14 Mart 2026

Feridun Gürgöz’ün siyasi anıları (4)

“Parti okulu”nun öğrettikleri

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4

Feridun Gürgöz
Bu yazı dizisinin dördüncü ve son bölümünde, Feridun Gürgöz’ün Saat Geri Dönmüyor başlıklı kitabında Sovyetler Birliği’ne yaptığı ikinci ziyaret sırasında aktardığı bazı gözlem ve anılar üzerinde durmak istiyorum.

Gürgöz, 1989 yılının Şubat ayında ya da Mart ayının başlarında [*], aralarında Türkiye Komünist Partisi’nden (TKP) bazı kadroların da bulunduğu küçük bir grupla üç aylık bir siyasi eğitim programına katılmak üzere Moskova’ya gider. Bu program, her zaman olduğu gibi Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin denetimi altında yabancı komünist partilerin üyelerine eğitim vermek için kullanılan ünlü “parti okulu”nda gerçekleştirilecektir.

Moskova’ya ulaşan TKP’li grup, eğitim programının hemen başında doğrudan okula yerleştirilmez. Gürgöz’ün anlattığına göre, önce yaklaşık bir hafta süreyle Moskova’nın dışında bir daçada misafir edilirler. Bir haftalık bu bekleyişin ardından grup yeniden Moskova’ya döner. Ancak Moskova’daki esas okulda yer olmadığı için buradan başkentin yaklaşık 30 kilometre kuzeyindeki Puşkino kasabasına götürülür ve eğitim görecekleri okulun ek tesisine yerleştirilirler.

Gürgöz'ün "Parti Okulu" olarak söz ettiği Sosyal Bilimler Enstitüsü (Uluslararası Lenin Okulu)
Okulun yakın çevresi, Gürgöz’ün beklediğinden oldukça farklı bir manzara sunar. Puşkino’daki yerleşke, tipik ve sanki 19. yüzyıldan çıkıp gelmiş gibi görünen bir Rus köyünün hemen yanında yer alır. Hatta Gürgöz’ün ifadesiyle köydeki evler neredeyse okulun bahçe tellerine dayanmış gibidir.

Okula yerleştirildiklerinin ertesi günü TKP’li grup okulun güvenlik sorumlusu tarafından görüşmeye çağrılır:

Güvenlik görevlisi 30-35 yaşlarında, bize göre genç sayılacak, bir parti üyesiydi. (…) Genç adam konuşmasının içinde okulun yanındaki köye de değinerek, bu "köye gitmeyin, orada görülecek bir şey yok" anlamında bir şeyler söyledi. Köyün durumu içler acısıydı. Evler yıkılacak gibiydi. Hayvanların ahırları evlerle iç içeydi. Yollar toprak, kış olması nedeniyle çamur diz boyuydu. Moskova'nın 30 km kuzeyindeki bir köyün hali buydu. (s. 129-130)

Yıkılacakmış gibi duran evler, hayvan ahırlarıyla evlerin hâlâ iç içe olması, toprak yollar ve kışın her tarafı saran çamur… Sözde “olgun sosyalizm” aşamasındaki Sovyetler Birliği’nin başkentinin yalnızca 30 kilometre kuzeyinde yer alan bir köyün manzarası budur. Üstelik bu köy, yabancı komünist partilerin kadrolarına eğitim vermek için kullanılan parti okulunun ek yerleşkesinin hemen yanındadır. Vitrine yönelik herhangi bir iyileştirme bile yapılmamış, belki de yapılamamış.

Parti okulunda verilen siyasi eğitimin içeriği, TKP’li grubun bazı üyelerinde tepki yaratır. [**] Daha önce, 1981-1982 yıllarında aynı okulda uzun süreli bir eğitim programına katılmış olan Murat Tokmak (1948-2002) adlı bir parti üyesi, aradan geçen yedi yıl içinde derslerin içeriğinde ortaya çıkan çok belirgin farklılık ve tutarsızlıklara açıktan tepki gösterir:

(…) "ben daha evvel eğitime geldim. Siz orada bana başka türlü anlattınız, burada başka türlü anlatıyorsunuz. Oradaki anlatımlarınız mı doğru, buradaki anlatımınız mı doğru, ben bunu bilmek isterim" diyordu. Esasta hocaların anlattıkları bizim Sıtkı yoldaşın [Sıtkı Coşkun (1948-1998)] da hoşuna gitmiyordu da, o Murat Tokmak gibi açıktan karşı çıkmıyordu. Daha çok ikili konuşmalarımızda, "yoldaş sen bakma o anlatılanlara, işler başka türlü gider" gibi sözler ediyordu. (s. 130)

Sovyetler Birliği’nde ve diğer Stalinist rejimlerde ideolojik söylemin yönü büyük ölçüde en tepedeki siyasal kadronun, yani ayrıcalıklı bürokratik kastın ihtiyaçları doğrultusunda belirleniyordu. Bu nedenle resmî ideoloji zaman zaman birbirleriyle açık biçimde çelişen yön değişiklikleri yapabiliyor, bir dönem savunulan tezler daha sonra terk edilerek yerlerine yenileri konabiliyordu. Bazen de bu tür bir doğrudan ikame yerine anlam değişikliğine uğratma operasyonlarına başvuruluyordu. Ancak bu ideolojik zigzaglar her seferinde sosyalizm ya da komünizm yolunda yeni ve güçlü adımlar atıldığı iddiasıyla meşrulaştırılıyordu.

Sovyetler Birliği'nde eğitim gören yabqncı öğrenciler (1963)
Stalinist bürokrasi resmî literatürü, eğitim sistemini ve kültür politikalarını biçimlendirirken her şeyden önce kendi iktidarını korumayı, ayrıcalıklarını meşrulaştırmayı ve muhalefeti kriminalize etmeyi temel bir eksen olarak aldı. Stalinist ideologlar ise rejimin ihtiyaç duyduğu her yeni siyasi ve ekonomik dönüşe uygun argümanları üreterek Marksizmi sözde sahiplenirken, özünde çarpıtıp tahrif ettiler.

1980’lerin sonlarında Stalinist rejimin hızla çözülmeye başladığı bir dönemde bu ideolojik yön değişiklikleri, sosyalizme, komünizme ve Marksizme rüşvet-i kelam vermekten bile çoğu zaman kaçınıldığı için artık çok daha belirgin ve görünür bir hâl almıştı. Tokmak’ın itirazı da tam olarak bu çelişkiden kaynaklanıyordu. Gürgöz’ün yazdıklarından mefhumu muhalif yöntemiyle yazar da dâhil olmak üzere diğerlerinin böyle bir itirazı dile getirmekten uzak durduklarını anlıyoruz.

Öte yandan, TKP’nin bir başka önde gelen üyesi olan Sıtkı Coşkun ise -anlaşıldığı kadarıyla neden öyle olduğuna dair hiçbir açıklama getirmeksizin- derslerde anlatılanların gerçek durumu yansıtmadığını iddia etmiş. Üstelik Coşkun bunu 1989 gibi oldukça geç bir tarihte, Doğu Avrupa’daki rejimler birbiri ardına çökerken ve Sovyetler Birliği’nin dağılmaya başladığı bir sırada yapmış. Saçma ve aptalca olduğu çok açık. Ama yine de şaşırtıcı sayılmaz. Tarihte oportünizmin bu türden ölçüsüz, gündelik mantığın bile sınırlarını zorlayan biçimler aldığı pek çok örnek var ne de olsa.

