22 Mart 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Zekeriya Sertel’in tanıklığı (2)

1980'li yıllarda sosis-şarküteri dükkânı önünde kuyrukta bekleyen Sovyet yurttaşları
Bir önceki yazıda, Zekeriya Sertel’in Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm başlıklı kitabında aktardığı kimi gözlemlerden hareketle, 1960’lı yılların sonlarında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de tüketim mallarına erişimin ne denli güç olduğunu ele almıştım. Sertel’in tanıklığı, söz konusu olanın belirli mallarda zaman zaman görülen geçici bir darlık değil, geniş kitlelerin gündelik yaşamını sürekli bir eziyete dönüştüren yapısal bir kıtlık rejimi olduğunu açık biçimde gösteriyordu.

Ne var ki Sertel’in kitabı yalnızca boş rafları, uzun kuyrukları, kalitesiz malları ve halkın çektiği gündelik sıkıntıları anlatmakla kalmaz. Yer yer bu tablonun nedenleri üzerinde de durur. Yazar kitabında okura bütünlüklü, teorik bakımdan güçlü ve iktisadi-siyasal açıdan doyurucu bir çözümleme sunmaz. Açık konuşmak gerekirse, Sertel böyle bir analizi yapabilecek teorik donanıma sahip biri değildir zaten. Ama buna rağmen, kıtlığın kaynaklarına ilişkin kimi gözlemleri yine de dikkate değerdir. Çünkü bu gözlemler, Stalinist bürokratik sistemin nasıl işlediğine dair önemli ipuçları içerir.

Sertel, Çarşı pazar bomboş alt başlığı altında bir önceki yazıda aktardığımız tabloyu çizdikten sonra, “Peki bu memlekette yetişen şeyler ne oluyor?” sorusunu sorar ve şu açıklamayı yapar:

Bir defa üretim bol değil. Böyle şeylerin [meyve ve sebzenin] en güzel ve en iyileri parti depolarına ve özellikle Moskova’daki ‘efendilerimize’ gönderilir. Sonra hastanelere, sanatoryumlara, dinlenme evlerine, otel ve lokantalara verilir. Halka verilecek bir şey kalmaz. Onun için oralara gidince bir şey bulamazsınız. Sovyetler’de meşhur kuyruklar burdan doğuyor. Uzun bir süre yüzü görünmeyen bir madde birdenbire ortaya çıkınca artık kuyruğun sonu gelmez. Zaten Sovyetler’de dükkân ve mağaza azdır. Bunlarda bulunan yiyecek ve giyecek maddeleri de az olduğu ve her vakit bulunmadığı için, devrimden beri aradan elli yıl geçmiş olmakla beraber, yine de millet kuyrukta beklemekten kurtulamaz. (s. 83)

Bu pasajda birkaç önemli nokta iç içe geçmiş durumda. Birincisi, sorun yalnızca üretimin yetersizliği değildir. Üretilen sınırlı miktardaki malın nasıl dağıtıldığı da en az onun kadar önemlidir. Sertel’in anlattığı düzende en iyi ürünler önce parti aygıtına, yani ayrıcalıklı bürokratik katmana gider. Ardından çeşitli kurumlara dağıtılır. Halk ise ancak artakalanla yetinmek zorundadır. Dolayısıyla burada yalnızca genel bir yoksulluk değil, bürokratik ayrıcalıklarla örülmüş bir dağıtım rejimi söz konusudur.

İkincisi, kuyruk bu sistemde tesadüfi bir görüntü değil, onun doğal sonucudur. Mallar düzenli ve yeterli biçimde dolaşıma girmediği için, uzun süre ortadan kaybolan bir ürün bir gün ansızın dükkâna düştüğünde insanlar oraya üşüşür. Mağaza sayısının azlığı, stokların sınırlılığı ve arzın düzensizliği kuyrukları gündelik hayatın kalıcı bir parçasına dönüştürür. Sertel’in işaret ettiği gibi, devrimin üzerinden yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen halkın hâlâ kuyrukta beklemekten kurtulamamış olması, bunun geçici bir “aksaklık” değil, rejimin yapısal bir niteliği olduğunu gösterir.

Sovyetler Birliği’nde bir “Posta-Telgraf-Telefon” merkezinin önünde bekleyen yurttaşlar. Kuyruklar, Stalinist rejimlerde yalnızca gıda ve tüketim mallarının değil, kamusal hizmetlerin de ayrılmaz bir parçasıydı.
Sertel, kitabının ilerleyen sayfalarında, 52 yıl sonra kıtlık ve açlık alt başlığı altında aynı meseleyi yeniden ele alır. Bu kez yalnızca et, un, bakliyat, kibrit, yumurta, sebze ya da meyve gibi temel mallardan değil; portakal, limon, muz gibi Sovyetler Birliği’nde hemen hemen hiç üretilmeyen tüketim mallarından da söz eder. (Bkz., s. 139-151) Daha önemlisi, kıtlığın arka planına ilişkin bazı açıklamalar yapmaya çalışır. Kolektifleştirmenin yanlışlığından, bu süreçte idam edilerek ya da yaşanan yıkım sonucunda hayatını kaybeden milyonlarca köylüden, kolhoz sisteminin nasıl üretkenliği aşağı çeken çarpık bir işleyişe sahip olduğundan, kolhoz müdürlerinin nasıl ayrıcalıklı bir katman oluşturduğundan ve kırsal kesimdeki büyük sosyo-ekonomik eşitsizliklerden bahseder. Yer yer Çin ve diğer Stalinist rejimlerle karşılaştırmalar yapar; yer yer de meseleyi köylünün “bilinçsizliği” ile açıklamaya yönelir.

Yazarın yaklaşımının sınırlılığı ve yüzeyselliği kendisini burada bir kez daha gösterir. Sertel, çok önemli gözlemler aktarmasına rağmen, bunları tarihsel ve toplumsal bir bütünlük içinde kavrayamaz. Stalinist bürokratik diktatörlüğün üretim, dağıtım ve teşvik mekanizmalarını nasıl felce uğrattığını açıklayacak bir çerçeveye sahip değildir. Yine de kimi somut örneklerde meselenin can alıcı noktalarına gerçekten parmak bastığını söyleyebiliriz.

Bunlardan biri lojistik sorunudur. Sertel, 1960’a kadar kolhoz ve solhozlara [*] sunî gübre gönderilmediğini, daha sonra gönderilmeye başlanmış olsa bile bunun beklenen sonucu vermediğini belirttikten sonra şöyle der:

(…) 1960’tan sonra köylere Kolhoz ve Solhozlar sunî gübresi gitmeye başlamıştır. Ama bu da beklenen sonucu vermemiştir. Çünkü gönderilen sunî gübre, şimendifer istasyonlarında yığılıp kalmış, köylere kadar ulaştırılmamıştır. Çünkü Kolhozlar’ın elinde bu gübreleri köylere ve tarlalara taşımak için gerekli taşıt yoktur. 1967’de yapılan bir araştırmada sunî gübrelerin istasyonlarda dağ gibi yığılıp kaldığı ve bunların açık havada, kar ve yağmur altında eriyip gittiği görülmüştür. (s. 150)

Bu örnek özellikle önemlidir. Çünkü burada mesele yalnızca “yetersiz üretim” değildir. Mevcut girdiler de doğru yere, doğru zamanda, gerekli araçlarla ulaştırılamamaktadır. Ciddi bir gecikmeyle de olsa tarımsal üretimin yapıldığı yerlere gübre temin edilmesi gerektiği fark edilmiştir ama taşıma süreci tamamlanamaz. İstasyonlarda dağ gibi yığılıp yağmur altında eriyen gübre, Stalinist ekonominin en yalın simgelerinden biridir: eldeki kaynağı bile toplumsal ihtiyaç doğrultusunda rasyonel biçimde kullanamayan bürokratik bir mekanizma.

