02 Ekim 2026

Hazal Yalın’ın dipnotu

Sovyetler Birliği’nin 1945 yılında Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep etmesi konusunda blogda birbiriyle bağlantılı birkaç yazı yayımladım. Bu yazılarda, söz konusu taleplerin bir “Soğuk Savaş masalı” olduğunu ileri süren Stalinistlerin karşısına farklı kaynakları çıkarmaya çalıştım: Molotov’un söyleşilerini, Hruşçov’un anılarını, Sovyet resmî tarihinin açıklamalarını ve dönemin diplomatik belgelerini.

Bu kez aynı meseleye biraz farklı bir yerden bakmak istiyorum. Hazal Yalın’ın 1945: Türkiye-SSCB İlişkileri başlıklı kitabının[1] 206. sayfasındaki uzun bir dipnottan söz edeceğim.

Kitabı okudum. Önümüzdeki günlerde bir kez daha, bu defa daha dikkatle ve not alarak okuyacağım. Ardından kitap hakkında ayrıca bir yazı yazabilirim. Ancak burada kitabın tamamını değerlendirmeye girişmeden, okurken dikkatimi çeken bu dipnot üzerinde durmak istiyorum.

Hazal Yalın da Stalinist bir yazar. Ne var ki Sovyetlerin Türkiye’den toprak ve üs talebi konusunda, Türkiye’deki Stalinistlerin önemli bir bölümünden farklı bir tutum alıyor. Taleplerin varlığını inkâr etmiyor; bu inkârın nasıl gerekçelendirildiğini de eleştiriyor.

Dipnot, “Molotov’un, SSCB’nin Toprak Talebinden Vazgeçtiğine Dair Resmî Açıklaması” başlıklı bölümün hemen başında yer alıyor. Daha başlıkta, üzerinde biraz durmayı gerektiren bir ifade var: Toprak talebinden vazgeçmek. Ortada bir talep yoksa neden vazgeçilmiş olsun?

Sovyetler Birliği'nin Türkiye’den toprak talebini inkâr eden bir paylaşım: Çağlar Tekin, 26 Mart 2021.
Yalın, Türkiye solunda antikomünist propagandaya malzeme vermeme kaygısıyla, Sovyetler Birliği’nin toprak talebinde bulunduğunun genellikle kabul edilmediğini söylüyor. Üstelik bunun yalnızca Sovyetler Birliği’ni korumaya çalışan çevrelerle sınırlı olmadığını da belirtiyor.

Bu tespitin bütün kapsamını burada tartışmayacağım. Ama işaret ettiği sorun önemli. Antikomünist propagandaya karşı çıkmak başka şey, bu propagandada kullanılmış bir tarihsel olguyu inkâr etmek başka. Birincisi, ikincisini gerektirmiyor.

Nitekim son yazımda ben de aynı ayrım üzerinde durmuştum. Türkiye’de egemen sınıfların ve onların siyasi temsilcilerinin antikomünist histeri yaratmaya yönelik girişimlerine karşı çıkmalıyız. Ancak bunun için Stalin yönetiminin toprak ve üs taleplerini yok saymamız gerekmiyor. Bir talebin propaganda konusu yapılmış olması, o talebin hiç ileri sürülmediğini kanıtlamaz. Üstelik Stalin’in konuyla ilgili kendisine iletilen çekinceleri kulak ardı eden akıldışı ısrarıyla gündeme getirilen bu talepler de hiç kuşkusuz son derece sert bir eleştiriyi hak ediyor.

Yalın’ın dipnotunda beni özellikle durup düşündüren bölüm ise şu. Kendisiyle bu meseleyi tartışanların sıkça kullandıkları argümanı şöyle aktarıyor:

Bir toprak ve / veya üs talebi olsaydı hiç değilse Türkiye’ye sunulmuş bir Sovyet notası, yani resmî bir belge olurdu; oysa öyle bir şey yok. Demek ki toprak ve üs talebi de yok.

Tanıdık bir akıl yürütme biçimi, öyle değil mi?

Behlül Özkan’ın yazısında da meselenin düğümlendiği noktalardan biri buydu. Molotov’un Türkiye’nin ittifak önerisine karşı sınır değişikliği ve üs koşullarını ileri sürdüğü kabul ediliyor; fakat yazılı bir nota bulunmadığı ve bunlar ittifakın koşulları olarak sunulduğu için “talep” sayılmıyordu.

Yalın bu dipnotta Özkan’ın adını anmıyor. Dolayısıyla onunla doğrudan polemik yürüttüğünü söylemiyorum. Ancak eleştirdiği muhakemenin Özkan’ın yaklaşımıyla kesiştiği açık.

Bir dışişleri bakanının başka bir ülkenin büyükelçisine ilettiği koşullar, ayrıca bir nota hazırlanmadığı için söylenmemiş hâle gelmez. Üstelik yazılı belgenin kime ve hangi bağlamda sunulduğunu da ayırmak gerekir. Sovyet heyetinin Temmuz 1945’te Potsdam’a sunduğu üs önerisi yazılıydı; fakat Ankara’ya gönderilmiş bir ültimatom değildi. Son yazımda bu ayrımı da özellikle belirtmiştim.

