kaynaştıramadı. Bunun nedeni de aynıdır: Kilisesi de dâhil olmak üzere eski Rusya’nın kültürel geriliği. Bu nedenle Rus işçisi kültüre uyandığında, kiliseyle yalnızca alışkanlığa dayanan bütünüyle dışsal bağından kolayca kurtulur. Köylü için bu kuşkusuz daha zordur. Ama bunun nedeni köylünün kilise öğretisini daha derinden ve daha içtenlikle benimsemiş olması değildir -elbette böyle bir şey hiçbir zaman söz konusu olmamıştır-; asıl neden, köylü yaşamının ataleti ve tekdüzeliğinin kilise uygulamalarının ataleti ve tekdüzeliğiyle sıkı sıkıya iç içe geçmiş olmasıdır.

İşçilerin kiliseyle bağı -burada parti üyesi olmayan geniş işçi kitlesinden söz ediyorum- çoğunlukla alışkanlığın, özellikle de kadınların alışkanlıklarının ince ipliğine tutunur. Evlerde ikonalar hâlâ asılıdır; çünkü öteden beri oradadırlar. İkonalar duvarları süsler; onlar olmasa duvarlar çıplak kalır ve insanlar buna alışık değildir. İşçi yeni ikonalar almak zahmetine girmez ama eskilerini atacak iradeyi de kendinde bulamaz. Bahar bayramı Paskalya çöreği olmadan nasıl kutlanabilir? Paskalya çöreğinin de papaz tarafından kutsanması gerekir; yoksa ne anlamı kalır?

İnsanlar kiliseye dindar oldukları için gitmezler. Kilise parlak biçimde aydınlatılmıştır; en güzel giysilerini giymiş kadın ve erkeklerle doludur; ilahiler güzeldir. Bunlar fabrikanın, ailenin ya da sıradan sokak yaşamının sunmadığı bir dizi toplumsal-estetik çekiciliktir. İnanç yoktur ya da hemen hemen yoktur. Her durumda ruhban sınıfına saygı da ayinlerin büyüsel gücüne inanç da yoktur. Fakat bütün bunlardan kopabilecek etkin bir irade de yoktur. Oyalanma, haz ve eğlence unsurları kilise ayinlerinde büyük rol oynar. Kilise, teatral yöntemlerle görme ve koku alma duyularına -tütsü aracılığıyla-, bunlar üzerinden de hayal gücüne etki eder. İnsanın seyirlik olana, alışılmadık ve çarpıcı şeyler görüp işitmeye, yaşamın sıradan tekdüzeliğine ara vermeye duyduğu istek güçlüdür ve kökü kazınamaz; erken çocukluktan ileri yaşlılığa kadar sürer.

Geniş halk kitlelerini ayinlerden ve alışkanlık hâline gelmiş kilise bağlılığından kurtarmak için yalnızca din karşıtı propaganda yeterli değildir. Elbette bu propaganda gereklidir; fakat doğrudan pratik etkisi, ruhen daha cesur küçük bir azınlıkla sınırlıdır. Halkın büyük çoğunluğu din karşıtı propagandadan etkilenmez; ama bunun nedeni dinle manevi bağlarının çok derin olması değildir. Tam tersine, ortada hiçbir manevi bağ yoktur. Yalnızca biçimsiz, atıl ve mekanik, bilinç süzgecinden geçmemiş bir ilişki vardır. Bu ilişki, fırsat çıktığında bir alaya ya da gösterişli bir törene katılmaktan, ilahileri dinlemekten veya ellerini sallamaktan kaçınmayan sokak seyircisinin ilişkisine benzer.

Bilincin üzerine atıl bir yük gibi çöken anlamsız ritüel, yalnızca eleştiriyle ortadan kaldırılamaz; onun yerini yeni yaşam biçimleri, yeni eğlenceler, yeni ve daha kültürlü tiyatro biçimleri alabilir. Burada da akla doğal olarak tiyatronun en güçlü -çünkü en demokratik- aracı olan sinema gelir. Sırmalı ayin giysilerine bürünmüş bir ruhban sınıfına ihtiyaç duymayan sinema, beyaz perdede, bin yıllık deneyimle bilgeleşmiş en zengin kilisenin, caminin ya da sinagogun sunabileceğinden daha etkileyici seyirlik görüntüler sergiler. Kilisede yalnızca tek bir dram sahnelenir; yıldan yıla hep aynı dram. Oysa hemen yanı başındaki sinemada paganların, Yahudilerin ve Hıristiyanların bahar bayramları, ritüelleri arasındaki benzerliklerle birlikte tarihsel sıraları içinde gösterilir. Sinema eğlendirir, eğitir, görüntüleriyle hayal gücü üzerinde güçlü bir etki yaratır ve insanı kilise kapısından içeri girme ihtiyacından kurtarır. Sinema yalnızca meyhanenin değil, kilisenin de güçlü bir rakibidir. İşte ne pahasına olursa olsun ele geçirmemiz gereken araç budur!

Kaynak: Leon Trotsky, Problems of Daily Life and Other Writings on Culture & Science, Monad Press, New York, 1973, pp. 31-35. Lev Troçki, Gündelik Hayatın Sorunları - Bilim ve Kültür Üzerine Diğer Yazılar, çev. Yılmaz Öner, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000, s. 34-38.

12 Temmuz 2026

Çeviri:

Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı?

Joseph Choonara

Sunuş

Kısa bir süre önce bir arkadaşım, son yıllarda solda giderek daha fazla tartışılan “teknofeodalizm” konusunda ne okuyabileceğini sordu. Bu sorunun üzerinden fazla zaman geçmeden, Britanya’da yayımlanan Socialist Worker gazetesinde Joseph Choonara’nın Are tech bros the new feudal barons? başlıklı makalesine rastladım. Gazetenin 6 Haziran 2026 tarihli 3009. sayısında yayımlanan yazı, “teknofeodalizm” tezini kısaca tanıtıyor ve teknoloji devlerinin yükselişinin kapitalizmin yerini alan yeni bir üretim tarzının değil, kapitalist birikim ve rekabet mantığının en gelişmiş ifadelerinden biri olduğunu savunuyor.

Socialist Worker, Britanya’da faaliyet gösteren Sosyalist İşçi Partisi (Socialist Workers Party-SWP) tarafından çıkarılan devrimci sosyalist bir haftalık gazetedir. Makalenin yazarı Joseph Choonara ise Leicester Üniversitesi’nde siyasal iktisat dersleri veren bir akademisyen, International Socialism dergisinin editörü ve Marksist iktisat üzerine çeşitli makale ve kitapların yazarıdır.

Choonara’nın ve içinde yer aldığı siyasi geleneğin perspektifiyle benim siyasi görüşlerim arasında çok ciddi farklılıklar bulunuyor. Bununla birlikte Choonara, Marksist siyasal iktisat alanındaki çalışmalarını uzun süredir ilgiyle izlediğim ve görüşlerini önemseyerek okuduğum bir iktisatçıdır. Bu makalenin de teknofeodalizm tartışmasını tükettiğini ya da konuyla ilgili bütün sorulara cevap verdiğini düşünmüyorum. Ancak yazı, tartışmanın temel hatlarını ortaya koyan, kapitalizm ile feodalizm arasındaki farkı anlaşılır biçimde açıklayan ve teknoloji devlerinin günümüz kapitalizmi içindeki yerini kavramak için sağlam bir başlangıç noktası sunan güzel bir özet ve giriş metnidir.

Daha sonra makalenin, SWP’nin Türkiye’deki taraftarlarınca yayımlanan marksist.org’da Türkçeye çevrildiğini fark ettim. Türkçe çeviri 11 Haziran 2026’da Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı? başlığıyla yayımlanmıştı. Sözünü ettiğim arkadaşım İngilizce okuyamadığı için makalenin Türkçeye kazandırılmış olmasına sevindim. Ne var ki çeviriyi yeterince özenli bulmadım.