Parti okulundaki eğitimin son haftalarına ilişkin olarak Gürgöz’ün anlattıkları okuyucunun önüne bambaşka bir manzara daha koyar: 

Son bir ayımız Moskova'daki okulda geçti. Artık okulda eğitimin genel olarak tatile gireceği bir mevsim başlamıştı. Herkes okuldan ülkelerine dönüş hazırlığı yapıyordu. Afrika ülkelerinden gelenlerin eşyaları kamyonlarla alınıp havaalanında kargoya götürülüyordu. Bu eşyalar içinde buzdolapları, çamaşır makineleri, gazlı fırınlar, her türlü beyaz eşya, oturma takımları, hepsi yeni alınmış ülkelerine gönderiliyordu. Yani eğitim tavsamıştı. (s. 130-131)

Kuşkusuz eğitimin bu şekilde tavsamasında, yaptıkları işe iyice yabancılaşmış ve bu nedenle disiplin anlayışı aşınmış olan “parti okulu”nun eğitim kadrosunun tutumu önemli bir paya sahip. Ama aynı zamanda dünyanın farklı ülkelerindeki Stalinist partilerden gelen kadroların ülkelerine beyaz eşya ve mobilya gönderme telaşı da uluslararası sözde komünist hareketin gerçek durumuna dair okura önemli bir ipucu sunuyor.

[*] Gürgöz ziyaretinin başlangıç tarihi konusunda kesin bir tarih veremiyor. 

[**] Okuldaki ders programıyla ilgili Gürgöz şu bilgiyi veriyor: 

SSCB ile NATO ülkeleri ilişkileri, SSCB'nin güncel barış politikası, SSCB ile Çin ilişkileri. SSCB'de ulusal sorun ve Türkiye' de Kürt sorunu, aktüel çevre kirliliği sorunları ve alınan önlemler, SSCB'de ekonomik sorunlar. Tarım ve sanayide sorunlar ortaya nasıl çıkıyor ve çözüm yolları neler? SBKP içindeki yenilenme ve sorunları. Ve benim en çok yararlandığım insan psikolojisi üzerine bir dizi ders ve şimdi hatırlamadığım daha birçok konu. (s. 130)

13 Mart 2026

Feridun Gürgöz’s political memoirs (3)

A home visit in Moscow

PART 1 | PART 2 | PART 3
Mehmet Bozışık and Cemal Kıral

In the previous instalment of this series, we referred to Feridun Gürgöz’s visit to Moscow in the summer of 1987, focusing in particular on his shopping trip to a special store reserved for members of the Central Committee. After this experience-one that, in his own words, “left him bitterly regretful”-Gürgöz goes on to recount a visit he paid to a private home during his stay in Moscow, a deeply poignant episode.

During his time in Moscow, Gürgöz visited Mehmet Bozışık (1901-1998) [*], one of the veteran figures of the historical Communist Party of Turkey (TKP), together with Cemal Kıral (1932-2019) [**]. Bozışık then took them to the home of a retired Russian woman worker he knew. The conversation they had with this elderly woman-who lived in a tiny room in a communal flat in a damp-smelling apartment block in central Moscow and survived on a monthly pension of only 60 roubles [***]-left a profound impression on Gürgöz. He recounts the episode as follows:

Comrade Bozışık took us as guests to the home of a Russian woman he knew. She was a retired worker and at the time received a pension of 60 roubles. Her home was a tiny single room in a communal flat in a large apartment block. They shared a small kitchen with the other residents. As one entered the building, a heavy smell of damp caught in the throat. The entrance, the stairways and the corridors all had a bleak and neglected appearance. I remember thinking that such a sight was hardly fitting for the very centre of Moscow. There was hardly any furniture in the poor woman’s room. What caught my attention was a loudspeaker hanging on the wall; I later learned that its cable came down from the floor above. In other words, whenever the radio was switched on upstairs, whatever music or news was being broadcast there could be heard in her room as well. As I stood there thinking about this, I suddenly found myself remembering the time when I was living as a tenant in 1953 on Portakal Yokuşu in Ortaköy, Istanbul. Our Armenian landlord had run a cable down from his radio to our floor and hung a loudspeaker there. Whatever was playing on the radio upstairs, we would hear downstairs as well. But that was 1953-this was 1987!

The poor woman, displaying the best hospitality she could with what little she had, offered us whatever there was in her home: she had sliced a couple of tomatoes and put a few cherries on a plate for us. And of course she made tea. Through Comrade Bozışık we spoke with her at some length. She told us about the hardships of trying to live on 60 roubles and complained that nothing was available anywhere. As I listened, I found myself thinking: these people had fought heroically for the revolution; they had fought against fascism; they had saved humanity. They did not deserve such a wretched life-they deserved something far better. Yet I could not bring myself to touch the tomatoes or the cherries she had offered us. I only drank the tea. Then I left the house deep in thought. Why? Why? (Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, April 2007, Istanbul, pp. 116-117)

The type of housing Gürgöz describes is a typical example of the kommunalka-the “communal flat” system that remained widespread in Soviet cities for many decades. Owing to chronic housing shortages, especially in major urban centres, several families were often forced to share the same flat, with spaces such as the kitchen, bathroom and corridor used collectively. After the Revolution, the nationalisation of housing and the subdivision of large apartments for allocation to different families eased the housing shortage in the short term. However, from the 1930s onwards, as urban populations grew rapidly, this system proved unable to provide a lasting solution. As a result, millions of people were compelled to live for decades in such communal flats, where privacy was extremely limited.

A corridor in one of the kommunalka-communal flats that were widespread in Soviet cities. In these shared apartments, several families lived together, using kitchens and other facilities collectively, and privacy was extremely limited.
The cable-connected loudspeaker that caught Gürgöz’s attention was also a typical feature of everyday Soviet life. For many years, Soviet cities made widespread use of a wired broadcasting system known as the radiotochka. Instead of owning an independent radio receiver, many households simply had a basic loudspeaker mounted on the wall. Through this centrally transmitted network, listeners could hear music programmes, news bulletins and official announcements. In the post-war period in particular, the relatively high cost of radio sets and the Stalinist police state’s desire to keep broadcasting under centralised control contributed to the spread of this system. Gürgöz’s noticing the loudspeaker hanging in the room and recalling a childhood memory from Istanbul points to this distinctive feature of Soviet everyday life-a practice that by the 1980s had become technologically and socially outdated.

Gürgöz’s account of this scene is the product of a deeply sincere and humane observation. Yet it also captures a moment in which the broader historical realities of the twentieth-century Soviet experience intersect with an individual tragedy. The repeated question “Why?”, with which Gürgöz ends his recollection, is naturally an expression of moral indignation. Yet the answer to that question cannot be sought simply at the level of individual choices or personal failings. The situation he describes is the outcome of specific historical and material conditions that must be examined seriously. And this is precisely the principal weakness of Gürgöz’s book. [We pointed to this weakness at the very beginning of the first instalment of this series.]

In the kommunalka-communal flats widespread in Soviet cities-the kitchen was the main shared space for several families and the focal point of everyday life.
In the years following the October Revolution, the devastating effects of the civil war, the failure of the anticipated revolutions in Europe, and the prolonged international isolation created favourable conditions for the bureaucratisation of the Soviet state. The bureaucratic system of rule that emerged in this context succeeded, on the one hand, in achieving rapid industrialisation and building a major military power; yet, on the other, it failed to establish a social order capable of steadily raising the living standards of the very masses who had carried out the revolution.

Gürgöz’s sense of injustice arises precisely from this historical paradox. In the struggle against fascism, millions of people made immense sacrifices, and the Soviet people paid one of the heaviest prices in human history. Yet the social order established after the war failed to create a level of prosperity that met the expectations of the generations who had borne those sacrifices. The modest and hardship-filled life of the elderly woman worker whom Gürgöz visited together with Kıral and Bozışık is a reflection, in everyday terms, of this profound historical contradiction. Thus the question “Why?”, which Gürgöz asks as he leaves that small room, is directed not only at the life of that elderly worker, but at an entire historical experience.

[*] Member of the Central Executive Committee of the Workers’ Party of Turkey (TİP), Aegean Regional Secretary of the TKP, and member of the TKP Central Committee.

[**] Known as “Boz Mehmet”. He joined the TKP in 1927 and went on to serve as a member of the TKP Central Committee.

