08 Eylül 2026

1940’lar ABD’sinden bir siyaset dersi

Yaklaşık on beş yıl önce David North’un The Heritage We Defend (Savunduğumuz Miras)[*] başlıklı kitabını okurken, Amerikan sosyalist işçi hareketinin tarihinde daha önce bilmediğim, son derece ilginç ve öğretici bir olayla karşılaşmıştım. Stalinizm ile Trotskizm arasındaki temel ayrımlardan birini çok yalın ve çarpıcı biçimde ortaya koyan bu örneğin Türkiye’de bilindiğini sanmıyorum. Bu nedenle yaşananları özetleyen bir yazının faydalı olacağını düşündüm. Zaten bu blogun temel amaçlarından biri de bu.

Olayı kısaca şöyle özetleyebiliriz: 1940’lı yılların başlarında, İkinci Dünya Savaşı’nın alevleri hızla yayılırken, Stalinist ABD Komünist Partisi (KP), Trotskist Sosyalist İşçi Partisi’ni (Socialist Workers Party–SWP) son derece gerici bir yasa temelinde hedef alan devlet baskısını coşkuyla destekledi. Oysa birkaç yıl sonra aynı baskı aygıtı bu kez Komünist Parti’ye yöneldiğinde, SWP geçmişte kendisine yapılanlara bakmadan KP’yi devlet baskısına karşı kayıtsız şartsız savunacaktı.

Şimdi gelin, başlı başına bir siyaset dersi oluşturan bu karşıtlığın nasıl ortaya çıktığına biraz daha yakından bakalım.

Trotskistlere karşı Stalinistlerin desteklediği dava

1941 baharında Roosevelt yönetimi, Teamsters sendikasının sağcı bürokrasisiyle iş birliği içinde SWP’ye ve partinin Minnesota’daki en önemli işçi sınıfı dayanağı olan Teamsters sendikasının 544 no’lu şubesine (Local 544) karşı kapsamlı bir saldırı başlattı. Minneapolis kamyon şoförlerinin 1934’teki büyük grevlerine önderlik etmiş olan Trotskistler, yalnızca militan sendikal mücadeleleri nedeniyle değil, yaklaşan emperyalist savaşa karşı uzlaşmaz tutumları yüzünden de hedef tahtasına oturtulmuşlardı.

27 Haziran 1941’de FBI, SWP’nin Minneapolis ve St. Paul bürolarını bastı; parti belgelerine ve Marksist yayınlara el koydu. 15 Temmuz’da, aralarında SWP Ulusal Sekreteri James P. Cannon’ın ve Minneapolis’teki parti önderlerinin bulunduğu 28 kişi hakkında dava açıldı. Suçlamalardan biri, bir yıl önce kabul edilmiş olan gerici ve baskıcı Smith Yasası’na dayanıyor ve sanıkları hükümeti zor yoluyla devirmeyi savunmakla itham ediyordu. Bu yasa ilk kez SWP’ye karşı kullanılıyordu.

Dava 27 Ekim 1941’de başladı ve ABD’nin İkinci Dünya Savaşı’na resmen girdiği 8 Aralık günü sona erdi. Sanıklardan 18’i suçlu bulundu ve on sekiz aya varan hapis cezalarına çarptırıldı. Cannon ve diğer SWP yöneticileri 1944’te cezaevine girdiler.

Gerici Smith Yasası ilk kez Trotskistlere karşı kullanıldı. Fotoğrafta, 1941’de bu yasa uyarınca mahkûm edilen 18 Sosyalist İşçi Partisi (SWP) üyesinden 14’ü görülüyor. Arka sırada soldan sağa: Farrell Dobbs, Harry DeBoer, Edward Palmquist, Clarence Hamel, Emil Hansen, Oscar Coover ve Jake Cooper. Ön sırada soldan sağa: Max Geldman, Felix Morrow, Albert Goldman, James P. Cannon, Vincent Dunne, Carl Skoglund ve Grace Carlson.
Bu, sadece bir ceza davası değildi. Amaç, emperyalist savaşa karşı çıkan ve işçi sınıfı içinde sınırlı da olsa gerçek bir etkiye sahip olan devrimci sosyalist bir eğilimi susturmak; mümkünse SWP’nin yasal varlığını sona erdirmekti. Nitekim savaş yıllarında liderleri hapse atılan tek Amerikan işçi partisi SWP oldu.

Stalinist ABD Komünist Partisi ise bu saldırıya karşı çıkmak bir yana, hükümetin açtığı davayı coşkuyla destekledi. Stalinistlerin tutumu, Trotskistlere duydukları özel düşmanlığın yanı sıra Sovyet bürokrasisinin dış politika çıkarlarına dayanıyor ve hizmet ediyordu. Hitler’in Sovyetler Birliği’ne saldırmasının ardından Stalinist partiler “antifaşist birlik” adına kendi ülkelerinin egemen sınıflarıyla ittifaka yönelmiş; Roosevelt yönetimini ve ABD’nin savaşa katılmasını desteklemişlerdi. Dolayısıyla emperyalist savaşa karşı işçi sınıfının bağımsız siyasetini savunan SWP, Stalinistlerin gözünde de ortadan kaldırılması gereken bir engeldi.

Burada Stalinist siyasetin ayırt edici özelliklerinden biri bütün çıplaklığıyla görülüyordu: İşçi hareketi içindeki bir siyasi anlaşmazlık, burjuva devletinin baskı aygıtından yararlanılarak “çözülmeye” çalışılıyordu. Stalinistler, Trotskistlere siyasal mücadele içinde yanıt vermek yerine FBI’ın, savcıların ve mahkemelerin yardımına bel bağlamışlardı.

Aynı yasa bu kez Komünist Parti’ye yöneliyor

Ancak burjuva devletine verilen bu destek, çok geçmeden Stalinistlerin kendilerini de vurdu. Soğuk Savaş’ın başlamasıyla birlikte Amerikan egemen sınıfı savaş yıllarındaki geçici müttefiklerine artık ihtiyaç duymuyordu. 1948’de ABD Komünist Partisi’nin 12 yöneticisi, yedi yıl önce SWP’ye karşı kullanılan aynı Smith Yasası uyarınca suçlandı.

Smith Yasası uyarınca yargılanan ABD Komünist Partisi yöneticilerinden Robert Thompson (solda) ve Benjamin J. Davis, destekçileriyle birlikte, 1949.
SWP’nin önünde iki olası tutum vardı. Stalinistlerin 1941’deki ihanetini hatırlatabilir ve “Bize yapılanlara destek vermiştiniz; şimdi sonuçlarına katlanın” diyebilirdi. Yahut geçmişte kendisine yapılanlara bakmaksızın Komünist Parti’yi devlet baskısına karşı savunabilirdi.

SWP haklı olarak ikinci yolu seçti.

Partinin 1948 başkan adayı ve Minneapolis davasının sanıklarından Farrell Dobbs, 28 Temmuz 1948’de SWP Siyasi Kurulu adına Komünist Parti Merkez Komitesi’ne bir mektup gönderdi. Mektupta Smith Yasası’nın bütün işçi sınıfının siyasal ve sendikal hareketine yöneltilmiş bir silah olduğu belirtilerek kovuşturmaya karşı birleşik bir işçi cephesi kurulması öneriliyordu. SWP, yedi yıl önce kendisini savunmamış olan Stalinistlere açıkça şöyle sesleniyordu: “Şimdi saldırıya uğradığınıza göre, Smith Yasası’nın ilk kurbanları olan bizler size yardımımızı sunuyoruz.”