Sorun yalnızca bazı cümlelerin Türkçede ağır veya yapay durmasından ibaret değildi. İngilizce söz diziminin fazlasıyla yakından izlenmesi yer yer anlaşılması güç ifadeler ortaya çıkarmış; bazı cümlelerde ise özgün metnin anlamı zayıflamış ya da değişmişti. Daha önemlisi, Marksist siyasal iktisadın temel kavramlarından bazıları yerleşik Türkçe karşılıklarıyla verilmemişti. Örneğin surplus labour için “artı-emek” yerine “fazla emek”, labour power için “emek gücü” yerine “iş gücü” kullanılmış; coercive law, economic compulsion ve accumulation of capital gibi kavramları içeren bazı cümlelerde teorik bağlantılar yeterince açık kurulamamıştı. “Karl Marx” adının “Karl Marks” biçiminde yazılması gibi tercihler de metnin genel özensizliğini artırıyordu. Bunlara ek olarak, özgün yazının polemikçi tonu ve kimi sözcüklerdeki küçümseyici ya da ironik çağrışımlar birçok yerde kaybolmuştu.

Elbette çeviri eleştirisini bir dilbilgisi titizliğine indirgememek gerekir. Özellikle teorik bir metinde kavramların doğru karşılanması, yazarın ne söylediğinin anlaşılması bakımından belirleyicidir. “Artı-emek” ile “fazla emek”, “emek gücü” ile “iş gücü” ya da “kapitalizmin yadsınması” ile “kapitalizmin reddi” arasındaki farklar yalnızca üsluba ilişkin değildir; bunlar doğrudan doğruya teorik içeriği etkiler.

Bu nedenle, teknofeodalizm tartışmasına yararlı bir giriş sunduğunu düşündüğüm bu makalenin çevirisini özgün İngilizce metinle cümle cümle karşılaştırarak baştan sona gözden geçirmeye karar verdim. Aşağıda yayımladığım metin, marksist.org’da yer alan ilk Türkçe çevirinin dil, anlatım ve kavramsal terminoloji bakımından önemli ölçüde düzeltilmiş hâlidir.

* * *

“Teknofeodalizm” terimi, hayatımızın her alanına hükmediyor gibi görünen dev teknoloji şirketlerinin giderek artan egemenliğini tanımlamak üzere solda yaygın biçimde kullanılıyor.

Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yanis Varoufakis ve Fransız iktisatçı Cédric Durand gibi sol görüşlü isimler, bu yeni sistemin kapitalizmin yerini almakta olduğunu savunuyor. Siyaset kuramcısı Jodi Dean ise neofeodalizm terimini benzer bir anlamda kullanıyor.

Donald Trump’ın 2025’teki göreve başlama töreninde ona bağlılıklarını sunmak üzere Elon Musk’la birlikte saf tutan “tekno biraderler”, gerçekten de krallarının huzuruna çıkan feodal baronlara benziyordu.

Şirketlerin insanlığın yaratıcı birikimini yağmalayıp üretken yapay zekâ aracılığıyla bize yeniden satmaları konusunda da gelirlerini azamiye çıkarmak için çevrimiçi faaliyetlerimizden veri devşirmelerinin meşruiyeti konusunda da kaygılar var.

Ancak bunun da ötesinde, teknofeodalizm bizi ezen sisteme karşı mücadeleyi yanlış yönlendirebilecek yanıltıcı bir terimdir.

Karl Marx, yazılarında feodal ve kapitalist üretim tarzlarını birbirinden ayırır. Her ikisini de sömürüye dayalı üretim tarzları olarak görür.

Feodalizm, feodal beyin toprağına bağlı köylülerin karşılığı ödenmemiş emeğine el koymaya dayanıyordu. Feodal bey, köylünün ürününün bir kısmına el koyma ya da onu kendi malikânesinde angarya çalışmaya zorlama hakkını dayatmak için şiddete veya şiddet tehdidine başvururdu.

Kapitalizm ise farklıdır. Feodal bir köylü, toprağı işlemek için gerekli araçların bir kısmına sahip olabilirdi ya da ortaklaşa kullanılan bazı topraklardan yararlanabilirdi. Kapitalizmde ise işçiler, en önemli üretim araçlarına ancak emek güçlerini ücret karşılığında satarak erişebilirler.

Bu, Sanayi Devrimi’nin tekstil fabrikaları için ne kadar geçerliyse, günümüzün “şeytani fabrikaları”[*] -Amazon depoları ya da Çin’de akıllı telefonların monte edildiği dev Foxconn fabrikaları- için de o kadar geçerlidir.

Feodalizmde sömürü açıktı ve zor yoluyla dayatılırdı. Kapitalizmde ise sömürü ücret ilişkisinin ardına gizlenir.

Çalışma günü iki bölüme ayrılır: İşçinin ücretinin karşılığını üretecek kadar değer yarattığı süre ve geriye kalan süre. İşçi, bu ikinci bölümdeki “artı-emeği”yle kapitalistler için yeni değer üretir; kârların temelini de bu oluşturur. 

Egemenlerimiz, mülkiyetleri ya da kârları ciddi biçimde tehdit edildiğinde hâlâ zora başvururlar; ancak çoğu zaman dolaysız ekonomik zorlama yeterlidir. Köylü hanesi görece kendi kendine yeterli olabilirdi. İşçiler ise yaşayabilmek için ihtiyaç duydukları şeyleri satın almak zorunda oldukları bir piyasayla karşı karşıyadır. Bu da onları genellikle ücretli iş aramaya itmeye yeter.

Feodalizmde köylülerin çoğunun hayatı kuşkusuz son derece ağırdı. Ancak Marx’a göre feodal toplumda feodal bey, “az çok sınırlı bir ihtiyaçlar çerçevesiyle” kısıtlanmıştı ve üretimin kendi niteliği, köylülerden koparılacak artı-emeğe yönelik “sınırsız bir açlık” doğurmuyordu.

Buna karşılık kapitalizm, artı-emeğe yönelik sınırsız bir açlık duyar. Kapitalistler kural olarak birbirleriyle rekabet ederler ve bu rekabette üstünlük sağlamanın en etkili yolu, Marx’ın “sermaye birikimi” dediği süreçten geçer.

Bu, kapitalistlerin işçilerin emeğinden elde ettikleri kârın bir kısmını yeniden üretime yatırmalarını gerektirir. En güçlü üretim araçlarını kullanıma sokmak, işçilerin yaptığı işleri otomatikleştirmek ve üretim ölçeğini genişletmek, kapitalistlerin etkin biçimde rekabet edebilmelerini sağlar.

Gerekli yatırımları yapmayanlar iflasa ya da piyasanın dışına sürüklenir. Dolayısıyla rekabetçi birikim, kapitalistleri kapitalist gibi davranmaya zorlayan bir yasa olarak işler. Bu aynı zamanda sistemi oluşturan firmaların zaman içinde giderek irileşme eğilimi göstermesinin nedenlerinden biridir.

Teknoloji devleri kapitalizmin yadsınması değil, onun en gelişmiş ifadesidir. Meta, Alphabet ve Amazon gibi şirketler feodal beyler gibi değil, kâra aç kapitalist işletmeler olarak faaliyet gösterir.

Google’ın ana şirketi Alphabet’i ele alalım. Şirketin temel faaliyet alanı oldukça eski usuldür: Diğer şirketlere reklam satar. Ünlü arama motoru da dâhil olmak üzere daha geniş altyapısının büyük bir bölümü bu amaca hizmet eder. Ancak bunun için emek gücünün ve sabit sermayenin harekete geçirilmesi gerekir.