[***] In the mid-1980s, the average pension in the Soviet Union was roughly 75-90 roubles. In this context, the 60-rouble pension received by the elderly woman whom Gürgöz visited was below average, yet not unusual. At the time, this monthly income corresponded to roughly one-third of an average worker’s wage. It should also be borne in mind that, given the chronic shortages, queues and distribution problems widespread in the Soviet economy, even people with the same nominal income could experience different degrees of impoverishment. Moreover, shortly after Gürgöz’s visit to Moscow in the summer of 1987, as capitalist relations of production began to spread through the Soviet economy in successive shock waves, pensioners and millions of other low-income people would become the first-and among the hardest hit-in the process of capitalist restoration.

12 Mart 2026

Feridun Gürgöz’ün siyasi anıları (3)

Moskova’da bir ev ziyareti

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4

Mehmet Bozışık ve Cemal Kıral
Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde Feridun Gürgöz’ün 1987 yılının yazında gerçekleştirdiği Moskova ziyaretinden, Merkez Komitesi üyelerine özel bir mağazada yaptığı alışveriş bağlamında söz etmiştik. Gürgöz, bu mağazada kendisini “bin pişman eden” alışveriş deneyiminin ardından Moskova’da bulunduğu sırada gerçekleştirdiği ve insanın içini burkan bir ev ziyaretini anlatıyor.

Gürgöz, Moskova’dayken Cemal Kıral’la (1932-2019) [*] birlikte tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) emektar isimlerinden Mehmet Bozışık’ı (1901-1998) [**] ziyaret eder; Bozışık da onları tanıdığı emekli bir Rus kadın işçinin evine götürür. Moskova’nın merkezinde rutubet kokan bir apartmanda, ortak kullanılan bir dairede küçücük bir odada yaşayan ve ayda yalnızca 60 ruble emekli maaşı [***] alan bu yaşlı kadınla yaptıkları sohbet Gürgöz üzerinde derin bir etki bırakır. Gürgöz şöyle anlatıyor:

Bozışık yoldaş bizi tanıdığı bir Rus kadının evine misafir olarak götürdü. Bu kadın, emekli bir işçi idi. O tarihte 60 Ruble emekli aylığı alıyormuş. Evi büyük bir blokta ortaklaşa kullanılan bir dairede, ufacık, tek odalı bir yerdi. Ortaklaşa kullandıkları ufak bir mutfağı vardı. Bloğa girişte ağır bir rutubet kokusu insanın genzini yakıyordu. Blok girişi, merdivenler ve koridor izbe bir görünüm veriyordu. Moskova'nın göbeğinde, Moskova'ya yakışmayan bir görüntü diye düşündüm. Kadıncağızın odasında zaten eşya diyebileceğim fazla bir şey yoktu. Odada dikkatimi çeken kablosunun sonradan bir üst kattan geldiğini öğrendiğim bir hoparlör asılı olmasıydı. Yani yukarıda radyo açılırsa ve orada ne çalarsa, o da aynı müziği veya haberleri dinleyebilecekti. Orada bulunduğum an bunları düşünürken kendimi 1953 senesinde İstanbul Ortaköy'de Portakal yokuşunda kirada otururken, Ermeni olan ev sahibimizin radyosundan bir alt kata, yani bizim oturduğumuz kata kabloyla hoparlör indirmesini hatırladım. Biz de o tarihte yukarıdaki radyoda ne çalarsa, onu dinlerdik. Ancak 1953 nere, 1987 nere!

Kadıncağız misafirperverliğiyle evinde ne varsa ikram etti: Bir iki tane domates doğramıştı, birkaç tane de kiraz koydu önümüze bir tabak içinde. Tabii çay yaptı. Bozışık yoldaş aracılığıyla kadınla epeyce konuştuk. 60 Rubleyle yaşamanın sıkıntılarını anlatıyordu. Hiçbir şeyin bulunmamasından şikâyet ediyordu. Kendi kendime, bu insanlar kahramanca devrim için çarpıştılar, faşizme karşı çarpıştılar, insanlığı kurtardılar, böyle kötü bir yaşamı hak etmediler, daha iyi bir yaşamı hak ettiler diye düşünüyordum. Ben kadıncağızın bize ikram ettiği domates ve kiraza elimi uzatamadım. Sadece çayı içtim. Ve düşünceli biçimde evden ayrıldım. Neden! Neden! (Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, Nisan 2007, İstanbul, s. 116–117)

Gürgöz’ün tasvir ettiği konut, Sovyet şehirlerinde uzun yıllar boyunca yaygın olarak kullanılan “ortak daire” (kommunalka) sisteminin tipik bir örneğidir. Özellikle büyük şehirlerde konut sıkıntısı nedeniyle birçok aile aynı daireyi paylaşmak zorunda kalıyordu; mutfak, banyo ve koridor gibi alanlar ortak kullanılıyordu. Devrimden sonra konutların kamulaştırılması ve büyük apartmanların parçalara ayrılarak farklı ailelere tahsis edilmesi, kısa vadede barınma sorununu hafifletmişti. Ancak bu sistem, özellikle 1930’lardan itibaren hızla büyüyen şehir nüfusu karşısında kalıcı bir çözüm üretemedi ve milyonlarca insan on yıllar boyunca mahremiyetin çok az olduğu bu tür ortak dairelerde yaşamak zorunda kaldı.

Sovyet şehirlerinde yaygın olan “kommunalka”lardan birinin koridoru. Birkaç ailenin aynı daireyi paylaştığı bu ortak konutlarda mutfak ve diğer alanlar birlikte kullanılır, mahremiyet son derece sınırlı olurdu.
Gürgöz’ün dikkatini çeken kabloyla bağlanmış hoparlör de Sovyet gündelik hayatının tipik bir unsuruydu. Sovyet şehirlerinde uzun yıllar boyunca yaygın olan “radiotoçka” adı verilen kablolu yayın sistemi sayesinde birçok evde bağımsız bir radyo alıcısı yerine duvara asılı basit bir hoparlör bulunurdu. Merkezi bir ağ üzerinden verilen bu yayınlarda müzik programları, haberler ve resmî duyurular dinlenebiliyordu. Özellikle savaş sonrası dönemde radyo alıcılarının görece pahalı olması ve Stalinist polis devletinin yayınları merkezi olarak kontrol etme isteği bu sistemin yaygınlaşmasına yol açmıştı. Gürgöz’ün odada asılı duran hoparlörü fark edip İstanbul’daki çocukluk anısını hatırlaması, Sovyet gündelik yaşamının bu kendine özgü ve 1980’li yıllarda teknolojik ve sosyal açıdan artık fazlasıyla eski kalmış bir uygulamasına işaret eder.

Gürgöz’ün aktardığı bu sahne, son derece samimi ve insanî bir gözlemin ürünüdür. Ancak aynı zamanda 20. yüzyıl Sovyet deneyiminin daha geniş tarihsel gerçeklikleriyle bireysel bir trajedinin kesiştiği bir kesiti de yansıtır. Gürgöz’ün anısının sonunda tekrar ederek sorduğu “Neden?” sorusu, doğal olarak ahlaki bir tepkinin ifadesidir. Ne var ki bu soruya verilecek yanıt bireysel tercihler ya da ahlaki zaaflar düzeyinde aranamaz. Söz konusu tablo, ciddiyetle ele alınıp tahlil edilmesi gereken belirli tarihsel ve maddi koşulların ürünüdür. Gürgöz’ün kitabının en önemli zaafı da tam olarak budur. [Bu zaafa yazı dizisinin ilk bölümünün hemen başlarında işaret etmiştik.]

Sovyet şehirlerinde yaygın olan "kommunalka" dairelerinde mutfak, birkaç ailenin ortak kullandığı ve gündelik yaşamın yoğunlaştığı başlıca mekândı.
Ekim Devrimi’ni izleyen yıllarda yaşanan iç savaşın yıkıcı etkileri, Avrupa’da beklenen devrimlerin gerçekleşmemesi ve uzun yıllara yayılan uluslararası izolasyon, Sovyet devletinin bürokratikleşmesi için elverişli bir zemin hazırladı. Bu süreçte gelişen bürokratik yönetim biçimi, bir yandan hızlı bir sanayileşme ve önemli bir askerî güç yaratmayı başarsa da diğer yandan devrimi gerçekleştiren kitlelerin yaşam standartlarını istikrarlı biçimde yükselten bir toplumsal düzen kurmayı başaramadı.