Sertel, aynı zaafların Hruşçov döneminin ünlü “Bakir Topraklar Projesi”ni de ağır biçimde sakatladığını anlatır:

Kruşçef, memleketteki kıtlığı gidermek için yeni bir şey keşfettiğini sandı. Kazakistan’da yüz binlerce hektar toprak işlenmemiş bekliyordu. Bu toprağın işlenerek dünyanın buğdayını elde etmek mümkündü. Kruşçef bir emirle bu toprakların ekilmesini emretti.

(…)

Milyonlarca para döküldü. Binlerce insan kırıldı. Elde edilen ürün hiç de umut edildiği gibi bol olmadı. En fenası ürünü koyacak silo ve ambarlar yapılmamıştı. Elde edilen buğday dağlar gibi yığılıp yağmur ve kara terk edildi. Yeteri kadar taşıt olmadığı için bu ürün orada çürüdü, kaldı. Sonra bir daha Kazakistan çöllerinden sözedilmez oldu. (s. 150-151)

“Bakir Topraklar” kampanyasına katılan Komsomol gençliğini yücelten 1958 tarihli Sovyet pulu.
Bu pasaj da aynı temel gerçeği doğruluyor. Yukarıdan, demokratik katılım ve tartışmaya hiç imkân tanımadan verilen büyük bir emir, onu izleyen büyük bir seferberlik, edilen büyük laflar, yapılan büyük masraflar ve sonunda ortaya çıkan büyük bir israf. Ekim yapılması emrediliyor ama ürünün nasıl depolanacağı düşünülmüyor. Üretim artırılmak isteniyor ama taşıma altyapısı hesaba katılmıyor. Böylece kıtlığı çözme iddiasıyla başlatılan bir girişim, kıtlığın başka bir yoldan yeniden üretilmesine hizmet ediyor. Stalinist ekonominin en tipik özelliklerinden biri de tam budur: sorunlara rasyonel ve demokratik plana dayalı çözümler üretmek yerine, bürokratik iradeyi maddi gerçekliğin yerine koymak.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sertel’in bütün bunları teorik bir berraklıkla formüle ettiğini söyleyemeyiz. Ama aktardığı örnekler açıkça şunu gösteriyor: Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı, sadece üretimin nicel olarak yetersiz kalmasından doğmaz. Bu kıtlık, aynı zamanda ayrıcalıklı dağıtım kanalları, üretimi köstekleyen çarpık örgütlenme biçimleri, ulaştırma ve depolama alanındaki ağır yetersizlikler ve yukarıdan aşağıya buyurgan, anti-demokratik karar alma tarzı tarafından sürekli yeniden üretilir. Başka bir deyişle, kıtlık bu sistemin bir arızası değil, işleyiş biçiminin sonuçlarından biridir.

Sertel’in kitabında tüketim mallarının, özellikle de giyim ve ayakkabı ürünlerinin kıtlığıyla ilgili aktarılabilecek daha çok sayıda örnek var. Ancak ben bu yazıyı, derin ve bütünlüklü bir çözümleme sunmasa da çok sayıda çarpıcı gözlem ve anekdot içeren bu kitabın kendisinin de okunmasını tavsiye ederek bitirmek istiyorum. Ve son sözü, Sertel’in aktardığı son derece acı bir sahneye bırakıyorum:

(…) yılda bir iki kez portakal görünür dükkânlarda. Bütün yıl çocuğuna bir portakalı veremeyen kadınlar, portakal satılan dükkânlara saldırırlar. Dükkânın önünde, bir kilo portakal almak için saatlerce kuyrukta beklerler. Bu arada sinirler bozulur, kavgalar olur. Kuyrukların başında bekleyen milis (polis) bağırır:

– Elli yıldır size şu kuyrukta beklemeyi öğretemedik, gitti.

Çünkü elli yıldır Sovyet halkı hep bir kuyruğun arkasındadır. (s. 122)

[*] Kolhoz, köylülerin kolektif emek temelinde çalıştığı çiftlikleri; solhoz ise doğrudan devlete ait ve ücretli emekçilerin çalıştırıldığı devlet çiftliklerini ifade eder. İkisi de Stalinist tarım rejiminin temel kurumlarıydı, ancak solhozlar kolhozlara göre daha doğrudan devlet işletmesi niteliği taşırdı.

Devam edecek

Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)

Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı

21 Mart 2026

Shortages of consumer goods in Stalinist regimes

The testimony of Zekeriya Sertel (1)

After writing the article Queue etiquette in Stalinist Albania, prompted by a passage in Lea Ypi’s autobiographical book Free, I came to the conclusion that it would be worthwhile to continue showing, through direct testimonies, how the problem of consumer-goods shortages manifested itself in other Stalinist regimes.

With this in mind, in this article and in several subsequent instalments of the series, I will present testimonies that I have encountered over the decades in the sources I have read and found both interesting and reliable. After Ypi, I turn in this second piece to the observations recorded by Zekeriya Sertel in his book Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm (As It Was: Socialism in the Russian Manner). Sertel offers a particularly vivid account of the shortage of consumer goods and the hardships of everyday life in Azerbaijan, where he lived with his family for several years.

Zekeriya Sertel was a seasoned journalist who, after leaving Turkey in 1951 with his wife Sabiha and their daughter Yıldız Sertel, spent many years living in various Eastern European countries and in the Soviet Union, especially in Azerbaijan. [*]

Sertel’s testimony reproduced below vividly shows how difficult it was to obtain consumer goods in Baku, the capital of Azerbaijan, in the latter half of the 1960s, and how this was reflected in everyday life. Under the subheading “The market was completely empty”, he describes in the following words the hardships that he and his family had to contend with:

Zekeriya Sertel

When we went to the shops to do our shopping, we realised that there was a terrible shortage. In the grocer’s there were no more than five or ten items. There was no flour, no rice, no dried pulses such as beans, chickpeas or lentils. There was no chicken, no eggs. At times we even found ourselves deprived of more basic necessities. There were times when we could not get meat. There were times when we could not get onions or potatoes. We could not even find matches. It was as though we were living in wartime. We were forced to endure the hardships of a war economy. And this scarcity was not temporary either. Flour, for example, was distributed only twice a year, once in May and once in November. On those days people would rush to the distribution points and buy as much as they could afford. Between those two dates, you could not find any flour at all. In recent times, meat was being sold that could scarcely be distinguished from leather. The same was true of fruit and vegetables. In state shops and stores, either nothing could be found, or else what was available was so rotten and shrivelled as to be unfit to eat.

For fruit and vegetables, people have to go to the kolkhoz markets. There are two such markets in Baku. If you have plenty of time, or if you live close by, you can get your fruit and vegetables there. But everything is exorbitantly expensive. The peasants sell there whatever produce they have not handed over to the state.

Such, then, was the situation in the fifty-second year of the revolution. Indeed, those who travelled to places such as Turkmenistan, where very little grew, would say, “Be grateful for what you have.” There, it was not even possible to find what was available in Baku. Friends of ours who went to restaurants could find nothing to eat. Fruit and vegetables, in particular, were simply nowhere to be found. (Zekeriya Sertel, Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm, ed. Mesude Gülcüoğlu, İletişim Yayınları, 1st edn, Istanbul, 1993, pp. 82-83) 

Judging by Sertel’s reference to “the fifty-second year of the revolution”, the situation he describes dates from 1968-69. The picture that emerges is deeply bleak. For ordinary people, even the most basic foodstuffs and simple items such as matches were often unavailable when needed. This naturally reminded Sertel of the years of deprivation he had experienced in Istanbul during the Second World War. What is more, this peacetime scarcity was not temporary but chronic. Particularly striking is the fact that a staple such as flour was available only twice a year, in May and November.