Alphabet, 200.000’e yakın işçi çalıştırıyor ve yaklaşık 250 milyar dolar değerinde gayrimenkul, tesis ve ekipmana sahip. Bu rakamlar, Ford ve General Motors gibi otomotiv devlerininkini katbekat aşıyor.

Bu yatırımlar, patentler gibi “maddi olmayan varlıklardan” çok daha büyük önem taşır; teknoloji devleri olgunlaştıkça bu durum giderek daha da belirginleşir. Bu şirketler, her kapitalistin yapmak zorunda olduğu şeyi yapıyor: Rakipleriyle rekabet edebilmek için yeni teknolojilere yatırım yapıyor ve emek gücü satın alıyorlar.

Gerçekten de Alphabet yoğun bir rekabetle karşı karşıyadır. Şirketin dijital reklamcılık pazarındaki payı, Meta ve Çinli şirket Alibaba gibi rakiplerin baskısıyla, 2016’daki yüzde 31,5 düzeyinden 2023’te yüzde 27,5’e geriledi.

Amazon hakkında da benzer şeyler söylenebilir. İki Marksist yazar, Stephen Maher ve Scott Aquanno, yakın zamanda şirket üzerine son derece değerli bir çalışma yayımladılar. Bu çalışmada, Amazon’un bir tekel olduğu ve dolayısıyla üretkenliği artıran devasa yatırımlarının bir “paradoks” sayılması gerektiği yönündeki yaygın görüşe karşı çıkıyorlar.

Maher ve Aquanno’nun gösterdiği gibi Amazon çetin bir rekabetin içindedir. Bu rekabet hem perakende sektöründeki mücadeleleri hem de bugün şirketin başlıca kâr kaynağını oluşturan bulut bilişim hizmetleri alanındaki mücadeleyi kapsar. Bunun yanı sıra Amazon, öz kaynaklarından ya da borçlanma yoluyla sağladıkları devasa miktarlardaki sermayeyi seferber edebilen en büyük şirketlerin Amazon’un faaliyet gösterdiği pazarlara girme tehdidiyle de karşı karşıyadır.

Üretken yapay zekâ, bu tür şirketler açısından rekabetin yalnızca en yeni cephesidir.

Financial Times yazarı Robin Harding, geçen aralık ayında yayımlanan bir yazısında teknoloji devlerinin yapay zekâya trilyonlarca dolar akıtmasının ardındaki mantığı şöyle açıklıyordu: “Yapay zekâ sonuçta fazla yeni değer yaratmasa bile, bu son derece değerli şirketleri korumak için sırf bir sigorta tedbiri olarak servet harcamaya fazlasıyla değer.”

Burada kapitalizmin bir başka klasik özelliğini görüyoruz: Tek tek şirketlerin bakış açısından akılcı görünen kararlar, toplumun bütünü açısından tümüyle akıldışıdır.

En çok harcama yapan şirketlerin -Meta, Alphabet, Microsoft ve Amazon- her biri, yatırımlarına oranla gelirlerinin ciddi biçimde gerilemesini bekliyor. Buna rağmen, rakiplerinin kendilerine üstünlük sağlamasını önlemek için ne olursa olsun yatırım yapmak zorunda olduklarını düşünüyorlar.

Bu süreçte topluma muazzam zarar verecekler.

Financial Times’tan bir başka gazeteci, Robert Armstrong, bunu nisan ayında açıkça şöyle ifade etmişti: “Yapay zekâ şirketleri ve geliştirdikleri modeller, her şeyden önce tek bir kurala uyacak: Yasanın çizdiği sınırlar içinde hissedarlarının getirilerini azamiye çıkarmaya çalışacaklar. Kâr yasası şirketin kendi iç ilkeleriyle çatıştığında ise her seferinde kâr galip gelecek.”

Yatırım dalgası artık son derece çarpık biçimler alıyor. Teknoloji devleri yıllardır devasa kârlarını yeniden üretime yatırmakla yetiniyorlardı. Ancak şimdi, rekabet kızıştıkça giderek daha fazla borçlanıyorlar.

Çin’in Şenzen kentindeki bir Foxconn akıllı telefon fabrikası.
Yapay zekâ balonu patladığında, teknoloji devleri ile finans sektörü arasındaki sıkı bağın krizi ekonominin geneline yayması muhtemeldir.

Bu, İran’a karşı yürütülen savaşın enerji oburu veri merkezlerinin ihtiyaç duyduğu hidrokarbonların fiyatlarını yükselttiği ve merkez bankalarını enflasyonu dizginlemek amacıyla faiz artırmaya yönelttiği mevcut koşullarda özellikle tehlikelidir.

Kapitalist gelişmenin önceki aşamalarında olduğu gibi, bu yeni teknoloji de ekonomik, ekolojik ve toplumsal krizleri körükleyecektir. Armstrong’un ifadesiyle, “Yeni olan yapay zekâdır, kapitalizm değil.”

Neyse ki kapitalizmi böylesine yıkıcı kılan dinamik, aynı zamanda sosyalizmin önünü de açar. Feodalizmde üretici güçler kesintilerle ve son derece yavaş gelişti. Feodal toplum, göreli kıtlığın hüküm sürdüğü bir dünya olarak kaldı.

Buna karşılık kapitalizm, üretici güçleri, demokratik ve sürdürülebilir biçimde örgütlendikleri takdirde insan ihtiyaçlarını karşılamanın mümkün olacağı bir düzeye taşıdı.

Kapitalizm ayrıca toplumdaki her hayati faaliyeti büyük ölçekte yoğunlaşmış insan emeğine -yani kolektif mücadeleleri aracılığıyla sisteme meydan okuyup onu devirebilecek bir işçi sınıfına- bağımlı hâle getirmiştir.

Teknofeodalizm kuramcıları haklı olsalardı ve bir tür feodalizme geri dönmüş olsaydık, bu yol da kapanmış olurdu. Bu durumda bize de sosyalizmden vazgeçip kapitalizmin bir gün yeniden canlanmasını ummak kalırdı.

Bu tür bir karamsarlık tamamen yersizdir.

Çok sayıda işçi teknoloji sektörünün bünyesine çekilmiştir. Bunlar arasında veri merkezleri inşa edenler, reklam satanlar, çip üretim tesislerini işletenler, akıllı telefonların montajını yapanlar, Amazon depolarında veya lojistik ağlarında çalışanlar, nadir toprak elementleri ya da hidrokarbonlar çıkaranlar ve daha niceleri bulunmaktadır.

Böylece bu insanlar, mevcudu şimdiden iki milyara yaklaşan ve büyümeye devam eden küresel ücretli işçi ordusuna katılıyorlar.

Teknoloji devlerinin artık acımasız çekirdeğinde yer aldığı bu sömürü ve baskı sistemini devirmek istiyorsak, umut kaynağımız işte bu küresel ücretli işçi ordusudur.

[*] “Satanic mills”, William Blake’in Jerusalem başlıklı şiirindeki “dark Satanic mills” ifadesine göndermedir. Yazar bu sözü Amazon depoları ve Foxconn fabrikaları için ironik biçimde kullanıyor. (k.ü.)

17 Mayıs 2026

Çeviri / Haber:

Arjantin’de Küba ile bağımsız işçi-öğrenci dayanışması

14 Mayıs 2026 akşamı Arjantin parlamentosu önünde düzenlenen İşçilerin ve Öğrencilerin Küba ile Bağımsız Dayanışma Kampanyası açılış etkinliğinden bir kare.
14 Mayıs 2026 akşamı, Arjantin parlamentosu önünde, İşçilerin ve Öğrencilerin Küba ile Bağımsız Dayanışma Kampanyası’nın açılış etkinliği düzenlendi. Kampanya, 19 Nisan’da Arjantin’deki sosyalist solun önde gelen örgütleri tarafından başlatıldı. (Kampanyanın çağrı metninin Türkçe çevirisi daha önce bu blogda yayımlanmıştı.)