SWP, iki parti arasındaki son derece derin siyasi ayrılıkların ortak savunmanın önüne geçmemesi gerektiğini vurguluyordu. Komünist Parti bu çağrıya yanıt vermedi. Üstelik kendi yöneticileri devlet tarafından kovuşturulurken bile, bacaklarını savaşta kaybetmiş bir SWP üyesi olan James Kutcher’a karşı yürütülen antikomünist cadı avını desteklemeyi sürdürdü. Buna rağmen SWP, KP yöneticilerine yönelik davalara, McCarthyci soruşturmalara ve daha sonra Julius ve Ethel Rosenberg’in idamına karşı mücadele etti. SWP'nin yayın organı The Militant, Rosenbergleri kurtarmak için işçi hareketini harekete geçmeye çağıran kampanyayı son haftaya kadar sürdürdü; idamların ardından da bu “yasal cinayeti” mahkûm etti.

Siyasal savunma, siyasal uzlaşma değildir

SWP’nin tutumu, hiç kuşkusuz, Stalinistlerin suçlarını unutmak ya da onların siyasetiyle uzlaşmak anlamına gelmiyordu. Cannon’ın yaklaşımında iki ilke birbirinden kesin biçimde ayrılıyordu: Stalinist bürokrasinin işçi sınıfı içindeki etkisine karşı uzlaşmaz bir siyasi mücadele yürütmek ve Stalinist örgütleri kapitalist devletin saldırılarına karşı savunmak.

Cannon ve Dobbs
Cannon, Stalinist partileri ihanet içindeki önderlikler tarafından yönetilen, fakat işçi hareketi içinde kökleri bulunan örgütler olarak değerlendiriyordu. Bu nedenle Stalinizm sorunu FBI’a, savcılara ya da burjuva mahkemelerine havale edilemezdi. Stalinizmin işçi hareketindeki etkisini ancak işçi sınıfı, devrimci bir program temelinde yürütülecek siyasi mücadele yoluyla aşabilirdi. Kapitalist devletin Stalinistlere saldırması ise işçi hareketini “Stalinizmden kurtarmıyor”; tersine, bütün işçi örgütlerine karşı kullanılacak baskı aygıtını güçlendiriyordu.

Dolayısıyla SWP’nin Komünist Parti’yi savunması bir hoşgörü ya da büyüklük gösterisi değildi. Bu, işçi sınıfının bağımsızlığını esas alan ilkeli bir sınıf tutumuydu. Trotskistler, Stalinistlere karşı mücadeleyi burjuva devletiyle birlikte değil, ona karşı mücadele içinde yürütüyorlardı. KP yönetiminin 1941’de kavrayamadığı ya da kavramak istemediği gerçek de buydu: Trotskistlere karşı kullanılan yasa ve mahkemeler, uygun siyasi koşullar oluştuğunda kaçınılmaz olarak Stalinistlere ve işçi hareketinin geri kalanına yönelecekti.

Aradaki karşıtlık bundan daha açık olamazdı. Stalinistler, Trotskistlerin hapse atılmasını alkışladılar; Trotskistler ise aynı devlet Stalinistleri hapse atmaya kalktığında onların savunmasına koştular. Birincisi, işçi hareketi içindeki siyasi rakibini devlet baskısıyla tasfiye etmeye çalışan bürokratik bir aygıtın tutumuydu. İkincisi ise bütün siyasi ayrılıklara rağmen burjuva devletine karşı işçi sınıfının ortak demokratik haklarını savunan devrimci sosyalist bir tutumdu.

Bu tarihsel olayın bugün de taşıdığı ders açıktır: Devletin baskı aygıtı, işçi hareketi içindeki “yanlış” eğilimleri ayıklamanın tarafsız bir aracı olarak görülemez. Bugün siyasi rakibimize yöneltilmesine sessiz kaldığımız silah, yarın bize çevrilecektir. İşçi sınıfı içindeki siyasi hesaplaşmaların yeri polis karakolları ve mahkeme salonları değil, açık ve ilkeli siyasal mücadeledir.

[*] David North, The Heritage We Defend: A Contribution to the History of the Fourth International, Detroit: Labor Publications, 1988. Bu yazıda aktardığımız bilgiler ve değerlendirmeler esas olarak North’un kitabında “The SWP and American Stalinism” ve “Revolutionary Defeatism in World War II” başlıklarını taşıyan birbirini izleyen iki bölüme dayanıyor. Kitabın Türkçe çevirisi 2018’de yayımlandı: David North, Savunduğumuz Miras: Dördüncü Enternasyonal’in Tarihine Katkı, çev. Halil Çelik, İstanbul: Mehring Yayıncılık, 2018. Ancak bu çeviriyi okumadığım için kalitesi hakkında herhangi bir değerlendirmede bulunamıyorum. Bunu özellikle belirtmek gerekiyor; çünkü Türkiye’de, başta Trotskist literatür olmak üzere Marksist eserlerin çevirilerinde ciddi sorunlarla ne yazık ki sık sık karşılaşılıyor. Fakat okumadığımız bir çeviriyi bu genel sorunun kapsamına sokmak, çevirmenine ve yayınevine haksızlık olur. Belki de -ve umarım- son derece başarılı bir çeviridir.

06 Eylül 2026

AvtoVAZ: Thirty times as much labour-time to produce a single car

One of the most conspicuous problems of the bureaucratic planning system in the Soviet Union was that, while giving priority to the quantitative fulfilment of production targets, it relegated labour productivity and the quality of the goods produced to secondary importance. In an earlier article entitled Magnitogorsk Iron and Steel Production Complex: A microcosm of the structural problems of Soviet industry, I examined a striking example of this problem in heavy industry. Despite its enormous production capacity, Magnitogorsk employed many times more workers and consumed far greater quantities of raw materials and energy than its US competitors to produce the same quantity of steel -and steel of much lower quality at that.

A similar picture emerges in the Soviet automotive industry. One particularly striking example was the Volga Automobile Plant, later known as AvtoVAZ.

Built in Tolyatti under an agreement signed between the Soviet government and the Italian car manufacturer Fiat in August 1966, this vast plant was by no means one of Soviet industry’s ageing and technologically backward factories. Fiat did not merely grant a licence to produce the Fiat 124; it also helped design and equip the plant and establish its production system. The first VAZ-2101 cars rolled off the assembly line in 1970. Adapted to Soviet conditions, the car would come to be known as the Zhiguli on the domestic market and the Lada abroad. The factory was designed to produce approximately 600,000-660,000 cars a year.

AvtoVAZ thus became one of the largest centres not only of the Soviet automotive industry but of car production worldwide. Yet even this vast plant, technologically more advanced than much of Soviet industry, could not overcome the fundamental problems of the top-down bureaucratic planning system. The problem of the Stalinist regime, then, was not merely its failure to employ the latest technologies in production; the fundamental problem was that even the most advanced technology could not be used efficiently within a bureaucratic system of planning and management in which the working class was denied any democratic voice or decision-making power.

The American historian Stephen Kotkin makes the following striking comparison in the caption accompanying a photograph of AvtoVAZ in his book Armageddon Averted: The Soviet Collapse, 1970-2000:

The AvtoVAZ car factory purchased from Fiat in the 1960s, and more modern than the bulk of Soviet manufacturing. AvtoVAZ made more cars than any other factory in the world, but required thirty times more man-hours to produce a car than did a US or Japanese factory, to say nothing of quality.[*]

The picture presented by Kotkin is consistent with a much broader phenomenon familiar from other sectors of the Soviet economy: AvtoVAZ produced cars in vast numbers, but expended many times more labour-time on each one than its competitors in the United States and Japan. In other words, producing the same quantity of use-value required far more labour-power to be employed for much longer. Moreover, the resulting products lagged behind cars manufactured in the advanced capitalist countries in terms of quality, reliability and technological innovation.