Another striking aspect of the situation is the extremely poor quality - that is, the very low use value - of the foodstuffs that were available, especially meat and fresh fruit and vegetables.

Finally, this widespread and chronic shortage was not peculiar to Azerbaijan. According to information Sertel received from people he knew, the situation in Turkmenistan was even worse.

Baku kolkhoz market (1975)

Sertel also refers to the kolkhoz markets as an alternative place to shop. Since he does not give the reader any detailed explanation of them, it may be useful briefly to note that these were markets where food products grown on small private plots - personal subsidiary plots - allocated to kolkhoz (collective farm) members were sold. These plots enabled kolkhoz members both to meet their own needs and to sell their produce on the market. Lying outside the collective farm’s land, they usually consisted of small parcels adjoining the peasant’s home and allowed kolkhoz members to sustain themselves by producing vegetables, fruit, and small-scale animal products such as poultry and milk.

A significant proportion of the potatoes, vegetables and meat produced in the Soviet Union came from these private plots, which accounted for only a very small share of the country’s total agricultural land. These plots thus amounted to a pragmatic concession to capitalist relations of production: on the one hand, they helped to keep the peasantry tied to the system; on the other, they covered a considerable part of the country’s chronic food shortage.

However, the number of such markets was limited - Sertel notes that there were only two in Baku - which meant that they were not easily accessible to some city dwellers, while prices there were far higher. Unfortunately, Sertel does not provide any more detailed data on this point.

Even so, it would not be quite right to say that Sertel leaves the reader entirely in the dark on this issue. Later in the book, he offers a few examples that at least allow the reader to make a rough comparison regarding these high prices:

A chicken that ought to have sold for 20-30 lira in a state shop cost 80 lira on the market. Eggs were 150 kuruş each. [**] A kilo of rice that ought to have cost 800 kuruş in a state shop was selling for 20 lira. Meat was twice as expensive. Those who could afford such prices belonged to the privileged layers of society - Party members, intellectuals, administrators, and artists. The broad mass of the people outside those circles, if they could find any, lived on potatoes. (p. 140)

Sertel most likely calculated these prices in Turkish lira using the official exchange rates prevailing at the time he wrote the text. Although figures converted into Turkish currency may not in themselves mean very much to today’s reader, they are still important in showing that prices in the kolkhoz markets were roughly three to four times higher for chicken, around twenty-five times higher for rice, and about twice as high for red meat as in the state shops. (Sertel does not give the Turkish-lira equivalent of the state-shop price of eggs.)

Sertel points out that only the privileged strata of society could afford these high prices. This makes it clear that, although the kolkhoz markets may have served as an alternative source of goods unavailable in the state shops, they did not offer a genuine solution for the broader mass of the population.

[*] Sabiha and Yıldız Sertel were members of the Stalinist Communist Party of Turkey (TKP). Zekeriya Sertel, who in Olduğu Gibi (As It Was) wrote that “Socialism is the only way forward for advanced societies” (p. 118), was never a member of the TKP and never described himself as a communist. Although his wife’s affiliation with the TKP led him to take part in the publishing activities of that party and of certain Stalinist regimes, his own political orientation was essentially left-social democratic.

[**] The lira (Turkish lira) is the main unit of Turkish currency, and the kuruş is its subunit: 1 Turkish lira = 100 kuruş.

To be continued

19 Mart 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)

Lea Ypi’nin otobiyografik kitabı Özgür’de yer alan bir pasajdan hareketle kaleme aldığım Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı başlıklı yazının ardından, tüketim malı kıtlığı sorununun diğer Stalinist rejimlerde kendini nasıl gösterdiğini doğrudan tanıklıklar aracılığıyla aktarmayı sürdürmenin faydalı olacağı sonucuna vardım.

Bu düşünceyle, bu yazıda ve devamında yayımlayacağım birkaç yazıda, on yıllar boyunca okuduğum kaynaklarda karşıma çıkmış olan, ilginç ve güvenilir bulduğum tanıklıklara yer vereceğim. Bu seride Ypi’nin ardından, ikinci olarak Zekeriya Sertel’in Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm başlıklı kitabında aktardığı gözlemlere başvuruyorum. Sertel, kitabında özellikle ailesiyle birlikte birkaç yıl yaşadığı Azerbaycan’daki tüketim malı kıtlığını ve gündelik hayatın zorluklarını son derece çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Zekeriya Sertel, eşi Sabiha ve kızı Yıldız Sertel ile birlikte 1951 yılında Türkiye’den ayrıldıktan sonra uzun yıllar çeşitli Doğu Avrupa ülkelerinde ve Sovyetler Birliği’nde, özellikle de Azerbaycan’da bulunmuş ve yaşamış deneyimli bir gazeteci. [*]

Sertel’in aşağıda yer alan tanıklığı, 1960’lı yılların ikinci yarısında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de tüketim mallarına erişimin ne kadar zor olduğunu ve bu durumun gündelik hayata nasıl yansıdığını somut biçimde ortaya koyuyor. Yazar, ailesiyle birlikte boğuşmak zorunda kaldıkları zorlukları kitabında “Çarşı pazar bomboş” alt başlığı altında şu sözlerle anlatıyor:

Zekeriya Sertel
Alışveriş yapmak üzere dükkânlara gittiğimiz zaman korkunç bir kıtlık olduğunu anladık. Bakkal dükkânında beş on maddeden başka hiçbir şey yoktu. Meselâ un yok, pirinç yok, fasulye, nohut, mercimek gibi kuru sebzeler yok. Tavuk yok, yumurta yok. Zaman zaman daha esaslıların da eksikliğini çektik. Özellikle, örneğin zaman oldu ki et bulamadık. Zaman oldu ki soğan ve patates bulamadık. Kibrit bulamadık. Sanki harp içinde idik. Bir harp ekonomisinin yoksulluklarına katlanmak zorunda kalıyorduk. Bu yokluk geçici de değil. Un, örneğin biri Mayıs’ta, diğeri Kasım ayında olmak üzere iki kez verilir. O günler, halk un verilen yerlere hücum eder, kesesinin elverdiği kadar alır. Bu iki tarih arasında artık un bulamazsınız. Son zamanlarda bir et satılıyordu ki köseleden ayırt edilemezdi. Meyve ve sebze de öyle. Devlet mağaza ve dükkânlarında ya hiçbir şey bulunmaz veya bulunanlar yenmeyecek kadar çürük, buruşuk şeylerdir.

Sebze ve meyve için kolhoz pazarlarına gidilir. Bakü’de iki tane kolhoz pazarı vardır. Bol vaktiniz varsa veya eviniz bu pazarlara yakınsa, meyve ve sebze ihtiyacınızı orada karşılayabilirsiniz. Yalnız burada her şey ateş pahasındadır. Köylü devlete vermediği malını burada satar.