Etkinlik, kampanyaya Küba’dan destek veren ve gönderilecek tıbbi malzeme bağışlarını teslim alacak olan Kübalı doktorların mesajının okunmasıyla başladı. Ardından kampanyanın koordinasyonunu üstlenen altı örgütün temsilcileri söz aldı: İşçi Partisi, Sosyalist Sol, Yeni MAS, Devrimci İşçi Akımı, Sosyalist İşçi Partisi ve Sosyalist İşçi Örgütü.

Konuşmacılar arasında Sosyalist Sol’dan sendika yöneticileri Mónica Schlotauer ve Pablo Almeida; İşçi Partisi’nden Polo Obrero yöneticisi Chiquito Belliboni ve Pablo Giachello; PTS’den milletvekili Christian “Chipi” Castillo; Yeni MAS’tan Federico Winokur ve öğrenci hareketi yöneticisi Iván Nieves yer aldı. COR adına María, OST adına ise Matías söz aldı.

Etkinliğe ayrıca Centro de Profesionales por los Derechos Humanos (CEProDH, İnsan Hakları İçin Profesyoneller Merkezi) adına Matías Aufieri katıldı. Öğretmen sendikası Ademys de kampanyaya katılma kararı aldı ve sendika etkinlikte Silvina Cuello ile Federico Puy tarafından temsil edildi. Etkinlikte Arjantinli düşünür Diego Sztulwark’ın dayanışma mesajı da okundu; Alejandro Horowicz ve Luis Zamora’nın da kampanyaya destek verdiği duyuruldu.

Comunistas Cuba’nın haberine göre etkinlik gerçekleşirken Küba’da 13 Mayıs’tan beri, esas olarak geceleri düzenlenen ve yolların kesildiği protestolar yaşanıyordu. Haberde ayrıca CIA’nın Küba hükümetiyle resmî bir görüşme yaptığı ve Havana’nın ABD’den 100 milyon dolar tutarında yardım almayı kabul ettiği aktarılıyor.

Comunistas Cuba, kampanyanın amacını, Küba işçi sınıfının hem Trumpçı kuşatmanın hem de Díaz-Canel yönetiminin kapitalist restorasyon önlemlerinin sonuçlarına katlandığı koşullarda, “eleştirel Marksist” bir müdahalede bulunmak olarak tanımlıyor.

Kaynak: Comunistas Cuba, Argentina: Acto de lanzamiento de Campaña Independiente de Solidaridad con Cuba (fotos), 15 Mayıs 2026.

Sosyalist Sol yöneticisi Pablo Almeida, Küba’daki eleştirel solun yakın dostlarından biri olarak etkinlikte söz aldı.
Milei hükümetinin hedef aldığı piquetero hareketi [yol kesme eylemleriyle tanınan işsiz işçiler hareketi] yöneticisi Chiquito Belliboni, konuşmasına Küba halkının protesto eylemlerine verdiği desteği dile getirerek başladı.
Yeni MAS yöneticisi Federico Winokur, Küba hükümetini sert biçimde eleştirirken emperyalist Yankee ablukasına karşı mücadelenin aciliyetinin de altını çizdi.

Ademys öğretmen sendikası kampanyaya katılma kararı aldı.

Devrimci İşçi Akımı (COR), bu açılış etkinliği öncesinde kampanyayı Villa Mercedes, Mendoza ve Córdoba’da halka duyuran çalışmalar yürüttü.
CEProDH’den Matías Aufieri, Trumpçı kuşatmanın Küba halkına yönelik ağır bir saldırı olduğunu vurguladı.
Demiryolu sendikası yöneticisi ve Gazze’yle Dayanışma Filosu katılımcısı Mónica Schlotauer, Filistin’le dayanışmada olduğu gibi Küba için de enternasyonalist bir seferberlik çağrısı yaptı.
PTS yöneticisi ve milletvekili Christian “Chipi” Castillo, kampanyanın başlıca koordinatörlerinden biri olarak etkinlikte söz aldı.
Sosyalist İşçi Örgütü (OST), Trotskistlerin emperyalizme karşı mücadele ederken Küba hükümetine yönelik eleştirel tutumdan vazgeçmemesi gerektiğini hatırlatan bir birlik çağrısı yaptı.
İşçi Partisi yöneticisi Pablo Giachello, Küba emekçileriyle tam dayanışma içinde olduklarını dile getirdi.

Aynı zamanda bkz.: 

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir” (3 bölüm)

Arjantin: İşçilerin ve Öğrencilerin Küba ile Bağımsız Dayanışma Kampanyası

Küba ekonomisinin çöküşü

Balseros’tan bugüne: Küba halkının bitmeyen krizi

24 Nisan 2026

Çeviri:

Esteban Volkov’un kızı Patricia Volkov anlatıyor

Yukarıdaki kısacık video, Lev Trotskiy’in ailesinin (Bronştayn ailesinin), Meksika ile Rusya arasında parçalanmış trajik geçmişine kısaca değiniyor. 

Siyasete ister karışmış olsun ister karışmamış, Trotskiy’in akrabası olmak, Stalin’in bu insanlardan intikam alması için yeterli sebepti. Bronştayn ailesinin üyelerini on yıllar boyunca izleyen dehşetin sonu bir türlü gelmedi. 

Ailenin hayatta kalan ve dünyanın farklı köşelerine dağılmış üyeleri, Sovyetler Birliği’nde Stalinist rejimin ölüm döşeğine düştüğü 1988 yılında, Fransız devrimci Marksist tarihçi Pierre Broué ile Meksika’da ressam olarak yaşayan Victor Serge’in oğlunun çabaları sayesinde yeniden temas kurabildi. (Bkz. Alain Brossat, Bronştayn Ailesi’nin trajedisi.) 

Videoda konuşan Dr. Patricia Amalia Volkov-Fernández, 1957 doğumlu Meksikalı bir hekim. Trotskiy’in torunu Esteban Volkov’un dört kızından biri, yani Trotskiy’in büyük torunu. Patricia Volkov-Fernández, Meksika’da HIV/AIDS ve hastane enfeksiyonlarının kontrolü alanında önde gelen uzmanlardan biri olarak kabul ediliyor. 

Agencia EFE tarafından 4 Haziran 2016’da yayımlanan bu kayıt, [*] Patricia Volkov-Fernández’in tanıklığı üzerinden, Stalinist baskıların Bronştayn ailesinde açtığı derin ve kuşaklar boyu süren etkileri kişisel ve somut bir düzlemde gözler önüne seriyor. 

Aşağıda Patricia Volkov’un İspanyolcadan İngilizceye otomatik çeviriyle aktarılmış sözlerinin Türkçe çevirisi yer alıyor.

Babam [Esteban Volkov], Lev Trotskiy’in torunudur. Büyük büyükbabam Ramón Mercader tarafından öldürülmeden kısa bir süre önce Meksika’ya gelmişti. Şunu söyleyebilirim ki bu, hayatımı bütünüyle belirleyen bir şey oldu. Çünkü biz küçükken, Trotskiy’in öldürüldüğü evde yaşıyorduk; hemen yanında. Babam o evi hep korudu ve Trotskiy’in çalışma odası da onun bıraktığı hâliyle muhafaza edildi.

Bugün binlerce, on binlerce insanın yaşadığı siyasî baskıyı biliyoruz. Ama sanırım özellikle babamın ailesi bu baskıdan en ağır şekilde etkilenenlerden biri oldu. Belki en çok etkilenen diyemem ama çok, çok ağır bir biçimde ve son derece acımasızca etkilendiler.