Gürgöz’ün hissettiği adaletsizlik duygusu tam da bu tarihsel paradokstan kaynaklanır. Faşizme karşı verilen savaşta milyonlarca insan büyük fedakârlıklar yapmış, Sovyet halkı insanlık tarihinin en ağır bedellerinden birini ödemiştir. Ancak savaş sonrasında kurulan toplumsal düzen, bu fedakârlıkları yapan kuşakların beklentilerini karşılayan bir refah düzeyi yaratamadı. Gürgöz’ün, Kıral ve Bozışık'la birlikte ziyaret ettiği yaşlı işçi kadının mütevazı ve sıkıntılarla dolu yaşamı, bu büyük tarihsel çelişkinin gündelik hayattaki bir yansımasıdır. Dolayısıyla, Gürgöz’ün o küçük odadan ayrılırken sorduğu “Neden?” sorusu, aslında yalnızca o yaşlı işçi kadının hayatına değil, bütün bir tarihsel deneyime yöneltilmiş bir sorudur.

[*] Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Yönetim Kurulu üyesi, TKP Ege Yöre Sekreteri ve TKP Merkez Komite üyesi.

[**] Namıdiğer Boz Mehmet. 1927 yılında TKP’ye üye oldu. TKP Merkez Komitesi üyesi olarak görev yaptı.

[***] 1980’lerin ortalarında Sovyetler Birliği’nde ortalama emekli maaşı yaklaşık 75-90 ruble civarındaydı. Bu açıdan bakıldığında Gürgöz’ün ziyaret ettiği yaşlı kadının aldığı 60 ruble emekli aylığı ortalamanın altında olmakla birlikte olağan dışı bir durum değildi. Bu aylık gelir o tarihte ortalama bir işçi ücretinin yaklaşık üçte birine karşılık geliyordu. Ayrıca işçi sınıfının ve diğer halk kesimlerinin Sovyet ekonomisinde yaygın olan kronik kıtlık, kuyruklar ve dağıtım aksaklıklarıyla boğuştuğu dikkate alındığında, aynı nominal gelire sahip kişilerin bile farklı derecelerde yoksullaşabildiği de göz önünde bulundurulmalıdır. Gürgöz’ün 1987 yazındaki Moskova ziyaretinden kısa süre sonra kapitalist üretim ilişkilerinin ülke ekonomisine birbirini izleyen şok dalgaları gibi yayılmaya başlamasıyla birlikte emekliler ve diğer düşük gelirli milyonlarca insan kapitalist restorasyon sürecinin ilk ve en ağır darbelerini alan kesimler olacaktı.

11 Mart 2026

Feridun Gürgöz’s political memoirs (2)

Shopping at the special shop for CC members

PART 1 | PART 2 | PART 3

Feridun Gürgöz

In his memoirs, Feridun Gürgöz recounts that he travelled to the Soviet Union in July 1987 and saw Moscow for the first time in his life. [*]

On the second day of his visit, while they were touring the city, his interpreter tells him that he could go shopping at a special shop on Red Square reserved for Central Committee members, repeating the suggestion several times. From this insistence, Gürgöz realises that the interpreter wishes to take advantage of the opportunity to gain access to the shop and do some shopping there. Eventually he agrees to the suggestion, and they go to the shop together.

We can let Gürgöz tell the rest in his own words:

However, the goods on sale in this shop -items unavailable on the Soviet market and reserved exclusively for CC members- were, in my view, the sort of things that could hardly have been sold in any shop in West Germany, where I was living at the time. Everything on offer was second-rate, even third-rate, by Western standards. What caught my attention were the Lenin badges. I selected fifteen or twenty of them, in various designs and at different prices, placing them in the basket I was carrying, intending to give them as gifts to friends. I then made my way to the checkout area. There I encountered yet another of the Soviet Union’s problems. The checkout area was a space of about twelve square metres. Throughout the time we had been shopping, we had been the only customers in the shop. Yet behind tables arranged in an inverted U-shape stood four attendants who, from long hours of sitting, had become noticeably overweight. Starting from what I took to be the left end of the inverted U, I placed the Lenin badges from my basket in front of the first woman. She began entering them, one by one, into the ledger before her -in duplicate- noting their numbers and prices. Recording them and carrying out her own second check took three or five minutes. Then, together with the sheet she had filled in, she passed the badges on to the second woman. Following the same ingrained routine, the second woman checked each badge one by one against what the first had written. That, too, took several minutes. Once the second woman had confirmed the accuracy of the entry, she passed the badges, together with the approved sheet, to the third woman. The third glanced briefly at the paper and began wrapping my badges. She then handed the package, along with the calculated and approved sheet, to the cashier. I had now reached the fourth and final woman, positioned at the right end of the inverted U. In front of her stood an electronic till, and beside it an old bead abacus that had once been used for calculations. She first worked out the total on the abacus and noted it down, handling the beads with remarkable speed. She then turned back to the electronic till and entered the Lenin badges one by one, checking the result on the screen. Immediately afterwards she compared it with the total she had obtained from the abacus. The two figures matched. As far as I can remember, I paid something like one and a half roubles. At that moment, I bitterly regretted ever having gone to the shop. (Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, April 2007, Istanbul, pp. 115-116.)

A collection of Lenin badges
This is, without doubt, a scene that is both comical and at the same time evokes a certain sense of pity. Yet once you move beyond that first impression and reflect on it for a moment, you realise that it is in fact an instructive anecdote, revealing an important feature of the Stalinist system - the effectively caste-like division of consumption and distribution in Soviet society according to status.

The real value of this scene lies in the way a small, everyday incident makes the structural contradictions of the Stalinist system visible, almost as if under a microscope.

The shop Gürgöz entered was one of the special consumption channels reserved for the upper strata of the party and state bureaucracy in the Soviet system. Despite the nominally egalitarian rhetoric of the official ideology, the distribution system in Soviet society operated through different channels for different status groups. Shops reserved for the party elite, closed distribution networks, and hard-currency stores were the institutionalised forms of this system of privilege.

Yet Gürgöz’s observation is striking in another respect. For someone living in West Germany, the goods sold in this shop did not represent any real privilege; on the contrary, they were of rather poor quality. In his own words, these were products that in the West would have been regarded as “second-, even third-rate”.

A shop used by ordinary Soviet citizens. In front of the cashier is an abacus, long widely used in Soviet retail trade.
This situation also reveals how limited the consumption level of the privileged Soviet bureaucracy actually was, owing to the structural weaknesses of the Soviet economy. The Stalinist bureaucracy did not enjoy the kind of world of affluence available to the bourgeoisie in capitalist societies. In many cases, the consumption standards of the Soviet bureaucracy lagged behind even those of the Western middle classes. Yet these goods still functioned as privileges within the system. Under the chronic conditions of scarcity that characterised the Soviet economy, the use-value of the goods that were available was often quite low. Access to the kinds of goods sold in the special shops reserved for the privileged caste was either impossible for ordinary citizens or required them to pay exorbitant prices on the black market.

The uppermost layers of the Soviet bureaucracy, however, were able to compensate for this shortfall in another way. Those at the top of the party and state apparatus enjoyed the privilege of travelling abroad - especially to the advanced imperialist countries. The shopping sprees that accompanied these trips, often bordering on vulgar ostentation, were among the principal means by which the Soviet elite gained access to consumer goods unavailable in their own country.

Bureaucratic irrationality

The second dimension of the anecdote reveals an aspect of the system’s bureaucratic functioning that is almost caricatural.

A state-run shop in Moscow used by ordinary Soviet citizens. Here too, the checkout is handled by a team of four.
Gürgöz has purchased nothing more than a few Lenin badges. Yet even this simple purchase passes through the hands of four different attendants: one records the items, the second checks the entry, the third prepares the package, and the fourth takes the payment after calculating the total twice - once on the abacus and once on the electronic till. All this takes a considerable amount of time, even though there are no other customers in the shop during the entire process.