İşte, devrimin 52. yılında durum bu idi. Hattâ Türkmenistan gibi topraklarında fazla bir şey yetişmeyen yerlere gidip gelenler “Şükredin halinize” diyorlardı. Oralarda, Bakü’de bulunanları da bulmak mümkün değildi. Lokantaya giden arkadaşlarımız yiyecek hiçbir şey bulamamışlardı. Hele meyve ve sebze hiç bulunmazdı.” (Zekeriya Sertel, Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm, Yay. haz.: Mesude Gülcüoğlu, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1993, s. 82-83)

Sertel’in “devrimin 52. yılında” ifadesine bakılırsa, çektiği bu fotoğraf 1968-1969 yıllarına aittir. Ortaya çıkan resim ise son derece iç karartıcıdır. Halk için ihtiyaç duyulduğunda en temel gıda maddelerine ve kibrit gibi basit tüketim araçlarına erişmek bile çoğu zaman mümkün değildir. Bu durum Sertel’e doğal olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da yaşadığı yokluk yıllarını hatırlatmış. Üstelik barış zamanında yaşanan bu kıtlık geçici de değildir; kronik bir nitelik kazanmıştır. Un gibi temel bir gıda ürününün yılda yalnızca iki kez (Mayıs ve Kasım aylarında) bulunabiliyor olması özellikle dikkat çekicidir.

İşin bir diğer dikkat çekici yönü ise, mevcut gıda maddelerinin - özellikle et ile yaş meyve ve sebzelerin - kalitesinin, yani kullanım değerlerinin çok düşük olmasıdır. 

Nihayet, bu yaygın ve süreklilik kazanmış kıtlık sorunu Azerbaycan’a özgü değildir. Sertel, tanıdıklarının verdiği bilgilere dayanarak Türkmenistan’da durumun çok daha kötü olduğunu belirtiyor.

Bakü pazarı (1975)
Sertel ayrıca alternatif bir alışveriş mekânı olarak “kolhoz pazarlarından” söz ediyor. Okura bu konuda ayrıntılı bilgi vermediği için, burada kısaca bunların kolhoz (kolektif çiftlik) üyelerine, kendi ihtiyaçlarını karşılamaları ve ürünlerini pazarda satabilmeleri için ayrılan küçük özel arazilerde (kişisel yardımcı tarım arazilerinde) üretilen gıda ürünlerinin satıldığı yerler olduğunu belirtelim. Bu araziler, kolhoz arazisinin dışında, çoğu zaman çiftçinin eviyle bitişik küçük parsellerden ibaretti ve kolhoz üyesi köylülerin geçimini sağlamalarına, sebze, meyve ile küçük hayvancılık ürünleri (tavuk, süt vb.) üretmelerine imkân tanımaktaydı.

Sovyetler Birliği’nde üretilen patates, sebze ve etin önemli bir kısmı, toplam tarım arazisinin çok küçük bir bölümünü oluşturan bu özel bahçelerden elde ediliyordu. Dolayısıyla bu araziler, bir yandan köylülerin sisteme bağlı kalmasını sağlayan, diğer yandan ise ülkenin kronik gıda açığının hatırı sayılır bir bölümünü kapatan, kapitalist üretim ilişkilerine verilmiş pragmatik bir ödün niteliği taşıyordu.

Ancak bu tür pazarların sayısı sınırlıydı (Sertel, Bakü’de yalnızca iki tane bulunduğunu belirtiyor); dolayısıyla kimi kent sakinleri için fiziki olarak erişilmeleri zordu ve bu pazarlarda fiyatlar çok daha yüksekti. Sertel bu konuda ne yazık ki daha ayrıntılı veri sunmuyor.

Yine de Sertel’in bu konuda okuru tamamen karanlıkta bıraktığını söylemek doğru olmaz. Yazar, kitabın ilerleyen sayfalarında bu yüksek fiyatlar konusunda okura en azından kaba bir karşılaştırma imkânı veren birkaç örnek de sunuyor:

Devlet mağazasında 20-30 liraya satılması gereken tavuk pazarda 80 lira. Yumurta 150 kuruş. Devlet mağazasında 800 kuruşa satılması gereken pirincin kilosu 20 lira. Et yüzde yüz pahalı. Bu fiyatları ödeyebilenler toplumun imtiyazlı kişileri. Yani partililer, aydınlar, idareciler, sanatkârlar. Bunların dışında kalan halk yığınları bulurlarsa patatese yatıyor. (s. 140)

Sertel bu TL fiyatlarını büyük olasılıkla metni kaleme aldığı sıradaki resmî döviz kurlarını kullanarak hesaplamıştı. Bugünün okuru için Türk lirasına çevrilmiş bu rakamlar tek başına çok şey anlatmasa da kolhoz pazarlarında tavuğun devlet mağazalarına göre yaklaşık 3-4 kat, pirincin yaklaşık 25 kat ve kırmızı etin yaklaşık iki kat pahalı satıldığını göstermesi bakımından önemlidir. (Sertel, yumurtanın devlet mağazalarındaki satış fiyatının TL karşılığını vermemiş.)

Sertel, bu yüksek fiyatları ancak toplumun imtiyazlı kesimlerinin karşılayabildiğini belirtiyor. Bu da Sovyetler Birliği’nde kolhoz pazarlarının, resmî mağazalarda bulunamayan ürünlere erişim bakımından bir alternatif işlevi görmüş olsa bile, geniş halk kesimleri açısından gerçek bir çözüm sunmadığını açıkça ortaya koyuyor.

[*] Sabiha ve Yıldız Sertel, Stalinist Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) üyeydiler. Olduğu Gibi’de “Sosyalizm ileri toplumların tek çıkar yoludur” (s. 118) görüşünü dile getiren Zekeriya Sertel ise hiçbir zaman TKP’ye üye olmadı ve kendisini komünist olarak adlandırmadı. Eşinin TKP’ye bağlılığı nedeniyle bu partinin ve kimi Stalinist rejimlerin yayıncılık faaliyetlerinde görev almışsa da esas olarak sol-sosyal demokrat olarak nitelenebilecek bir siyasi çizgiye sahipti.

Devam edecek

17 Mart 2026

Queue etiquette in Stalinist Albania

The scarcity and poor quality of consumer goods, long queues and the black market - at times even waves of hunger - have been defining features of Stalinist regimes in all their variants, both throughout the twentieth century and into the first quarter of the twenty-first. [*]

In Albania, however, the scarcity of consumer goods was far more severe than in other Stalinist regimes. Queues and difficulties in accessing consumer goods were, of course, common features of Stalinist systems. Yet it would not be accurate to claim that this always and everywhere amounted to a chronic, generalised shortage. For example, after the Second World War, the Soviet Union and the countries of Eastern Europe possessed a certain international division of labour and a trade network within the framework of the Council for Mutual Economic Assistance (Comecon), despite its inherent limitations. As a result, shortages in these countries were often confined to particular sectors or periods, rather than becoming a chronic condition of deprivation that continuously enveloped the system as a whole.

Urban public transport in Albania (1980)
Albania, by contrast, with its small economy, diverged sharply from this general pattern through the radical isolationist (autarkic) policy it pursued. Breaking first with the Soviet Union and then with China, the country constructed an economic system almost entirely closed off from the outside world. As a result of this choice, it became trapped in a chronic and widespread scarcity of consumer goods. Such isolation inevitably produced persistent shortages: the drastic narrowing of foreign trade channels and the restriction of the flow of technology, raw materials and spare parts for machinery directly affected the living conditions of the population. Under these circumstances, queues in Albania ceased to be a periodic or incidental phenomenon and, throughout the years in which the regime remained in power, became a permanent and defining feature of virtually every sphere of socio-economic life.

Lea Ypi, Professor of Political Philosophy at the London School of Economics (LSE), recounts in her autobiographical work Free: Coming of Age at the End of History the final years of the Stalinist regime led by Enver Hoxha and its disintegration in the early 1990s through the eyes of a child, and later of a young woman. Through this narrative, Ypi not only offers a personal story of growing up, but also shows how a tightly sealed Stalinist system functioned in everyday life and how people adapted to conditions of chronic scarcity by devising “creative” solutions.

