Mercader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mercader etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2025

 Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 |  Bölüm 4

Son Saatler

Natalya, Green Cross Hastanesi'nde
Ambulans kargaşa içinde uğuldayan şehrin boş telaşı ve insan gürültüsünün içinden ve göz alıcı akşam ışıklarının altından hızla geçiyor; sireni durmaksızın çalarken, polis motosikletlerinin acı acı öten düdükleri eşliğinde trafikte kıvrılarak ilerliyor, arabaları birer birer solluyordu. Yaralıyı, yüreğimizde dayanılmaz bir acıyla ve her geçen dakika artan bir kaygıyla taşıyorduk. Bilinci açıktı. Bir eli vücudu boyunca sessizce, hareketsiz uzanıyordu. Felç olmuştu.

Dr. Dutren bunu bana evde, yemek odasında, yerde yaptığı muayenenin ardından söylemişti. Öteki eli -sağ eli- ise sanki koyacak bir yer bulamıyormuş gibiydi; durmadan havada daireler çiziyor, bana dokunuyor, adeta rahat edebileceği bir yer arıyordu. Konuşması gitgide zorlaşıyordu. Ona iyice eğilerek nasıl hissettiğini sordum.

“Şimdi daha iyi,” diye yanıtladı Lev Davidoviç.

“Şimdi daha iyi.” Bu söz kalbimde keskin bir umut kıpırtısı yarattı. Kulakları sağır eden gürültü, düdükler ve siren hâlâ inlemeye devam ediyordu ama kalbim umutla çarpıyordu. “Şimdi daha iyi.”

Ambulans hastaneye yanaştı. Durdu. Etrafımızda bir kalabalık toplanmıştı. “Düşmanlar olabilir,” diye geçti aklımdan -benzer durumlarda olduğu gibi bu düşünce zihnimde bir şimşek gibi çakmıştı. “Arkadaşlarımız nerede? Sedyenin etrafını kuşatmaları lazım...”

Şimdi karyolanın üzerinde yatıyordu. Doktorlar sessizce yarayı incelediler. Onların talimatıyla bir “hemşire” saçını tıraş etmeye başladı. Karyolanın başucunda duruyordum. Lev Davidoviç, belli belirsiz bir gülümsemeyle, “Gördün mü,” dedi, “bir berber bile bulduk…”

Hâlâ beni kolluyordu. O gün saçını kestirmek için bir berber çağırmamız gerektiğinden söz etmiştik ama buna fırsat bulamamıştık. Şimdi bu sözüyle bana bunu hatırlatıyordu. Lev Davidoviç, tam orada, benden birkaç adım ötede duran Joe’yu yanına çağırdı ve -sonradan öğrendiğime göre- ondan hayata veda ederken son sözlerini not etmesini istedi. Joe’ya Lev Davidoviç’in kendisine ne dediğini sorduğumda, “Fransız istatistikleri hakkında bir not yazmamı istedi,” diye yanıt verdi. Böyle bir anda Fransız istatistiklerinden söz etmesine çok şaşırmıştım. Garip gelmişti. Yalnızca eğer durumu düzelmeye başlamışsa böyle bir şey söylemiş olabilirdi…

Karyolanın başında duruyor, yarasına bir parça buz tutuyor ve olup biteni dikkatle dinliyordum. Onu soymaya başladılar. Rahatsız olmasın diye iş ceketini makasla kestiler; doktor, “hemşire”ye cesaret vermek istercesine ona kibarca bir bakış attı. Ardından örgü yeleği, sonra da gömleğini kestiler. Saatini bileğinden çıkardılar. Daha sonra kalan giysilerini kesmeden çıkarmaya koyuldular. O sırada bana, “Beni onların soymasını istemiyorum… Beni sen soy,” dedi. Bunu çok açık bir şekilde söyledi; ama sözü, derin bir hüzün ve ağır bir ciddiyet taşıyordu.

Bunlar bana söylediği son sözlerdi. Onu soymayı bitirdiğimde üzerine eğildim ve dudaklarına dudaklarımla dokundum. Karşılık verdi. Yeniden… Ve bir kez daha karşılık verdi… Ve sonra yine. Bu, bizim son vedalaşmamızdı. Ama bunun farkında değildik.