Badge awarded by the Soviet
Ministry of the Automotive Industry
(MinAvtoProm) to automotive workers
for “outstanding achievement in
socialist competition”.

The performance of factory managers was measured not by their ability to reduce costs, ensure the efficient use of labour-power and raw materials, produce a higher-quality car that met consumers’ needs, or minimise the environmental damage caused by production, but by their fulfilment of quantitative production targets set from above by bureaucratic means. Disruptions in the supply of components, low-quality inputs, bottlenecks in the production process, a lack of coordination between enterprises, workers’ alienation from production and the employment of far more workers than were technically necessary thus became mutually reinforcing problems.

The large number of cars produced at this plant therefore did not show how effectively Soviet society was able to utilise the productive forces at its disposal. Assessing this also required examining how much labour-time, raw materials and energy were expended to produce a given volume of output, and the extent to which the resulting products met people’s needs. In the case of AvtoVAZ, there were enormous losses both in labour productivity and in the quality of the use-values produced.

The sheer scale of AvtoVAZ’s output did not in itself mean that cars were abundant in the Soviet Union. A car was not an ordinary durable consumer good that anyone with enough money could simply go out and buy. To secure the right to purchase one, people generally had to put their names on lists administered through their workplace or trade union and then wait for years. Membership of the Stalinist bureaucratic caste, or affiliation with a privileged institution or occupational group, conferred a considerable advantage in this respect. Those without such privileges often resorted to blat networks based on personal connections and reciprocal favours -or, in some cases, bribery- to bypass the queue or move up it. There was therefore a vast gulf between hundreds of thousands of cars rolling off the assembly lines of an enormous factory and the equitable and rational fulfilment of society’s need for cars. Mass production at AvtoVAZ had not altered the car’s character as a scarce and privileged use-value in the Soviet Union.

This picture is also consistent with the observations I discussed in an earlier article entitled Anatoly Chernyaev’s 1972 diary (3): The Soviet automotive industry through the eyes of a Renault executive. In this diary entry from 1972, Chernyaev summarises the astonishment of a senior Renault executive who had visited the USSR at the disorganisation, waste of resources and overstaffing he encountered in Soviet car factories.

In the same caption, Kotkin also notes that, from the late 1980s and throughout the 1990s, AvtoVAZ was “looted by management”. Yet the word “management” obscures the social and political character of this plunder. Those who pillaged the factory were not newcomers who had appeared out of nowhere. Members of the Stalinist bureaucracy -and enterprise managers were, of course, among them- converted state property into their own private fortunes in the course of capitalist restoration. The dissolution of the Soviet Union and the restoration of capitalism constituted the bureaucratic caste’s final betrayal of the October Revolution. By directly plundering state property, the Stalinist bureaucracy ceased to be a privileged caste and transformed itself into a genuine capitalist ruling class.

The history of AvtoVAZ thus brings together, in a single example, two distinct yet interconnected tragedies of the Soviet economy: first, immense productive forces were stunted under bureaucratic management lacking democratic control by the working class; those same productive forces were then plundered by managers and future oligarchs who emerged from that very bureaucracy.

[*] Stephen Kotkin, Armageddon Averted: The Soviet Collapse, 1970-2000, Oxford: Oxford University Press, 2003, p. xxiv.

05 Eylül 2026

AvtoVAZ: Bir otomobil üretmek için otuz kat daha fazla emek-zaman

Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik planlama sisteminin en belirgin sorunlarından biri, üretim hedeflerini nicel olarak yerine getirmeye öncelik verirken emek üretkenliğini ve üretilen malların kalitesini ikinci plana itmesiydi. Geçmişte yayımladığım Magnitogorsk Demir-Çelik Üretim Kompleksi: Sovyet sanayiinin yapısal sorunlarının bir mikrokozmosu başlıklı yazıda bu sorunun ağır sanayideki çarpıcı bir örneğini ele almıştım. Magnitogorsk, devasa üretim kapasitesine karşın, aynı miktarda, fakat çok daha düşük kaliteli çelik üretmek için ABD’deki rakiplerinden kat kat fazla işçi çalıştırıyor ve çok daha fazla hammadde ile enerji tüketiyordu.

Benzer bir tabloyla Sovyet otomotiv sanayiinde de karşılaşırız. Bunun özellikle dikkat çekici örneklerinden biri, Volga Otomobil Fabrikası, daha sonraki adıyla AvtoVAZ’dı.

Sovyet hükümeti ile İtalyan otomobil üreticisi Fiat arasında Ağustos 1966’da imzalanan anlaşma uyarınca Togliatti’de kurulan bu dev tesis, Sovyet sanayiinin eski ve teknik bakımdan geri kalmış fabrikalarından biri değildi. Fiat yalnızca Fiat 124 modelinin üretim lisansını vermemiş; fabrikanın tasarımına, donatılmasına ve üretim sisteminin kurulmasına da katkıda bulunmuştu. İlk VAZ-2101 otomobilleri 1970’te banttan çıktı. Sovyet koşullarına uyarlanan bu otomobil, iç pazarda Jiguli, dış pazarlarda ise Lada adıyla tanınacaktı. Fabrika yılda yaklaşık 600-660 bin otomobil üretebilecek kapasitede tasarlanmıştı.

AvtoVAZ böylece yalnızca Sovyet otomotiv sanayiinin değil, dünyadaki otomobil üretiminin en büyük merkezlerinden biri hâline geldi. Ancak teknik bakımdan Sovyet sanayiinin büyük bölümünden daha ileri olan bu dev fabrikanın performansı, tepeden inmeci bürokratik planlama sisteminin temel sorunlarını ortadan kaldırmadı. Demek ki Stalinist rejimin sorunu yalnızca üretimde en yeni teknolojilerin kullanılmaması değildi; asıl sorun, en ileri teknolojinin bile işçi sınıfının demokratik söz ve karar hakkından yoksun olduğu bürokratik bir planlama ve yönetim sistemi içinde verimli biçimde kullanılamamasıydı.

ABD’li tarihçi Stephen Kotkin, Armageddon Averted: The Soviet Collapse, 1970-2000 başlıklı kitabındaki AvtoVAZ fotoğrafının alt yazısında şu çarpıcı karşılaştırmayı yapıyor:

Fiat’tan 1960’lı yıllarda satın alınan bu otomobil fabrikası, Sovyet imalat sanayiinin büyük bölümünden daha moderndi. AvtoVAZ dünyadaki diğer bütün fabrikalardan daha fazla otomobil üretiyor, ancak tek bir otomobil üretmek için bir ABD veya Japon fabrikasında gerekenden otuz kat daha fazla emek-zamana ihtiyaç duyuyordu; kalite farkı ise cabasıydı.[*]

Kotkin’in aktardığı bu tablo, Sovyet ekonomisinin başka sektörlerinden bildiğimiz çok daha geniş bir olguyla örtüşüyor: AvtoVAZ çok büyük sayıda otomobil üretiyor, fakat her bir otomobilin üretimi için ABD ve Japonya’daki rakiplerinden kat kat fazla emek-zaman harcıyordu. Başka bir deyişle, üretim sürecinde aynı miktarda kullanım değerinin üretilebilmesi için çok daha fazla emek gücünün çok daha uzun süre kullanılması gerekiyordu. Üstelik ortaya çıkan ürünler kalite, güvenilirlik ve teknolojik yenilik bakımından ileri kapitalist ülkelerde üretilen otomobillerin gerisinde kalıyordu.