This scene reflects the culture of mistrust and excessive supervision that dominated the everyday functioning of the Stalinist Soviet bureaucracy. Every procedure is checked again by the next attendant, and responsibility is fragmented as far as possible. The result is not a division of labour that increases productivity but, on the contrary, a bureaucratic mechanism that produces sluggishness, inefficiency, and a pervasive sense of weariness.

According to Lev Trotsky, the Stalinist bureaucracy did not constitute a bourgeois class in the classical sense in the Soviet Union; yet by usurping political power from the working class, it established privileged control over distribution. The everyday manifestations of bureaucratic privilege - scenes of the kind Gürgöz witnessed in the shop on Red Square - were small but highly revealing symptoms of this structure.

[*] Gürgöz is not certain which month his visit to Moscow took place; he notes that it was, “as far as I can remember”.

See also:

Thus spoke Stalin!

10 Mart 2026

Feridun Gürgöz’ün siyasi anıları (2)

MK üyelerine özel mağazada alışveriş

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4

Feridun Gürgöz
Feridun Gürgöz anılarında, 1987 yılının Temmuz ayında Sovyetler Birliği’ne gittiğini ve hayatında ilk kez Moskova’yı görme fırsatı bulduğunu anlatıyor. [*]

Ziyaretinin ikinci gününde şehri gezerken, tercümanı Kızıl Meydan’da Merkez Komitesi üyelerinin alışveriş yaptığı özel bir mağazaya gidip alışveriş yapabileceğini söylüyor ve bu önerisini birkaç kez tekrarlıyor. Gürgöz, bu ısrardan tercümanın söz konusu mağazaya erişim sağlayıp orada alışveriş yapma fırsatını değerlendirmek istediğini anlıyor. En nihayet tercümanın önerisini kabul ediyor ve birlikte mağazaya gidiyorlar.

Bundan sonrasını Gürgöz’ün kendisinden dinleyelim:

Ancak bu mağazada satışa sunulan, SSCB'nde piyasada bulunmayan, MK üyelerine özel sunulan mallar, bence, özellikle yaşadığım Batı Almanya'da hiçbir mağazada satılamazdı. Bu mağazada bulunan malların hepsi batı için ikinci, hatta üçüncü sınıf mallardı. Mağazada ilgimi çeken Lenin rozetleri oldu. Arkadaşlara hediye için 15-20 tane değişik görüntüde ve fiyattaki rozeti elimdeki sepete koyarak çıkış bölümüne geldim. Bu bölümde de SSCB'nin sorunlarından biriyle karşılaştım. Çıkış bölümü 12 metre karelik bir alandı. Bizim mağazada alışveriş yaptığımız sürece, bizden başka kimse yoktu bu alanda, ters U şeklinde dizilmiş masaların arkasında, oturmaktan hayli kilolanmış dört kadın görevli duruyordu. Ben, bana göre ters U'nun sol başından başlayarak sepetinde bulunan Lenin rozetlerini ilk kadının önüne bıraktım. İlk kadın bunları önünde bulunan kayıt defteri üzerine, iki kopyalı, birer birer, numaraları ve fiyatlarıyla kaydetmeye başladı. Kayıt ve kendi ikinci kontrolü üç beş dakika sürdü. Ve kaydettiği kağıtla birlikte rozetleri ikinci kadının önüne uzattı. O da aynı alışkanlıkla birinci kadının yazdıklarını rozetlere tek tek bakarak kontrol etti. Bu da herhalde birkaç dakika sürdü. İkinci kadın da doğruluğunu onayladıktan sonra, onaylanmış kağıtla birlikte rozetleri üçüncü kadının önüne sürdü. Üçüncü kadın kâğıda şöyle bir bakıp benim rozetlerimi paketlemeye başladı. Paketi, hesaplanan ve onaylanan kâğıdı kasaya verdi. Yani dördüncü, son kadına geldim. Bu kadın ters U'nun bana göre sağ başında bulunuyordu. Kadının önünde elektronik yazar kasa vardı. Aynı zamanda kasanın yanında da eskiden hesap yaptıkları boncuklu hesap makinesi - abaküs de vardı. Kadın ilk toplamayı boncuk hesap makinesiyle yaptı ve yekûnu not aldı. Bu boncuk hesap makinesini oldukça hızlı kullanmıştı. Sonradan tekrar elektronik kasaya döndü ve Lenin rozetlerini teker teker kasaya kaydederek hesabın sonucunu ekranda gördü. Ve hemen, boncuk hesap makinesindeki sonuçlarla karşılaştırdı. İki hesap birbirini tutuyordu. Kasaya hatırladığım kadarıyla bir buçuk ruble gibi bir para ödedim. O anda mağazaya gittiğime de bin kere pişman olmuştum. (Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, Nisan 2007, İstanbul, s. 115-116.)

Lenin rozetlerinden oluşan bir koleksiyon
Bu, gülünç ve aynı zamanda insanda bir tür acıma duygusu yaratan bir sahne, hiç kuşkusuz. Ancak bu ilk izlenimin ötesine geçip üzerinde biraz düşününce bunun, Stalinist sistemin önemli bir özelliğini -Sovyet toplumunda tüketim ve dağıtım alanının fiilen statüye göre bölünmüş kastlaşmış yapısını- gösteren öğretici bir anekdot olduğunu fark ediyorsunuz.

Aslında bu sahnenin asıl değeri, küçük bir gündelik olayın Stalinist sistemin yapısal çelişkilerini neredeyse mikroskop altında gösterir gibi görünür kılmasında yatıyor.

Gürgöz’ün girdiği mağaza, Sovyet sisteminde parti ve devlet bürokrasisinin üst katmanlarına ayrılmış özel tüketim kanallarından biriydi. Resmî ideolojinin eşitlikçi söylemine rağmen Sovyet toplumunda dağıtım sistemi farklı statü grupları için farklı kanallar üzerinden işliyordu. Parti elitine ayrılmış mağazalar, kapalı dağıtım sistemleri ve döviz mağazaları bu ayrıcalık mekanizmasının kurumsallaşmış biçimleriydi.

Ne var ki Gürgöz’ün gözlemi bir başka açıdan da dikkat çekicidir. Bu mağazada satılan mallar Batı Almanya’da yaşayan biri için önemli bir ayrıcalık değil, tam tersine oldukça düşük kaliteli mallardır. Kendi ifadesiyle bunlar Batı’da “ikinci hatta üçüncü sınıf” sayılabilecek ürünlerdir.

Sıradan Sovyet vatandaşlarının alışveriş yaptığı bir mağaza. Kasadaki görevlinin önünde, Sovyet perakende ticaretinde uzun süre yaygın olarak kullanılan boncuklu hesap makinesi (abaküs) görülüyor.
Bu durum aynı zamanda ayrıcalıklı Sovyet bürokrasisinin tüketim düzeyinin, Sovyet ekonomisinin yapısal zaafları nedeniyle ne kadar sınırlı olduğunu da gösterir. Stalinist bürokrasi kapitalist toplumlarda burjuvazinin sahip olduğu türden bir refah dünyasına sahip değildi. Çoğu zaman Sovyet bürokrasisinin tüketim düzeyi Batı’nın orta sınıf standartlarının bile gerisinde kalıyordu. Buna rağmen bu mallar sistem içinde ayrıcalık olarak işlev görüyordu; çünkü Sovyet ekonomisinin kronik kıtlık koşulları içinde, erişilebilen malların kullanım değeri de çoğu zaman oldukça düşüktü. Ayrıcalıklı kasta özel mağazalarda satılan türden mallara erişim sıradan yurttaşlar için ya mümkün değildi ya da karaborsada bunun için çok yüksek bedeller ödemeleri gerekirdi.

Sovyet bürokrasisinin en üst katmanları ise bu açığı başka bir yoldan kapatabiliyordu. Parti ve devlet aygıtının tepesinde bulunanlar yurtdışına -özellikle gelişmiş emperyalist ülkelere- seyahat etme ayrıcalığına sahipti. Bu seyahatler sırasında yapılan ve çoğu zaman görgüsüzlüğe varan alışverişler, Sovyet elitinin kendi ülkesinde erişemediği tüketim mallarına ulaşmasının başlıca yollarından biriydi.

Bürokratik akıldışılık

Anekdotun ikinci boyutu ise sistemin bürokratik işleyişinin neredeyse karikatür sayılabilecek bir yönünü gösteriyor.

Yıl 1989. Moskova'da sıradan Sovyet yurttaşlarının alışveriş edebildiği bir devlet satış mağazası. Burada da kasa işlemlerini dört kişilik bir ekip yapıyor.
Gürgöz’ün satın aldığı şey yalnızca birkaç Lenin rozetidir. Buna rağmen basit bir kasa işlemi dört ayrı görevlinin elinden geçer: biri kayıt yapar, ikincisi kaydı kontrol eder, üçüncüsü paketi hazırlar, dördüncüsü ise hem abaküsle hem elektronik kasa ile ayrı ayrı hesap yaparak ödemeyi alır. Bütün bunlar epece zaman alır ve üstelik bu işlemler sırasında mağazada başka hiçbir müşteri yoktur.

Bu sahne Stalinist Sovyet bürokrasisinin gündelik işleyişine hâkim olan güvensizlik ve aşırı denetim kültürünü yansıtır. Her işlem bir sonraki görevli tarafından yeniden kontrol edilir; sorumluluk mümkün olduğunca parçalanır. Sonuç ise üretkenliği artıran bir iş bölümü değil, tam tersine hantallık, verimsizlik ve bıkkınlık üreten bir bürokratik mekanizmadır.

Lev Trotskiy’e göre Stalinist bürokrasi Sovyetler Birliği’nde klasik anlamda bir burjuva sınıfı oluşturmamıştı; ancak siyasal iktidarı işçi sınıfından gasp ederek dağıtım üzerinde ayrıcalıklı bir kontrol kurmuştu. Bürokratik ayrıcalıkların gündelik hayattaki tezahürleri -Gürgöz’ün Kızıl Meydan’daki mağazada gördüğü türden sahneler- bu yapının küçük ama son derece açıklayıcı semptomlarıydı.

[*] Gürgöz, Moskova ziyaretinin hangi ayda gerçekleştiğinden emin değil; “hatırlayabildiğim kadarıyla” diyerek bu konuda bir ihtiyat payı bırakmış.

Aynı zamanda bkz.:

Magnitogorsk Demir Çelik Üretim Kompleksi: Sovyet sanayiinin yapısal sorunlarının bir mikrokozmosu

Sovyet Stalinizmi ve gizlilik: Gorbaçov’un ifşaatı

Bürokratik planlamanın sefaleti

Sibirya’yı emperyalist güçlere satmak

Bir Renault yöneticisinin gözünden Sovyet otomotiv sanayii

Kremlin bürokrasisinin “Potemkin” arabaları

Kıtlık, kolera ve Stalinist bürokrasinin yazlık sarayları

Böyle buyurdu Stalin!

09 Mart 2026

Feridun Gürgöz’s political memoirs (1)

İsmail Bilen’s bureaucratic reheated arguments

PART 1 | PART 2 | PART 3

A few days ago, I read Saat Geri Dönmüyor (The Clock Doesn’t Turn Back) [*], the political memoirs of Feridun Gürgöz (1939-2019), a long-standing worker-member of the historical Communist Party of Turkey (TKP) who was active mainly in West Germany. Although the book does not offer an analytical, critical and fully satisfying assessment of the author’s political life, it nevertheless contains a considerable number of interesting and instructive recollections and observations.

In this blog I plan to publish a short series of posts critically examining several passages from Gürgöz’s political autobiography that caught my attention. Before turning to those passages, however, it may be useful to offer a brief introduction to Feridun Gürgöz.

His full name was Feridun Kâmil Gürgöz. He graduated from the Tophane Boys’ Technical Institute and for a time worked in the maintenance department at the Şişli garage of the Istanbul Electricity, Tramway and Tunnel Administration (İETT).

In 1962 he went to West Germany as a “guest worker” and worked as an engine mechanic at a BMW plant in Munich. In the following years he worked at other jobs while also serving as a full-time party functionary.

Gürgöz joined the Communist Party of Turkey in 1971 under the party name Kemal Kaya [**]. He subsequently became one of the typical cadres in the organisational network the party had built among Turkish workers in Europe since the 1960s. He served on the executive board of the Federation of Turkish Socialists in Europe (ATTF), was an active trade union member in the workplaces where he worked, and was active in the TKP’s organisation in Germany. He later became secretary of the Germany Regional Committee.

In the second half of the 1980s, Gürgöz was co-opted into the Central Committee of the TKP, where he served until 1989. In this capacity he occasionally met with the leaders of the Kremlin-aligned Stalinist party in West Germany, the Deutsche Kommunistische Partei (DKP).

In other words, Gürgöz was not an ordinary rank-and-file member of the party, but one of its middle- and upper-level party cadres. Yet, as a TKP member operating abroad, he never rose high enough within the party hierarchy to benefit from even the crumbs of the material privileges provided by the Stalinist regimes. During the years of his active political work he also went through periods of serious financial hardship on more than one occasion. In the end, Stalinist bureaucratic organisations have a sociology of their own.

Like many TKP members, the decisive turning point in Gürgöz’s political biography came in the second half of the 1980s. At a time when the Stalinist regimes in the Soviet Union and Eastern Europe were rapidly entering a period of collapse, the TKP leadership adopted a series of decisions: to merge with the Workers’ Party of Turkey (TİP), another Stalinist party closed down by the 12 September military coup and known for its strict loyalty to the Kremlin bureaucracy; to transform itself into a legal party; to remove the dictatorship of the proletariat from its programme; and to establish the United Communist Party of Turkey (TBKP).

Feridun Gürgöz
During this period, Gürgöz was among the party cadres who defended the decisions of the TKP leadership and sought to implement them loyally. His political memoirs, published in 2007, largely reflect the same political trajectory.

However, it appears that in 2014 Gürgöz offered a self-criticism of the line he had long defended and began to take a position in favour of works defending the pre-1985 TKP line. In other words, in the final years of his life he gravitated towards a political stance that could be described as a “return to the classical TKP line”. Playing on the title of his political autobiography, one might say that in his last years Gürgöz was trying “to turn the clock back”.

In May 1992, Gürgöz returned permanently to Turkey. He also contributed for a time to the work of the Foundation for Social History Research in Turkey (TÜSTAV), actively supporting the digitisation of its archives.

* * *

Following this brief biographical outline, we can now turn to the first of the recollections and observations in the book that merit closer examination.

İsmail Bilen
One of the first passages in Gürgöz’s book that drew my attention is a brief anecdote about a meeting where TKP General Secretary İsmail Bilen was speaking. Gürgöz recounts it as follows:

After the launch of Atılım in 1974 [***], we had the opportunity to meet Comrade Bilen several times. (…) In his speeches, Comrade Bilen mostly offered general assessments of Turkey and spoke about the historical development of the TKP. At every meeting he expressed his love and devotion to the USSR and the socialist countries, as well as the contributions of the fraternal parties to our own. In the meetings he held with us, what he said (apart from specific tasks) was almost always the same: the same themes and the same assessments. On one occasion-I believe it was in 1980-during another meeting with FAYK [****], I did not take any notes while Comrade Bilen was speaking. To me, he had not said anything very different from what he had said at the previous meeting. My paper and pen were lying in front of me. Turning to me, he asked, “Are you not taking any notes from my speech that you might find useful?” (perhaps not word for word, but that was certainly the meaning). I remember lowering my head and picking up my pen at that moment. In my relations with Comrade Bilen, I was always extremely respectful. My failure to take notes at that meeting happened entirely unconsciously. It could never have been a deliberate act of disrespect towards him. (p. 38)

From this anecdote we learn that Bilen’s speeches to rank-and-file members and sympathisers revolved “almost always around the same themes and the same assessments.” In other words, his speeches repeatedly returned to a handful of themes: loyalty to the USSR, the “contributions of the fraternal parties,” and the historical role of the TKP.