Yalın, inkârcı muhakemenin vardığı çelişkiyi şu cümleyle görünür kılıyor:

Bu halet-i ruhiye göre Sovyetler Birliği, toprak ve üs talebinden vazgeçmiştir ama bu durum toprak ve üs talebinde bulunduğu anlamına gelmez!

Doğrusu, daha önce 1974 tarihli resmî Sovyet yayını üzerine yazarken benim de aklımdan geçen buydu. 1953’te taleplerden vazgeçildiğini kabul edip öncesinde böyle taleplerin bulunmadığını söylemek nasıl mümkün olabilir?

Dipnotun bir başka önemli yanı da Hruşçov ve Molotov’un tanıklıklarının nasıl elendiğine ilişkin açıklaması. Yalın, Hruşçov’un Stalin’e karşı tutumunun ve Molotov’un Hruşçov döneminde bir süre dışişleri bakanlığı yapmış olmasının, bu iki ismin söylediklerini reddetmek için gerekçe olarak kullanıldığını anlatıyor. Molotov’un Stalin’i savunmayı, ona sahip çıkmayı sürdürdüğünü de özellikle hatırlatıyor.

Elbette bir tanıklığı sırf içeriden geliyor diye sorgulamadan kabul edemeyiz. Anıları ve söyleşileri dönemin belgeleriyle karşılaştırmak gerekir. Fakat kaynakların güvenilirliğini tartışmakla, hoşumuza gitmeyen şeyleri söyledikleri için onları peşinen elemek aynı şey değildir.

Hazal Yalın’la Stalin ve Stalinizm konusunda çok köklü görüş ayrılıklarım var. Bu dipnot, o ayrılıkları ortadan kaldırmıyor. Ama burada tarihsel olguların ideolojik gerekçelerle reddedilmesine yönelttiği eleştiriyi yerinde buluyorum.

Bu nedenle onun yaklaşımını, talepleri kategorik biçimde inkâr eden Yalçın Küçük’ünkiyle ya da içeriklerini kabul edip talep niteliğini reddeden Özkan’ınkiyle aynı kefeye koymak kesinlikle doğru olmaz.

Dipnotun değeri de burada: Stalin’i savunan bir yazar, Sovyetlerin Türkiye’den toprak ve üs talep ettiğini kabul ediyor ve bu gerçeği inkâr etmek için kullanılan muhakemeyi eleştiriyor. Demek ki Stalinistler arasından da bu konuda inkârcılığa ya da inkârı sürdürmek için gerekçe üretmeye sığınmayan bir ses çıkabiliyor.

[1] Hazal Yalın, 1945: Türkiye-SSCB İlişkileri, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2021, s. 206, dipnot 220.

Ayrıca bkz.:

Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak

Molotov Anlatıyor: 1945’te Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talebi

Hruşçov’un anıları ne söylüyor?

Kremlin’in 1970’lerin ortasındaki “diplomatik” manevrası

Stalin haritaya bakarken

1945’in öncesine uzanan bir talep: Boğazlarda üs

Hazal Yalın’ın kitabındaki söz konusu dipnotun tamamı:



01 Ekim 2026

A demand predating 1945:

Bases in the Straits

Behlül Özkan
The noisy Stalinist chorus that has for decades doggedly denied, despite the wealth of evidence, that the Soviet Union demanded territory and bases in the Straits from Turkey in 1945 has a relatively new lead soloist: the academic Behlül Özkan. Yet Özkan’s approach differs from the categorical denial adopted by Yalçın Küçük and many others. Whereas Küçük denies outright that the Soviet Union made demands for territory and bases, Özkan acknowledges that these issues were raised during the Molotov–Sarper talks. However, he describes them as conditions put forward in response to Turkey’s proposal for an alliance and therefore does not regard them as “demands”. He thus reaches the same denialist conclusion by redefining the diplomatic character of what occurred rather than denying it outright.

I shall base my discussion here on Özkan’s article “The 1945 Turkey-USSR crisis: The construction of a myth” (1945 Türkiye-SSCB krizi: Bir mitin inşası), published in the newspaper BirGün on 26 November 2017, in which he summarises his views on the subject.

In that article, Özkan sets out to refute the claim that the Soviet Union demanded territory and bases in the Straits from Turkey. According to him, no official written demand or diplomatic note was transmitted from Moscow to Ankara in 1945. Nor does he regard the conditions Molotov put forward in his meetings with Ambassador Selim Sarper as “demands”: Turkey had proposed an alliance, and Moscow had responded by stating its own conditions for that alliance orally. Thus, in Özkan’s words, “Molotov was not demanding territory or bases.”[1]

There is an element of truth in this interpretation: in June 1945, Turkey was not presented with a written Soviet ultimatum ordering it to cede territory and bases. Moreover, Ankara’s search for a new treaty and Turkish leaders’ initial assessments are important for understanding the diplomatic situation at the time. Yet it does not follow that Molotov made no demands for territory and bases. A condition attached to an alliance is also a demand put to the other party. Even in Özkan’s own account, the conditions Molotov listed included changing the eastern border in the Soviet Union’s favour and establishing a Soviet military presence in the Straits.

More importantly, the idea of a Soviet base in the Straits cannot be said to have originated either with the expiry of the friendship treaty in 1945 or with Turkey’s conduct during the Second World War. Written evidence of this idea dates from five years earlier: the counter-proposal submitted by Stalin’s government to Nazi Germany in November 1940.

Turkey on the agenda in Berlin

On 12-13 November 1940, Soviet Foreign Minister Vyacheslav Molotov met Hitler and German Foreign Minister Ribbentrop in Berlin. Germany sought to draw the USSR into cooperation with the Tripartite Pact, comprising Germany, Italy and Japan, and to reach an agreement on the four powers’ spheres of influence. Turkey and the Straits were among the key issues in these negotiations. The German draft envisaged severing Turkey’s existing international ties and amending the Montreux Convention to grant Soviet warships preferential passage rights. However, it contained no provision for a Soviet base in the Straits.[2]

Vyacheslav Molotov, interpreter Gustav
Hilger and Adolf Hitler (Berlin, 1940)

No agreement was signed between the two sides during the Berlin talks. Yet the story did not end there. On 26 November 1940, Molotov conveyed the Soviet government’s reply to Germany’s ambassador in Moscow, Friedrich-Werner von der Schulenburg. Moscow stated that it was prepared to accept the proposed Four-Power Pact subject to certain conditions. One of these was the establishment of a base for Soviet land and naval forces near the Straits under a long-term lease. Moscow also sought a guarantee in the protocol concerning Turkey that such a base would be granted to light Soviet naval and land forces in the Bosphorus and the Dardanelles.[3]

Moreover, the Soviet counter-proposal went further. It envisaged that, if Turkey refused to side with the four powers, Germany, Italy and the USSR would jointly determine and implement the necessary military and diplomatic measures and conclude a separate agreement on the matter. This proposal, which left open the possibility of military intervention, did not result in an agreement. However, it is undeniable that the Soviet government’s proposal included the option of exerting military pressure on Turkey.[3]

This document records not a plan for a base imposed on Stalin by Hitler, but the conditions the Soviet government put forward to Germany. Moreover, it predates the USSR’s entry into the war against Nazi Germany. It is therefore no longer possible to claim that the objective of securing a base in the Straits emerged only in 1945.

From an oral condition to a written proposal in 1945

Five years later, as the Second World War drew to a close, the international balance of power had, of course, changed radically. Nazi Germany had fought to the bitter end and been defeated, while Stalin’s government had taken its place among the victors. Moscow was now discussing the Straits question with Turkey and its wartime allies. The diplomatic contexts of 1940 and 1945 were undoubtedly different; yet the Soviet Union’s objective of securing a military base in the Straits is evident in both years.

Özkan emphasises that the exchanges between Molotov and Sarper in June 1945 did not result in a written demand. The limits of this argument need to be made clear: the fact that Turkey was not presented with a written diplomatic note does not mean that no conditions were put forward during the talks. At Potsdam in July 1945, Molotov himself stated, when explaining the Soviet government’s position, that it had made the resolution of the border and Straits questions a condition for an alliance with Turkey. Churchill also noted at the three-power summit that the issues of changing the eastern border and establishing a Soviet base in the Straits had been raised during Molotov’s talks with the Turkish ambassador. Churchill regarded these as conditions for an alliance rather than a separate ultimatum addressed to Turkey, but objected to their substance.[4]

A session of the Potsdam Conference
Moreover, we have the Soviet Union’s written proposal presented at Potsdam on 22 July 1945. The text envisaged abolishing the Montreux regime, having Turkey and the USSR jointly determine a new regime for the Straits, and establishing Soviet military bases in the Straits in addition to Turkish military bases.[5] This was not an ultimatum sent to Ankara, but a written proposal submitted by the Soviet delegation to the Potsdam Conference. Thus, the statement that “Ankara was not presented with a written Soviet ultimatum” is correct; however, it does not follow that the Soviet government never put an official proposal for the establishment of bases in writing. This latter claim is untenable in light of the Potsdam document.

Two periods, one strategic objective

I have previously discussed on this blog Molotov’s interviews with Chuyev, Khrushchev’s memoirs and the account in official Soviet history of the demands withdrawn in 1953.[6] These sources shed light on the 1945 debate over territory and the Straits from different angles. The 1940 diplomatic document adds a new and decisive dimension: it shows that the objective of establishing a Soviet military presence in the Straits did not originate with Stalin’s government in the post-war period.

We must also avoid jumping to the wrong conclusion. The 1940 document does not show that Kars and Ardahan were also demanded at that time. Nor does it, on its own, prove that a single plan was implemented continuously between 1940 and 1945, with its details unchanged. What it does establish is more concrete and significant enough in its own right: in its negotiations with Nazi Germany in 1940, Stalin’s government demanded a Soviet base in the Straits and made this one of its conditions for accepting the pact. In 1945, this time as one of the victors of the war, it put forward the same demand for a military base once again.

Thus, explaining the 1945 diplomatic initiative solely as an attempt to adapt the expired friendship treaty to new circumstances leaves out the most important part of the historical picture. The treaty whose renewal was under discussion is one thing; the objective of establishing another state’s military base in the Straits is another. The latter long predates the negotiations over renewing the treaty.

Sources and previous posts:

[1] Behlül Özkan, "1945 Türkiye-SSCB krizi: Bir mitin inşası (The 1945 Turkey–USSR crisis: The construction of a myth)", BirGün, 26 November 2017 (in Turkish).

[2] Nazi–Soviet Relations, 1939–1941: Documents from the Archives of the German Foreign Office, Chapter VI, record of the meeting of 13 November 1940 and the German draft treaty: https://www.ibiblio.org/pha/nsr/nsr-06.html

[3] Ibid., Schulenburg’s telegram of 26 November 1940, pp. 258–259: https://www.ibiblio.org/pha/nsr/nsr-06.html

[4] Foreign Relations of the United States (FRUS), Potsdam Conference, record of the meeting of 22 July 1945: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945Berlinv02/d710a-65

[5] FRUS, "Proposal by the Soviet Delegation: The Black Sea Straits", 22 July 1945: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945Berlinv02/d1369

[6] My earlier posts: Crashing into the hard truth while trying to turn history on its head; Molotov Speaks: territorial and Straits base demands on Turkey in 1945; What do Khrushchev’s memoirs tell us?; The Kremlin’s mid-1970s “diplomatic” manoeuvre; Stalin looking at the map.

30 Eylül 2026

1945’in öncesine uzanan bir talep:

Boğazlarda üs

Behlül Özkan
Sovyetler Birliği’nin 1945’te Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep ettiğini, ortaya konan onca kanıta rağmen, on yıllardır büyük bir bağnazlıkla inkâr eden gürültücü Stalinist koronun görece yeni bir assolisti var: Akademisyen Behlül Özkan. Ancak Özkan’ın yaklaşımı, Yalçın Küçük ve diğer birçoklarının benimsediği kategorik inkâr tutumundan farklı. Küçük, Sovyetler Birliği'nin toprak ve üs taleplerini tümüyle reddederken Özkan, bu konuların Molotov-Sarper görüşmelerinde dile getirildiğini kabul eder. Fakat bunları Türkiye’nin ittifak önerisine karşı sunulmuş koşullar olarak tanımlayarak “talep” saymaz. Böylece aynı inkârcı sonuca, olguyu tümüyle reddetmek yerine onun diplomatik niteliğini yeniden tanımlayarak ulaşır.

Bu yazıda, Özkan’ın konuyla ilgili görüşlerini özetlediği, BirGün gazetesinde 26 Kasım 2017’de yayımlanmış olan “1945 Türkiye-SSCB krizi: Bir mitin inşası” başlıklı makalesini esas alacağım.

Özkan, bu makalesinde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep ettiği iddiasını çürütmeye yönelik bir sorgulamaya girişiyor. Ona göre 1945’te Moskova'dan Ankara’ya iletilmiş herhangi bir resmî yazılı talep veya diplomatik nota bulunmuyor. Molotov’un Büyükelçi Selim Sarper’le görüşmelerinde dile getirdiği koşulları da bir “talep” saymıyor: Türkiye bir ittifak önermiş, buna karşılık Moskova da bu ittifakla ilgili kendi şartlarını sözlü olarak belirtmiştir. Dolayısıyla Özkan’ın deyişiyle, “Molotov toprak ve üs talep etmiyordu.”[1]

Bu yorumda doğru bir unsur var: Haziran 1945’te Türkiye’ye toprak ve üslerin devrini emreden yazılı bir Sovyet ültimatomu verilmedi. Ayrıca Ankara’nın yeni bir antlaşma arayışı ve Türk yöneticilerinin ilk aşamadaki değerlendirmeleri, dönemin diplomatik tablosunu anlamak için önemlidir. Ancak buradan Molotov’un toprak ve üs talebinde bulunmadığı sonucu çıkmaz. Bir ittifaka bağlanmış koşul da karşı tarafa ileri sürülen bir taleptir. Özkan’ın kendi anlatımında dahi Molotov’un sıraladığı koşullar arasında doğu sınırının Sovyetler lehine değiştirilmesi ve boğazlarda Sovyet askerî varlığı vardır.

Daha önemlisi, boğazlarda Sovyet üssü fikrinin 1945’te süresi dolan dostluk antlaşmasıyla veya Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumuyla ortaya çıktığı söylenemez. Bunun yazılı kanıtı beş yıl öncesine gidiyor: Stalin yönetiminin Kasım 1940’ta Nazi Almanyası’na sunduğu karşı öneriden söz ediyoruz.

Berlin’de konuşulan Türkiye

12-13 Kasım 1940’ta Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov, Hitler ve Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’la Berlin’de görüştü. Almanya, SSCB’yi Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Üçlü Pakt’la iş birliğine çekmek, dört devletin nüfuz alanları üzerinde anlaşmak istiyordu. Türkiye ve Boğazlar bu pazarlığın önemli başlıklarındandı. Alman taslağı, Türkiye’nin mevcut uluslararası bağlarından koparılmasını ve Montrö Sözleşmesi’nin Sovyet savaş gemilerine ayrıcalıklı geçiş hakkı tanıyacak biçimde değiştirilmesini öngörüyordu. Ancak bu taslakta boğazlarda Sovyet üssü konusu yer almıyordu.[2]

Vyaçeslav Molotov, çevirmen Gustav
Hilger ve Adolf Hitler (Berlin, 1940)
Berlin görüşmelerinde iki taraf arasında bir anlaşma imzalanmadı. Ancak hikâye orada bitmedi. Molotov, 26 Kasım 1940’ta Almanya’nın Moskova Büyükelçisi Friedrich-Werner von der Schulenburg’a Sovyet hükümetinin yanıtını iletti. Moskova, önerilen Dörtlü Güç Paktı’nı bazı koşullarla kabul etmeye hazır olduğunu bildiriyordu. Koşullardan biri, boğazların yakınında Sovyet kara ve deniz kuvvetleri için uzun süreli kiralama yoluyla bir üs kurulmasıydı. Türkiye’ye ilişkin protokolün de İstanbul ve Çanakkale boğazlarında hafif Sovyet deniz ve kara kuvvetlerine böyle bir üs verilmesini güvenceye alması isteniyordu.[3]

Üstelik Sovyetler Birliği’nin karşı önerisi bununla da sınırlı değildi. Türkiye bu dört devletin yanında yer almayı reddederse Almanya, İtalya ve SSCB’nin gerekli askerî ve diplomatik tedbirleri birlikte belirleyip uygulamasını ve bu konuda ayrı bir anlaşma yapmasını öngörüyordu. Askerî müdahale olasılığını açık tutan bu öneri bir anlaşmaya dönüşmedi. Ancak Türkiye’ye karşı askerî baskı seçeneğinin Sovyet hükümetinin önerisinde yer aldığı inkâr edilemez.[3]

Bu belge, Hitler’in Stalin’e dayattığı bir üs planını değil, Sovyet hükümetinin Almanya’ya sunduğu koşulları kayda geçiriyor. Dahası, SSCB’nin Nazi Almanyası’yla savaşa girmesinden önceye ait. Boğazlarda üs edinme hedefinin yalnızca 1945’te ortaya çıktığını söylemek artık mümkün değil.

1945’te sözlü koşuldan yazılı öneriye

Aradan geçen beş yıldan sonra II. Dünya Savaşı sona ererken, uluslararası güç dengesi de elbette radikal bir biçimde değişmişti. Nazi Almanyası savaşı sonuna kadar sürdürüp yenilmiş, Stalin yönetimi ise savaşın galipleri arasında yerini almıştı. Moskova bu kez boğazlar meselesini Türkiye ve savaş dönemi müttefikleriyle görüşüyordu. 1940 ile 1945’in diplomatik bağlamları hiç kuşkusuz aynı değildi; fakat Sovyetler Birliği’nin boğazlarda askerî üs elde etme hedefi hem 1940’ta hem de 1945’te karşımıza çıkıyor.

Özkan, Haziran 1945’te Molotov ile Sarper arasında geçenlerin yazılı bir talebe dönüşmediğini vurguluyor. Bu noktanın sınırını belirtmek gerekir: Türkiye’ye yazılı bir nota verilmemesi, görüşmede koşullar ileri sürülmediğini göstermez. Temmuz 1945’te Potsdam’da Molotov, Sovyet hükümetinin tutumunu anlatırken Türkiye’yle ittifak için sınır ve boğazlar meselelerinin çözülmesini şart koştuğunu bizzat söyler. Churchill de üçlü zirvede, Molotov’un Türk büyükelçisiyle görüşmelerinde doğu sınırının değiştirilmesi ve Boğazlarda Sovyet üssü konularının açıldığını belirtti. Churchill bunları Türkiye’ye yöneltilmiş bağımsız bir ültimatomdan ziyade ittifakın koşulları olarak değerlendirmiş, ancak koşulların içeriğine itiraz etmişti.[4]

Potsdam Konferansı'nın bir oturumu.
Üstelik Sovyetler Birliği’nin 22 Temmuz 1945’te Potsdam’da yaptığı yazılı öneri de elimizde. Metin, Montrö rejiminin kaldırılmasını, yeni boğazlar rejiminin Türkiye ile SSCB tarafından belirlenmesini ve Türk askerî üslerine ek olarak boğazlarda Sovyet askerî üsleri kurulmasını öngörüyor.[5] Bu metin Ankara’ya gönderilmiş bir ültimatom değil, Sovyet heyetinin Potsdam Konferansı’na sunduğu yazılı öneriydi. Dolayısıyla “Ankara’ya yazılı bir Sovyet ültimatomu verilmedi” saptaması doğrudur; ancak buradan Sovyet hükümetinin üs kurulmasına ilişkin resmî bir öneriyi hiçbir zaman yazılı hâle getirmediği sonucu çıkarılamaz. İkincisi, Potsdam belgesi karşısında savunulamaz.

İki dönem, aynı stratejik hedef

Daha önce blogda Molotov’un Çuyev’le söyleşilerini, Hruşçov’un anılarını ve Sovyet resmî tarihinin 1953’te geri çekilen taleplere ilişkin anlatısını ele almıştım.[6] Bu kaynaklar 1945’teki toprak ve boğazlar tartışmasını farklı yönlerden aydınlatıyor. 1940 diplomatik belgesi ise bunlara yeni ve belirleyici bir boyut ekliyor: Stalin yönetiminin boğazlarda Sovyet askerî varlık edinme hedefinin savaş sonrasında doğmadığını gösteriyor.

Buradan aceleyle yanlış bir sonuca da sıçramamak gerekir. 1940 belgesi, Kars ve Ardahan’ın o tarihte de talep edildiğini göstermiyor. Ayrıca 1940 ile 1945 arasında ayrıntıları değişmeyen, kesintisiz uygulanmış bir plan bulunduğunu tek başına kanıtlamıyor. Kanıtladığı şey daha somut ve yeterince önemli: Stalin yönetimi, 1940’ta Nazi Almanyası’yla yürüttüğü pazarlıkta boğazlarda Sovyet üssü istedi ve bunu paktı kabul etmesinin koşullarından biri olarak ileri sürdü. 1945’te ise bu kez savaşın galibi olarak aynı askerî üs talebini yeniden ileri sürdü.

Dolayısıyla 1945’teki diplomatik girişimi yalnızca süresi dolan dostluk antlaşmasının yeni koşullara uyarlanması diye açıklamak, tarihsel tablonun en önemli parçasını dışarıda bırakıyor. Yenilenmesi konuşulan antlaşma başka şeydir; boğazlarda başka bir devletin askerî üssünü kurma hedefi başka. İkincisinin geçmişi, antlaşmanın yenilenmesi görüşmelerinden çok daha eskiye uzanıyor.

Kaynaklar ve önceki yazılar:

[1] Behlül Özkan, “1945 Türkiye-SSCB krizi: Bir mitin inşası”, BirGün. 26 Kasım 2017.

[2] Nazi–Soviet Relations, 1939–1941: Documents from the Archives of the German Foreign Office, VI. bölüm, 13 Kasım 1940 görüşme tutanağı ve Alman antlaşma taslağı: https://www.ibiblio.org/pha/nsr/nsr-06.html

[3] Aynı derleme, Schulenburg’un 26 Kasım 1940 tarihli telgrafı, s. 258–259: https://www.ibiblio.org/pha/nsr/nsr-06.html

[4] Foreign Relations of the United States (FRUS), Potsdam Konferansı, 22 Temmuz 1945 görüşme tutanağı: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945Berlinv02/d710a-65

[5] FRUS, “Proposal by the Soviet Delegation: The Black Sea Straits”, 22 Temmuz 1945: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945Berlinv02/d1369

[6] Daha önceki yazılarım: Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak; Molotov Anlatıyor: 1945’te Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talebi; Hruşçov’un anıları ne söylüyor?; Kremlin’in 1970’lerin ortasındaki “diplomatik” manevrası; Stalin haritaya bakarken.

29 Eylül 2026

The tragedy of Ivan Khudenko

Ivan Khudenko

In this article, I want to tell the tragic story of Ivan Khudenko (1917-1974), a Soviet citizen and agricultural economist.

I only learnt of his story a few weeks ago myself.

The story takes place in the late 1960s on a state farm in the Kazakh Soviet Socialist Republic. Working with the farmworkers, Khudenko, the farm’s economist, found a better way to organise the work. Output rose markedly, and the workers began to earn higher wages as they shared in the gains from increased productivity. Then, despite these successful results, the farm was closed down. Khudenko tried to recover the wages owed to the workers, but was accused of attempting to embezzle public funds and sentenced to prison.

There was a time in Turkey when a story like this would have been called “Tam Aziz Nesinlik” - just the sort of absurdity the satirist Aziz Nesin might have written about. If only I had Nesin’s gift for writing, I could tell this story in a way that made readers laugh while also bringing home the pain of what happened to Khudenko and ensuring that his story stayed with them.

When you first hear this story, you think, “Come on! Surely that couldn’t have happened.” At least, that was my first reaction. But it did!

Khudenko had set out to change the inefficient ways of working that had become entrenched on state farms in Kazakhstan during the 1960s. He carried out a series of experiments, first at the Iliyskiy farm and then at Akchi. As you might expect, the experiment at Akchi was not undertaken without authorisation: the Council of Ministers of the Kazakh SSR passed a resolution approving it, and the terms of the experiment were also discussed with the relevant Soviet authorities.[1]

The idea behind his approach was easy enough to understand: the central planning authorities would decide what the farm should produce and what resources it could use; the people who worked there would decide how to organise the work. Khudenko favoured forming small teams and tying wages to the results achieved rather than the number of tasks completed. In this way, he hoped to reduce the paperwork and the number of staff needed to supervise the work, while giving workers an incentive to produce more effectively.

The results were striking. According to a study of Akchi published in 1987, based on documents and interviews with those involved, productivity per worker at the farm was roughly six times that of ordinary state farms, while wages were three times as high. Akchi had only two managers: its director, Mikhail Li, and its agricultural economist, Khudenko. Decisions about the running of the farm were made by a council of representatives from the work teams, under whose authority the management operated.[1]

Workers at the Akchi state farm during a meeting. Ivan Khudenko is taking notes.
The workers at Akchi were not simply earning higher wages. According to a report citing a newspaper investigation published in 1970, almost all of the farm’s 60 employees were satisfied with their working conditions and took an active part in decision-making. Conflicts among the workers were also said to be rare. So we are talking here not just about higher productivity, but about a real change in working life.[2]

Even so, Khudenko’s method did not work without problems for everyone. In his earlier experiment at Iliyskiy, cuts to the workforce had provoked opposition from workers worried about losing their jobs.[3] Where the displaced workers would find employment, and on what terms, was undoubtedly a real problem. The fact that the workers at Akchi could participate, however modestly, in running their own farm did not mean they could solve that problem for society as a whole: the working class had no control over the political system in which they lived.

The experiment at Akchi was halted in 1970. As the farm was being closed down, Khudenko sought to recover the wages owed to its workers. The court he applied to ruled in favour of both Khudenko and the workers. Yet his efforts to secure payment later became the basis for a charge of attempted embezzlement of public property. Khudenko was sentenced to six years in prison in 1973. He died in a prison hospital on 12 November 1974, aged 57.[4]

All this raises an obvious question: how could the leaders of a country that was constantly struggling to increase agricultural output bring such an experiment to an abrupt halt?

The bureaucracy confronted Khudenko with criminal charges. Yet attempts to close Akchi had begun before he brought his claim for the workers’ unpaid wages. The hostility that the experiment’s results aroused among senior officials is plain from correspondence at the time and from a study published later.[1]

Of course, we should not conclude from this story that one or a handful of such “good managers” could have solved all the serious problems of Soviet agriculture within the confines of the Stalinist regime. Nor was Khudenko an outsider to the system. On the contrary, he had emerged from within it and was trying to breathe some life into it. He was undoubtedly a resourceful and enterprising man. The Stalinist bureaucratic order blocked the working class’s independent initiative and its attempts to take part in management. It also saw even limited initiatives of this kind from within its own ranks as a threat.

There were journalists, scholars and colleagues who defended Khudenko. But there was no independent, organised workers’ movement capable of standing up to the bureaucracy that crushed him - and the official trade unions, of course, do not count as such a movement. This is where the real political meaning of Khudenko’s tragedy lies. A system that claimed to organise production according to social needs dismantled an experiment on a farm that appeared to have produced successful results, instead of seriously examining and discussing it and drawing lessons from it. It then found a way to send the man who had tried to recover the workers’ unpaid wages to prison.

Khudenko’s story is striking in its own right. But it also reveals an important aspect of the failure of the Stalinist regime in the USSR. The bureaucracy denied the working class even the slightest say in how the country was run. At the same time, it could fabricate charges and ruthlessly crush those few members of its own ranks who tried to reduce the enormous waste and losses in productivity generated by the system.

What happened to Khudenko also jeopardised the future of the country’s agriculture. It served as a clear warning to anyone who might consider taking a similar initiative in the years ahead.

[1] V. Belkin and V. Perevedentsev, “Drama Akchi”, Literaturnaya Gazeta, 1 April 1987. The authors state that they were members of a commission sent to Akchi by the newspaper in 1971. They examined extensive documentation and spoke to both supporters and opponents of the experiment. https://www.demoscope.ru/weekly/knigi/perevedencev/stati/010.pdf.

[2] FBIS Survey, 26 March 1970, p. 15. The report summarises the findings of an investigation published in Literaturnaya Gazeta. https://www.cia.gov/readingroom/document/cia-rdp85t00875r000300020007-6.

[3] Belkin and Perevedentsev, “Drama Akchi”. The authors describe both the sharp reduction in the workforce at Iliyskiy and the opposition it provoked among workers worried about losing their jobs.

[4] “Biography of Ivan Khudenko”, A Chronicle of Current Events, no. 35, 31 May 1975. https://chronicle-of-current-events.com/2024/04/06/biographies-march-1975-35-14/. On 20 October 1989, the Presidium of the Supreme Court of the Kazakh SSR overturned the convictions of Khudenko and his colleagues, finding that their actions did not constitute a crime. For an account of this later decision, see https://pro3001.narod.ru/marx/xudenko.htm.

28 Eylül 2026

İvan Hudenko’nun trajedisi

İvan Hudenko
Bu yazıda kısaca Sovyet yurttaşı ve tarım ekonomisi uzmanı İvan Hudenko’nun (1917-1974) trajik hikâyesinden söz etmek istiyorum. 

Ben de bu hikâyeden sadece birkaç hafta önce haberdar oldum.

Olay, 1960’ların sonlarında Sovyetler Birliği’ne bağlı Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ndeki bir devlet çiftliğinde geçiyor. Çiftliğin ekonomisti Hudenko, işçilerle birlikte işleri daha iyi örgütlemenin bir yolunu bulmuş. Üretim belirgin biçimde artmış, işçiler de sağlanan üretkenlik artışından pay alarak daha iyi ücretler elde etmeye başlamış. Derken başarılı sonuçlar alan bu çiftlik kapatılmış; işçilerin ücret alacaklarının tahsilini sağlamaya çalışan Hudenko ise kamu parasını çalmaya teşebbüs etmekle suçlanmış ve hapse mahkûm edilmiş.

Bir zamanlar Türkiye’de böyle olaylar için «Tam Aziz Nesinlik» denirdi. Keşke Nesin’in yazma yeteneğine sahip olsaydım da bu hikâyeyi, okuyanları bir yandan güldürürken diğer yandan Hudenko’nun başına gelenlerin acısını daha derinden hissettirecek ve akıllarında kalmasını sağlayacak biçimde anlatabilseydim.

İnsan bu hikâyeyi öğrenince ilk anda "Yok artık! Bu kadarı da olmaz" diyor. En azından benim ilk tepkim böyle oldu. Ama olmuş işte!

