13 Kasım 2025

Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 |  Bölüm 4

Suikast

“Jacson”la birlikte Lev Davidoviç’e yaklaştığımızda, o bana Rusça, “Biliyorsun,” dedi, “Sylvia’nın bize uğramasını bekliyor. Yarın gidiyorlarmış.” Bu, onları çaya -hatta belki akşam yemeğine- davet etmem gerektiğine dair bir imaydı.

“Yarın ayrılacağınızı ve Sylvia’yı buraya beklediğini bilmiyordum,” dedim (Jacson’a dönerek).

“Evet... evet... Size söylemeyi unutmuşum.”

“Keşke bilseydim, New York’a birkaç şey gönderebilirdim.”

“Yarın saat birde uğrayabilirim.”

“Hayır, hayır, teşekkür ederim. Bu ikimiz için de zahmetli olur.”

Trotskiy ve Sedova'nın Meksiko'da Avenida Viena caddesi üzerindeki evi
Ve Lev Davidoviç’e dönerek, Rusça, Jacson’a çay ikram ettiğimi, ancak kendini iyi hissetmediğini, korkunç bir susuzluk çektiğini söyleyip çayı reddederek yalnızca bir bardak su istediğini anlattım. Lev Davidoviç ona dikkatle baktı ve hafif bir sitemle, “Sağlığın yine kötüleşti, hasta görünüyorsun... Bu iyi değil,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Lev Davidoviç, tavşanların yanından ayrılmak istemiyordu ve bir makale dinleyecek havada da değildi. Ama kendini toparladı ve “Ne dersin, makaleni gözden geçirelim mi?” dedi.

Kafesleri düzenli bir şekilde kapattı ve iş eldivenlerini çıkardı. Ellerine, daha doğrusu parmaklarına özenle bakardı; en ufak bir sıyrık bile onu rahatsız eder, yazı yazmasını güçleştirirdi. Kalemini de parmakları gibi her zaman düzenli tutardı. Mavi bluzunu silkeledi ve “Jacson”la ve benimle birlikte, sessizce ve yavaş adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Onlarla Lev Davidoviç’in çalışma odasının kapısına kadar geldim; kapı kapandı, ben de yan odaya geçtim…

Üç-dört dakikadan fazla bir süre geçmemişti ki korkunç, insanın ruhunu ürperten bir çığlık duydum. Bu çığlığı kimin attığını bile fark etmeden, sesin geldiği yöne doğru koştum. Yemek odasıyla balkonun arasında, eşikte, kapı pervazının yanında ve ona yaslanmış halde... Lev Davidoviç duruyordu. Yüzü kana bulanmıştı; gözlüksüz gözleri keskin bir mavilikle parlıyordu ve elleri yere doğru sarkıyordu.

Meksika polisinin cinayeti canlandırdığı dehşet verici sahne
“Ne oldu? Ne oldu?”

Kollarımı ona doladım ama hemen cevap vermedi. Aklımdan bir anda türlü düşünceler geçti. Belki de tavandan bir şey düşmüştü -orada bazı onarım çalışmaları yapılıyordu- ama o neden buradaydı?

Ve bana, en ufak bir öfke, sitem ya da kızgınlık belirtisi göstermeksizin, sakin bir sesle “Jacson,” dedi. Lev Davidoviç bunu, “İşte oldu” der gibi söyledi. Birkaç adım attık ve onun, benim yardımımla, oradaki küçük halının üzerine yığıldığını gördüm.

“Nataşa, seni seviyorum!” Bunu o kadar beklenmedik, o kadar ciddi, neredeyse sert bir ifadeyle söyledi ki, içimi saran şokun etkisiyle güçsüzce ona doğru eğildim.

“Ah... ah... hiç kimsenin, ama hiç kimsenin, üzeri aranmadıkça seni görmesine izin verilmemeliydi...”

Yarılmış başının altına dikkatlice bir yastık yerleştirdim, yarasının üzerine buz koydum ve yüzündeki kanı pamukla sildim…

Natalya, Trotskiy ve Seva (1939)
“Seva bu olanların hiçbirine tanık olmamalı…”

Zorlukla konuşuyordu, sesi boğuk ve anlaşılmazdı; ama -bana öyle geldi ki- bunun farkında değildi.

“Biliyorsun, orada…” Gözleri odasının kapısına doğru kaydı. “Hissettim… Ne yapmak istediğini anladım… Bana bir kez daha… vurmak istedi… ama izin vermedim.” Sakin, pes bir sesle konuşuyordu ve sesi titriyordu.

“Ama izin vermedim.” Sözlerinde belli belirsiz bir memnuniyet tınısı vardı. Aynı anda Lev Davidoviç Joe’ya döndü ve onunla İngilizce konuştu. Joe, tıpkı benim gibi, yerde diz çökmüş haldeydi; karşılıklı duruyorduk. Ne dediğini duymaya çalıştım ama kelimeleri ayırt edemedim. Tam o anda, yüzü tebeşir gibi bembeyaz, elinde tabancasıyla Charlie’nin Lev Davidoviç’in odasına koştuğunu gördüm.

“Peki ya o ne olacak?” diye sordum Lev Davidoviç’e. “Onu öldürecekler.”

“Hayır... Öldürülmesine izin verilemez, konuşturulmalı,” diye cevapladı Lev Davidoviç; kelimeleri hâlâ güçlükle, yavaş yavaş telaffuz ediyordu.

Ansızın ince, acınası bir inilti kulağımıza geldi. Ne yapacağımı bilemeden Lev Davidoviç’e baktım. O da gözlerini belli belirsiz oynatarak odasının kapısını işaret etti ve küçümseyen bir ses tonuyla, “Bu o,” dedi... “Doktor hâlâ gelmedi mi?”

“Her an gelebilir... Charlie onu almak için arabayla gitti.”

Doktor geldi, yarayı inceledi ve tedirgin bir tavırla durumun “tehlikeli olmadığını” söyledi. Lev Davidoviç bunu sakince, neredeyse kayıtsızca karşıladı; sanki böyle bir durumda bir doktordan başka türlüsünü duymayı zaten beklemiyormuş gibiydi. Ama Joe’ya dönerek, kalbini işaret etti ve İngilizce olarak, “Burada hissediyorum... Bu sefer başardılar,” dedi. Bunu benim anlamamam için İngilizce söylemişti.

Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder