06 Nisan 2026

Resul Hamzatov gerçekte kimdi?

Sovyet şairi Resul Hamzatov (1923-2003), Türkiye’de edebiyat çevrelerinde ve özellikle Kafkas kökenli okurlar arasında yakından tanınan bir isim. Hamzatov üzerine internette araştırma yaparken, karşıma soL Haber Portalı’nda 6 Ekim 2024 tarihinde yayımlanan Yürek gerekir anadilini satmamak için: Hamzatov’un dağları... başlıklı bir yazı çıktı. Söz konusu yazı, Resul Hamzatov’u merkeze alarak Sovyetler Birliği’nin milliyetler politikasına ilişkin birçok gerçeği perdeleyen, son derece pembe ve gerçeklerden uzak bir tablo çiziyor.

soL Haber Portalı muhabiri Özkan Öztaş’ın Yusuf Şaylan ile yaptığı görüşmeye dayanan yazıda, Hamzatov’un anadiline, Dağıstan’a ve yerel kültürlere bağlılığı, Sovyet deneyiminin kültürel bakımdan olumlu ve besleyici karakterinin bir kanıtı olarak sunuluyor. Hamzatov’un Avarca yazdığı, Dağıstan’daki çok dilliliğin bir zenginlik olarak yaşandığı, Sovyetler Birliği’nin bu kültürel çeşitliliği koruyup geliştirdiği ve şairin Türkçeye de çevrilmiş olan Benim Dağıstanım başlıklı kitabının bunun en güzel tanıklıklarından birini oluşturduğu ileri sürülüyor.

Kısa bir blog yazısında, soL Haber Portalı’nda öne sürülen bu iddiaların, Sovyetler Birliği’nde milliyetler sorununun gerçek seyrini bütün yönleriyle yansıtmaktan ne kadar uzak olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koymak elbette mümkün değil. Burada yalnızca, 1920’li yılların ikinci yarısından itibaren Stalinist bürokratik karşı devrimin adım adım kök salıp yerleşmesiyle birlikte Sovyetler Birliği’nde siyasal iktidarın sınıfsal karakterinin değiştiğini; bürokratik kastın kendi maddi ayrıcalıklarını güvence altına almak için merkezileştirme politikalarına ve zaman zaman Büyük Rus şovenizmini besleyen eğilimlere yöneldiğini hatırlatmakla yetineceğim. Buna bir de Sovyetler Birliği dağıldığında rejimin çözülmesinin, Kafkasya’da yeni millî çatışmalar, bölgesel balkanizasyon ve büyük güç müdahaleleri için uygun bir zemin yarattığını eklemem gerekir.

Resul Hamzatov
Bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim nokta ise, Hamzatov’un bürokratik yozlaşma süreci içinde rejime sadık aydınlar ve sanatçılar çevresinin en çürümüş figürlerinden biri haline gelmiş olmasıdır. Gerçek Hamzatov, soL Haber Portalı’nda anlatılandan çok farklıdır; sosyalist bir rol model olmaktan çok uzak biridir. Kendi sınırlı yeteneği ile kendisine atfedilen deha arasındaki boşlukta sıkışmış, sistemin vitrinine yerleştirilmekten yorgun düşmüş, ama bu vitrinde yer almanın sağladığı maddi ayrıcalıklara da dört elle sarılmış bir figürdür.

Üst düzey Sovyet bürokratı Anatoliy Çernyayev, 1972-1991 yılları arasında tuttuğu günlüğüne 8 Ekim 1978 tarihinde düştüğü notta, bir Sovyet delegasyonunun başı olarak Kanada gezisine katılan Hamzatov’un her biri ayrı bir skandal olan davranışlarını şöyle aktarıyor:

Kanada’ya giden Sovyet Dostluk Dernekleri Birliği heyetinin başında Resul Hamzatov vardı. Durmadan içki içiyordu. Ev sahipleri, Montreal’deki bir resepsiyonda Kanada Komünist Partisi Başkan Yardımcısı Walsh’ın karısına sokulup “Kraliçem, benimle evlen, onu bırak... Yakışıklı değilim ama zenginim. Benimle iyi yaşarsın” dediğinde tam anlamıyla dehşete düştüler. Hamzatov dizlerinin üzerine çöktü ve kadının ayaklarını öpmek için emekleyerek yanına gitti.

Aynı şeyi Ottawa’daki bir resepsiyonda, Pravda muhabiri Bragin’in yaşlı karısına da yaptı.

Toronto’daki bir toplantıda yapabildiği tek konuşma, Moskova’ya döndüğünde SSCB-Kanada Derneği’ne üye olmak için başvuracağını söylemekten ibaret kaldı. İşin gülünç yanı şu ki, Kanada’da herkes onun, yani Resul Hamzatov’un, uzun yıllardır bu derneğin başkanı olduğunu zaten biliyor.

Vancouver’da Slav çalışmaları öğrencileriyle yaptığı bir buluşmada ise kendi şiirlerinden tek bir dize bile hatırlayamadı. Ve bunun gibi daha neler neler.

Belki de Boris Slutskiy’in bir zamanlar bana söylediği şey doğrudur: “Hamzatov bütünüyle şişirilmiş bir figür. Onu ‘çevirmenler’ yarattı - Kozlovski, Grebnev...” Bu söz hiç de yabana atılır görünmüyor. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1978), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 36.)

Burada karşımıza çıkan kişi, soL Haber Portalı’nın okura sunmaya çalıştığı türden bir kültürel ve sosyalist şahsiyet değil, Stalinist bürokrasinin vitrininde yıllarca taşınmış, bu vitrin sayesinde elde ettiği itibar ve ayrıcalıklarla şımarmış, sonunda da tamamen yoldan çıkmış resmî bir şöhrettir. Çernyayev’in aktardıkları, yalnızca kişisel zaaflara işaret etmiyor. Aynı zamanda rejimin gözde sanatçı ve aydınlarının nasıl bir ahlaki ve zihinsel çözülme içine sürüklendiğini de gösteriyor. Hamzatov, hiç kuşkusuz, bu çürüme sürecinin en ileri örneklerinden biriydi.

Stalinist rejimin belirli halklardan bazı isimleri parlatmış olması, o rejimin bu halklara gerçekten özgürlük, eşitlik ve kültürel gelişme sunduğunu kanıtlamaz. Tersine, Stalinist sistemin işleyiş mantığı tam da buydu: vitrine konacak örnekleri özenle seçmek, onları maddi ayrıcalıklardan faydalandırmak ve bu yapay biçimde parlatılmış örnekler üzerinden daha geniş tarihsel gerçekleri görünmez kılmak. Kafkasya halklarının yaşadığı sürgünler, baskılar, tasfiyeler, merkezileştirme hamleleri ve Büyük Rus şovenizminin yıkıcı etkileri hatırlandığında, bu resmî vitrinin ne kadar aldatıcı olduğu daha iyi anlaşılır.

Kısacası, Resul Hamzatov’un anadiline bağlılığını ve Dağıstan sevgisini veri alıp buradan bir Sovyetler Birliği güzellemesi çıkarmak tarihsel bakımdan savunulabilir değildir. Gerçek tablo çok daha çelişkili, çok daha sert ve çok daha karanlıktır. Meseleye gerçekten sosyalist bir perspektiften bakılacaksa, bürokratik ayrıcalıkları, resmî şöhret üretimini ve halkların tarihsel deneyimini örten ideolojik vitrinleri değil, bu vitrinin arkasındaki sınıfsal ve siyasal gerçeği görmek gerekir.

05 Nisan 2026

Shortages of consumer goods in Stalinist regimes

Stalin’s “theoretical contribution”

In the earlier instalments of this series, drawing on a range of testimonies, I sought to show how shortages of consumer goods, long queues, poor-quality goods, privileged channels of distribution, and the pervasive sense of deprivation surrounding everyday life were all systematic features of Stalinist regimes. I have left outside this framework, however, the episodes of acute undernourishment and the waves of famine that occurred at different times in some of these countries.

As I bring this short series to a close, I would like to touch on how the scarcity of consumer goods in the Stalinist system was sought to be legitimised at the “theoretical” level. The principal architect of this ideological intervention was, of course, Stalin himself. In the Political Report he delivered to the Sixteenth Congress of the All-Union Communist Party (Bolshevik) on 27 June 1930, Stalin made the following highly ambitious claim:

(…) here, in the U.S.S.R., the increase of mass consumption (purchasing power) continuously outstrips the growth of production and pushes it forward, whereas over there, in the capitalist countries, on the contrary, the increase of mass consumption (purchasing power) never keeps pace with the growth of production and continuously lags behind it, thus dooming industry to crises from time to time. (J. V. Stalin, Works - Vol: 12, April 1929 - June 1930, Foreign Languages Publishing House, 1954, Moscow, p. 332)

In the same report, before arriving at this conclusion, Stalin also argued that the expansion of the socialised sector had improved the material conditions of the working class; that this, in turn, had increased the capacity of the domestic market and the demand for manufactured goods; and that the growth of the domestic market had outstripped that of industry, thereby forcing industry to expand continuously:

(…) the growth of the socialised sector, inasmuch as it leads to an improvement in the material conditions of the working class, signifies a progressive increase in the capacity of the home market, an increase in the demand for manufactured goods on the part of the workers and peasants. And this means that the growth of the home market will outstrip the growth of industry and push it forward towards continuous expansion. (ibid., pp. 299-300)

These formulations were repeated time and again over the decades by Stalinist bureaucrats and ideologues, naturally amid the customary torrents of extravagant praise lavished on Stalin.

Stalin with a group of delegates to the Sixteenth Congress. Moscow, 26 June 1930. One day after this photograph was taken, he would present his notorious “theoretical contribution” aimed at justifying the scarcity of consumer goods.
Stalin was, of course, seeking through these assertions to present the shortages, imbalances and failures of distribution produced and perpetuated by the regime as though they were healthy symptoms of “socialist development”. Endless queues were thus hailed not as evidence of a failed economic order but, on the contrary, as signs of the population’s purchasing power rising at great speed. In other words, the long lines outside shops, the empty shelves, and the difficulties in obtaining basic consumer goods were to be recast not as symptoms revealing the distortions of the system, but as indicators supposedly demonstrating the progressive character of the regime.

Stalin not only sought to justify the widespread shortages of consumer goods in the Soviet Union; he also adopted, at one and the same time and in the crudest form, an underconsumptionist approach to explaining the fundamental cause of the Great Depression, which was unfolding as he delivered his report. In his view, the cause of crises in capitalist economies lay in the purchasing power of the masses lagging behind production. This approach turns consumption and consumer demand into the principal driving force of the capitalist mode of production. Yet what Marx sought to analyse in Capital was that the point of departure of capitalist production is not consumption but the production of surplus value - that is, profit and the self-expansion of capital. In Marx’s own clear formulation, the aim of capitalist production is the self-expansion of capital; in other words, the production of surplus labour, surplus value and profit. By embracing a highly vulgar version of underconsumptionism, Stalin effectively abandons this framework.

Two unemployed men seeking work in the United States during the Great Depression.
Thus, what emerges is an almost mechanical picture, as though governed by the logic of a funicular. In the supposedly “socialist” economy, purchasing power rises rapidly, and production is pulled upwards in order to keep pace with it. In the capitalist economy, by contrast, consumption cannot keep up with production because the purchasing power of the masses is held down; the system moves downwards and descends into crisis.

This crude schema, which cynically recasts the everyday hardships endured by the Soviet people as historical progress, is anything but a historical-materialist analysis.

Concluded

The testimony of Gün Benderli

The testimony of Vera Tulyakova Hikmet

The testimony of Anatoly Chernyaev

04 Nisan 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Stalin’in “teorik katkısı”

Bu serinin önceki yazılarında, Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığının, uzun kuyrukların, kalitesiz malların, ayrıcalıklı dağıtım kanallarının ve halkın gündelik yaşamını kuşatan yoksunluk duygusunun nasıl sistematik bir özellik taşıdığını farklı tanıklıklar üzerinden aktarmaya çalıştım. Bu ülkelerin bazılarında farklı dönemlerde yaşanan akut beslenme yetersizliği ve açlık dalgalarını ise bu çerçevenin dışında tuttum.

Bu mini yazı dizisini sonlandırırken, Stalinist sistemde tüketim malı kıtlığının “teorik” düzeyde nasıl meşrulaştırılmaya çalışıldığına değinmek istiyorum. Bu ideolojik müdahalenin başlıca mimarı, kuşkusuz, Stalin’di. Stalin, 27 Haziran 1930 tarihinde Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) On Altıncı Kongresi’ne sunduğu Siyasal Rapor’da şu son derece iddialı saptamaya yer veriyordu:

(…) burada, SSCB’de, kitlesel tüketimdeki (satın alma gücündeki) artış üretim artışını sürekli olarak aşmakta ve üretimi ileriye doğru itmektedir; kapitalist ülkelerde ise durum tersinedir: kitlesel tüketimdeki (satın alma gücündeki) artış üretim artışına hiçbir zaman yetişememekte, sürekli onun gerisinde kalmakta ve böylece sanayiyi dönem dönem krizlere sürüklemektedir. (J. V. Stalin, Eserler - Cilt: 12, Nisan 1929 - Haziran 1930, çev.: Süheyla Kaya, red.: İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 1. baskı, Ekim 1992, İstanbul, s. 275)

Aynı raporda Stalin, bu sonuca varmadan önce, toplumsallaşmış sektörün büyümesinin işçi sınıfının maddi koşullarını iyileştirdiğini, bunun da iç pazarın kapasitesini ve mamul mallara olan talebi artırdığını, dolayısıyla iç pazarın büyümesinin sanayinin büyümesini geride bırakarak onu sürekli genişlemeye zorladığını da ileri sürer:

(…) toplumsallaşmış sektörün büyümesi, işçi sınıfının maddi koşullarını iyileştirdiği ölçüde, iç pazarın kapasitesini genişletmekte ve işçi ve köylülerin mamul mallara olan talebini artırmaktadır. Bu da iç pazarın büyümesinin sanayinin büyümesini aşacağı ve sanayiyi sürekli genişlemeye doğru iteceği anlamına gelir. (a.g.e., s. 249-250) [*]

Bu formülasyonlar daha sonraki on yıllar boyunca Stalinist bürokratlar ve ideologlar tarafından sık sık -elbette Stalin’e ölçüsüzce yağdırılan övgüler eşliğinde- tekrarlanıp durdu.

Stalin, 16. Kongre delegelerinin bir bölümüyle. Moskova, 26 Haziran 1930. Fotoğrafın çekilmesinden bir gün sonra, tüketim malı kıtlığını aklamaya dönük o meşhur “teorik katkısını” sunacaktı.
Stalin bu saptamalar aracılığıyla, rejimin yol açtığı ve yeniden ürettiği kıtlık, dengesizlik ve dağıtım bozukluklarını sözde “sosyalist gelişmenin” sağlıklı belirtileri gibi göstermeyi amaçlıyordu, hiç kuşkusuz. Bitmek bilmeyen kuyruklar, böylece, başarısız bir ekonomik örgütlenmenin değil, tersine, halkın satın alma gücünün büyük bir hızla yükselmesinin işareti olarak sunuluyor ve selamlanıyordu. Bir başka deyişle, dükkânların önlerinde uzayan kuyruklar, boş raflar ve temel tüketim mallarına erişimde yaşanan güçlükler, sistemin çarpıklığını ele veren belirtiler olmaktan çıkarılıp rejimin ilerici karakterini kanıtlayan göstergelere dönüştürülmek isteniyordu.

Stalin yalnızca Sovyetler Birliği’nde yaşanan yaygın tüketim malı kıtlığını aklamakla kalmaz; aynı anda, raporunu sunduğu sırada yaşanmakta olan Büyük Buhran’ın temel nedenini açıklamak için -en kaba biçimiyle- eksik tüketimci bir yaklaşımı da benimser. Kapitalist ekonomilerde krizin nedeni, ona göre, kitlelerin satın alma gücünün üretimin gerisinde kalmasıdır. Bu yaklaşım, tüketim ve tüketici talebini kapitalist üretim tarzının temel itici gücü haline getirir. Oysa Marx’ın Kapital’de çözümlemeye çalıştığı şey, kapitalist üretimin hareket noktasının tüketim değil, artı-değer üretimi, yani kâr ve sermayenin kendini genişletmesi olduğudur. Marx’ın açık ifadesiyle, kapitalist üretimin amacı sermayenin kendini büyütmesidir; başka bir deyişle artı-emeğin, artı-değerin ve kârın üretimidir. Stalin ise eksik tüketimciliğin çok vülger bir versiyonunu benimseyerek bu çerçeveyi fiilen terk eder.

Büyük Buhran döneminde ABD’de iş arayan iki işsiz.
Böylece ortaya adeta füniküler mantığıyla işleyen mekanik bir tablo çıkar. Sözde “sosyalist” ekonomide satın alma gücü hızla yükselir; üretim de buna ayak uydurmak için yukarı doğru çekilir. Kapitalist ekonomide ise kitlelerin satın alma gücü bastırıldığı için tüketim üretime yetişemez; sistem aşağı doğru iner ve bunalıma sürüklenir.

Sovyet halkının çektiği gündelik sıkıntıları sinik bir biçimde tarihsel ilerleme diye yeniden adlandıran bu kaba şema, kesinlikle tarihsel maddeci bir tahlil değildir.

[*] İnter Yayınları’nın çevirisi genel anlamı vermekle birlikte hem ifade akışı hem de bazı tercihleri bakımından iyi bir çeviri sayılmaz. Bu nedenle Stalin’den yapılan her iki alıntı üzerinde, metnin Sovyetler Birliği’nde yayımlanmış İngilizce çevirisini esas alarak bazı düzeltmeler yaptım. - k.ü.

Bitti

02 Nisan 2026

Shortages of consumer goods in Stalinist regimes

The testimony of Gün Benderli

Gün Benderli’s autobiography, Su Başında Durmuşuz (We Have Stood by the Water), in which she chiefly recounts her political memoirs, contains a number of observations worth noting on the scarcity of consumer goods in Stalinist regimes and the poor quality of those that were available.

In August 1952, Benderli arrived by train in Hungary -the country where she would spend the greater part of her life- with her then husband, Necil Togay. She describes her first impressions after leaving Keleti (Eastern) Station in the following words:

The moment I stepped out of the station, I felt as though I had been struck by lightning. I thought I was literally going to faint. Keleti Station is right in the heart of the city. So the moment you leave the station, you find yourself immediately on one of the city’s shopping streets. Whether you like it or not, the first things you see are the shops. My God, until then I had never seen shop windows so neglected, so dusty and so ugly. And in those windows, goods that were pitifully shabby and decrepit.

(…) The state of Budapest’s shops really came as a shock to me. (Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İletişim Yayınları, 1st edition, 2022, Istanbul, p. 171)

In this passage, Benderli is not referring to empty shelves or to a shortage of consumer goods. In any case, she could hardly have made such an observation the moment she arrived. What struck her eye at once was the neglect of the shops, the dust on the display windows, and the shabbiness of the goods on show. The situation was so bad that, for a moment, Benderli felt she really was about to faint.

Some may find Benderli’s reaction exaggerated. I do not. For the first face a capital city presents to the outside world, right at its centre, to be so poor, so ugly and so neglected must have suggested to Benderli that this was not merely a temporary failing. It seems that the scene she encountered in Budapest struck her as different from, and more disturbing than, the forms of poverty she had seen before. As someone who had burnt her bridges and left her country behind, it is entirely understandable that such a sight should have filled her with anxiety about the kind of life that awaited her.

Following this anecdote, Benderli also provides some information about the boarding house in Budapest where she and her husband stayed for a while. During these first months, since the meals were prepared by those who ran the boarding house and she herself was not much involved in the shopping, she did not yet experience the city’s food shortages at first hand. Before long, however, she began to realise that even obtaining the most basic foodstuffs was a serious problem:

All the rooms in this boarding house, which occupied a large flat, opened onto a spacious hall. There was a huge table there, around which we gathered in the evenings. We ate our meals there, at a very low price. The boarding house was run by a woman named Eszter Fekete, who was considerably older than we were. Together with her assistant, Annuska, she dealt with the shopping and the preparation of the meals. At the time, I had no idea how difficult a task this was. One day, when Eszter came back from the market and said with delight, “I found tomato paste”, I was quite taken aback. I did not do any shopping myself, nor did I go to the grocer’s or anywhere of that sort. Meals were simply set before me, whether in the Radio canteen, in a restaurant, or here at the boarding house. As it turned out, in those days even obtaining the most essential foodstuffs was quite an achievement. Eszter never let us feel the lack of anything. I also saw Eszter’s husband, Pali, from time to time, though I did not know what he did. Although no friendship developed between us, I only realised much later that Eszter and Pál Fekete, who had been a great help to me, worked for the Hungarian security services. (pp. 192-193)

The Stalin monument in Budapest’s City Park.
After their stay at the boarding house, Benderli and her husband moved into their first home in Budapest. It was the first flat of their own they had had. Benderli also mentions some of the buildings nearby. She notes that close to the block of flats they had moved into there was a historic and “very beautiful villa”, which Soviet bureaucrats posted in Budapest used as a private shop for their own exclusive use:

In those days in Budapest, when even lemons were unavailable, let alone oranges, mandarins and bananas, the sight of crates of lemons being carried into that shop in full view of everyone, and of Soviet women coming out with bulging shopping bags, quite understandably aroused anger among onlookers. (p. 208)

It is a well-known fact that under Stalinist regimes the bureaucracy became detached from the living conditions of ordinary people and developed interests of its own. What makes the picture here even more striking, however, is that, alongside the privileged local bureaucratic caste, the bureaucrats of another ‘great’ power -one directly involved in the governance of the country- also constituted a second privileged stratum.

The damaged head of the Stalin statue in Budapest after it was torn down and dragged through the streets (1956).
During the 1956 Uprising, which broke out four years after her arrival in Hungary, Benderli was forced to flee the country. She recounts that the ship carrying them out of the country was also full of uncouth Soviet bureaucrats and their wives, whose real concern was not “socialist internationalism” but saving the goods they had acquired:

Around us there were only foreigners -indeed, only Soviets, only Russians. Good Lord, what did they not have with them, in their hands? Sewing machines, little trunks, enormous suitcases, even chandeliers -there was everything; they were taking everything away with them. They were quite literally moving house. There is a saying, “the sheep worries about its life, the butcher about his meat”, and it was exactly like that. Everyone knew that this steamer about to leave the quay was the last one, and it was perfectly obvious how many people and how much luggage it could carry. Yet on the quay there was a mass of people and possessions far beyond the ship’s capacity. Even today, in a calmer frame of mind, I still cannot find words to describe the behaviour of those Russian women that day. One could hardly help feeling that the national guards shaking their fists at them were in the right. (pp. 291-292)

To be continued 

Stalin’s “theoretical contribution”

The testimony of Vera Tulyakova Hikmet

The testimony of Anatoly Chernyaev

01 Nisan 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Gün Benderli’nin tanıklığı

Tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) üyesi olan Gün Benderli’nin ağırlıklı olarak siyasi anılarını aktardığı Su Başında Durmuşuz başlıklı otobiyografisi, Stalinist rejimlerdeki tüketim malı kıtlığı ve bulunan malların kalitesizliği konusunda üzerinde durulmaya değer bazı gözlemler içeriyor.

1952 yılının ağustos ayında, o tarihteki eşiyle (Necil Togay) birlikte trenle, yaşamının çok büyük bölümünü geçireceği Macaristan’a gelen Benderli, Keleti (Doğu) Garı’ndan çıktıktan sonraki ilk izlenimlerini şu sözlerle anlatıyor:

Gardan çıkar çıkmaz yıldırımla vurulmuşa döndüm. Kelimenin tam ve gerçek anlamıyla bayılıyorum sandım. Keleti garı, şehrin tam göbeğindedir. Yani gardan çıkar çıkmaz kendinizi derhal şehrin alışveriş caddelerinden birinde bulursunuz. İsteseniz de istemeseniz de ilk gördüğünüz şeyler mağazalardır. Allahım, ben o zamana kadar böylesine bakımsız, toz içinde ve çirkin mağaza vitrinleri görmemiştim. Mağaza vitrinleri ve bu vitrinlerde acınacak derecede külüstür eşyalar.

(…) Budapeşte mağazalarının bu hali gerçekten bende şok etkisi yapmıştı. (Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İletişim Yayınları, 1. baskı, 2022, İstanbul, s. 171)

Bu alıntıda Benderli, rafların boşluğundan ya da tüketim mallarının eksikliğinden söz etmiyor. Ayağının tozuyla böyle bir gözlem yapması da zaten pek mümkün değil. Daha ilk anda gözüne çarpan şey, mağazaların bakımsızlığı, vitrinlerin toz içinde oluşu ve sergilenen malların külüstürlüğü. Durum öyle kötü ki, Benderli bir an için gerçekten bayılmak üzere olduğu duygusuna kapılıyor.

Benderli’nin tepkisini abartılı bulanlar olabilir. Bana öyle gelmiyor doğrusu. Bir başkentin merkezinde, dışarıya ilk gösterilen yüzün böylesine yoksul, çirkin ve bakımsız olması, meselenin geçici bir aksaklıktan ibaret olmadığını düşündürmüş olmalı Benderli’ye. Anlaşılan Budapeşte’de karşılaştığı manzara, Benderli üzerinde daha önce gördüğü yoksulluk biçimlerinden bile farklı ve sarsıcı bir etki yaratmış. Tüm gemileri yakarak ülkesini terk etmiş bir insan olarak, bu manzara karşısında kendisini nasıl bir hayatın beklediğine dair kaygıya kapılması da son derece anlaşılır.

Bu anekdotun ardından Benderli, Budapeşte’de eşiyle birlikte bir süre kaldıkları pansiyon hakkında da bazı bilgiler aktarıyor. Bu ilk aylarda, yemekler pansiyonu işleten kişiler tarafından hazırlandığı, kendisi de alışveriş işlerine pek karışmadığı için, kentteki gıda kıtlığını henüz doğrudan yaşamıyor. Ancak çok geçmeden, en temel gıda maddelerine erişmenin bile ciddi bir mesele olduğunu fark etmeye başlıyor:

Büyük bir apartman dairesinde olan bu pansiyonun tüm odaları, büyük bir hole açılıyor. Burada kocaman bir masa var. Akşamları bu masa etrafına doluşuyoruz. Yemeğimizi, çok ucuz bir fiyata, burada yiyoruz. Pansiyonu, Eszter Fekete adında yaşça bizden oldukça büyük bir hanım yönetiyor. Alışveriş işleriyle, yemeklerin hazırlanmasıyla, yardımcısı Annuşka ile birlikte o meşgul oluyor. Bunun ne kadar zor bir iş olduğunun henüz farkında değilim. Bir gün pazardan gelen Eszter'in, sevinçle, “domates salçası buldum” demesine şaşıp kalmıştım. Benim ne alışveriş ettiğim var, ne bakkala çakkala gittiğim. Yemekler, ya Radyo’nun kantininde, ya lokantada ya da bu pansiyonda hazır önüme konuyor. Meğer o sıralarda en zaruri gıda maddelerini bile bulabilmek büyük bir hünermiş. Eszter bize hiçbir şeyin yokluğunu çektirmedi. Eszter'in kocası Pali'yi de arada bir görüyor ama ne iş yaptığını bilmiyordum. Aramızda bir dostluk kurulmamakla birlikte, bana çok büyük yardımları dokunan Eszter ve Pal Fekete'nin Macar emniyetinde çalıştıklarını çok sonra anladım. (s. 192-193)

Budapeşte Şehir Parkı'ndaki Stalin anıtı.
Benderli ve eşi, pansiyonda geçirdikleri bu dönemin ardından Budapeşte’deki ilk evlerine taşınıyorlar. Burası kendilerine ait ilk apartman dairesi. Benderli, evlerinin yakınındaki bazı binalardan da söz ediyor. Taşındıkları apartman dairesinin yakınlarında tarihî ve “çok güzel bir villa” bulunduğunu, Budapeşte’de görevli Sovyet bürokratlarının bu villayı kendilerine özel mağaza olarak kullandıklarını belirtiyor:

Budapeşte'de, portakal, mandalina, muz gibi meyveler şöyle dursun limonun bile bulunmadığı o günlerde o mağazaya, herkesin gözü önünde giren sandık sandık limonlar ve alışverişe giden Sovyet kadınlarının dolu filelerle dışarı çıkmaları, bunları görenlerde haklı olarak öfke yaratıyordu. (s. 208)

Stalinist rejimlerde bürokrasinin sıradan halkın yaşam koşullarından ayrıştığı ve kendine özgü çıkarlar geliştirdiği bilinen bir olgudur. Ancak burada tabloyu daha da çarpıcı kılan, yerli ayrıcalıklı bürokratik kastın yanı sıra, ülkenin yönetimine fiilen müdahil olan başka bir ‘büyük’ devletin bürokratlarının da ikinci bir ayrıcalıklı zümre oluşturmasıdır.

Budapeşte’deki Stalin heykelinin parçalanıp sokaklarda sürüklendikten sonra hasar görmüş başı (1956).
Macaristan’a gelişinden dört yıl sonra patlak veren 1956 Ayaklanması sırasında bu ülkeden kaçmak zorunda kalan Benderli, kendilerini ülke dışına çıkaran geminin de asıl dertleri “sosyalist enternasyonalizm” değil, edindikleri malları kurtarmak olan görgüsüz Sovyet bürokratları ve onların eşleriyle dolu olduğunu anlatır:

Etrafımızda yalnızca yabancılar, hatta yalnızca Sovyetler, Ruslar vardı. Aman Allahım, neler yoktu yanlarında, ellerinde. Dikiş makineleri mi, ufak sandıklar mı, koca koca bavullar mı, hatta, hatta avizeler mi istersiniz, her şey vardı, her şeyi götürüyorlardı. Ev taşıyorlardı düpedüz. Hani, koyun can derdinde kasap et derdinde, diye bir söz vardır ya, aynen öyle! İskeleden kalkacak bu vapurun son vapur olduğunu herkes biliyordu, vapurun ne kadar insan, ne kadar eşya alabileceği apaçık meydandaydı. Oysa vapurun istiabından çok daha büyük bir insan ve mal birikimi vardı rıhtımda. O Rus kadınlarının, o günkü o davranışlarını, bugün salim kafayla bile nitelendiremiyorum. Kendilerine yumruk sallayan milli muhafızlara hak vermemek elden gelmiyordu. (s. 291-292)

Devam edecek

Stalin’in “teorik katkısı”

Vera Tulyakova Hikmet’in tanıklığı



Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)

Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı

30 Mart 2026

Shortages of consumer goods in Stalinist regimes

The testimony of Vera Tulyakova Hikmet 

Vera Tulyakova Hikmet (1932-2001), in her book Bahtiyar Ol Nâzım (Be Happy, Nâzım), brings together her recollections of the final years of Nâzım Hikmet’s life (1955-1963) and the inner conversations she continued to hold with him after his death, all in the form of a kind of intimate dialogue. Unsurprisingly, the book contains striking observations that shed light not only on Nâzım Hikmet’s private life, but also on everyday life in the Soviet Union -particularly in Moscow- and on the nature of the Stalinist regime.

In the Soviet Union, Nâzım Hikmet was a world-renowned poet whom the Kremlin bureaucracy prominently displayed and who was sincerely devoted to the Stalinist regime. For this reason, like other Soviet intellectuals and artists regarded as loyal to the regime, he enjoyed access to a range of material privileges unavailable to ordinary citizens. These included access to special shopping channels and the possibility of travelling to wealthy Western countries and shopping there.

Vera Tulyakova, who at a young age left her husband -while the mother of a young daughter- to live with Nâzım Hikmet, and later married him, had not enjoyed such material privileges before that relationship. She therefore knew the hardships faced by ordinary Soviet citizens not as an outside observer, but as someone who had experienced them at first hand: the struggles of daily life, the queues, the shortages, the rough treatment meted out to the public by shop workers, and the deprivation of life in the provinces. In her book, Tulyakova also includes a number of important observations on these issues. In this article, I would like to consider what we can learn, in this context, from her testimony.

Nâzım Hikmet and Vera Tulyakova. Paris, 1961. The couple were able to travel abroad and shop there -opportunities denied to the overwhelming majority of Soviet citizens.

In her book, Vera Tulyakova describes the stifling atmosphere created in urban life by the shortage of consumer goods as follows:

You did not like going round the shops, yet you used to say that shops reflected the standard of living, the way of life, the tastes and the problems of a country’s people. For you, wandering through our shops, always crammed with people, was sheer torture. In our bleak, barren city, it was virtually impossible to buy anything with ease. The queues, the airlessness, people’s lack of respect for one another, the humiliation of the public -all this was profoundly repellent to you. If you had a serious need, you would go to GUM [*] and shop in the section that was then reserved for government officials and their spouses. (Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nâzım, ed. Anna Stepanova, trans. Hülya Arslan, YKY, 1st ed., February 2008, Istanbul, pp. 303-304)

I fully agree with Nâzım Hikmet’s view that “shops reflect the standard of living, the way of life, the tastes and the problems of a country’s people”. This series is intended precisely to dwell on that very “reflection” and, by bringing together different testimonies, to build up a more complete picture.

Queues, airlessness, crowds, discourtesy and humiliation are fused into a single tableau in this passage. It is, of course, hardly surprising that Nâzım Hikmet did not wish to frequent Moscow’s shops when such an atmosphere prevailed. When he needed something, however, the poet did not hesitate to make use of the privilege granted to him by the Stalinist regime, shopping in the special section of GUM reserved for government officials and their spouses.

Tulyakova’s words lay bare, through concrete everyday examples, the contradiction between official property relations and the actual mechanisms of distribution in Soviet society. Moreover, this passage also exposes the contradiction inherent in Nâzım Hikmet’s own position: he was disturbed by the conditions to which ordinary Soviet citizens were subjected, yet he could not -or would not- renounce the privileges that shielded him from those very conditions.

What Tulyakova recounts two pages later takes this contradiction a step further:

Among the discarded manuscript pages you had thrown away, my eye was caught by an episode from the play İvan İvanoviç Var Mıydı? (Was There an Ivan Ivanovich?) [**]. Its hero enters a shop specially created for him, and a series of comic incidents follows. I asked you why you had thrown it away. You said to me:

“Marianna Mikhailovna [the person in charge of the privileged shopping section at GUM - k.ü.] saw the play at the Satire Theatre, my dear. When I called on her the other day, she said to me, ‘Nâzım, you mock your hero’s privileged access to a special shop, yet when the need arises you yourself take advantage of such privilege and come to us for help. It is not a very becoming thing to do.’ I was so ashamed, I can’t tell you! I came home and corrected that passage at once. Otherwise, it would not have been honest... What can I do? I hate queues. It is awful that there are queues everywhere here. And the shop assistants are terribly rude as well. Yesterday, in the shop near us, the cashier told off a woman so harshly! And yet it was the cashier herself who had given her the wrong change. But it did not even occur to her to apologise. You would have thought she was some millionaire sitting at the till of her own private shop, and that the people in front of her were her servants. She told the woman off, quite unjustly, in front of the whole shop. The woman left in tears, looking quite ill. I saw that she was pregnant as well!

(...)

And do you know what happened in the shop afterwards? I waited for a while. When there was no one left in front of the cashier, I went up to her and said quietly: 'Why did you insult that woman? She had done nothing wrong. Besides, even if she had been at fault in some way, you still ought to behave politely. If you are in a bad mood, you cannot take it out on other people! They go home or to work carrying the bad energy they have absorbed from you. Then everyone starts hurting one another. You have no right to do that.' She listened to me with a stupid, vacant expression, and then do you know what she said? 'Citizen, go and give these lectures in your own home, in Georgia. Here we raise hell over a single kopeck, whereas where you come from you cannot get even a rouble. I stayed there for twenty-four days, I holidayed in Sukhumi, I know. My skin has not even lightened yet. Come on, Citizen, move away from the till, you are holding up the queue.'” (pp. 306-307)

The importance of this passage becomes clear on several levels. First of all, it shows that the shortage of consumer goods in the Soviet Union did not merely mean empty shelves, long queues and wasted time; it also generated a profound alienation and an everyday coarseness that corroded social relations. The cashier’s treatment of the customer is more than a simple instance of “rudeness”: it also lays bare the worthlessness of the citizen in the eyes of the system. Here, the cashier does not behave like a public employee providing a service, but almost like the mistress of a small realm of power.

Nâzım Hikmet’s reaction when the glaring contradiction between what he wrote and what he did was thrown in his face is also striking. After the deep shame he felt, he tried to remove this contradiction by cutting from the play the episode concerning the privileged shop. Since he was unwilling to give up the special shopping channels granted to him by the Stalinist regime, he attempted to resolve the inconsistency by deleting the privilege of the special shop from the text itself. Had this contradiction not been so plainly brought to his attention, he would no doubt have felt no need to make any alteration to the play.

GUM, Red Square, Moscow, 1953. Decorated for the May Day celebrations. 
Nâzım Hikmet’s criticism of the cashier is also worth dwelling on. He senses that the rudeness he witnesses in the shop is not merely a matter of individual temperament, but something that spreads through society like a poison in its veins. People are humiliated and, when the opportunity arises, they pass that humiliation on to someone else; thus scarcity and bureaucratic coarseness give rise not only to economic hardship, but also to moral decay.

The cashier’s reply, mistaking Nâzım Hikmet for a Georgian, reveals another reality as well: within the Soviet Union, both levels of consumption and access to consumer goods were profoundly unequal. In referring to the relative abundance of Georgia, the woman is in fact exposing the regional inequalities produced -and continually reproduced- by the regime. Moreover, the cashier’s resort to a national marker, and her scarcely veiled suggestion that a “Georgian” ought to know his place in Moscow, is also worth noting.

In the final passage I wish to dwell on, Vera Tulyakova takes the reader to a rural settlement near the capital:

Recently, I was in a village near Klin, about a hundred kilometres from the capital. In the only shop available to the villagers, there was nothing but vodka and bread. The old women I met tearfully begged me to send them some cheap sweets from Moscow for the anniversary celebrations of the Revolution. All they wanted was three half-kilo packets... I sent them. (italics in the original; p. 314)

This brief passage, in which Vera Tulyakova recounts a visit she made to a village after Nâzım Hikmet’s death, is powerful enough to sustain an entire article on its own. In a village barely a hundred kilometres from Moscow, the only shop where local people could do their shopping stocked nothing but vodka and bread. We are speaking of the mid-1960s. Behind the official celebrations and propaganda displays, ordinary people were locked in a grinding daily struggle to meet even their most basic consumer needs. This, in turn, lays bare the Stalinist regime’s failure at the level of everyday life and the chasm between bureaucratic privilege and the living conditions of the people.

[*] GUM is the abbreviated name of the famous state department store on Moscow’s Red Square. The name is formed from the initials of the Russian words Gosudarstvenny Universalny Magazin, meaning “State Universal Store”.

[**] The play referred to here is İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? (Was There an Ivan Ivanovich, or Was There Not?), which Nâzım Hikmet wrote in Moscow in 1955. It was staged at the Moscow Satire Theatre on 11 May 1957, but was banned after its fifth performance. The play was later performed in some Stalinist countries under local titles.

To be continued

29 Mart 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Vera Tulyakova Hikmet’in tanıklığı

Vera Tulyakova Hikmet (1932-2001), Bahtiyar Ol Nâzım başlıklı kitabında, Nâzım Hikmet’in hayatının son yıllarına (1955-1963) ilişkin anılarını ve onun ölümünün ardından kendisiyle sürdürdüğü içsel konuşmaları bir tür söyleşi havası içinde bir araya getirir. Kitap, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yalnızca Nâzım Hikmet’in özel hayatına değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’ndeki, özellikle de Moskova’daki gündelik yaşama ve Stalinist rejimin işleyişine ışık tutan dikkat çekici gözlemler içerir.

Nâzım Hikmet, Sovyetler Birliği’nde Kremlin bürokrasisinin vitrinde tuttuğu ve Stalinist rejime içtenlikle bağlı olan dünyaca ünlü bir şairdi. Bu nedenle, rejimin sadık kabul ettiği diğer Sovyet aydın ve sanatçıları gibi, o da sıradan yurttaşların sahip olmadığı birçok maddi imkâna erişebiliyordu. Buna ayrıcalıklı alışveriş kanallarından yararlanmak ve zengin Batı ülkelerine giderek oralarda alışveriş yapabilmek de dahildi.

Genç yaşta, bir kız çocuğunun annesiyken eşinden ayrılarak Nâzım Hikmet’le birlikte yaşamaya başlayan ve daha sonra evlenen Vera Tulyakova ise, bu birliktelik öncesinde bu tür maddi ayrıcalıklardan yararlanabilen biri değildi. Dolayısıyla, sıradan Sovyet yurttaşlarının gündelik hayatta karşılaştığı güçlükleri, kuyrukları, yokluğu, mağaza çalışanlarının halka karşı hoyratlığını ve taşradaki yoksunluğu dışarıdan gözleyen biri olarak değil, doğrudan yaşamış biri olarak biliyordu. Tulyakova, kitabında bu sorunlara ilişkin birkaç önemli gözleme de yer veriyor. Bu yazıda ben de onun tanıklığından bu bağlamda neler öğrenebileceğimizi ele almak istiyorum.

Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova. Paris, 1961. Çift, Sovyet yurttaşlarının ezici çoğunluğuna kapalı olan yurtdışı seyahati ve burada alışveriş yapma imkânlarından yararlanabiliyordu.
Vera Tulyakova, kitabında tüketim malı kıtlığının şehir hayatında yarattığı bunaltıcı ortamı şöyle anlatıyor:

Mağaza gezmeyi sevmezdin, ama mağazaların ülke halkının yaşam seviyesini, tarzını, zevklerini ve problemlerini yansıttığını söylerdin. Bizim her zaman tıka basa insanla dolu mağazalarımızda dolaşmak senin için ağır bir işkenceydi. Çıplak şehrimizde kolaylıkla bir şey satın almak olanak dışıydı. Kuyruklar, havasız ortam, insanların birbirine karşı saygısızlığı, halkın aşağılanması sana son derece itici geliyordu. Eğer ciddi bir gereksinimin olursa GUM’a gider [*], o yıllarda hükümet görevlileri ve eşleri için ayrılmış bölümden alışveriş yapardın. (Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nâzım, der.: Anna Stepanova, çev.: Hülya Arslan, YKY, 1. baskı, Şubat 2008, İstanbul, s. 303-304)

Nâzım Hikmet’in, “mağazaların ülke halkının yaşam seviyesini, tarzını, zevklerini ve problemlerini yansıttığı” yönündeki fikrine kesinlikle katılıyorum. Bu yazı dizisi zaten tam da bu “yansıma” üzerinde durmayı ve farklı tanıklıkları bir araya getirerek biraz daha bütünlüklü bir resim oluşturmayı amaçlıyor.

Kuyruklar, havasızlık, kalabalık, saygısızlık ve aşağılanma bu alıntıda tek bir tabloda birleşiyor. Nâzım Hikmet’in böylesi bir ortamın hâkim olduğu Moskova mağazalarına gitmek istememesi elbette şaşırtıcı değil. Şair, ihtiyaç duyduğunda, GUM’daki hükümet görevlilerine ve eşlerine ayrılmış özel bölümden alışveriş yapmaktan, yani Stalinist rejimin kendisine sağladığı ayrıcalığı kullanmaktan da geri durmuyor.

Tulyakova’nın sözleri, Sovyet toplumunda resmî mülkiyet ilişkileriyle gerçek dağıtım biçimleri arasındaki çelişkiyi somut, gündelik örnekler üzerinden gözler önüne seriyor. Dahası, bu pasaj Nâzım Hikmet’in konumundaki çelişkiyi de açığa çıkarıyor: sıradan Sovyet yurttaşlarının maruz kaldığı koşullar onu rahatsız ediyor, ama bu koşullardan korunmasını sağlayan ayrıcalıklardan da vazgeç(e)miyor.

Vera Tulyakova’nın iki sayfa sonra aktardıkları bu çelişkiyi daha da ilginç bir düzeye taşıyor:

Attığın müsvedde kâğıtların içinde “İvan İvanoviç Var Mıydı?” [**] oyunundan bir epizot çarpmıştı gözüme. Oyunun kahramanı kendisi için özel olarak yapılmış mağazaya giriyor ve komik olaylar yaşanıyordu. Niye attığını sordum. Şöyle dedin bana:

“Marianna Mihaylovna [GUM’daki ayrıcalıklı alışveriş bölümünün başında bulunan kişi-k.ü.] Satir Tiyatrosu’nda görmüş oyunu, cancağızım. Geçen ona uğradığımda, ‘Nâzım, kahramanınızın özel mağaza ayrıcalığı ile alay ediyorsunuz, ama gerektiğinde kendiniz de ayrıcalıktan faydalanıp bizden yardım istiyorsunuz, hoş bir şey değil bu,’ dedi. Ne kadar utandım, anlatamam! Eve gelip düzelttim o bölümü hemen. Yoksa dürüst bir davranış olmayacaktı... Ne yapayım, kuyruklardan nefret ediyorum. Burada her yerde kuyruk olması çok kötü. Üstelik satıcılar da son derece kaba. Dün bizim buradaki dükkânda kasiyer, bir kadını öyle bir azarladı ki! Oysa kasiyerin kendisi para üstünü doğru vermemişti. Ama aklına özür dilemek gelmedi bile. Sanırsın, kendisi milyonerin teki, şahsi mağazasının kasasına oturmuş, önündekiler de onun hizmetkârları. Tüm mağazanın önünde azarladı haksız yere kadını. Kadın ağlaya ağlaya, hasta gibi çıktı mağazadan. Gördüm, hamileymiş de!

(…)

Sonra, mağazada ne oldu biliyor musun? Bekledim biraz. Kasiyer kadının önü boşaldığında yaklaştım yanına ve yavaşça: ‘Neden kadına hakaret ettiniz? Hiçbir suçu yoktu. Kaldı ki bir konuda hatalı bile olsa nazik davranmanız gerekir. Sizin moraliniz bozuksa bunun hıncını başkalarından alamazsınız! Onlar sizden aldıkları kötü enerjiyle evde, işte başkaları ile karşılaşıyorlar. Herkes birbirini incitmeye başlıyor. Buna hakkınız yok,’ dedim. Aptal bakışlarla beni dinledi, dinledi, sonra da ne dedi biliyor musun? ‘Yurttaş, siz bu dersleri gidin de, kendi evinizde Gürcistan’da verin. Bizde bir kuruş için kıyamet koparken sizde bir ruble bile alamazsınız. Yirmi dört gün kaldım ben, Suhumi’de tatil yaptım, biliyorum. Daha tenimin rengi bile açılmadı. Hadi Vatandaş, çekilin kasanın önünden, kuyruğa engel oluyorsunuz.’” (s. 306-307)

Bu pasajın önemi birkaç düzeyde ortaya çıkıyor. Her şeyden önce, Sovyetler Birliği’nde tüketim malı kıtlığının yalnızca boş raflar, uzun kuyruklar ve boşa harcanan zaman anlamına gelmediğini, aynı zamanda toplumsal ilişkileri aşındıran derin bir yabancılaşma ve gündelik hoyratlık ürettiğini gösteriyor. Kasiyerin müşteriye davranışı, sıradan bir “kabalık” örneği olmanın ötesinde, yurttaşın sistem karşısındaki değersizliğini de açığa vuruyor. Burada kasiyer, kamusal bir hizmet sunan görevli değil, adeta küçük bir iktidar alanının efendisi gibi davranıyor.

Nâzım Hikmet’in yazdığı ile yaptığı arasındaki bariz çelişkinin yüzüne vurulması karşısındaki tutumu da dikkat çekici. Yaşadığı derin utancın ardından, bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için oyundaki özel mağaza ayrıcalığıyla ilgili epizotu metinden çıkarıyor. Stalinist rejimin kendisine sağladığı özel alışveriş kanallarından vazgeçmeye yanaşmadığı için, bu çelişkiyi özel mağaza ayrıcalığını metinden silerek gidermeye çalışıyor. Bu çelişki kendisine açıkça hatırlatılmamış olsa, hiç kuşkusuz metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı da duymayacaktı.

Moskova, Kızıl Meydan’daki GUM, 1953. Bina 1 Mayıs kutlamaları için süslenmiş. 
Nâzım Hikmet’in kasiyere yönelttiği eleştiri de üzerinde durmaya değer. Çünkü o, mağazada tanık olduğu kabalığın yalnızca tek tek insanların karakteriyle ilgili olmadığını, toplumun damarlarında bir zehir gibi yayıldığını seziyor. İnsanlar aşağılanıyor, sonra ellerine fırsat geçtiğinde bu aşağılanmayı bir başkasına yöneltiyorlar; böylece kıtlık ve bürokratik hoyratlık, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir çürüme de yaratıyor.

Nâzım Hikmet’i Gürcü zanneden kasiyerin verdiği cevap ise başka bir gerçeği açığa vuruyor: Sovyet coğrafyası içinde hem tüketim düzeyi hem de tüketim mallarına erişim imkânları son derece eşitsizdi. Kadın, Gürcistan’daki görece bolluğa atıf yaparken, aslında rejimin yol açtığı ve sürekli yeniden ürettiği bölgesel eşitsizlikleri de ele veriyor. Bunun yanı sıra, kasiyerin milliyet vurgusuna başvurması ve bir “Gürcü”nün Moskova’da yerini bilmesi gerektiğini üzeri çok da örtülü olmayan bir biçimde ima etmesi de not edilmeye değer.

Üzerinde durmak istediğim son pasajda ise Vera Tulyakova okuru başkent çevresindeki kırsal bir yerleşim yerine götürüyor:

Geçenlerde başkentin yüz kilometre kadar uzağındaki Klin yakınlarında bir köydeydim. Halkın alışveriş ettiği yegâne dükkânda votka ve ekmekten başka bir şey yoktu. Karşılaştığım nineler, devrimin yıldönümü kutlamaları için onlara Moskova’dan ucuz şekerlemeler göndermemi rica ettiler gözyaşları içinde. Yarım kiloluk üç paketti istedikleri... Gönderdim. (italik orijinal metin; s. 314) 

Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra Vera Tulyakova’nın yaptığı bir köy ziyaretini aktaran bu kısa pasaj, başlı başına bir yazıyı taşıyabilecek kadar güçlü. Moskova’ya yalnızca yaklaşık yüz kilometre uzaklıktaki bir köyde, halkın alışveriş edebildiği tek dükkânda votka ve ekmek dışında hiçbir şey bulunmuyor. 1960’lı yılların ortalarından söz ediyoruz. Resmî kutlamaların ve propaganda gösterilerinin ardında, sıradan insanlar en basit tüketim ihtiyaçlarını bile karşılayamadıkları yıpratıcı bir gündelik hayat mücadelesi içindeler. Bu da Stalinist rejimin gündelik yaşam düzeyindeki başarısızlığını ve bürokratik ayrıcalıklarla halkın yaşam koşulları arasındaki uçurumu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.

[*] GUM, Moskova’daki Kızıl Meydan’da bulunan ünlü devlet mağazasının kısa adıdır. Rusçada “Devlet Evrensel Mağazası” anlamına gelen Gosudarstvennıy Universalnıy Magazin sözlerinin baş harflerinden oluşur.

[**] Burada sözü edilen tiyatro oyunu, Nâzım Hikmet’in 1955’te Moskova’da yazdığı İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? adlı eseridir. 11 Mayıs 1957’de Moskova Satir Tiyatrosu’nda sahnelenmiş, ancak 5. gösteriminden sonra yasaklanmıştır. Oyun daha sonra bazı Stalinist ülkelerde yerel adlarla da sahnelenmiştir.