Hasta komaya girdi. Ameliyat da onu bu durumdan çıkaramadı. Gözlerimi hiç ayırmadan bütün gece başucunda nöbet tuttum, “uyanmasını” bekleyerek. Gözleri kapalıydı; ama nefesi -kimi zaman ağır, kimi zaman düzenli ve sakin- insana yine de bir umut veriyordu. Ertesi gün de aynı şekilde geçti. Öğle vakti, doktorların değerlendirmesine göre bir iyileşme belirtisi vardı. Ama günün sonuna doğru, hastanın nefes alışında birden keskin bir değişiklik oldu. Nefesi hızlandı, giderek daha da hızlandı; bu hâli ölümcül bir korku yayıyordu insana. Doktorlar ve hastane personeli, yatağının çevresini sarmışlardı. Açıkça telaş içindeydiler. Kendimi tutamayarak bunun ne anlama geldiğini sordum. Yalnızca içlerinden biri -daha temkinli olanı- yanıt verdi: “Geçecek.” dedi. Diğerleri sessiz kaldı. O anda bütün tesellilerin ne kadar boş ve durumun aslında ne kadar umutsuz olduğunu anladım.

Onu kaldırdılar. Başının bir omzuna doğru düştüğünü gördüm. Elleri, Titian’ın Çarmıhtan İndiriliş tablosundaki figürler gibi cansızca sarkıyordu. Ölmekte olan adamın başında, dikenli bir taç yerine şimdi bir bandaj vardı. Yüzündeki ifade hâlâ aynı saflığı ve gururu taşıyordu. Sanki her an doğrulup yine her şeyi kendi ellerine alacakmış gibi görünüyordu. Ama yara beynine çok derinlemesine işlemişti. O tutkuyla beklenen uyanış asla gelmedi. Sesi de kesilmişti artık. Her şey bitmişti. Artık yaşayanlar arasında değildi.

Trotskiy'in Dördüncü Enternasyonal'in bayrağına sarılmış tabutu
Aşağılık katillerin hesap verecekleri gün elbette gelecektir. Kahramanca ve güzelliklerle dolu hayatı boyunca Lev Davidoviç, geleceğin özgürleşmiş insan soyuna inanıyordu. Hayatının son yıllarında da bu inancı sarsılmadı; tersine, daha da olgunlaştı, her zamankinden daha sağlam bir hâl aldı.

Tüm baskılardan kurtulmuş geleceğin insan soyu, her türlü zorlama ve tahakküm karşısında zafer kazanacaktır. O bana buna inanmayı da öğretti.

Bitti

13 Kasım 2025

Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 |  Bölüm 4

Suikast

“Jacson”la birlikte Lev Davidoviç’e yaklaştığımızda, o bana Rusça, “Biliyorsun,” dedi, “Sylvia’nın bize uğramasını bekliyor. Yarın gidiyorlarmış.” Bu, onları çaya -hatta belki akşam yemeğine- davet etmem gerektiğine dair bir imaydı.

“Yarın ayrılacağınızı ve Sylvia’yı buraya beklediğini bilmiyordum,” dedim (Jacson’a dönerek).

“Evet... evet... Size söylemeyi unutmuşum.”

“Keşke bilseydim, New York’a birkaç şey gönderebilirdim.”

“Yarın saat birde uğrayabilirim.”

“Hayır, hayır, teşekkür ederim. Bu ikimiz için de zahmetli olur.”

Trotskiy ve Sedova'nın Meksiko'da Avenida Viena caddesi üzerindeki evi
Ve Lev Davidoviç’e dönerek, Rusça, Jacson’a çay ikram ettiğimi, ancak kendini iyi hissetmediğini, korkunç bir susuzluk çektiğini söyleyip çayı reddederek yalnızca bir bardak su istediğini anlattım. Lev Davidoviç ona dikkatle baktı ve hafif bir sitemle, “Sağlığın yine kötüleşti, hasta görünüyorsun... Bu iyi değil,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Lev Davidoviç, tavşanların yanından ayrılmak istemiyordu ve bir makale dinleyecek havada da değildi. Ama kendini toparladı ve “Ne dersin, makaleni gözden geçirelim mi?” dedi.