Bence o, hayatı boyunca insanların koşullarını iyileştirmek için mücadele etmiş biriydi. Sürekli devrim fikrine inanıyordu ve tek ülkede sosyalizm anlayışına inanmıyordu. Sanırım bizim hayatımızı en çok etkileyen şeylerden biri “hakikat duygusu” oldu. Evet, hakikat duygusu. Çünkü ailemizde hep şu iz kaldı: Tarihi nasıl çarpıtabilirsiniz? Fotoğrafları nasıl tahrif edebilirsiniz, insanları nasıl fotoğraflardan silip yerine başkalarını koyabilirsiniz?

Bu yüzden önemli olan, her zaman gerçeği belgeleyen dokümanlara sahip olmaktır.

[*] EFE, kendi kurumsal tanıtımına göre İspanyolca dünyanın önde gelen haber ajansı ve küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük bir multimedya haber kuruluşudur.

11 Nisan 2026

Çeviri:

Kurtuluşun anahtarı anti-emperyalist mücadeledir

Mateo Fossa ile söyleşi

(Eylül 1938)

Yazılış tarihi: 23 Eylül 1938.

İlk yayımlandığı yer: Socialist Appeal, Cilt II, Sayı 48, 5 Kasım 1938, s. 3.

Çeviri: Socialist Appeal.

COYOACAN, D.F., 26 Eylül - Mateo Fossa yoldaş, Sendikal Özgürlük Komitesi tarafından Meksika’da toplanan Latin Amerika sendikaları konferansına katılmak üzere görevlendirildi. Sendikal Özgürlük Komitesi, aralarında 24 bağımsız sendikanın da bulunduğu 28 örgütü bünyesinde barındırmaktadır.

Mateo Fossa
Bu örgütlerin her biri, Fossa yoldaşa ayrı ayrı yazılı yetki belgesi verdi. Buna rağmen, Latin Amerika sendikaları “birliği”nin yöneticileri, Fossa yoldaşı konferansa kabul etmediler. Kabul etmediler mi? Nasıl olur? Çok basit: Kapıyı yüzüne kapattılar. Neden? Nedeni hiç de karmaşık değil.

Fossa yoldaş, kısa bir süre Arjantin Komünist Partisi üyesi olmuş, ancak Moskova davalarına karşı sesini yükseltmişti. Bu, saygın sendika emekçisinin “halk düşmanı”, “Trotskist” vb. diye damgalanması için yeterli oldu. Stalinistler, Buenos Aires’ten Lombardo Toledano’ya, Stalin’in, Vışinskiy’nin, Yejov’un ve diğer tahrifatçıların lekesiz saflığına inanmayan tehlikeli bir delegenin kongreye geldiğini derhal bildirdiler.

Lombardo Toledano (1938)
G.P.U.’nun uşağı Toledano

G.P.U. emir verdiğinde Toledano itaat eder. Bu, artık onun işçi sınıfı hareketi içinde oynadığı başlıca roldür. Kulağa ne kadar saçma gelse de burjuva avukat Lombardo Toledano, dürüst bir Arjantinli devrimci olan işçi Fossa’nın yüzüne sendika konferansının kapılarını kapattı. Meksika proleterlerine geriye, “Yaşasın totaliter rejim! Yaşasın führerimiz Adolf Toledano!” diye haykırmaktan başka bir şey kalmıyor.

23 Eylül’de Fossa yoldaş, Trotskiy yoldaşı ziyaret etti ve onunla yaptığı uzun görüşmede bir dizi önemli soru sordu. Aşağıda bu soruları Trotskiy yoldaşın cevaplarıyla birlikte yayımlıyoruz:

Fossa: Sizce Avrupa’daki mevcut durumun bundan sonraki seyri nasıl olacak?

Trotskiy: Diplomasi bu kez de çürük bir uzlaşmaya varmayı başarabilir. Ancak bu uzun sürmeyecektir. Savaş kaçınılmazdır ve üstelik çok yakın bir gelecekte patlak verecektir. Uluslararası krizler birbirini takip ediyor. Bu sarsıntılar yaklaşan savaşın doğum sancılarına benziyor. Her yeni sarsıntı daha şiddetli ve daha tehlikeli bir nitelik taşıyacaktır. Şu anda dünyada bu sürecin gelişimini, yani savaşın doğuşunu durdurabilecek hiçbir güç görmüyorum. Korkunç bir yeni boğazlaşma insanlığın üzerine acımasızca yaklaşmaktadır.

Elbette, uluslararası proletaryanın zamanında gerçekleştireceği devrimci eylemler, emperyalistlerin yağmacı girişimlerini felç edebilir. Ancak gerçeğin yüzüne dosdoğru bakmalıyız. Avrupa’da işçi kitlelerinin ezici çoğunluğu, İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin önderliği altındadır. Amsterdam Sendikalar Enternasyonali’nin önderleri, İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin politikasını bütünüyle desteklemekte ve onlarla birlikte sözde “Halk Cepheleri”ne katılmaktadır.

İspanya, Fransa ve diğer ülkelerin örneklerinde görüldüğü gibi, “Halk Cephesi” politikası, proletaryayı burjuvazinin sol kanadına tabi kılmaktan ibarettir. Ancak kapitalist ülkelerde tüm burjuvazi - sağ da “sol” da - baştan aşağı şovenizm ve emperyalizmle malûldür. “Halk Cephesi”, işçileri kendi emperyalist burjuvazileri için top yemi haline getirmeye hizmet eder. Sadece buna yarar, başka hiçbir şeye değil.

İkinci ve Üçüncü Enternasyonal ile Amsterdam Enternasyonali, şu anda proletaryanın “demokratik” emperyalizme karşı devrimci mücadelesini frenlemek ve felce uğratmakla görevli karşıdevrimci örgütlerdir. Bu Enternasyonallerin suça batmış önderlikleri devrilmediği sürece, işçiler savaşa karşı koyamayacaktır. Bu acı ama kaçınılmaz gerçektir. Bununla yüzleşmeyi bilmeli ve kendimizi yanılsamalarla ve pasifist gevezeliklerle avutmayı bırakmalıyız. Savaş kaçınılmazdır!

Fossa: Bunun İspanya'daki mücadele ve uluslararası işçi sınıfı hareketi üzerinde ne gibi etkileri olacak?

Trotskiy: Yaklaşan olayların niteliğini doğru kavrayabilmek için, öncelikle yaklaşan savaşın faşizm ile “demokrasi” arasında bir savaş olacağına dair sahte ve bütünüyle yanlış teoriyi reddetmeliyiz. Bu düşünceden daha yanlış ve daha ahmakça bir şey yoktur. Emperyalist “demokrasiler”, dünyanın her yerinde çıkar çatışmaları nedeniyle bölünmüş durumdadır. Faşist İtalya, Hitler’in zaferine olan inancını yitirirse, kolaylıkla Büyük Britanya ve Fransa ile aynı kampta yer alabilir. Yarı-faşist Polonya ise, kendisine sunulan avantajlara bağlı olarak bu kamplardan birine ya da ötekine katılabilir. Savaşın seyri içinde Fransız burjuvazisi, işçilerine boyun eğdirip onları “sonuna kadar” savaşmaya zorlamak için “demokrasi”nin yerine faşizmi geçirebilir. Faşist Fransa da “demokratik” Fransa gibi, sömürgelerini silahla savunacaktır. Yeni savaş, 1914-18 savaşından çok daha açık bir yağmacı emperyalist karakter taşıyacaktır. Emperyalistler siyasî ilkeler için değil, pazarlar, sömürgeler, hammaddeler, dünya üzerinde hegemonya ve onun zenginlikleri için savaşırlar.

Emperyalist kamplardan herhangi birinin zaferi, bütün insanlığın kesin boyunduruk altına alınması, bugünün sömürgelerine ve Latin Amerika halkları da dahil olmak üzere bütün zayıf ve geri halklara çifte zincir vurulması anlamına gelecektir. Emperyalist kamplardan herhangi birinin zaferi; kölelik, yoksulluk, sefalet ve insan kültürünün gerilemesi demektir.