Sovyet Otomotiv Sanayii Bakanlığı
(MinAvtoProm) tarafından “sosyalist
yarışmada üstün başarı” gösteren
otomotiv işçilerine verilen rozet.
Fabrika yöneticilerinin başarısı maliyetleri düşürmek, emek gücünün ve hammaddelerin verimli kullanılmasını sağlamak, tüketicinin ihtiyaç duyduğu daha kaliteli bir otomobil üretmek ya da bütün bunları yaparken üretimin çevre üzerindeki tahribatını en aza indirmekle değil, tepeden, bürokratik yöntemlerle belirlenen nicel üretim hedeflerini yerine getirmekle ölçülüyordu. Parça tedarikindeki aksamalar, düşük kaliteli girdiler, üretim sürecindeki darboğazlar, işletmeler arasındaki eşgüdüm eksikliği, işçilerin üretime yabancılaşması ve üretim için teknik bakımdan gerekenden çok daha fazla işçinin istihdam edilmesi böylece birbirini besleyen sorunlar hâline geliyordu.

Dolayısıyla bu tesiste üretilen otomobil sayısının yüksekliği, Sovyet toplumunun elindeki üretici güçlerden ne ölçüde etkin bir biçimde yararlanabildiğini göstermiyordu. Bunun için aynı miktardaki üretimin ne kadar emek-zaman, hammadde ve enerji harcanarak gerçekleştirildiğine ve ortaya çıkan ürünün insanların ihtiyaçlarını ne ölçüde karşıladığına da bakmak gerekiyordu. AvtoVAZ örneğinde hem emek üretkenliği hem de üretilen kullanım değerlerinin düzeyi bakımından son derece ağır bir kayıp söz konusuydu.

AvtoVAZ’ın üretim hacminin yüksekliği, kendi başına Sovyetler Birliği’nde bir otomobil bolluğu bulunduğu anlamına gelmiyordu. Otomobil, karşılığını ödeyebilecek paraya sahip olan herkesin gidip satın alabileceği sıradan bir dayanıklı tüketim malı değildi. Bir otomobil satın alma hakkı elde edebilmek için çoğu zaman iş yeri ya da sendika üzerinden oluşturulan listelere kaydolmak ve yıllarca beklemek gerekiyordu. Stalinist bürokratik kastın içinde yer almak ya da ayrıcalıklı bir kuruma veya meslek grubuna mensup olmak bu bakımdan büyük bir avantaj sağlıyordu. Bu ayrıcalıklara sahip olmayanlar ise bekleme sırasını aşabilmek ya da öne geçebilmek için kişisel bağlantılara ve karşılıklı kayırmaya dayanan blat ilişkilerine, kimi durumlarda da rüşvete başvuruyordu. Dolayısıyla devasa bir fabrikanın bantlarından yüz binlerce otomobilin çıkması ile toplumun otomobil ihtiyacının eşit ve akılcı biçimde karşılanması arasında büyük bir uçurum vardı. AvtoVAZ’ın kitlesel üretimi, Sovyetler Birliği’nde otomobilin kıt ve ayrıcalıklı bir kullanım değeri olma niteliğini ortadan kaldıramamıştı.

Bu durum, daha önce yayımladığım Anatoliy Çernyayev’in 1972 günlüğünden (3): Bir Renault yöneticisinin gözünden Sovyet otomotiv sanayii başlıklı yazıda aktardığım gözlemlerle de örtüşüyor. Çernyayev, 1972 tarihli günlüğüne düştüğü bu kayıtta, SSCB’yi ziyaret eden üst düzey bir Renault yöneticisinin Sovyet otomobil fabrikalarında karşılaştığı örgütsüzlük, kaynak israfı ve iş gücü fazlası karşısında duyduğu şaşkınlığı özetler.

Kotkin aynı alt yazıda AvtoVAZ’ın 1980’lerin sonlarından başlayarak 1990’lar boyunca “yönetim tarafından yağmalandığını” da belirtiyor. Fakat burada “yönetim” sözcüğü, yağmanın toplumsal ve siyasal niteliğini gizliyor. Fabrikayı yağmalayanlar gökten inmiş yeni insanlar değildi. Stalinist bürokrasinin mensupları -işletme yöneticileri de elbette bunların bir parçasıydı- kapitalist restorasyon sürecinde devlet mülkiyetini kendi özel servetlerine dönüştürdüler. Sovyetler Birliği’nin tasfiyesi ve kapitalizmin yeniden kurulması, bürokratik kastın Ekim Devrimi’ne karşı gerçekleştirdiği son ihanet oldu. Stalinist bürokrasi, devlet mülkiyetinin doğrudan yağmalanması yoluyla ayrıcalıklı bir kast olmaktan çıkarak kendisini gerçek bir kapitalist egemen sınıfa dönüştürüyordu.

AvtoVAZ’ın tarihi böylece Sovyet ekonomisinin iki ayrı, fakat birbirine bağlı trajedisini tek bir örnekte birleştiriyor: Önce muazzam üretici güçler işçi sınıfının demokratik denetiminden yoksun bürokratik yönetim altında köreltildi; ardından bu üretici güçler, aynı bürokrasiden çıkan yöneticiler ve geleceğin oligarkları tarafından yağmalandı.

[*] Stephen Kotkin, Armageddon Averted: The Soviet Collapse, 1970–2000, Oxford: Oxford University Press, 2003, s. xxiv.

04 Eylül 2026

Stalin’s return to “his former place”:

Why does Putin’s Russia need Stalin?

Two developments in Russia in August increased Joseph Stalin’s visibility in the public sphere. In the city of Oryol, a bust of Stalin was erected on the newly created "Boulevard of the Victors" to mark the 83rd anniversary of the city’s liberation from Nazi occupation. In the final days of the month, meanwhile, a relief of Stalin that had been removed in 1961 from the façade of the former Higher Party School building in Volgograd-formerly Stalingrad and now occupied by the State Medical University-was reinstated in its original position after sixty-five years.

The front façade of the Volgograd State Medical University building. The relief depicting Stalin is on the far right.
The semi-official online outlet of the Communist Party of Turkey, soL Haber, reported these developments under the headline Stalin yeniden Rusya’nın kamusal alanında: 65 yıl sonra eski yerine döndü” [in Turkish] ("Stalin reappears in Russia’s public sphere: Back in his former place after 65 years"). At first glance, the article appears to be a restrained account that merely reports two events. Yet its entire framing-from the headline and the way the report is structured to the subheading "Symbols removed through de-Stalinisation are returning" and its emphasis on Stalin’s role in the Second World War becoming increasingly visible-presents this return in a positive light, as the rectification of a historical injustice.

The relief depicting Stalin.

Yet the real question is not whether the relief of Stalin forms part of a building’s ‘original architectural integrity’. The real question is this: why does the Putin regime-which emerged from capitalist restoration, safeguards the wealth and power of the oligarchs, represses the working class and places Great Russian nationalism at the centre of state ideology-increasingly invoke Stalin? Who are the political and social forces bringing back statues, busts and reliefs of Stalin, and what are they seeking to achieve?