Kafesleri düzenli bir şekilde kapattı ve iş eldivenlerini çıkardı. Ellerine, daha doğrusu parmaklarına özenle bakardı; en ufak bir sıyrık bile onu rahatsız eder, yazı yazmasını güçleştirirdi. Kalemini de parmakları gibi her zaman düzenli tutardı. Mavi bluzunu silkeledi ve “Jacson”la ve benimle birlikte, sessizce ve yavaş adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Onlarla Lev Davidoviç’in çalışma odasının kapısına kadar geldim; kapı kapandı, ben de yan odaya geçtim…

Üç-dört dakikadan fazla bir süre geçmemişti ki korkunç, insanın ruhunu ürperten bir çığlık duydum. Bu çığlığı kimin attığını bile fark etmeden, sesin geldiği yöne doğru koştum. Yemek odasıyla balkonun arasında, eşikte, kapı pervazının yanında ve ona yaslanmış halde... Lev Davidoviç duruyordu. Yüzü kana bulanmıştı; gözlüksüz gözleri keskin bir mavilikle parlıyordu ve elleri yere doğru sarkıyordu.

Meksika polisinin cinayeti canlandırdığı dehşet verici sahne
“Ne oldu? Ne oldu?”

Kollarımı ona doladım ama hemen cevap vermedi. Aklımdan bir anda türlü düşünceler geçti. Belki de tavandan bir şey düşmüştü -orada bazı onarım çalışmaları yapılıyordu- ama o neden buradaydı?

Ve bana, en ufak bir öfke, sitem ya da kızgınlık belirtisi göstermeksizin, sakin bir sesle “Jacson,” dedi. Lev Davidoviç bunu, “İşte oldu” der gibi söyledi. Birkaç adım attık ve onun, benim yardımımla, oradaki küçük halının üzerine yığıldığını gördüm.

“Nataşa, seni seviyorum!” Bunu o kadar beklenmedik, o kadar ciddi, neredeyse sert bir ifadeyle söyledi ki, içimi saran şokun etkisiyle güçsüzce ona doğru eğildim.

“Ah... ah... hiç kimsenin, ama hiç kimsenin, üzeri aranmadıkça seni görmesine izin verilmemeliydi...”

Yarılmış başının altına dikkatlice bir yastık yerleştirdim, yarasının üzerine buz koydum ve yüzündeki kanı pamukla sildim…

Natalya, Trotskiy ve Seva (1939)
“Seva bu olanların hiçbirine tanık olmamalı…”

Zorlukla konuşuyordu, sesi boğuk ve anlaşılmazdı; ama -bana öyle geldi ki- bunun farkında değildi.

“Biliyorsun, orada…” Gözleri odasının kapısına doğru kaydı. “Hissettim… Ne yapmak istediğini anladım… Bana bir kez daha… vurmak istedi… ama izin vermedim.” Sakin, pes bir sesle konuşuyordu ve sesi titriyordu.

“Ama izin vermedim.” Sözlerinde belli belirsiz bir memnuniyet tınısı vardı. Aynı anda Lev Davidoviç Joe’ya döndü ve onunla İngilizce konuştu. Joe, tıpkı benim gibi, yerde diz çökmüş haldeydi; karşılıklı duruyorduk. Ne dediğini duymaya çalıştım ama kelimeleri ayırt edemedim. Tam o anda, yüzü tebeşir gibi bembeyaz, elinde tabancasıyla Charlie’nin Lev Davidoviç’in odasına koştuğunu gördüm.

“Peki ya o ne olacak?” diye sordum Lev Davidoviç’e. “Onu öldürecekler.”

“Hayır... Öldürülmesine izin verilemez, konuşturulmalı,” diye cevapladı Lev Davidoviç; kelimeleri hâlâ güçlükle, yavaş yavaş telaffuz ediyordu.

Ansızın ince, acınası bir inilti kulağımıza geldi. Ne yapacağımı bilemeden Lev Davidoviç’e baktım. O da gözlerini belli belirsiz oynatarak odasının kapısını işaret etti ve küçümseyen bir ses tonuyla, “Bu o,” dedi... “Doktor hâlâ gelmedi mi?”

“Her an gelebilir... Charlie onu almak için arabayla gitti.”

Doktor geldi, yarayı inceledi ve tedirgin bir tavırla durumun “tehlikeli olmadığını” söyledi. Lev Davidoviç bunu sakince, neredeyse kayıtsızca karşıladı; sanki böyle bir durumda bir doktordan başka türlüsünü duymayı zaten beklemiyormuş gibiydi. Ama Joe’ya dönerek, kalbini işaret etti ve İngilizce olarak, “Burada hissediyorum... Bu sefer başardılar,” dedi. Bunu benim anlamamam için İngilizce söylemişti.

Devam edecek

12 Kasım 2025

 Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3Bölüm 4

Jacson gelir

Saat beşte her zamanki gibi ikimiz çay içtik. Beşi yirmi geçe, belki buçukta, balkona çıktığımda L.D.’yi avluda, açık bir tavşan kafesinin yanında gördüm. Hayvanları besliyordu. Yanında tanımadığım biri vardı. Şapkasını çıkarıp balkona doğru yaklaşmaya başladığında ancak o zaman tanıdım: “Jacson”dı.

“Yine geldi,” diye geçti aklımdan. “Neden bu kadar sık gelmeye başladı?” diye sordum kendi kendime.

Beni selamladıktan sonra, “Fena halde susadım, bir bardak su alabilir miyim?” diye sordu.

“İstersen bir bardak çay getireyim?”

“Yok yok. Çok geç yemek yedim ve yemeğin hâlâ buramda durduğunu hissediyorum,” dedi boğazını işaret ederek. “Beni boğuyor.” Yüzü griye çalan bir yeşile dönmüştü. Genel hali de son derece gergindi.

“Neden şapka ve pardösü giyiyorsun? Bugün hava güneşli.” (Pardösü sol kolunun üzerinden sarkıyor, vücuduna sıkıca bastırılmış duruyordu.)

“Evet ama bunun uzun sürmeyeceğini biliyorsun, yağmur yağabilir.”

“Bugün yağmur yağmaz,” deyip onun en kötü havada bile şapka ya da palto giymediğini söylemek istedim; ama nedense birden içim sıkıldı ve konuyu kapattım. Bunun yerine, “Peki Sylvia nasıl?” diye sordum.

"Jacques Mornard", 1938'de Paris'te, Sylvia Agelof (sağda) ve Maria Craipeau ile birlikte
Beni anlamıyor gibiydi. Az önce pardösüsü ve şapkasıyla ilgili sorum onu huzursuz etmişti. Kendi düşüncelerine tamamen dalmıştı ve son derece gergindi. Sonunda, sanki derin bir uykudan uyanır gibi cevap verdi: “Sylvia?… Sylvia?...” Ardından kendine gelir gibi olup kayıtsız bir sesle ekledi: “O her zaman iyidir.”

Sonra tekrar Lev Davidoviç’e ve tavşan kafeslerine doğru yürümeye başladı. Uzaklaşırken ona seslendim: “Makalen hazır mı?”

“Evet, hazır.”

“Daktiloya çekildi mi?”

Elini garip bir hareketle kaldırıp, vücuduna bastırmaya devam ettiği -sonradan astarına bir kazma ve bir hançer dikilmiş olduğu ortaya çıkan- paltosunun içinden daktilo edilmiş birkaç sayfa çıkardı.

“Yazınızın elle yazılmamış olması iyi. Lev Davidoviç hiç hoşlanmaz okunaksız el yazmalarından.”

1950 yılında hazırlanan ve Mercader'in 1935 yılındaki parmak izini Jacson-Mornard'ın 1940 yılındaki parmak iziyle eşleştiren bir analiz raporu.
İki gün önce de pardösü ve şapkasıyla bize gelmişti. O sırada evde olmadığım için onu görememiştim. Ancak Lev Davidoviç bana, Jacson’ın uğradığını ve davranışlarıyla kendisini biraz şaşırttığını söylemişti. Bunu anlatış tarzından, konuyu ayrıntılandırmak istemediği anlaşılıyordu; buna rağmen, adamda yeni bir şeyler sezinlediği için bana bundan söz etme gereğini de duymuştu.