Çıkış yolu nedir, diye soruyorsunuz. Şahsen, yeni bir savaşın insanlık üzerindeki yağmacı kapitalist kliklerin egemenliğine karşı uluslararası bir devrimi kışkırtacağından bir an bile kuşku duymuyorum. Savaş sırasında emperyalist “demokrasi” ile faşizm arasındaki bütün farklar ortadan kalkacaktır. Bütün ülkelerde acımasız askerî diktatörlükler hüküm sürecektir. Alman işçileri ve köylüleri de Fransızlar ve İngilizler gibi kırılıp gidecektir. Modern yıkım araçları öylesine korkunçtur ki, insanlık muhtemelen savaşa birkaç ay bile dayanamayacaktır. Umutsuzluk, öfke ve nefret, savaşan bütün ülkelerin kitlelerini ellerinde silahlarla ayaklanmaya itecektir. Dünya proletaryasının zaferi savaşa son verecek, ayrıca İspanya sorununu olduğu kadar Avrupa’nın ve dünyanın öteki bölgelerinin bütün güncel sorunlarını da çözecektir.

“Demokrasi” maskesi arkasına saklanarak proletaryayı emperyalizmin savaş arabasına zincirlemek isteyen bu işçi sınıfı “liderleri”, bugün emekçilerin en büyük düşmanları ve ona doğrudan doğruya ihanet edenlerdir. İşçilere, emekçilerin bilincini zehirleyen emperyalizmin ajanlarından nefret etmeyi ve onları hor görmeyi öğretmeliyiz; işçilere, faşizmin emperyalizmin yalnızca biçimlerinden biri olduğunu, hastalığın dış belirtilerine karşı değil, organik nedenlerine, yani kapitalizme karşı mücadele etmemiz gerektiğini açıklamalıyız.

Fossa: Meksika devriminin perspektifi nedir? Toprak ve petrol zenginliğinin kamulaştırılmasıyla bağlantılı olarak paranın değer kaybını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Trotskiy: Bu konular üzerinde yeterince ayrıntılı biçimde durmam mümkün değil. Toprağın ve doğal zenginliklerin kamulaştırılması, Meksika için ulusal savunma bakımından mutlak surette vazgeçilmez bir önlemdir. Köylülerin gündelik ihtiyaçları karşılanmadan hiçbir Latin Amerika ülkesi bağımsızlığını koruyamaz. Paranın satın alma gücünün düşmesi, Meksika’ya karşı başlamış bulunan emperyalist ablukanın sonuçlarından yalnızca biridir. Mücadelede maddî yoksunluklar kaçınılmazdır. Fedakârlık olmadan kurtuluş mümkün değildir. Emperyalistler karşısında teslim olmak, ülkenin doğal zenginliklerini yağmaya, halkı ise gerilemeye ve yok oluşa terk etmek anlamına gelir. Elbette işçi sınıfı örgütleri, hayat pahalılığındaki artışın yükünün esas olarak emekçilerin sırtına bindirilmemesini sağlamalıdır.

Fossa: Latin Amerika halklarının kurtuluş mücadelesi ve geleceğin sorunları üzerine ne söyleyebilirsiniz? Aprismo hakkında ne düşünüyorsunuz?

Trotskiy: Latin Amerika ülkelerinin her birinin yaşamını, sorduğunuz sorulara somut bir yanıt verebilecek kadar iyi bilmiyorum. Her hâlükârda benim için açık olan şudur: Bu ülkelerin iç sorunları, emperyalizme karşı eşzamanlı bir devrimci mücadele olmaksızın çözülemez. Amerika Birleşik Devletleri’nin, İngiltere’nin ve Fransa’nın ajanları (Lewis, Jouhaux, Toledano ve Stalinistler), emperyalizme karşı mücadelenin yerine faşizme karşı mücadeleyi ikame etmeye çalışıyorlar. Onların bu canice çabalarını, yakın zamanda toplanan savaş ve faşizm karşıtı kongrede gördük. Latin Amerika ülkelerinde “demokratik” emperyalizmin ajanları özellikle tehlikelidir, çünkü bunlar kitleleri faşist haydutların açık ajanlarından daha kolay kandırabilirler.

En basit ve en açık örneği ele alacağım. Brezilya’da şu anda her devrimcinin ancak nefretle bakabileceği yarı-faşist bir rejim hüküm sürüyor. Ancak, yarın İngiltere’nin Brezilya ile askerî bir çatışmaya girdiğini varsayalım. Size soruyorum: İşçi sınıfı bu çatışmada hangi tarafta yer alacaktır? Kendi adıma cevap vereyim: Bu durumda ben, “demokratik” Büyük Britanya’ya karşı “faşist” Brezilya’nın tarafında olacağım. Neden? Çünkü aralarındaki çatışmada söz konusu olan demokrasi ya da faşizm olmayacaktır. Eğer İngiltere galip gelirse, Rio de Janeiro’ya başka bir faşisti yerleştirecek ve Brezilya’ya çifte zincir vuracaktır. Eğer tersine Brezilya galip gelirse, bu ülkenin ulusal ve demokratik bilincine güçlü bir itki verecek ve Vargas diktatörlüğünün devrilmesine yol açacaktır. İngiltere’nin yenilgisi aynı zamanda Britanya emperyalizmine bir darbe indirecek ve Britanya proletaryasının devrimci hareketine ivme kazandıracaktır. Gerçekten de dünya çelişkilerini ve askerî çatışmaları faşizm ile demokrasi arasındaki mücadeleye indirgemek için insanın kafasının bomboş olması gerekir. Her türlü maskenin altında sömürücüleri, köle sahiplerini ve soyguncuları ayırt etmeyi bilmek gerekir!

Bütün Latin Amerika ülkelerinde tarım devriminin sorunları, anti-emperyalist mücadeleyle kopmaz bağlarla bağlıdır. Stalinistler bugün her ikisini de haince felce uğratmaktadır. Kremlin için Latin Amerika ülkeleri, emperyalistlerle olan pazarlıklarında yalnızca pazarlık malzemesidir. Stalin, Washington’a, Londra’ya ve Paris’e şöyle diyor: “Beni eşit bir ortak olarak tanıyın, ben de sömürgelerde ve yarı-sömürgelerdeki devrimci hareketi bastırmanıza yardım edeyim; bunun için Lombardo Toledano gibi yüzlerce ajan hizmetimdedir.” Stalinizm, kurtuluş hareketinin cüzzamı haline gelmiştir.

Aprismo’yu kesin bir yargıya varacak kadar iyi tanımıyorum. Peru’da bu partinin faaliyeti yasadışı bir karakter taşıdığından, gözlemlenmesi de zordur. APRA’nın Meksika’da Eylül ayında düzenlenen savaş ve faşizm karşıtı kongredeki temsilcileri, benim yargılayabildiğim kadarıyla, Porto Riko’dan gelen delegelerle birlikte onurlu ve doğru bir tutum aldılar. Geriye sadece, APRA’nın Stalinistlerin eline düşmemesini ummak kalıyor; çünkü bu, Peru’daki kurtuluş mücadelesini felce uğratırdı. Tam örgütsel bağımsızlık koşuluyla, belirli pratik görevler temelinde Apristalarla anlaşmaya varmanın mümkün ve arzu edilir olduğunu düşünüyorum.

Fossa: Savaşın Latin Amerika ülkeleri açısından sonuçları ne olacak?