It is clear that Bilen saw no problem in this. On the contrary, his real concern was to prove, again and again, his loyalty to the Stalinist bureaucracy by endlessly repeating these few themes-as if serving them up like reheated porridge-and thereby securing for himself material privileges that were far from negligible. [*****]

Yet this one-sided repetitiveness, which allowed no space whatsoever for debate or creativity, inevitably produced a process of alienation. In this example, the leader of the Stalinist bureaucratic organisation “resolved” the problem of alienation-manifested in Gürgöz’s failure to take notes-through a bureaucratic rebuke: “Are you not noting down anything from my speech that you might find useful?” In short, he dealt with it by scolding.

The lesson the listeners were meant to draw from this warning is clear. Even if the “Comrade Leader” keeps repeating the same things over and over again, it would not do simply to sit there staring blankly; in order not to attract attention, one must at least pretend to be taking notes from time to time.

This small scene also reflects a typical feature of Stalinist party culture: the leader speaks and the cadres listen, while the question of how substantive the speech actually is, becomes secondary.

Another striking aspect is that, even while recounting this incident, Gürgöz feels the need to defend himself. He explains his failure to take notes not as a conscious attitude but as something that “arose subconsciously” and unexpectedly placed him in an awkward position; he also takes care to stress that it could never have been an act of disrespect towards Bilen.

Most likely, even after the meeting the listeners did not speak among themselves about how “Comrade” Bilen kept repeating the same things speech after speech. After all, “walls have ears,” and such criticism could easily land someone in serious trouble.

This brief anecdote recounted by Gürgöz offers a highly instructive glimpse into the inner life of the TKP in those years.

[*] Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, April 2007, Istanbul.

[**] It appears that Gürgöz also used the party name Ziya Güler.

[***] The official organ of the Central Committee of the TKP, first published on 1 January 1974.

[****] FAYK: The West Germany Regional Committee, a body operating within the TKP’s organisation in Western Europe. It was the regional committee responsible for coordinating the party’s political work among Turkish workers living in West Germany.

[*****] In a speech delivered at a meeting of the TKP Moscow Group on 31 May 1965, Sabiha Sümbül the second wife of Salih Hacıoğlu, one of the leading figures of the TKP -better known as “Baytar Salih”-who fell victim of Stalinist terror] provided the following account (…):

Marat’s [İsmail Bilen's party name] wife receives a salary of 300 leva from Bulgaria on behalf of our party. Why doesn’t this woman work? Assistance is meant only for the disabled. I can call someone who lives off the earnings of Bulgarian workers a parasite. How many people can even afford to go to Karlovy Vary today? Yet Mara (Marat’s wife) has the right to go there every year on behalf of our party. Mara doesn’t work -neither for the Soviet party nor for the Bulgarian one. Where did she earn such a privilege? (…) According to reports from Bulgaria, Marat had a whole wagon of goods brought from Germany. He has bought a flat and is having a summer villa built. He also owns a car. The Bulgarian people view this with disgust.

(…)

Where does Marat get all this money? Moreover, Marat has one house in Moscow, one in Germany, and another in Bulgaria. Is this becoming of a communist leader? (…) Can the income of a family that does not work possibly cover such expenses? While the Russian people in Moscow are suffering from a housing crisis, our party leader has kept a three-room flat empty for eight years. [See, From Vartan İhmalyan’s pen: İsmail Bilen (5)].

08 Mart 2026

Feridun Gürgöz’ün siyasi anıları (1)

İsmail Bilen’in bürokratik temcit pilavı

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4

Geçtiğimiz günlerde, uzun yıllar boyunca tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) işçi kökenli bir üyesi olan ve ağırlıklı olarak Batı Almanya’da faaliyet gösteren Feridun Gürgöz’ün (1939-2019) siyasi anılarını anlattığı Saat Geri Dönmüyor [*] başlıklı kitabı okudum. Kitap, yazarın siyasal yaşamına yönelik analitik, eleştirel ve doyurucu bir bilanço sunmasa da hatırı sayılır miktarda ilginç ve öğretici anı ve gözlem içeriyor.

Blogumda Gürgöz’ün siyasi otobiyografisinde dikkatimi çeken bu pasajlardan bazılarını eleştirel bir gözle değerlendiren kısa bir yazı dizisi yayımlamak istiyorum. Ancak bu pasajlara geçmeden önce Feridun Gürgöz hakkında kısaca bilgi vermek faydalı olacak.

Tam adı Feridun Kâmil Gürgöz. Tophane Erkek Sanat Enstitüsü mezunu. Bir süre İETT’nin Şişli Garajı’nda bakım bölümünde çalışmış.

1962’de “misafir işçi” olarak Batı Almanya’ya gitmiş ve Münih’te BMW’nin bir fabrikasında motor tamirciliği yapmış. Daha sonraki yıllarda başka iş yerlerinde çalışıyor ve parti profesyoneli olarak da faaliyet yürütüyor.

1971’de TKP’ye Kemal Kaya parti adıyla üye olan [**] ve partinin 1960’lardan itibaren Avrupa’daki Türk işçileri arasında kurduğu örgütlenme ağının tipik kadrolarından biri hâline gelen Gürgöz, Avrupa Türk Toplumcular Federasyonu’nun (ATTF) yönetiminde görev almış, çalıştığı işyerlerinde aktif bir sendika üyesi olmuş ve TKP’nin Almanya örgütünde faaliyet yürütmüş. Daha sonra Almanya Yöre Komitesi sekreterliği görevini üstlenmiş.

1980’lerin ikinci yarısında ise TKP Merkez Komitesi’ne kooptasyon yoluyla alınmış ve bu görevini 1989’a kadar sürdürmüş. Gürgöz, partisi adına zaman zaman Batı Almanya’daki Kremlin çizgisindeki Stalinist parti (Deutsche Kommunistische Partei - DKP) yöneticileriyle de görüşmeler yapmış.

Başka bir deyişle Gürgöz, partinin tabanında yer alan sıradan bir üye değil, orta ve üst düzey kadrolarından biri. Ancak yurtdışında faaliyet gösteren bir TKP’li olarak parti hiyerarşisi içinde hiçbir zaman Stalinist rejimlerin sağladığı maddi ayrıcalık kırıntılarından faydalanacak kadar yükselmesi söz konusu olmamış. Aktif siyasi çalışma yürüttüğü yıllarda birçok kez ciddi maddi sıkıntı yaşadığı dönemler de olmuş. Sonuç olarak Stalinist bürokratik örgütlenmelerin de kendine özgü bir sosyolojisi var.

Birçok TKP’li gibi Gürgöz’ün siyasi biyografisindeki en kritik dönem, ya da bir başka ifadeyle “kırılma noktası”, 1980’lerin ikinci yarısında yaşanmış. Bu dönemde Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde Stalinist rejimler hızlı adımlarla çöküş sürecine girerken, TKP yönetimi de Kremlin bürokrasisine son derece sadık bir çizgi izleyen ve 12 Eylül askeri darbesinin kapattığı diğer bir Stalinist parti olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile birleşme, yasal bir partiye dönüşme, proletarya diktatörlüğünü parti programından çıkarma ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin (TBKP) kurulması gibi kararlar aldı.

Feridun Gürgöz
Gürgöz bu süreçte TKP yönetiminin aldığı tüm kararları savunan ve sadakatle uygulamaya çalışan parti kadrolarından biri olmuş. 2007 yılında yayımlanan siyasi anıları da büyük ölçüde bu siyasi biyografiyle uyumlu bir perspektifi yansıtıyor.

Ancak anlaşıldığı kadarıyla Gürgöz, 2014 yılında uzun süre savunduğu bu çizgiye ilişkin bir özeleştiri vermiş ve 1985 öncesi TKP çizgisini savunan çalışmalardan yana bir tutum almaya başlamış. Başka bir ifadeyle, hayatının son döneminde “klasik TKP çizgisine dönüş” olarak nitelenebilecek bir siyasi pozisyona yönelmiş. Siyasi otobiyografisinin başlığına nazire yaparak, Gürgöz’ün yaşamının son yıllarında “saati geri döndürmeye” çalıştığını söyleyebiliriz.