In Albania, the range of consumer goods in short supply was remarkably wide; so much so that even an empty Coca-Cola can could be treated as an object of prestige. Families who managed to obtain a well-preserved empty Coca-Cola can would often display this “rare” item prominently in their homes, typically placing a flower inside it as if it were a precious vase. [**] Consequently, there was intense competition among the population for access to consumer goods.

Lea Ypi (2022)

Yet the relentless struggle to obtain consumer goods did not merely give rise to sharp competition among the population. Cooperation and solidarity were also remarkably strong. For example, in the queues for scarce goods - which extended into virtually every sphere of life - it was a widespread and accepted practice to mark one’s place by leaving an object behind. There also existed a network of solidarity operating outside state structures, based on reciprocal practices of lending and borrowing. Circumventing official rules - for instance by watching foreign television broadcasts - was likewise common, and these practices coexisted with an outward appearance of conformity.

In the following passage, Ypi vividly describes how people in Albania sought to ease the burden of seemingly endless queues through solidarity, developing a kind of “queue etiquette” with its own unwritten rules:

There was always a queue. It always formed before the distribution lorry arrived. You were always expected to join, unless you had befriended the shopkeeper. That was the general rule. But there were also loopholes. Anyone was allowed to leave the queue so long as they found an appropriate object to replace them during their absence. It could be an old shopping bag, a can, a brick, or a stone. Then there was another rule, eagerly endorsed and promptly enforced: namely, that once the supplies arrived, the object left to act as your representative immediately lost its representative function. It did not matter if you had left a bag, can, brick, or stone in your place. The bag was just a bag; it could no longer be you.

Queues divided between those in which nothing happened and those in which there was always something going on. In the first case, upholding social order could be delegated to objects. In the second case, queues were lively, noisy, and boisterous; everyone had to be present and all limbs were in motion as people tried to catch sight of the counter, see how much was left of what had just arrived, and as the shopkeeper looked around for any friends in the queue they might need to prioritise.

During part of my training to navigate the queue system, I once asked why we had to leave a stone in the cheese queue so we could join the kerosene queue to leave a can there, since nothing was happening in either of them. This was when I learned that queues could go on for an entire day, and sometimes the night, or several nights, and it was essential to let shopping bags, kerosene containers, or appropriately sized stones take on some of the representative functions that would otherwise have to burden their owners. Objects in the queue were regularly monitored, and participants took turns to ensure that the representative bags, cans, or stones were not inadvertently removed or replaced by unauthorised items. In the very rare cases in which the system broke down, fights erupted and queues turned nasty, brutish, and long. People fought bitterly over stones that looked similar, or net bags that had been cheekily replaced with cloth sacks, or kerosene cans that had unexpectedly doubled in size.

Albania (1990)
Behaving respectfully in the queue or joining forces to uphold queuing standards could mark the beginning of lasting friendships. A neighbour you met in the queue or a friend you made while sharing supervisory duties would soon become someone to whom you turned in all kinds of adversity: if an elderly person in your household was unexpectedly ill and you needed child care, or if you discovered you had run out of sugar in the middle of making a birthday cake, or if you needed someone with whom to swap food vouchers, since you might have built up a stock of some items but run out of others. We relied on friends and neighbours for everything. Whenever the need arose, we simply knocked on their door, regardless of the time of day. If they did not have what we were looking for or if they could not help with whatever we needed, they offered substitutions or recommended another family who might be able to help. (Lea Ypi, Free: Coming of Age at the End of History, W.W. Norton & Company, 2023, California, pp. 45-46)

Lea Ypi’s book deserves to be read as one of the rare testimonies that offers an insightful, insider account of the everyday workings of the Stalinist system in Albania, its deep contradictions, and the adaptive practices that people gradually developed in order to cope with them.

[*] Similar problems can still be observed today in the Stalinist regimes of Cuba and North Korea. Of course, the mass famines experienced in both countries over the past quarter century are directly linked to the external blockades imposed by imperialist states. By contrast, China and Vietnam constitute a distinct group: countries in which ruling Stalinist parties have retained political dominance, while the economic structure has largely taken on a capitalist character.

[**] See Chapter Five, “Coca-Cola Cans”, pp. 45-54.

Also see: Enver Hoxha’s theatre of power: Gün Zileli's testimony

16 Mart 2026

Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı

Tüketim mallarının kıtlığı, kalitesizliği, uzun kuyruklar ve karaborsa - hatta kimi zaman açlık dalgaları - Stalinist rejimlerin tüm varyantlarına hem geçtiğimiz yüzyılda hem de 21. yüzyılın ilk çeyreğinde damgasını vuran bir özellik olagelmiştir. [*]

Arnavutluk’ta ise tüketim malı kıtlığı, diğer Stalinist rejimlere kıyasla çok daha ağır bir biçimde yaşandı. Kuyruklar ve tüketim mallarına erişimdeki sıkıntılar Stalinist rejimlerde yaygın olarak görülen bir durumdu elbette. Ancak bunun her zaman ve her yerde kronik, genelleşmiş bir kıtlık anlamına geldiğini söylemek doğru olmaz. Sözgelimi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkeleri, tüm sınırlılıklarına rağmen Karşılıklı Ekonomik Yardımlaşma Konseyi (Comecon) çerçevesinde belirli bir uluslararası işbölümü ve ticaret ağına sahipti. Bu sayede kıtlık bu ülkelerde çoğu zaman belirli sektörlerle ya da dönemlerle sınırlı kalıyor, sistemin tamamını sürekli olarak kuşatan kronik bir yokluk hâline dönüşmüyordu.

Arnavutluk'ta şehir içi toplu taşıma (1980)
Küçük bir ekonomiye sahip olan Arnavutluk ise izlediği radikal yalıtılmışlık (otarşi) politikasıyla bu genel tablodan keskin biçimde ayrılıyordu. Önce Sovyetler Birliği’nden, ardından Çin’den koparak neredeyse tam anlamıyla dış dünyaya kapalı bir ekonomik yapı kuran ülke, bu tercihin sonucu olarak kronik ve yaygın bir tüketim malı kıtlığına saplanıp kaldı. Böyle bir yalıtılmışlığın sürekli bir mal kıtlığına yol açması kaçınılmazdı; dış ticaret kanallarının aşırı derecede daraltılması, teknoloji, hammadde ve makine yedek parça akışının sınırlanması doğrudan halkın yaşam koşullarına yansıyordu. Bu koşullar altında Arnavutluk’ta kuyruklar dönemsel ve arızi bir olgu olmaktan çıktı, rejimin ayakta kaldığı yıllar boyunca sosyo-ekonomik işleyişin hemen her alanında kalıcı ve belirleyici bir unsur hâline geldi.

London School of Economics’te (LSE) siyaset felsefesi profesörü olan Lea Ypi, Özgür - Her Şey Parçalanırken Büyümek başlıklı otobiyografik eserinde Enver Hoca’nın başında yer aldığı Stalinist rejimin son yıllarını ve 1990’ların başındaki çözülme sürecini bir çocuğun, ardından bir genç kızın gözünden aktarır. Ypi, bu anlatı aracılığıyla yalnızca bireysel bir büyüme hikâyesi sunmakla kalmaz; aynı zamanda sıkı sıkıya dışa kapalı bir Stalinist sistemin gündelik hayatta nasıl işlediğini ve insanların kronik kıtlık koşullarına nasıl “yaratıcı” çözümler geliştirerek uyum sağladığını da gözler önüne serer.

Arnavutluk’ta kıtlığı yaşanan tüketim malları çok geniş bir yelpaze oluşturuyordu; öyle ki boş bir Coca-Cola tenekesi bile bir prestij nesnesi muamelesi görmekteydi. İyi durumdaki boş bir Coca-Cola tenekesine sahip olan aileler “nadir” bulunan bu kutuyu, genellikle içine bir çiçek koyarak, nadide bir vazoymuş gibi, evlerinin görünür bir yerinde sergiliyorlardı. [**] Dolayısıyla, halk arasında tüketim mallarına erişim konusunda yoğun bir rekabet yaşanmaktaydı.