Trotskiy: Hiç kuşkusuz her iki emperyalist kamp da Latin Amerika ülkelerini daha sonra bütünüyle köleleştirmek üzere savaşın girdabına çekmeye çalışacaktır. İçi boş “antifaşist” yaygara, yalnızca emperyalist kamplardan birinin ajanları için zemin hazırlamaktadır. Dünya savaşını hazırlıklı karşılayabilmek için, Latin Amerika’nın devrimci partileri daha şimdiden bütün emperyalist gruplaşmalara karşı uzlaşmaz bir tutum almalıdır. Latin Amerika halkları, kendilerini koruma mücadelesi temelinde birbirlerine daha sıkı kenetlenmelidir.

Savaşın ilk döneminde zayıf ülkelerin durumu çok güç olabilir. Ama geçen her ayla birlikte emperyalist kamplar gitgide zayıflayacaktır. Birbirleriyle giriştikleri ölümcül mücadele, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin başlarını kaldırmalarına imkân verecektir. Bu, elbette Latin Amerika ülkeleri için de geçerlidir; eğer kitlelerin başında gerçekten devrimci, anti-emperyalist partiler ve sendikalar yer alırsa, tam kurtuluşlarını gerçekleştirebilirler. Trajik tarihsel koşullardan hileyle, boş laflarla ve küçük yalanlarla kaçılmaz. Kitlelere gerçeği, bütün gerçeği ve gerçeğin yalnızca kendisini söylemeliyiz.

Fossa: Sizce sendikaların üstlenmesi gereken görevler ve başvurmaları gereken yöntemler nelerdir?

Trotskiy: Sendikaların proletaryayı kurtuluş mücadelesi yolunda bir araya getirebilmesi, eğitebilmesi ve harekete geçirebilmesi için, Stalinizmin totaliter yöntemlerinden arındırılması gerekir. Sendikalar, eylem disiplinine bağlı kalınması koşuluyla, bütün siyasî eğilimlerden işçilere açık olmalıdır. Sendikaları dış amaçlar için bir silaha - özellikle de Stalinist bürokrasinin ve “demokratik” emperyalizmin bir silahına - dönüştürenler, kaçınılmaz olarak işçi sınıfını böler, zayıflatır ve gericiliğin önünü açar. Sendikalar içinde tam ve dürüst bir demokrasi, ülkedeki demokrasinin en önemli koşuludur.

Son olarak, Arjantinli işçilere kardeşçe selamlarımı iletmenizi rica ediyorum. Stalinizmin temsilcilerinin benim ve dostlarım aleyhine bütün dünyaya yaydıkları iğrenç iftiralara onların bir an bile inanmadıklarından şüphem yok. Dördüncü Enternasyonal’in Stalinist bürokrasiye karşı sürdürdüğü mücadele, ezilenlerin ezenlere, sömürülenlerin sömürenlere karşı verdiği büyük tarihsel mücadelenin devamıdır. Uluslararası devrim, SSCB işçileri de dahil olmak üzere bütün ezilenleri özgürleştirecektir.

[*] Mateo Fossa (1894-1973), Arjantinli bir sendikacı ve sosyalist militandı. 1938’de Meksika’da Lev Trotskiy ile yaptığı bu söyleşiyle tanınır. Dönemin Arjantin işçi hareketi içinde yer alan Fossa, daha sonra Trotskist harekete yakınlaşmış ve Dördüncü Enternasyonal çevresiyle ilişki kurmuştur.

[**] Vicente Lombardo Toledano (1894-1968), Meksikalı sendikacı ve Stalinist siyasetçiydi. Trotskiy ve Socialist Appeal burada onu, Stalinist çizgiye sadık sendikal-politik tutumu nedeniyle eleştirmektedir.

[***] APRA (Alianza Popular Revolucionaria Americana; Amerikan Halkçı Devrimci İttifakı), 1924’te Meksika’da Víctor Raúl Haya de la Torre tarafından kurulan, anti-emperyalist ve Latin Amerika’nın birliğini hedefleyen bir siyasal harekettir. “Aprismo” ise bu hareketin ideolojik-siyasal çizgisini ifade eder. Peru siyasetinde uzun süre çok etkili olan bu akım, özellikle 1930’lardan itibaren geniş bir toplumsal taban kazanmıştır.

23 Şubat 2026

Çeviri:

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir”

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3

6 Şubat 2026 itibarıyla Havana'dan bir görüntü
LID: Kuşkusuz, Küba halkı için kritik bir dönemden geçiyoruz. Küba halkı, emperyalist saldırı ile hükümetin kendi politikalarının yarattığı ağır sonuçlar arasında sıkışmış durumda; bu politikalar ekonomik eşitsizliği ve siyasal baskıyı daha da derinleştirdi. Sizce bu dinamiğin nihai hedefi nedir? Ayrıca, Küba hükümetinin ABD’den gelebilecek yeni saldırılara -askerî saldırı dâhil- direnmeye hazır olduğunu düşünüyor musunuz?

Frank: Küba söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ekonomik açıdan çok az şey kazanabilir; ancak sembolik değeri çok yüksek olur. Küba’nın düşüşünün Latin Amerika solunda yaratacağı ideolojik şok, SSCB’nin çöküşünün yarattığı etkiye benzer sonuçlar doğurur. Ekonomik kazanç sınırlı olacağı için, yaratılmak istenen aşağılanmanın daha büyük olması gerekir; yani bu süreç, bugün hâlâ bazılarının Delcy Rodríguez’e güven duyduğu Venezuela örneğinde olduğu gibi olamaz. Venezuela’da mesele siyasiydi, ancak bunun arkasında büyük bir ekonomik çıkar da vardı. María Corina Machado’nun ABD tarafından dışlanması ve etkisizleştirilmesi boşuna değildi. Oysa Küba örneği neredeyse bütünüyle siyasidir. Cumhuriyetçi Parti Teksas’ta kaybetti; Demokrat Parti’den bir “sosyalist” New York’ta onları mağlup etti. Florida’yı kazanmak açısından kritik olan Küba kökenli seçmenler -ki Florida da başkanlığı kazanmak bakımdan belirleyici önemdedir- sınır dışı etme politikaları nedeniyle Trump’a öfkeli. Peki Küba düşerse bunun ABD seçmeni üzerindeki etkisi ne olur? En azından Miami’deki aşırı sağcı Küba kökenli topluluk Cumhuriyetçi Parti’ye büyük bir minnettarlık duyar. Trump, Küba’nın yenilmesini istiyor. Bunun için, en azından Diaz-Canel’in düşmesi ve bu düşüşün ABD kuşatmasının açık bir sonucu olarak gerçekleşmesi -ya da Venezuela’da olduğu gibi, perde arkasında yürütülen bir sürecin ürünü olması- gerekiyor.

Ancak Trump, Castro’ların da hedef alınacağını söylüyor. Eğer bu gerçekleşirse, Küba’nın durumu çok daha karmaşık bir hâl alır. Bu durumda ya Castro ailesi sürgüne gidip Beşar Esad’a komşu olur ya da Küba hükümeti kitlesel protestolar sonucunda düşer ve Castro ailesinin kaderi başka dinamiklere bağlı hâle gelir. Raul Castro hayattayken ilk senaryonun gerçekleşme olasılığı oldukça zayıf. Raul Castro, yarın Havana’da ölebilecek bir yaştayken, ABD’ye direnen bir lider olarak sahip olduğu imajı feda etmeyecektir. Öte yandan, çocuklarının Moskova’nın dışındaki bir daçada yaşamayı kabul edebileceğini düşünüyorum. Böyle bir anda, herhangi bir lider ya da bir televizyon spikeri, Yankee ablukası nedeniyle ve Küba’nın daha fazla zarar görmemesi için hükümetin istifa etmeye karar verdiğini ve bir geçiş hükümetinin göreve başlayacağını ilan edebilir. Ardından Castro ailesinin ve Diaz-Canel’in Rusya’ya gittiklerinin ortaya çıkması durumunda; böyle bir senaryo söz konusu olabilir. Ancak Raul hayattayken bunun gerçekleşmesini pek olası görmüyorum.

Askerî bir saldırı söz konusu olduğunda hükümetin direniş göstermesi mümkündür; ancak bu son derece korkunç bir tablo olurdu. Bunun gerçekleşeceğini sanmıyorum, çünkü böyle bir adım Trump açısından çok yüksek bir maliyet taşır. Yine de Venezuela’da yaşanana benzer, daha cerrahî nitelikte bir müdahale ihtimali bütünüyle göz ardı edilemez. Trump, hükümetin kitlesel protestolar sonucunda düşeceğine inandıklarını açıkça söyledi. Bu protestolar, ABD baskısı nedeniyle hükümetin düşmesini talep eden protestolar olacaktır. Peki bu durumda ne yapılmalı? Protestolar halkın desteğine sahip olduğu ve işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi için bir fırsat yaratabileceği için desteklenmeli mi? Yoksa ABD’nin bundan büyük bir avantaj sağlayabileceği düşüncesiyle protestolara karşı mı çıkılmalı? Bu protestolar, 11J’den [*] çok farklı bir karaktere sahip olacaktır. Her koşulda, önderliğini ele geçirmek için bu protestoların içinde yer almamız gerekir.

Durumu karmaşıklaştıran bir unsur ise, Küba’da çoğunluğun mevcut tabloyu artık üstesinden gelinemez olarak görmesidir. Artık dayanacak gücümüz kalmadı sözünü giderek daha sık duyuyoruz; hatta zaman zaman ABD’ye daha sıcak bakan bir ton da ortaya çıkıyor. Bir diğer tutum ise kötüleşmenin farkına varmamak ya da onu önemsememektir. Ulaşım o denli büyük bir çöküş yaşadı ki, 2025’te taşınan yolcu sayısı %93 oranında düşüş gösterdi; neredeyse her gün elektrik kesintileri yaşanıyordu. Ancak bu tablo, bugün yaşanan umutsuzlukla aynı değildi. Şu anda karşımızda, hiçbir şeyin çözümü yokmuş gibi görünen ve her an trajik, beklenmedik bir sona sürüklenebilecek bir durum var. 

LID: La Izquierda Diario gazetesi ve Sürekli Devrim Akımı’nın oluşturduğu Uluslararası Ağ olarak, Latin Amerika’daki emperyalist saldırganlığa karşı büyük bir uluslararası anti-emperyalist kampanyanın örgütlenmesi gerektiğini savunuyoruz. Bu kampanyada, Venezuela’ya yönelik saldırılara ve Küba’ya dönük planlara karşı mücadele ön plana çıkarılmalı; bölgedeki sendikal merkezlere kıtasal bir grev çağrısı yapılmalıdır. Aynı şekilde, Brezilya ve Meksika gibi kendilerini “ilerici” olarak sunan güçlerin yönettiği ülkelerde, bu hükümetlerin ABD’ye tabi politikalarını teşhir ediyor ve Küba’ya petrol sevkiyatının derhal başlatılmasını talep ediyoruz. Sizin bakış açınızdan, işçi sınıfı ve bölge halkları Küba’ya ve Latin Amerika’ya yönelik bu emperyalist saldırı karşısında nasıl bir tutum benimsemelidir?

Küba’nın içinde bulunduğu durum çözümsüz gibi görünebilir; onu bu durumdan ancak dünya işçi sınıfı kurtarabilir. Bu tablonun büyük ölçüde sorumlusu, uluslararası düzeyde dahi siyasi desteğini yitirmiş olan Küba hükümetidir. Bugüne kadar yurtdışında Küba lehine kitlesel bir gösteri gerçekleşmedi; yalnızca küçük çaplı siyasi eylemler ve münferit çağrılar yapıldı. Küba lehine uluslararası baskının azalması, devrimin bürokratikleşmesiyle eşzamanlı ilerledi. Öte yandan, 11J tutuklularının serbest bırakılmasını talep etmiş olmanız ve Küba’daki sürecin bürokratikleşmesine açıkça işaret etmeniz, Küba ile dayanışma çağrısı yaparken siyasal ve ahlaki bir tutarlılık zemini oluşturuyor. Buna karşın, abluka karşıtı protesto çağrısı yapan örgütlerin büyük bölümü Havana’ya yakın gruplardır. Bu durum, dayanışma faaliyetlerini ciddi biçimde yıpratıyor. Filistin’le dayanışma çağrısı yapanların çoğu, bunu Hamas’la dayanışma çağrısına indirgemeden yapıyor; bu yaklaşım uluslararası düzeyde baskın durumda. Oysa Küba söz konusu olduğunda, “Küba ile dayanışma” fikrini “Küba hükümetiyle dayanışma” fikrinden ayırmak son derece zorlaşıyor. Bu da seferberliği felç ediyor. Eğer etkili bir adım atılacaksa, kendilerini “ilerici” olarak sunan hükümetlerin yönettiği ülkelerde protestolar örgütlenmeli ve Küba’ya petrol sevkiyatının derhal başlatılması talep edilmelidir. Bu hükümetler, bugün ABD’nin başlıca suç ortakları konumundadır. Petro’nun Trump ile gülümseyerek poz vermesine ve Küba’ya bir damla petrol bile göndermemiş olmasına tanık olmak gerçekten dehşet verici.

1961’de uluslararası bir protesto dalgası, Küba’yı ABD’nin doğrudan askerî müdahalesinden kurtarmıştı. Domuzlar Körfezi işgali sırasında Küba büyükelçilikleri sürekli olarak, adaya gidip savaşmak isteyen yabancılardan gelen taleplerle karşılaşıyordu. Bugün ise Küba büyükelçilikleri dahi Küba ile dayanışma kampanyaları yürütmüyor; Küba hükümeti diplomatik çerçevenin dışına çıkmamaya çalışıyor. Buna karşılık, siz Küba ile dayanışmayı talep eden ve somut sonuçlar üretebilecek bir birleşik cepheyi örgütlemek için gerekli siyasal meşruiyete ve uluslararası bağlantılara sahipsiniz. Bu tür bir girişim, Christian Castillo’nun [**] geçtiğimiz cuma günü yaptığı gibi, Küba halkını boğan Yankee ablukasına karşı parlamentolarda yasa tasarıları sunulmasıyla da güçlendirilebilir. Her durumda, Küba’ya yönelik bu linç girişimini durdurabilecek tek güç, dünya işçi sınıfının sokaklarda göstereceği kitlesel seferberliktir. Aksi hâlde ortaya çıkabilecek tablo, kıtlığa hatta savaşa kadar uzanabilecek son derece ağır sonuçlar doğurabilir.

[*] 11J, 11 Temmuz 2021’de Küba’da patlak veren kitlesel protestolara verilen addır. Ekonomik kriz, gıda ve ilaç kıtlığı ile elektrik kesintilerinin tetiklediği bu protestolar, 1959 Devrimi’nden bu yana ülkede görülen en geniş çaplı toplumsal eylemlerden biri olmuş; hükümet sert bir güvenlik müdahalesiyle protestoları bastırmış, çok sayıda kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.

[**] Christian Castillo, Arjantin’de faaliyet gösteren Partido de los Trabajadores Socialistas (PTS - Sosyalist İşçi Partisi) üyesi Marksist bir siyasetçi ve Ulusal Kongre milletvekilidir. İşçi mücadeleleriyle dayanışma, emperyalizme karşı tutum ve Latin Amerika’daki halk hareketlerine destek konularında aktif çalışmalarıyla bilinir. Burada anılan girişim, Küba halkını boğan ABD ablukasına karşı Arjantin Parlamentosu’na sunduğu yasa tasarısını ifade etmektedir.

Bitti