1992 yılının Mayıs ayında temelli olarak Türkiye’ye dönen Gürgöz, aynı zamanda bir dönem Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın (TÜSTAV) çalışmalarına da önemli katkılarda bulunmuş. Vakfın arşivlerinin dijital ortama aktarılması sürecine aktif biçimde destek vermiş.

* * *

Bu kısa biyografik çerçevenin ardından şimdi kitabın içinde üzerinde durmayı gerekli gördüğüm anı ve gözlemlerden ilkini ele alabiliriz. 

İsmail Bilen
Gürgöz’ün kitabında dikkatimi çeken ilk pasajlardan biri, TKP Genel Sekreteri İsmail Bilen’in konuşmacı olduğu toplantılardan birine dair anlattığı küçük bir anekdot. Gürgöz’ün aktardığı bölüm şöyle:

1974 yılında Atılım’ın [***] çıkmasından sonra birkaç defa Bilen yoldaşla bir araya gelme olanağımız oldu. (…) Bilen yoldaş konuşmalarında daha çok Türkiye üzerine genel değerlendirmeler ve TKP'nin tarihsel gelişimi ile ilgili konuları anlatırdı. Bilen yoldaş SSCB ve sosyalist ülkelere olan sevgisini ve bağlılığını, kardeş partilerin partimize katkılarını her toplantımızda dile getiriyordu. Bilen yoldaşın bizimle yaptığı toplantılarda söyledikleri (somut işler haricinde) hemen hemen aynı konular ve aynı değerlendirmeler oluyordu. Bir defasında tahmin ediyorum 1980 senesiydi, yine FAYK [****] ile yaptığı bir toplantıda Bilen yoldaşın konuşması sırasında ben hiç not almamışım. Bana göre bir önceki toplantıdan çok farklı bir şey söylememişti. Kağıt ve kalemim önümde duruyordu. Bana dönerek ‘sen benim konuşmamdan yararlanabileceğin bir şey bulup, not almıyor musun?’ (kelime kelimesine böyle olmayabilir ama anlamı kesin buydu) demesiyle birlikte kafamı önüme eğip elime kalemi aldığımı hatırlıyorum. Bilen yoldaşla ilişkilerimde, ben kendisine daima son derece saygılı idim. Benim bu toplantıda not almamam tamamıyla bilinçaltından olmuştu. Yoksa Bilen yoldaşa karşı bilerek böyle bir saygısızlığı yapmam söz konusu olamazdı. (s. 38)

Bu anekdottan Bilen’in tabandaki üye ve sempatizanlara hitap ettiği konuşmaların “hemen hemen aynı konular ve aynı değerlendirmeler” etrafında dönüp durduğunu öğreniyoruz. Bilen’in konuşmalarında SSCB’ye bağlılık, “kardeş partilerin katkıları” ve TKP’nin tarihsel rolü gibi birkaç temanın sürekli tekrarlandığı anlaşılıyor.

Bilen’in bunda hiçbir sakınca görmediği açık. Aksine onun asıl derdi, bu birkaç temayı temcit pilavı gibi tekrar ederek kendisine azımsanmayacak kimi maddi ayrıcalıklar sağlayan Stalinist bürokrasiye sadakatini yeniden ve yeniden ispatlayarak, bunları güvence altında tutmak. [*****]

Ne var ki herhangi bir tartışmaya ve yaratıcılığa en ufak bir alan tanımayan bu tek yönlü tekrarcılık doğal olarak beraberinde bir yabancılaşma sürecini getiriyor. Stalinist bürokratik örgütün lideri bu örnekte, kendini not almamakla dışa vurmuş olan yabancılaşma sorununu bürokratik bir yoldan “sen benim konuşmamdan yararlanabileceğin bir şey bulup not almıyor musun?” diye sorarak -yani azarlayarak- “çözüme kavuşturuyor”.

Dinleyenlerin bu uyarıdan çıkarması gereken ders açıktır. “Önder yoldaş” aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor olsa bile öyle boş boş bakmak doğru olmaz ve göze batmamak için arada not alıyormuş gibi yapmak gerekir.

Bu küçük sahne aynı zamanda Stalinist parti kültürünün tipik bir özelliğini de yansıtıyor. Lider konuşur, kadrolar dinler; konuşmanın içeriğinin ne kadar doyurucu olduğu ise ikincil bir mesele haline gelir.

Dikkat çekici olan bir başka nokta da Gürgöz’ün bu olayı anlatırken bile kendisini savunma ihtiyacı duyması. Not almamış olmasını bilinçli bir tutum olarak değil, “bilinçaltından” gelişmiş ve kendisini durduk yerde zor durumda bırakmış bir davranış olarak açıklıyor; Bilen’e karşı saygısızlık etmesinin söz konusu olamayacağını da özellikle ekliyor.

Muhtemelen toplantıdan sonra da dinleyiciler kendi aralarında Bilen yoldaşlarının her konuşmasında aynı şeyleri tekrar edip durduğundan söz etmiyorlar. Ne de olsa yerin kulağı vardır ve böyle bir eleştiri insanın başını ciddi şekilde derde sokabilir.

Gürgöz’ün birkaç cümleyle aktardığı bu küçük anekdot, TKP’nin o yıllardaki iç hayatını anlamak açısından son derece öğretici bir ipucu sunuyor.

[*] Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, Nisan 2007, İstanbul.

[**] Gürgöz’ün bir diğer parti adının da Ziya Güler olduğu anlaşılıyor.

[***] TKP’nin 1 Ocak 1974 tarihinde yayımlamaya başladığı Merkez Komitesi yayın organı.

[****] FAYK: Türkiye Komünist Partisi’nin Batı Avrupa’daki örgütlenmesi içinde faaliyet gösteren Federal Almanya Yöre Komitesi. TKP’nin Batı Almanya’da yaşayan Türkiyeli işçiler arasındaki siyasi çalışmalarını koordine eden bölgesel örgütlenmeydi.

[*****] Sabiha Sümbül [TKP’nin önde gelen isimlerinden ve Stalinist terörün kurbanı olan Salih Hacıoğlu’nun -namıdiğer Baytar Salih’in- ikinci eşi], 31 Mayıs 1965 tarihinde TKP Moskova Grubu’nun bir toplantısında yaptığı konuşmada (…) şu bilgileri veriyor:

Marat’ın [İsmail Bilen’in parti adı] karısı partimiz adına Bulgaristan’dan 300 leva maaş alıyor. Bu kadın niçin çalışmıyor? Yardım ancak alil insanlara verilir. Bulgar emekçilerinin kazancını yiyen bir insana ben tufeyli diyebilirim. Bugün Sovyetlerde bile kaç kişi Karlovi Vari’ye gidebiliyor? Ama Mara’nın (Marat’ın karısı) her yıl partimiz adına gitmeye hakkı var. Mara ne çalışıyor, ne Sovyet partisinde ve ne de Bulgar partisinde. Böyle bir imtiyazı Mara nereden hak etti? (…) Bulgaristan’dan gelen haberlere göre, Marat Almanya’dan bir vagon dolusu eşya getirtmiş. Bir apartman dairesi almış, bir de yazlık köşk yaptırıyormuş. Bir de arabası var. Bulgar halkı bunları nefretle karşılıyor.

(…)

Bu kadar parayı Marat nereden alıyor? Bundan başka Marat’ın bir evi Moskova’da, bir evi Almanya’da, bir evi de Bulgaristan’da var. Bir komünist rehberine bu yakışır mı? (…) Çalışmayan bir ailenin kazancı bu sarfiyata yetişir mi? Moskova’da Rus halkı ev krizi geçirdiği halde, bizim parti önderi üç odalı bir evi sekiz senedir boş tutuyor. [Bkz., Vartan İhmalyan’ın kaleminden: İsmail Bilen (5)]