When these questions are not asked, Stalin’s return to the public sphere can be mistaken for the return of socialism, the October Revolution or the historic achievements of the Soviet working class. This is precisely the impression that soL Haber creates. Its report says not a single word about the class character of the Putin regime, the role Stalin plays in the contemporary Russian state’s historical narrative, or what the cult of Stalin represents in opposition to Lenin, Trotsky and the internationalist legacy of the October Revolution.

Not the Soviet Union, but the legacy of Tsarism

The Putin regime’s embrace of Stalin is not an expression of nostalgia for the Soviet Union or socialism. Present-day Russia is not the continuation of the Soviet Union in the form of a workers’ state; it is a capitalist state that emerged from those sections of the Soviet bureaucracy that carried out capitalist restoration, former cadres of the KGB and the state apparatus, and the oligarchs who seized vast fortunes through privatisation. Putin is the authoritarian bourgeois politician who presides over this order.

At the centre of Putin’s conception of history lies not the October Revolution, but the great-power legacy of the Tsarist state overthrown by that revolution. What he longs for is not public ownership of the means of production, workers’ power or a voluntary and equal union of peoples, but a strong, centralised and authoritarian Russian state whose dominion extends, as far as possible, to the borders of the former empire.

The bust of Stalin erected on the “Boulevard of the Victors”.
For this reason, Putin’s hostility towards Lenin is far more revealing than the respect he shows for Stalin. Putin has repeatedly accused Lenin and the Bolsheviks of "creating" Ukraine, breaking up Russia’s historic territories and planting a "time bomb" beneath the Soviet state by granting the republics the right to secede. This is because Lenin’s approach to the national question was grounded in the right of oppressed nations to self-determination and an uncompromising struggle against Great Russian chauvinism. That the Soviet Union was not named after any nation and that its constituent republics were formally united on an equal footing were themselves products of this internationalist outlook.

Stalin, by contrast, systematically dismantled this legacy after Lenin’s death as the principal representative of the bureaucratic counter-revolution. Although the Soviet Union formally retained its federal structure, real power was increasingly concentrated in the hands of the central bureaucratic apparatus; the guarantees extended to oppressed nations remained largely on paper, while Great Russian chauvinism once again gained strength. It is therefore hardly surprising that Putin dislikes Lenin and finds in Stalin a historical figure with whom he feels a much greater affinity. As Gerçek Gazetesi perceptively observed years ago, Putin "loves Stalin, not Lenin" (Putin “Lenin’i değil Stalin’i” seviyor.) [In Turkish].

Victory belonged not to Stalin, but to the peoples of the Soviet Union

One of the principal means by which Stalin is once again being glorified in present-day Russia is the presentation of the Soviet Union’s victory over Nazi Germany as his personal achievement. The decision to place the new bust in Oryol among those of Soviet military commanders is itself part of this narrative.

Yet the victory over Nazism was, above all, the achievement of the Soviet working class and the peoples of the Soviet Union, who made enormous sacrifices. Without the millions of soldiers who fought at the front, the workers who laboured to exhaustion in the factories, the civilians who resisted amid siege and starvation, and the material achievements of the planned economy established through the October Revolution, this victory would not have been possible. To present the terrible price paid in a war that cost the Soviet Union some 27 million lives as a medal attesting to Stalin’s genius is to rob these people of their historical role.

Moreover, far from preparing the Soviet Union for war, the Stalinist bureaucracy drove the country to the brink of disaster through its policies. During the Great Terror of 1936-38, a substantial part of the Red Army’s command structure was purged. Stalin dismissed numerous warnings that Hitler was preparing to attack; when the Nazi armies invaded in June 1941, the Soviet Union suffered devastating defeats, and millions of people were killed or taken prisoner. The disastrous policies pursued by the Stalinist Comintern in Germany had likewise paved the way for Hitler’s rise to power by preventing the working class from waging a united struggle.

Thus, to glorify Stalin as the leader who defeated Nazism is not only to conceal the true sources of the victory but also to absolve the Stalinist bureaucracy of its responsibility for the catastrophe. The heroism of the Soviet peoples cannot be conflated with Stalin’s political record. To defend the former requires not the glorification of the latter but, on the contrary, the rescue of historical truth from Stalinist falsification.

Stalin was not the continuation of the October Revolution, but its negation

The way soL Haber portrays the return of Stalin’s relief to the "empty space" beside Marx, Engels and Lenin-almost as the restoration of a natural historical unity-encapsulates the Stalinist conception of history. In this narrative, an unbroken line runs from Marx through Engels and Lenin to Stalin. Stalin is presented as Lenin’s legitimate successor, and his regime as the natural development of the October Revolution.

In reality, however, Stalin’s rise represented not the continuation of the programme of Lenin and the October Revolution, but its bureaucratic negation. The October Revolution had taken place as the opening act of the world socialist revolution. The Bolsheviks’ perspective was not to build a self-sufficient socialist society within the national borders of a backward, war-ravaged country, but to link the Russian Revolution with workers’ revolutions in the advanced capitalist countries. Stalin’s theory of "socialism in one country", developed from 1924 onwards, became the ideological expression of this break with the internationalist programme.

This break was not confined to the realm of theoretical debate. To preserve its own privileges, the bureaucracy usurped the political power of the working class; abolished party and soviet democracy; crushed the Left Opposition; and, through the Moscow Trials of 1936-38 and the Great Terror, physically eliminated the vast majority of the Bolshevik generation that had made the October Revolution. As Trotsky rightly observed, the establishment of the Stalinist regime required not the continuation of the Bolshevik Party but its destruction.

For this reason, placing Stalin back alongside Marx, Engels and Lenin is not merely a matter of returning a relief to its "original position". It is to reproduce in stone and metal the historical falsification perpetrated by the Stalinist bureaucracy over decades. It is to portray the executioner and his victims, revolution and bureaucratic counter-revolution, internationalism and Great Russian nationalism as parts of a single, unbroken tradition.

The Stalin Putin’s regime needs

It cannot be said that the Putin administration openly embraces Stalin’s legacy in its entirety. On the one hand, the regime glorifies the Tsarist past, the Orthodox Church and certain White Army figures; on the other, it draws on Soviet-era symbols of great-power status, military victory and state authority. These elements, seemingly contradictory at first glance, are brought together within a single nationalist narrative to serve the needs of the Russian ruling class.

Putin with his childhood friend Arkady Rotenberg, one of Russia’s wealthiest men.
In this selective historical narrative, the October Revolution is stripped of its character as a rupture. Tsarist Russia, the Soviet Union and the present-day Russian Federation are presented as successive incarnations of a powerful Russian state. The revolutionary rupture embodied by Lenin-working-class internationalism and the rights of oppressed nations-is made a target of attack because it disrupts this continuity. Stalin, by contrast, can be made to fit this narrative insofar as he suppressed the international socialist content of the October Revolution, exalted state authority and revived Russian nationalism.

The relentless hostility towards Trotsky must be understood in the same context. Putin’s Russia targets Trotsky not only by repeating the old Stalinist falsehoods, but also by portraying him as a cosmopolitan figure who sacrificed "Russia’s interests" for the sake of revolution. For, despite all the falsifications, Trotsky represents the October Revolution’s perspective of world socialist revolution and the socialist opposition to the Stalinist bureaucracy. What the Russian oligarchy fears today is not merely that Stalin’s crimes should become known; it is that workers and young people might learn that Stalinism was not the inevitable outcome of socialism and that a Marxist and internationalist struggle was waged against it.