“Makalesinin ana hatlarını getirdi; aslında yalnızca birkaç satırlık karmakarışık bir şeydi. Ona bazı önerilerde bulundum. Bakalım,” demişti Lev Davidoviç. Sonra da eklemişti: “Dün hiç Fransız’a benzemiyordu. Birden masanın üzerine oturdu ve bütün o süre boyunca şapkasını çıkarmadı.”

“Evet, tuhaf,” dedim şaşkınlıkla. “Normalde hiç şapka takmazdı.”

“Bu sefer şapka takmıştı,” diye karşılık verdi Lev Davidoviç ve konuyu daha fazla uzatmadı. Bunu çok sıradan bir tonla söyledi. Ama ben şaşırmıştım: Bana, Jacson’da yeni bir şey fark etmiş ama henüz bir sonuca varmıyor, daha doğrusu bir sonuç çıkarmak için acele etmiyormuş gibi geldi. Aramızdaki bu kısa konuşma cinayetin arifesinde geçmişti.

Şapka takmak... Pardösüyü kolunun altında taşımak... Masanın üzerine oturmak... Bütün bunlar onun açısından bir prova değil miydi? Ertesi gün yapacağı hareketleri daha kesin, daha isabetli hale getirmek için olmalıydı.

O zaman kim bundan şüphelenebilirdi ki? Bizde en fazla bir mahcubiyet duygusu uyandırmıştı, o kadar. Bu kadar sıradan görünen 20 Ağustos gününün bu denli meşum bir gün olacağını kim tahmin edebilirdi? Hiçbir şey o günün uğursuzluğuna işaret etmiyordu. Güneş, burada her zaman olduğu gibi, şafaktan beri parlıyordu. Çiçekler açmıştı, çimenler sanki verniklenmiş gibi ışıldıyordu… Her birimiz kendi işlerimize koyulmuş, hepimiz Lev Davidoviç’in çalışmasını kolaylaştırmak için elimizden geleni yapıyorduk. O gün boyunca L.D. kaç kez aynı balkonun küçük basamaklarını çıkmış, odasına girmiş, masanın yanındaki aynı sandalyeye oturmuştu… Bütün bunlar o zaman bize ne kadar sıradan görünürdü; şimdi ise tam da bu sıradanlıkları yüzünden korkunç ve trajikler. Aramızdaki hiç kimse, hiçbirimiz -o bile- yaklaşmakta olan felaketi hissedemedi. Ve bu hissedemeyişin içinde bir uçurum açılıyordu. Aksine, günün tamamı en sakin günlerden biriydi. Lev Davidoviç öğle vakti avluya çıktığında kavurucu güneşin altında başı açık durduğunu fark ettim ve acımasız ışınlardan korunması için beyaz şapkasını getirmeye koştum. Onu güneşten korumak için… Oysa tam o anda bile çoktan korkunç bir ölümün tehdidi altındaydı. O saatte başına gelecek olanı sezmemiştik; yüreğimizde bir umutsuzluk dalgası henüz kopmamıştı.