Lea Ypi (2022)
Ancak halkın tüketim mallarına erişmek için verdiği amansız mücadele sadece aralarında keskin bir rekabet yaşanmasına yol açmıyordu. İşbirliği ve dayanışma da son derece güçlüydü. Örneğin, kıt mallar için oluşturulan ve hayatın her alanına yayılan kuyruklarda, sıradaki yerinizi bir nesne bırakarak korumanız yaygın ve kabul görmüş bir uygulamaydı. Devlet yapılarının dışında işleyen, karşılıklı ödünç alma ve verme ilişkilerine dayanan bir dayanışma ağı da mevcuttu. Resmî kuralların etrafından dolanmak - örneğin yabancı televizyon yayınlarını izlemek - oldukça yaygındı ve bu pratikler, dışarıdan bakıldığında sergilenen uyum görüntüsüyle yan yana var oluyordu.

Aşağıdaki pasajda Ypi, Arnavutluk’ta bitmek bilmeyen kuyrukların yükünü dayanışma yoluyla hafifletmeye çalışan insanların nasıl bir “kuyruk adabı” geliştirdiğini ve bu adabın yazılı olmayan kurallarının neler olduğunu son derece canlı bir dille anlatıyor:

Hep kuyruk olurdu. Dağıtım kamyonu gelmeden başlardı kuyruk. Eğer dükkancı arkadaşınız değilse bu kuyruğa girmeniz gerekirdi. Genel kural buydu. Ama kuralın kaçamak noktaları da vardı. Kendisinin yokluğunda yerine koyabileceği uygun bir nesne bulan biri kuyruktan çıkabiliyordu. Bu nesne eski bir alışveriş torbası, bir teneke kutu, bir tuğla ya da bir taş olabiliyordu. Hevesle desteklenen ve hemen uygulamaya konulan başka bir kural daha vardı, o da şuydu, ürünler gelir gelmez temsilciniz olarak kuyrukta bıraktığınız nesne bu temsil işlevini bir anda yitiriyordu. Yerinize ister torba bırakmış olun, ister teneke kutu, tuğla ya da taş. Torba sadece torbaydı, artık sizin yerinize geçemezdi. 

Kuyruklar ikiye ayrılıyordu: hiçbir şey yaşanmayan kuyruklar ve her zaman bir şeyler yaşanan kuyruklar. İlkinde, toplumsal düzenin korunması nesnelere delege edilebilirdi. İkincisinde, kuyruklar cıvıl cıvıldı, gürültülü ve kalabalıktı; herkesin orada bulunması gerekiyordu, tezgahı görmeye, az önce gelen üründen ne kadar kaldığını görmeye çabalayanların bütün kolları, bacakları hareket halinde olurdu, dükkancı da kuyrukta öncelik tanınmasına ihtiyacı olan tanıdıkları var mı diye sağa sola bakınırdı. 

Kuyruk sisteminde yer değiştirmek için eğitilirken bir keresinde neden peynir kuyruğuna bir taş koyup gazyağı kuyruğuna geçtiğimizi ve oraya da bir teneke kutu koyduğumuzu sormuştum, çünkü her iki kuyrukta da bir şey olduğu yoktu. İşte o zaman kuyruğun bütün bir gün sürebildiğini, bazen geceye ya da birkaç geceye kadar uzayabileceğini öğrendim. Alışveriş torbalarının, kutuların ya da uygun büyüklükteki taşların bu temsil işlevinin bir kısmını üstlenmeleri elzemdi, yoksa o nesnelerin sahipleri çekerdi bu sıkıntıyı. Kuyruğa bırakılan nesneler düzenli olarak kontrol edilirdi, sahibini temsil eden torbaların, teneke kutuların ya da taşların oradan alınmaması ya da yerlerine izin alınmadan başka nesneler konmaması için sırayla görev üstlenilirdi. Bu sistemin çöktüğü çok nadir hallerde kavga çıkar, kuyruklar çirkinleşir, kabalaşır ve uzardı. Birbirine benzeyen taşlar ya da yüzsüzlük edilip yerlerine çuvallar konmuş alışveriş fileleri ya da bir anda iki kat büyümüş gazyağı tenekeleri yüzünden insanlar kıyasıya kavga ederlerdi. 

Arnavutluk (1990)
Kuyrukta edepli davranmak ya da kuyruk standartlarını korumak için güçbirliği yapmak kalıcı arkadaşlıkların başlangıcı olabiliyordu. Kuyrukta karşılaştığınız bir komşunuz ya da gözlem görevini birlikte üstlendiğiniz sırada arkadaş olduğunuz biri çok geçmeden her türlü sıkıntınızda başvurabileceğiniz birine dönüşebiliyordu: ailenizdeki yaşlı biri beklenmedik anda hastalanırsa ve sizin çocuğunuzu bırakabileceğiniz birine ihtiyacınız olursa ya da doğum günü pastasını hazırlarken evde şeker kalmadığını görürseniz ya da bazı maddeleri stokladığınız halde başka maddeler tükenmişse gıda kuponlarını değiş-tokuş yapabileceğiniz birine ihtiyaç duyarsanız. Her şey için arkadaşlarımıza ve komşularımıza güvenirdik. Neye ihtiyacımız varsa onların kapılarını çalardık, hangi saat olursa olsun. Bizim aradığımız şey onlarda yoksa ya da ihtiyacımız olan konuda bize yardımcı olamazlarsa yerine başka şeyler sunar ya da yardımcı olabilecek başka bir aileyi önerirlerdi bize.” (Lea Ypi, Özgür - Her Şey Parçalanırken Büyümek, çev.: İlknur Özdemir, Yapı Kredi Yayınları, 2. baskı, Şubat 2024, İstanbul, s. 51-52)

Lea Ypi’nin bu kitabı, Arnavutluk’taki Stalinist sistemin gündelik işleyişini, derin çelişkilerini ve halkın bunlarla başa çıkabilmek için zaman içinde yarattığı uyum pratiklerini içeriden ve yetkin bir biçimde gösteren nadir tanıklıklardan biri olarak okunmayı hak ediyor.

[*] Benzer sorunlar günümüzde Küba ve Kuzey Kore’de varlığını sürdüren Stalinist rejimlerde de gözlemlenmektedir. Elbette, her iki ülkede de son çeyrek yüzyılda görülen kitlesel kıtlıklar, emperyalist ülkelerin uyguladığı dış ablukalarla doğrudan bağlantılıdır. Buna karşılık Çin ve Vietnam, yönetici Stalinist partilerin siyasi hâkimiyetini koruduğu, ancak ekonomik yapının büyük ölçüde kapitalist karakter kazandığı ülkeler olarak farklı bir grup oluşturmaktadır.

[**] Bkz. Kitabın “Coca-Cola Kutuları” başlıklı beşinci bölümü, s. 51-60.

Aynı zamanda bkz.: Enver Hoca’nın güç tiyatrosu: Gün Zileli’nin tanıklığı

15 Mart 2026

Feridun Gürgöz’s political memoirs (4)

What the “Party School” taught

PART 1 | PART 2 | PART 3 | PART 4

Feridun Gürgöz
In this fourth and final instalment of the series, I would like to focus on a number of observations and recollections that Feridun Gürgöz relates in his book Saat Geri Dönmüyor (“The Clock Does Not Turn Back”) concerning his second visit to the Soviet Union.