Stalin’s return is therefore not an innocent act of commemoration. Amid deepening social inequality, war, economic pressures and conflict with imperialist powers, the Putin regime is seeking to rally the working class behind the state on the basis of nationalism. It wants to harness the powerful popular memory of the war against Nazism to the objectives of the present-day Russian state, while turning Stalin into a symbol of a strong state, military victory and ruthless discipline.

The class reality that soL fails to see

The article published by soL Haber strips away this entire political context. As a result, the question of why the capitalist Russian state is putting Stalin back into circulation gives way to a tacit sense of satisfaction at seeing a symbol removed during the Khrushchev-era "de-Stalinisation" finally returned to its "former place".

This stance is consistent with the broader political orientation of Stalinist circles in Turkey towards Putin’s Russia. These circles frequently portray Russia’s confrontation with the United States and NATO as though it were a progressive or anti-imperialist struggle, divorcing it from its class content while relegating the reactionary character of Russian capitalism and the oligarchic regime to the background. The renewed glorification of Stalin feeds the same illusion: when a strong state, defiance of the West, military victory and Soviet symbols are brought together, they create the appearance of socialism.

Yet a state’s confrontation with US imperialism does not make it socialist or progressive. The means of production in Russia are controlled by oligarchs and capitalist corporations; the working class is entirely excluded from political power. The Putin administration champions not the social programme of the October Revolution, but the great-power nationalism that the revolution swept away. It uses Stalin as a symbol not of nationalisation, workers’ democracy or world revolution, but of centralised state authority, national unity and military power.

Stalin’s "return to his former place", whether in the form of a relief or a bust, is therefore not the return of socialism. On the contrary, it is a renewed falsification of the legacy of the October Revolution to suit the needs of the present-day capitalist Russian state. The task of genuine socialists is not to applaud this spurious historical continuity, but to distinguish clearly between the heroic struggle of the Soviet peoples against Nazism and the cult of Stalin, between the October Revolution and the bureaucratic counter-revolution, and between socialism and Putin’s oligarchic capitalism.

Lev Trotsky addressing Red Army soldiers during the Russian Civil War.
Stalin’s relief may have returned to its former place. But history cannot be made to fit the frame that the Stalinists and Russian oligarchs seek to impose upon it. The real political void beside Marx, Engels and Lenin is filled not by Stalin, but by the revolutionary Marxists he sent into exile, imprisoned and murdered-above all, Trotsky and the Left Opposition. The legacy that must be rediscovered today is not that of a strong state and Great Russian nationalism, but the internationalist and socialist legacy of the October Revolution.

02 Eylül 2026

Stalin’in “eski yerine” dönüşü:

Putin’in Rusyası neden Stalin’e ihtiyaç duyuyor?

Rusya’da ağustos ayında Josef Stalin’in kamusal alandaki görünürlüğünü artıran iki gelişme yaşandı. Oryol kentinde, Nazi işgalinden kurtuluşun 83. yıldönümü dolayısıyla oluşturulan “Zafer Kazananlar Bulvarı”na Stalin’in bir büstü dikildi. Ayın son günlerinde ise eski adı Stalingrad olan Volgograd’da, bugün Devlet Tıp Üniversitesi tarafından kullanılan eski Yüksek Parti Okulu binasının cephesinden 1961’de sökülmüş olan Stalin kabartması 65 yıl sonra eski yerine konuldu.

Volgograd Devlet Tıp Üniversitesi binasının ön cephesi. Stalin'in kabartması en sağdaki.
Türkiye Komünist Partisi’nin yarı-resmî çevrimiçi yayın organı soL Haber, bu gelişmeleri “Stalin yeniden Rusya’nın kamusal alanında: 65 yıl sonra eski yerine döndü” başlığıyla duyurdu. Haber, ilk bakışta yalnızca iki olayı aktaran ölçülü bir metin gibi görünüyor. Ne var ki başlıktan haberin kuruluşuna, “destalinizasyonun kaldırdığı simgeler geri geliyor” ara başlığından Stalin’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki rolünün giderek daha görünür hâle geldiği yönündeki vurgusuna kadar metnin bütün çerçevesi, bu geri dönüşü olumlu ve tarihsel bir haksızlığın giderilmesi olarak sunuyor.

Stalin'in kabartması

Oysa asıl sorulması gereken soru, Stalin’in kabartmasının bir binanın “özgün mimari bütünlüğü” içinde yer alıp almadığı değildir. Asıl soru şudur: Kapitalist restorasyon sonucunda ortaya çıkan, oligarkların servetini ve iktidarını koruyan, işçi sınıfını baskı altında tutan ve Büyük Rus milliyetçiliğini devlet ideolojisinin merkezine yerleştiren Putin rejimi neden giderek daha fazla Stalin’e başvuruyor? Stalin heykellerini, büstlerini ve kabartmalarını geri getiren siyasi ve toplumsal güçler kimlerdir; bunu hangi amaçla yapıyorlar?

Bu sorular sorulmadığında, Stalin’in kamusal alana dönüşü sosyalizmin, Ekim Devrimi’nin ya da Sovyet işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının geri dönüşü gibi algılanabiliyor. soL Haberin yaptığı tam da budur. Haberde Putin yönetiminin sınıfsal niteliği, Stalin’in bugünkü Rus devletinin tarih anlatısında gördüğü işlev ve Stalin kültünün Lenin’e, Trotskiy’e ve Ekim Devrimi’nin enternasyonalist mirasına karşı taşıdığı anlam üzerine tek sözcük yoktur.

Sovyetler Birliği değil, Çarlık mirası

Putin rejiminin Stalin’i sahiplenmesi, Sovyetler Birliği’ne ve sosyalizme duyulan bir özlemin ifadesi değildir. Bugünkü Rusya, Sovyetler Birliği’nin devamı olan bir işçi devleti değil; Sovyet bürokrasisinin kapitalist restorasyonu gerçekleştiren kesimlerinden, eski KGB ve devlet aygıtı kadrolarından ve özelleştirmeler yoluyla devasa servetlere el koyan oligarklardan doğmuş kapitalist bir devlettir. Putin de bu düzenin başındaki otoriter burjuva siyasetçisidir.

Putin’in tarih anlayışının merkezinde Ekim Devrimi değil, devrim tarafından yıkılan Çarlık devletinin büyük güç mirası yer alıyor. Onun özlemini duyduğu şey üretim araçlarının kamusal mülkiyeti, işçi iktidarı ya da halkların gönüllü ve eşit birliği değil; güçlü, merkezî, otoriter ve mümkün olduğu ölçüde eski imparatorluğun sınırlarına hükmeden bir Rus devletidir.

“Zafer Kazananlar Bulvarı”na dikilen Stalin büstü.
Bu nedenle Putin’in Lenin’e karşı duyduğu düşmanlık, Stalin’e gösterdiği saygıdan çok daha açıklayıcıdır. Putin, Lenin’i ve Bolşevikleri Ukrayna’yı “yaratmakla”, Rusya’nın tarihsel topraklarını parçalamakla ve cumhuriyetlere ayrılma hakkı tanıyarak Sovyet devletinin altına “saatli bomba” yerleştirmekle defalarca suçladı. Çünkü Lenin’in ulusal soruna yaklaşımı, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını ve Büyük Rus şovenizmine karşı uzlaşmaz mücadeleyi temel alıyordu. Sovyetler Birliği’nin hiçbir ulusun adını taşımaması ve cumhuriyetlerin biçimsel olarak eşit bir birlik içinde yer alması da bu enternasyonalist anlayışın ürünüydü.

Stalin ise, Lenin’in ölümünün ardından bürokratik karşı-devrimin başlıca temsilcisi olarak bu mirası adım adım tasfiye etti. Sovyetler Birliği biçimsel olarak federal yapısını korusa da gerçek iktidar giderek merkezî bürokratik aygıtın elinde toplandı; ezilen uluslara verilen güvenceler büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldı ve Büyük Rus şovenizmi yeniden güç kazandı. Dolayısıyla Putin’in Lenin’den hoşlanmaması ve Stalin’de kendisine daha yakın bir tarihsel figür bulması hiç de şaşırtıcı değildir. Gerçek Gazetesi’nin yıllar önce isabetle belirttiği gibi, Putin “Lenin’i değil Stalin’i” sevmektedir.

Zafer Stalin’in değil, Sovyet halklarınındı

Stalin’in bugünkü Rusya’da yeniden yüceltilmesinin başlıca araçlarından biri, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin Stalin’in kişisel başarısı olarak sunulmasıdır. Oryol’daki yeni büstün Sovyet komutanları arasına yerleştirilmesi de bu anlatının bir parçasıdır.

Oysa Nazizme karşı zafer, her şeyden önce muazzam fedakârlıklara katlanan Sovyet işçi sınıfının ve Sovyet halklarının eseriydi. Cephede savaşan milyonlarca asker, fabrikalarda tükeninceye kadar çalışan işçiler, kuşatma ve açlık koşullarında direnen siviller ile Ekim Devrimi sayesinde kurulmuş planlı ekonominin maddi kazanımları olmadan bu zafer mümkün olmazdı. Sovyetler Birliği’nin yaklaşık 27 milyon insanını kaybettiği savaşta ödenen korkunç bedeli Stalin’in dehasına ait bir madalya gibi sunmak, bu insanların tarihsel rolünü gasp etmektir.

Üstelik Stalinist bürokrasi Sovyetler Birliği’ni savaşa hazırlamak bir yana, izlediği politikalarla ülkeyi felaketin eşiğine sürükledi. 1936-1938 Büyük Terörü sırasında Kızıl Ordu’nun komuta kademesinin önemli bir bölümü tasfiye edildi. Stalin, Hitler’in saldırı hazırlıklarına ilişkin çok sayıdaki uyarıyı reddetti; Nazi ordularının Haziran 1941’deki istilası karşısında Sovyetler Birliği ağır yenilgiler aldı ve milyonlarca insan öldü ya da esir düştü. Stalinist Komintern’in Almanya’daki yıkıcı politikaları da işçi sınıfının birleşik mücadelesini engelleyerek Hitler’in iktidara gelmesinin yolunu açmıştı.

Dolayısıyla Stalin’i Nazizmi yenen önder olarak yüceltmek, zaferin gerçek kaynaklarını gizlerken Stalinist bürokrasinin felaketteki sorumluluğunu da aklamaktadır. Sovyet halklarının kahramanlığı ile Stalin’in siyasi sicili birbirine karıştırılamaz. Birincisini savunmak, ikincisini yüceltmeyi değil, tersine tarihsel gerçeği Stalinist tahrifattan kurtarmayı gerektirir.

Stalin, Ekim Devrimi’nin devamı değil inkârıydı

soL Haberin Stalin kabartmasının Marx, Engels ve Lenin’in yanındaki “boşluğa” dönmesini neredeyse doğal bir tarihsel bütünlüğün yeniden kurulması gibi anlatması, Stalinist tarih anlayışının özlü bir ifadesidir. Bu anlatıda Marx’tan Engels’e, Lenin’den Stalin’e uzanan kesintisiz bir çizgi vardır. Stalin, Lenin’in meşru devamcısı; onun rejimi de Ekim Devrimi’nin doğal gelişmesi sayılır.

Gerçekte ise Stalin’in yükselişi, Lenin’in ve Ekim Devrimi’nin programının devamını değil, bürokratik biçimde inkârını temsil ediyordu. Ekim Devrimi, dünya sosyalist devriminin başlangıcı olarak gerçekleşmişti. Bolşeviklerin perspektifi, geri ve savaşın yıktığı bir ülkede ulusal sınırlar içinde kendi kendine yeterli bir sosyalist toplum kurmak değil, Rus Devrimi’ni gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi devrimleriyle birleştirmekti. Stalin’in 1924’ten itibaren geliştirdiği “tek ülkede sosyalizm” teorisi ise bu enternasyonalist programdan kopuşun ideolojik ifadesi oldu.

Bu kopuş yalnızca teorik bir tartışma değildi. Bürokrasi, kendi ayrıcalıklarını koruyabilmek için işçi sınıfının siyasi iktidarını gasp etti; parti ve sovyet demokrasisini ortadan kaldırdı; Sol Muhalefeti ezdi; 1936-1938 Moskova Duruşmaları ve Büyük Terör yoluyla Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevik kuşağın çok büyük bölümünü fiziksel olarak yok etti. Trotskiy’in isabetle belirttiği gibi, Stalinist rejimin kurulabilmesi için Bolşevik Partisi’nin devam etmesi değil, imha edilmesi gerekiyordu.

Bu nedenle Stalin’i Marx, Engels ve Lenin’in yanına geri koymak, yalnızca bir kabartmayı “özgün yerine” yerleştirmek değildir. Bu, Stalinist bürokrasinin onlarca yıl boyunca yaptığı tarihsel tahrifatı taş ve metal üzerinde yeniden üretmektir. Cellat ile kurbanlarını, devrim ile bürokratik karşı-devrimi, enternasyonalizm ile Büyük Rus milliyetçiliğini aynı kesintisiz geleneğin parçaları gibi göstermektir.

Putin rejiminin ihtiyaç duyduğu Stalin

Putin yönetiminin Stalin’in bütün mirasını açıkça ve eksiksiz biçimde sahiplendiği söylenemez. Rejim, bir yandan Çarlık geçmişini, Ortodoks Kilisesi’ni ve Beyaz Ordu’nun kimi figürlerini yüceltirken öte yandan Sovyet döneminin büyük güç, askerî zafer ve devlet otoritesi simgelerini kullanmaktadır. İlk bakışta birbirine zıt görünen bu unsurlar, Rus egemen sınıfının ihtiyaçları bakımından aynı milliyetçi anlatı içinde birleştirilmektedir.

Putin, Rusya'nın en zengin kişilerinden biri ve çocukluk arkadaşı Arkadiy Rotenberg'le birlikte.
Bu seçmeci tarih anlatısında Ekim Devrimi bir kopuş olmaktan çıkarılır. Çarlık Rusyası, Sovyetler Birliği ve bugünkü Rusya Federasyonu, güçlü Rus devletinin birbirini izleyen biçimleri olarak sunulur. Lenin’in temsil ettiği devrimci kopuş, işçi sınıfı enternasyonalizmi ve ezilen ulusların hakları bu sürekliliği bozduğu için saldırı hedefidir. Stalin ise Ekim Devrimi’nin uluslararası sosyalist içeriğini bastırdığı, devlet otoritesini yücelttiği ve Rus milliyetçiliğini yeniden canlandırdığı ölçüde bu anlatıya uyarlanabilir.