Trotskiy'i koruyan ekibin başında yer alan Harold Robbins
Evdeki, bahçedeki ve verandadaki alarm sistemi arkadaşlarımız tarafından kurulurken ve nöbetçiler görevlendirilirken, Lev Davidoviç’i penceresinin önüne de bir nöbetçi yerleştirilmesi gerektiği konusunda uyarmış olduğumu hatırlıyorum. O zamanlar bu bana çok gerekli görünmüştü. Fakat L.D., bunun koruma görevlisi sayısını ona çıkarmayı gerektireceğini, bunun da hem mali kaynaklar açısından hem de örgütümüzün emrinde kullanılabilecek insan sayısı bakımından olanaklarımızın çok ötesinde olduğunu söyledi. Ayrıca, pencerenin önüne yerleştirilecek bir nöbetçi bu özel durumda onu kurtaramazdı -yine de böyle birinin yokluğu beni huzursuz ediyordu. L.D., 24 Mayıs saldırısından sonra Amerikalı arkadaşlarımızın kendisine verdiği bir hediyeden çok etkilenmişti. Bu, kurşun geçirmez bir yelekti -eski çağlardan kalma zırhlı bir gömleği andıran bir şeydi. Bir gün onu incelerken kafayı koruyacak bir şeyin de gerekli olacağını söylemiştim. L.D. ise her seferinde en fazla sorumluluk içeren nöbet görevine atanan yoldaşın bu yeleği giymesinde ısrar etti. 24 Mayıs saldırısında düşmanlarımızın uğradığı başarısızlıktan sonra Stalin’in durmayacağına kesin olarak inanıyorduk ve hazırlık yapıyorduk. G.P.U.’nun farklı bir saldırı biçimi uygulayacağını da hesaba katıyorduk. Ayrıca G.P.U. tarafından gizlice gönderilecek ve parayla tutulmuş “münferit bir kişi” tarafından yapılacak bir saldırıyı da dışlamıyorduk. Fakat ne yelek ne de kask gerçek anlamda korunma sağlayabilirdi. Bu tür koruma önlemlerini her gün sürekli uygulamak mümkün değildi. Hayatı bütünüyle yalnızca öz savunma üzerine kurmak imkânsızdı; zira böyle yaşandığında hayat bütün anlamını yitirir.

Devam edecek

11 Kasım 2025

Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Yazım tarihi: Kasım 1940.
İlk yayın tarihi: Fourth International, Cilt II, Sayı 4, Mayıs 1941, s. 100–103.
Çevrimiçi versiyon: Natalia Sedova Internet Archive, Aralık 2001.

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3 |  Bölüm 4

Natalya Sedova ve Lev Trotskiy
(Salı, 20 Ağustos 1940, sabah saat 7)

“Biliyor musun, bugün kendimi iyi hissediyorum; en azından bu sabah… Uzun zamandır kendimi böyle iyi hissetmemiştim. Dün gece uyku ilacından çift doz aldım. Bana iyi geldiğini fark ettim.”

“Evet. Bunu Norveç’te de fark etmiştik; kendini o zamanlar çok daha sık halsiz hissederdin. Ama sana iyi gelen ilacın kendisi değil; derin bir uyku, tam bir dinlenme.”

“Evet, tabii.”

24 Mayıs’taki saldırıdan sonra arkadaşlarımız tarafından yatak odamıza takılan devasa çelik kepenkleri sabah açarken ya da gece kapatırken L. D. [Trotskiy] arada şöyle derdi: “Artık Siqueiros bize ulaşamaz.” Uyanınca da bana, “Bak, dün gece de öldürmediler bizi; ama sen hâlâ memnun değilsin” diye takılırdı. Ben de kendimi elimden geldiğince savunurdum… Bir gün böyle bir “selamlamanın” ardından dalgın dalgın ekledi: “Evet, Nataşa, bize biraz daha ilave süre tanındı.”

Daha 1928 yılında, bilinmeyenin bizi beklediği Almatı’ya sürgüne giderken, bizi sürgüne götüren trenin kompartımanında bir gece uzun uzun konuşmuştuk… Moskova’daki son haftaların, özellikle de son günlerin hengâmesinden sonra gözümüze uyku girmemişti. Müthiş yorgun olmamıza rağmen o sinirli heyecan hâlâ sürüyordu. O sırada Lev Davidoviç’in bana, “Böylesi daha iyi (sürgün). Kremlin’de bir yatakta ölmeyi arzu etmem,” dediğini hatırlıyorum.

Ama o sabah bütün bu tür düşüncelerden uzaktı. Fiziksel olarak kendini iyi hissediyor oluşu ona “gerçekten iyi” bir iş günü geçireceğini düşündürüyor, onu heveslendiriyordu. Sabahki hazırlığını hızla yapıp giyindikten sonra tavşanlarını beslemek için dinç adımlarla avluya çıktı. Sağlığı kötü olduğunda tavşanları beslemek bile ona zor gelirdi; ama küçük hayvanlara acıdığı için bu işten vazgeçemezdi. Üstelik bunu her zamanki gibi tam bir dikkatle, içini rahat ettirecek biçimde yapmak istiyordu. Bir yandan da tetikte olması, gücünü asıl işine, masa başındaki çalışmasına saklaması gerekiyordu. Hayvanlarla ilgilenmek, kafesleri temizlemek ona bir yandan rahatlık ve oyalanma sağlasa da öte yandan fiziksel olarak onu tüketiyor ve bu da genel çalışma gücünü etkiliyordu. Ne işle uğraşırsa uğraşsın, kendini bütünüyle o işe verirdi.

Trotskiy evinin bahçesinde tavşanlarıyla
1933’te Büyükada’dan ayrılıp Fransa’ya geçtiğimiz ve Atlantik kıyısındaki Royan yakınlarında, ıssız bir villada yaşadığımız günleri hatırlıyorum. Deniz Serpintisi adını taşıyan bu villayı oğlumuz, arkadaşlarımızla birlikte ayarlamıştı. Çalkantılı okyanusun dalgaları bahçemize kadar ulaşır, tuz serpintileri açık pencerelerden içeri savrulurdu. Dostlarımızla çevrili, yarı yasal koşullar altında yaşıyorduk. Bazen yirmi kişi olduğumuz olurdu; düzenli olarak ise sekiz dokuz kişi aynı çatı altında yaşıyorduk. Bizim durumumuzda bir ev hizmetçisi ya da mutfakta yardımcı tutmak söz konusu olamazdı. Tüm yük Jeanne’in, yani oğlumun eşinin ve Vera Molinier’in üzerindeydi; ben de onlara yardım ederdim. Genç yoldaşlar bulaşıkları yıkardı. Lev Davidoviç de ev işlerine katılmak ister ve bulaşık yıkamaya girişirdi. Ama dostlarımız hemen karşı çıkardı: “Akşam yemeğinden sonra dinlenmeli; gerisini biz hallederiz.” Oğlum Leva da bana, “Babam bulaşık yıkamaya bilimsel bir yöntem uygulamakta ısrar ediyor; bu da fazlasıyla zamanımızı alıyor,” derdi. Sonunda L.D. bu işten vazgeçmek zorunda kaldı.

Orta yolculuk, laubali bir tutum, yarı kayıtsızlık; bunlar ona yabancıydı. Bu yüzden, boş ve amaçsız sohbetler kadar hiçbir şey onu yormazdı. Ama kaktüs toplamaya, onları bahçemize dikmek üzere taşımaya nasıl da coşkuyla giderdi! Kendini işe kaptırır, ilk işe girişen o olur ve işi en son o bırakırdı. Kırsalda yaptığımız yürüyüşlerde onu çevreleyen ve açık havada onunla çalışan gençlerin hiçbiri ona ayak uyduramazdı; onlar daha çabuk yorulur, birer birer geride kalırlardı. O ise tükenmek nedir bilmezdi. Ona bakarken sık sık hayret ederdim. Enerjisini, o fiziksel dayanıklılığı nereden alıyordu? Ne dayanılmaz sıcak güneş ne dağlar ne de demir gibi ağır kaktüsleri taşırken yapılan o inişler onu rahatsız ederdi. Elindeki işi tamamlayana kadar hipnotize olurdu. Yaptığı işi değiştirmek ona hem bir tür dinlenme sağlar hem de acımasızca üzerine gelen darbelerden kısa bir nefes aldırırdı. Gelen darbe ne kadar ezici olursa, kendini işe o kadar büyük bir tutkuyla verirdi.

Trotskiy bir kaktüs avında
Kaktüs peşinde adeta birer sefer haline gelen o yürüyüşlerimiz, “kontrolümüz dışındaki koşullar” yüzünden giderek seyrekleşti. Ama bazen, günlük rutinin tekdüzeliği ona ağır geldiğinde Lev Davidoviç bana, “Bu hafta bir gün yürüyüşe çıkmalıyız, ne dersin?” derdi.

“Yani yine bir cezai çalışma günü mü?” diye takılırdım.

“Peki, gidelim elbette.”

“Güne erkenden başlamak en iyisi. Saat altı gibi çıkalım mı?”