In February 1989, or perhaps in early March [*], Gürgöz travelled to Moscow with a small group that included several cadres from the Communist Party of Turkey (TKP) to attend a three-month political training programme. As was customary, this programme was to be held at the well-known “Party School”, which operated under the supervision of the Communist Party of the Soviet Union and was used to train members of foreign communist parties.

Upon arriving in Moscow, the TKP group was not placed directly in the school at the outset of the programme. According to Gürgöz, they were first accommodated for about a week in a dacha outside the city. After this week-long wait, the group returned to Moscow. However, as there was no space available at the main school, they were then taken to the town of Pushkino, some 30 kilometres north of the capital, and accommodated in an annex of the school, where their training would take place.

The Institute of Social Sciences (the International Lenin School), referred to by Gürgöz as the “Party School”
The immediate surroundings of the school presented a scene quite unlike what Gürgöz had expected. The complex in Pushkino lay right next to a village that looked as though it had come straight out of the nineteenth century. Indeed, as Gürgöz puts it, the houses in the village seemed almost to press up against the school’s perimeter fence.

The day after they were settled in the school, the TKP group was summoned to a meeting by the school’s security officer:

The officer, a party member in his early thirties -young by our standards- referred in his remarks to the village next to the school, saying something along the lines of “don’t go there; there is nothing to see”. The condition of the village was pitiful. The houses looked as though they might collapse at any moment. The animals’ sheds stood side by side with the dwellings. The roads were unpaved, and as it was winter, the mud was knee-deep. Such was the state of a village some thirty kilometres north of Moscow. (pp. 129-130)

Houses that seemed on the verge of collapse, animal sheds still intermingled with the dwellings, dirt roads, and mud everywhere in winter… This was the scene in a village located just thirty kilometres north of the Soviet capital, in what was supposedly the stage of “mature socialism”. Moreover, this village lay right next to the annex of the Party School used to train cadres of foreign communist parties. Not even the slightest cosmetic improvement had been made -perhaps none could be made- for the sake of appearances.

The content of the political training at the Party School provoked a reaction among some members of the TKP group. [**] One party member, Murat Tokmak (1948-2002), who had previously attended a long-term programme at the same school in 1981-1982, openly voiced his reaction to the striking differences and inconsistencies that had emerged in the content of the lessons over the intervening seven years:

(…) “I attended training here before. At that time, you explained things to me in one way; now you are explaining them differently. Which is correct -the account you gave then or the one you are giving now? I would like to know,” he would say. In fact, what the lecturers were teaching did not please our comrade Sıtkı [Sıtkı Coşkun (1948-1998)] either, though unlike Murat Tokmak he did not express his objections openly. More often, in our private conversations, he would say: “Comrade, don’t pay too much attention to what is being said; things work differently in practice.” (p. 130)

In the Soviet Union, as in other Stalinist regimes, the direction of ideological discourse was largely determined by the needs of the highest political leadership -that is, the privileged bureaucratic caste. For this reason, official ideology could at times undergo abrupt shifts that openly contradicted one another: theses once defended were later abandoned and replaced by new ones. At other times, instead of such direct substitution, recourse was had to shifts in meaning. Yet each of these ideological zigzags was invariably legitimised by the claim that new and decisive steps were being taken on the road to socialism or communism.

Foreign students in the Soviet Union (1963)
In shaping official literature, the education system and cultural policies, the Stalinist bureaucracy made the preservation of its own power, the legitimisation of its privileges and the criminalisation of dissent its central guiding principle. Stalinist ideologues, meanwhile, produced arguments tailored to each new political and economic turn required by the regime. In doing so, they purported to uphold Marxism, yet in essence distorted and falsified it.

By the late 1980s, at a time when the Stalinist regime was rapidly beginning to unravel, these ideological shifts had become far more pronounced and visible, as even passing references to socialism, communism or Marxism were now often avoided altogether. Tokmak’s objection stemmed precisely from this contradiction. From Gürgöz’s account, one can infer -by way of an argumentum e contrario- that the others, including the author himself, refrained from voicing such an objection.

Sıtkı Coşkun, another leading member of the TKP, claimed -apparently without offering any explanation as to why- that what was being taught in the classes did not reflect reality. Moreover, he did so as late as 1989, at a time when the regimes in Eastern Europe were collapsing one after another and the Soviet Union itself was beginning to disintegrate. This was patently absurd and foolish. Yet it was hardly surprising. History offers many examples of opportunism assuming such excessive forms, stretching even the bounds of everyday logic.

With regard to the final weeks of training at the Party School, Gürgöz’s account presents the reader with a rather different scene:

Our last month was spent at the school in Moscow. By then, the season had begun when teaching generally came to a halt. Everyone was preparing to return to their home countries. The belongings of those who had come from African countries were loaded onto lorries and taken to the airport for shipment. Among these items were refrigerators, washing machines, gas cookers -indeed, all kinds of white goods- as well as living-room suites, all newly purchased and sent off to their countries. In other words, the training had largely come to a standstill. (pp. 130-131)

Undoubtedly, the attitude of the teaching staff at the “Party School” -who had become thoroughly alienated from their work and whose sense of discipline had consequently eroded- played a significant role in this slackening of the training. At the same time, however, the rush among cadres from Stalinist parties in various countries to send home refrigerators, furniture and other household goods also offers the reader an important clue to the real state of the so-called international communist movement.

[*] Gürgöz is unable to provide a precise date for the beginning of his visit.

[**] Gürgöz provides the following information about the curriculum at the school:

Relations between the USSR and NATO countries; the USSR’s current peace policy; relations between the USSR and China; the national question in the USSR and the Kurdish question in Turkey; contemporary environmental problems and the measures taken; economic problems in the USSR; how problems arise in agriculture and industry and possible ways of addressing them; renewal and problems within the CPSU; and a series of lectures on human psychology, from which I benefited most, as well as many other topics that I can no longer recall. (p. 130)

14 Mart 2026

Feridun Gürgöz’ün siyasi anıları (4)

“Parti okulu”nun öğrettikleri

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4

Feridun Gürgöz
Bu yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünde, Feridun Gürgöz’ün Saat Geri Dönmüyor başlıklı kitabında Sovyetler Birliği’ne yaptığı ikinci ziyaret sırasında aktardığı bazı gözlem ve anılar üzerinde durmak istiyorum.

Gürgöz, 1989 yılının Şubat ayında ya da Mart ayının başlarında [*], aralarında Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) bazı kadroların da bulunduğu küçük bir grupla üç aylık bir siyasi eğitim programına katılmak üzere Moskova’ya gider. Bu program, her zaman olduğu gibi Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin denetimi altında yabancı komünist partilerin üyelerine eğitim vermek için kullanılan ünlü “parti okulu”nda gerçekleştirilecektir.

Moskova’ya ulaşan TKP’li grup, eğitim programının hemen başında doğrudan okula yerleştirilmez. Gürgöz’ün anlattığına göre, önce yaklaşık bir hafta süreyle Moskova’nın dışında bir daçada misafir edilirler. Bir haftalık bu bekleyişin ardından grup yeniden Moskova’ya döner. Ancak Moskova’daki esas okulda yer olmadığı için buradan başkentin yaklaşık 30 kilometre kuzeyindeki Puşkino kasabasına götürülür ve eğitim görecekleri okulun ek tesisine yerleştirilirler.

Gürgöz'ün "Parti Okulu" olarak söz ettiği Sosyal Bilimler Enstitüsü (Uluslararası Lenin Okulu)
Okulun yakın çevresi, Gürgöz’ün beklediğinden oldukça farklı bir manzara sunar. Puşkino’daki yerleşke, tipik ve sanki 19. yüzyıldan çıkıp gelmiş gibi görünen bir Rus köyünün hemen yanında yer alır. Hatta Gürgöz’ün ifadesiyle köydeki evler neredeyse okulun bahçe tellerine dayanmış gibidir.