Trotskiy’e yönelik bitmeyen düşmanlık da aynı yerde anlam kazanır. Putin Rusyası, Trotskiy’i artık yalnızca eski Stalinist yalanları tekrarlayarak değil, onu “Rusya’nın çıkarlarını” devrim uğruna feda eden kozmopolit bir figür olarak göstererek de hedef almaktadır. Çünkü Trotskiy, bütün tahrifatlara rağmen, Ekim Devrimi’nin dünya sosyalist devrimi perspektifini ve Stalinist bürokrasiye karşı sosyalist muhalefeti temsil etmektedir. Bugünkü Rus oligarşisinin korktuğu şey, Stalin’in suçlarının bilinmesinden ibaret değildir; işçilerin ve gençlerin Stalinizmin sosyalizmin kaçınılmaz sonucu olmadığını, ona karşı Marksist ve enternasyonalist bir mücadelenin verildiğini öğrenmesidir.

Stalin’in geri dönüşü bu nedenle geçmişe ilişkin masum bir anma faaliyeti değildir. Putin rejimi derinleşen toplumsal eşitsizlik, savaş, ekonomik baskılar ve emperyalist güçlerle çatışma koşullarında işçi sınıfını milliyetçilik temelinde devletin arkasında toplamaya çalışıyor. Nazizme karşı savaşın halkta yaşayan güçlü hatırasını bugünkü Rus devletinin amaçlarına bağlamak, Stalin’i de güçlü devletin, askerî zaferin ve acımasız disiplinin simgesine dönüştürmek istiyor.

soL’un görmediği sınıfsal gerçek

soL Haberin yayımladığı metin, bütün bu siyasi bağlamı ortadan kaldırıyor. Böylece kapitalist Rus devletinin Stalin’i neden yeniden dolaşıma soktuğu sorusu yerini, Hruşçov dönemindeki “destalinizasyon” sırasında kaldırılmış bir simgenin nihayet “eski yerine” dönmesinden duyulan örtük memnuniyete bırakıyor.

Bu tutum, Türkiye’deki Stalinist çevrelerin Putin Rusyası karşısındaki daha genel siyasi yönelimiyle uyumludur. Bu çevreler, Rusya’nın ABD ve NATO ile çatışmasını çoğu kez sınıfsal içeriğinden kopararak ilerici ya da antiemperyalist bir mücadele gibi sunuyor; Rus kapitalizminin ve oligarşik rejimin gerici niteliğini arka plana itiyor. Stalin’in yeniden yüceltilmesi de aynı yanılsamayı besliyor: Güçlü devlet, Batı’ya meydan okuma, askerî zafer ve Sovyet simgeleri bir araya getirildiğinde ortaya sosyalizme benzeyen bir görüntü çıkıyor.

Ancak bir devletin ABD emperyalizmiyle çatışması onu sosyalist ya da ilerici yapmaz. Rusya’daki üretim araçları oligarkların ve kapitalist şirketlerin denetimindedir; işçi sınıfı siyasi iktidardan bütünüyle dışlanmıştır. Putin yönetimi Ekim Devrimi’nin toplumsal programını değil, onun tasfiye ettiği büyük güç milliyetçiliğini savunmaktadır. Stalin’i de kamulaştırmanın, işçi demokrasisinin ya da dünya devriminin simgesi olarak değil; merkezî devlet otoritesinin, ulusal birliğin ve askerî gücün sembolü olarak kullanmaktadır.

Dolayısıyla Stalin’in bir kabartma veya büst biçiminde “eski yerine dönmesi”, sosyalizmin geri dönüşü değildir. Tam tersine, Ekim Devrimi’nin mirasının bugünkü kapitalist Rus devletinin ihtiyaçlarına göre yeniden tahrif edilmesidir. Gerçek sosyalistlerin görevi bu sahte tarihsel sürekliliği alkışlamak değil; Sovyet halklarının Nazizme karşı kahramanca mücadelesini Stalin kültünden, Ekim Devrimi’ni bürokratik karşı-devrimden ve sosyalizmi Putin’in oligarşik kapitalizminden kesin çizgilerle ayırmaktır.

İç Savaş sırasında Lev Trotskiy Kızıl Ordu askerlerine hitap ediyor.
Stalin’in kabartması eski yerine dönmüş olabilir. Fakat tarih, Stalinistlerin ve Rus oligarklarının yerleştirmek istediği çerçeveye sığmaz. Marx, Engels ve Lenin’in yanındaki gerçek siyasi boşluğu Stalin değil, onun tarafından sürgüne gönderilen, hapsedilen ve öldürülen devrimci Marksistler; başta da Trotskiy ve Sol Muhalefet doldurur. Bugün yeniden bulunması gereken miras, güçlü devletin ve Büyük Rus milliyetçiliğinin değil, Ekim Devrimi’nin enternasyonalist ve sosyalist mirasıdır.

01 Eylül 2026

Announcement:

The editorial pause is over: the booklet has become a book

A Soviet anti-alcohol propaganda poster from the 1920s: “Fight against samogon!”
I have now completed the first draft of my study on Stalinism and alcoholism in the Soviet Union. At the outset, my intention was to bring together the articles published on the blog in a small booklet. But as the work progressed, new chapters, sources, footnotes and appendices were added, and the text gradually expanded. The result is a book-length study that can no longer reasonably be described as a “booklet”.

I have begun sending this first draft to friends with whom I have been in contact for some time, to hear their views, criticisms and suggestions. At the same time, I am continuing to work on the text myself. So over the coming period I shall be making some changes to the draft, although I do not expect them to be very extensive. I may, of course, also need to revisit certain sections in light of the comments and suggestions I receive.

While writing and revising this study, the time I was able to devote to the blog inevitably became very limited. What I had initially expected to be a brief editorial pause turned out to last far longer than I had anticipated. That pause has now come to an end.

I shall now return to publishing more regularly on the blog.

See also:

A brief editorial pause

After an editorial pause that lasted longer than I had expected

31 Ağustos 2026

Duyuru:

Edisyon arası sona erdi: Kitapçık kitaba dönüştü

1920’lerden bir Sovyet alkol karşıtı propaganda afişi: "Samogonla mücadeleye!"
Bir süredir üzerinde çalıştığım Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm çalışmasının ilk taslağını tamamlamış bulunuyorum. Başlangıçta blogda yayımlanan yazıları bir araya getirerek küçük bir kitapçık hazırlamayı düşünüyordum. Ancak çalışma ilerledikçe yeni bölümler, kaynaklar, dipnotlar ve eklerle metin giderek genişledi ve sonuçta ortaya artık “kitapçık” demenin pek mümkün olmadığı, kitap boyutunda bir çalışma çıktı.

İlk taslağı, görüş, eleştiri ve önerilerini almak üzere bir süredir temas halinde olduğum arkadaşlarıma göndermeye başladım. Bir yandan da metin üzerinde çalışmayı sürdürüyorum. Dolayısıyla önümüzdeki dönemde taslakta, çok büyük boyutlara ulaşacağını sanmadığım bazı değişiklikler yapacağım. Ayrıca gelecek eleştiri ve öneriler doğrultusunda kimi bölümleri yeniden ele almam da kuşkusuz gerekebilir.

Bu çalışmanın yazımı ve yeniden işlenmesi sırasında bloga ayırabildiğim zaman ister istemez çok azaldı. Başlangıçta kısa olacağını düşündüğüm, ancak umduğumdan çok daha uzun süren bu edisyon arası artık sona erdi.

Bundan sonra blogda yeniden daha düzenli yayın yapmaya başlayacağım.

Ayrıca bkz.:

Kısa bir edisyon arası

Umduğumdan daha uzun süren edisyon arasının ardından