“Bana uyar, ama sen çok yorulmayacak mısın?”

“Hayır, tam tersine iyi gelir; söz veriyorum, kendimi fazla zorlamayacağım.”

Lev Davidoviç, özenle baktığı tavşanlarını ve tavuklarını genellikle yediyi çeyrek geçeden (bazen 7:20) dokuza kadar beslerdi. Bazen bu işi yarıda keser, aklına gelen bir fikir ya da bir talimatı diktafonla kayda geçirirdi. O gün avluda kesintisiz çalıştı. Kahvaltıdan sonra kendini çok iyi hissettiğini söyleyerek beni temin etti ve ABD’deki zorunlu askerlik üzerine bir makaleyi dikte etmeye başlamak istediğinden söz etti. Ve gerçekten de dikte etmeye başladı.

Saat birde, 24 Mayıs’taki saldırıyla ilgili davada bizi temsil eden avukatımız Rigault ziyarete geldi. O gittikten sonra Lev Davidoviç kapıdan odama uğrayıp, biraz mahzun bir ifadeyle, makale üzerinde çalışmayı ertelemek zorunda kalacağını ve saldırıya ilişkin dava için belgeleri hazırlamaya devam etmesi gerektiğini söyledi. Avukatıyla birlikte, El Popular’a yanıt vermenin zorunlu olduğuna karar vermişlerdi; zira gazetenin düzenlediği bir yemekte Lev Davidoviç iftiracılıkla suçlanmıştı.

“Madem öyle, ben de saldırıya geçeceğim ve onları utanmazca iftira etmekle suçlayacağım,” dedi meydan okuyan bir tavırla.

“Zorunlu askerlikle ilgili yazıyı bugün yazamayacak olman kötü.”

“Evet, yapacak bir şey yok. İki-üç gün ertelemem gerekecek. Tüm mevcut belgelerin masama getirilmesini zaten söyledim. Akşam yemeğinden sonra onları incelemeye başlayacağım. Kendimi gayet iyi hissediyorum,” diyerek beni bir kez daha temin etti.

Trotskiy, Meksika'daki evinin bahçesinde
Kısa bir öğle uykusundan sonra onu masasında oturur buldum; masa El Popular davasıyla ilgili belgelerle doluydu. Keyfi hâlâ yerindeydi ve bu beni de neşelendirdi. Lev Davidoviç son zamanlarda zaman zaman yenik düştüğü bir bitkinlikten yakınıyordu. Bunun geçici bir hâl olduğunu bilse de son dönemde bundan eskisinden daha çok kuşku duyar gibiydi. O gün ise bize, fiziksel durumunda bir düzelmenin başladığını düşündürüyordu. Gerçekten de iyi görünüyordu. Ara sıra onu rahatsız etmemek için kapıyı hafifçe aralayarak bakıyor, her zamanki gibi masasına eğilmiş, elinde kalem çalışırken görüyordum. Puşkin’in Boris Godunov’unda yaşlı keşiş-yazar Pimen’in söylediği söz geldi aklıma: “Bu olayı da yazdıktan sonra/Tarihim sona erecek.” [*] Pimen, Çar Boris’in kötülüklerini kaleme alırken böyle söyler.

Lev Davidoviç bir mahkûmun ya da bir keşişin hayatına benzeyen bir yaşam sürüyordu; tek fark, bu yalnızlık içinde yalnızca olayların kronolojik kaydını tutmakla kalmayıp, ideolojik düşmanlarına karşı yılmadan yürüttüğü tutkulu bir mücadeleyi de sürdürüyor olmasıydı.

O gün kısa olsa da Lev Davidoviç akşam beşe kadar, ABD’deki zorunlu askerlik üzerine tasarladığı makalenin birkaç bölümünü ve El Popular’ı, yani Stalin’in entrikalarını teşhir eden yaklaşık elli sayfa tutan kısa parçaları dikte ettirmişti. Hem bedensel hem de ruhsal açıdan dengede olduğu bir gündü.

[*] Aleksandr Puşkin, Boris Godunov, çev.: Özcan Özer, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2012, s. 41.

Devam edecek