Okula yerleştirildiklerinin ertesi günü TKP’li grup okulun güvenlik sorumlusu tarafından görüşmeye çağrılır:

Güvenlik görevlisi 30-35 yaşlarında, bize göre genç sayılacak, bir parti üyesiydi. (…) Genç adam konuşmasının içinde okulun yanındaki köye de değinerek, bu "köye gitmeyin, orada görülecek bir şey yok" anlamında bir şeyler söyledi. Köyün durumu içler acısıydı. Evler yıkılacak gibiydi. Hayvanların ahırları evlerle iç içeydi. Yollar toprak, kış olması nedeniyle çamur diz boyuydu. Moskova'nın 30 km kuzeyindeki bir köyün hali buydu. (s. 129-130)

Yıkılacakmış gibi duran evler, hayvan ahırlarıyla evlerin hâlâ iç içe olması, toprak yollar ve kışın her tarafı saran çamur… Sözde “olgun sosyalizm” aşamasındaki Sovyetler Birliği’nin başkentinin yalnızca 30 kilometre kuzeyinde yer alan bir köyün manzarası budur. Üstelik bu köy, yabancı komünist partilerin kadrolarına eğitim vermek için kullanılan parti okulunun ek yerleşkesinin hemen yanındadır. Vitrine yönelik herhangi bir iyileştirme bile yapılmamış, belki de yapılamamış.

Parti okulunda verilen siyasi eğitimin içeriği, TKP’li grubun bazı üyelerinde tepki yaratır. [**] Daha önce, 1981-1982 yıllarında aynı okulda uzun süreli bir eğitim programına katılmış olan Murat Tokmak (1948-2002) adlı bir parti üyesi, aradan geçen yedi yıl içinde derslerin içeriğinde ortaya çıkan çok belirgin farklılık ve tutarsızlıklara açıktan tepki gösterir:

(…) "ben daha evvel eğitime geldim. Siz orada bana başka türlü anlattınız, burada başka türlü anlatıyorsunuz. Oradaki anlatımlarınız mı doğru, buradaki anlatımınız mı doğru, ben bunu bilmek isterim" diyordu. Esasta hocaların anlattıkları bizim Sıtkı yoldaşın [Sıtkı Coşkun (1948-1998)] da hoşuna gitmiyordu da, o Murat Tokmak gibi açıktan karşı çıkmıyordu. Daha çok ikili konuşmalarımızda, "yoldaş sen bakma o anlatılanlara, işler başka türlü gider" gibi sözler ediyordu. (s. 130)

Sovyetler Birliği’nde ve diğer Stalinist rejimlerde ideolojik söylemin yönü büyük ölçüde en tepedeki siyasal kadronun, yani ayrıcalıklı bürokratik kastın ihtiyaçları doğrultusunda belirleniyordu. Bu nedenle resmî ideoloji zaman zaman birbirleriyle açık biçimde çelişen yön değişiklikleri yapabiliyor, bir dönem savunulan tezler daha sonra terk edilerek yerlerine yenileri konabiliyordu. Bazen de bu tür bir doğrudan ikame yerine anlam değişikliğine uğratma operasyonlarına başvuruluyordu. Ancak bu ideolojik zigzaglar her seferinde sosyalizm ya da komünizm yolunda yeni ve güçlü adımlar atıldığı iddiasıyla meşrulaştırılıyordu.

Sovyetler Birliği'nde eğitim gören yabancı öğrenciler (1963)
Stalinist bürokrasi resmî literatürü, eğitim sistemini ve kültür politikalarını biçimlendirirken her şeyden önce kendi iktidarını korumayı, ayrıcalıklarını meşrulaştırmayı ve muhalefeti kriminalize etmeyi temel bir eksen olarak aldı. Stalinist ideologlar ise rejimin ihtiyaç duyduğu her yeni siyasi ve ekonomik dönüşe uygun argümanları üreterek Marksizmi sözde sahiplenirken, özünde çarpıtıp tahrif ettiler.

1980’lerin sonlarında Stalinist rejimin hızla çözülmeye başladığı bir dönemde bu ideolojik yön değişiklikleri, sosyalizme, komünizme ve Marksizme rüşvet-i kelam vermekten bile çoğu zaman kaçınıldığı için artık çok daha belirgin ve görünür bir hâl almıştı. Tokmak’ın itirazı da tam olarak bu çelişkiden kaynaklanıyordu. Gürgöz’ün yazdıklarından mefhumu muhalif yöntemiyle yazar da dâhil olmak üzere diğerlerinin böyle bir itirazı dile getirmekten uzak durduklarını anlıyoruz.

Öte yandan, TKP’nin bir başka önde gelen üyesi olan Sıtkı Coşkun ise -anlaşıldığı kadarıyla neden öyle olduğuna dair hiçbir açıklama getirmeksizin- derslerde anlatılanların gerçek durumu yansıtmadığını iddia etmiş. Üstelik Coşkun bunu 1989 gibi oldukça geç bir tarihte, Doğu Avrupa’daki rejimler birbiri ardına çökerken ve Sovyetler Birliği’nin dağılmaya başladığı bir sırada yapmış. Saçma ve aptalca olduğu çok açık. Ama yine de şaşırtıcı sayılmaz. Tarihte oportünizmin bu türden ölçüsüz, gündelik mantığın bile sınırlarını zorlayan biçimler aldığı pek çok örnek var ne de olsa.

Parti okulundaki eğitimin son haftalarına ilişkin olarak Gürgöz’ün anlattıkları okuyucunun önüne bambaşka bir manzara daha koyar: 

Son bir ayımız Moskova'daki okulda geçti. Artık okulda eğitimin genel olarak tatile gireceği bir mevsim başlamıştı. Herkes okuldan ülkelerine dönüş hazırlığı yapıyordu. Afrika ülkelerinden gelenlerin eşyaları kamyonlarla alınıp havaalanında kargoya götürülüyordu. Bu eşyalar içinde buzdolapları, çamaşır makineleri, gazlı fırınlar, her türlü beyaz eşya, oturma takımları, hepsi yeni alınmış ülkelerine gönderiliyordu. Yani eğitim tavsamıştı. (s. 130-131)

Kuşkusuz eğitimin bu şekilde tavsamasında, yaptıkları işe iyice yabancılaşmış ve bu nedenle disiplin anlayışı aşınmış olan “parti okulu”nun eğitim kadrosunun tutumu önemli bir paya sahip. Ama aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerindeki Stalinist partilerden gelen kadroların ülkelerine beyaz eşya ve mobilya gönderme telaşı da uluslararası sözde komünist hareketin gerçek durumuna dair okura önemli bir ipucu sunuyor.

[*] Gürgöz ziyaretinin başlangıç tarihi konusunda kesin bir tarih veremiyor. 

[**] Okuldaki ders programıyla ilgili Gürgöz şu bilgiyi veriyor: 

SSCB ile NATO ülkeleri ilişkileri, SSCB'nin güncel barış politikası, SSCB ile Çin ilişkileri. SSCB'de ulusal sorun ve Türkiye' de Kürt sorunu, aktüel çevre kirliliği sorunları ve alınan önlemler, SSCB'de ekonomik sorunlar. Tarım ve sanayide sorunlar ortaya nasıl çıkıyor ve çözüm yolları neler? SBKP içindeki yenilenme ve sorunları. Ve benim en çok yararlandığım insan psikolojisi üzerine bir dizi ders ve şimdi hatırlamadığım daha birçok konu. (s. 130)