Hudenko, 1960’larda Kazakistan’daki devlet çiftliklerinde yerleşiklik kazanmış olan verimsiz çalışma düzenini değiştirmeye girişen bir tarım ekonomisti. Önce İliyskiy çiftliğinde, ardından Akçi’de bu amaçla çeşitli denemeler yapmış. Tahmin edeceğiniz gibi, Akçi’deki deney izinsiz bir biçimde yürütülmemiş. Kazakistan SSC Bakanlar Kurulu bu deneye izin veren bir karar almış ve ayrıca uygulamanın koşulları SSCB’nin ilgili kurumlarıyla da görüşülmüş.[1]

Çıkış noktası anlaşılması güç olmayan bir fikre dayanıyormuş: Merkezî planlama makamları çiftliğin ne üretmesini istediğini ve bu amaçla kullanabileceği kaynakları belirlesin; işi nasıl örgütleyeceklerine ise orada çalışanlar karar versin. Hudenko küçük ekipler kurmaktan ve ücretleri yapılan işlemlerin sayısına değil de elde edilen sonuca bağlamaktan yanaymış. Böylece hem denetim için tutulan kayıtların ve görevlilerin sayısını azaltmak hem de işçileri iyi üretim yapmaya teşvik edecek özendiricileri sağlamak istiyormuş.

Sonuçlar dikkat çekici olmuş. Akçi üzerine 1987’de yayımlanan, belgelere ve olayın taraflarıyla yapılan görüşmelere dayanan bir araştırmaya göre çiftlikte işçi başına üretkenlik sıradan devlet çiftliklerindekinin yaklaşık altı, ücretler ise üç katına çıkmış. Üstelik Akçi’nin yönetiminde yalnızca iki kişi varmış: müdür Mihail Li ve tarım ekonomisti Hudenko. Çiftliğin işlerine ilişkin kararlar, çalışma ekiplerinin temsilcilerinden oluşan bir kurulda alınıyor; yönetim de bu kurula bağlı çalışıyormuş.[1]

Akçi devlet çiftliğinin çalışanları bir toplantıda. Not alan kişi İvan Hudenko.
Üstelik Akçi’deki işçiler yalnızca daha iyi ücret almıyormuş. 1970’te yayımlanan bir gazete araştırmasını aktaran rapora göre çiftliğin 60 çalışanının neredeyse tamamı çalışma koşullarından memnunmuş ve karar alma süreçlerine etkin biçimde katılıyormuş. İşçiler arasında çatışmaların da nadiren görüldüğü belirtiliyormuş. Demek ki burada yalnızca üretkenlik artışından değil, çalışma yaşamında gerçek bir değişimden de söz ediyoruz.[2]

Yine de Hudenko’nun yönteminin herkes açısından sorunsuz olduğu söylenemez. Daha önceki İliyskiy deneyinde iş gücünün azaltılması, işlerini kaybetmekten kaygılanan çalışanların tepkisini çekmiş.[3] Açığa çıkan işçilerin nerede ve hangi koşullarda istihdam edileceği gerçek bir sorundu hiç kuşkusuz. Akçi’deki işçilerin kendi çiftliklerinin yönetimine, sınırlı bir biçimde de olsa, katılabilmeleri de bu sorunu bütün toplum adına çözebilecekleri anlamına gelmiyordu: Onları çevreleyen siyasal sistem üzerinde işçi sınıfının denetimi yoktu.

Akçi’deki deney 1970’te durdurulmuş. Hudenko da çiftlik kapatılırken çalışanlara ödenmeyen ücretlerin peşine düşmüş. Başvurduğu mahkeme onun ve işçilerin lehine karar vermiş. Fakat bu parayı tahsil ettirmeye çalışması, daha sonra kamu malını zimmete geçirmeye teşebbüs suçlamasına dönüştürülmüş. Hudenko 1973’te altı yıl hapse mahkûm edilmiş ve 12 Kasım 1974’te, 57 yaşında, cezaevi hastanesinde ölmüş.[4]

Bunları öğrenince insanın aklına şu soru geliyor: Tarımda üretimi artırmakta sürekli güçlük çeken bir ülkenin yönetimi, nasıl olur da böyle bir deneye bir anda, bıçakla keser gibi son verir?

Bürokrasi Hudenko’nun karşısına hukuki suçlamalarla çıkmış. Oysa Akçi’yi kapatma girişimleri, onun açtığı ücret davasından önce başlamıştı. Deneyin sonuçlarının üst kademelerde yarattığı tepki, dönemin yazışmalarında ve daha sonra yayımlanan araştırmada açıkça görülüyor.[1]

Elbette bu hikâyeden, böyle bir ya da birkaç "iyi yönetici" bulunsaydı Stalinist rejimin sınırları içinde Sovyet tarımının bütün ağır sorunlarını çözülebileceği sonucunu çıkarmamalıyız. Hudenko sistemin dışından gelen biri de değildi. Tam tersine, onun içinden çıkmış, ona bir ölçüde canlılık kazandırmaya çalışan, kuşkusuz girişimci bir ruha sahip biriydi. Stalinist bürokratik düzen, işçi sınıfının bağımsız inisiyatifine ve yönetime katılma girişimlerine geçit vermediği gibi, kendi içinden gelen bu türden sınırlı girişimleri de tehdit olarak gördü.

Hudenko’yu savunan gazeteciler, bilim insanları ve çalışma arkadaşları varmış. Ama onu ezen bürokrasiye karşı koyabilecek bağımsız ve örgütlü -resmî sendikaları bu türden bir örgüt saymıyoruz elbette- bir işçi sınıfı hareketi yoktu. Hudenko'nun trajedisinin asıl siyasal anlamı da burada yatıyor. Üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlediğini iddia eden bir sistem, bir çiftlikte girişilmiş ve başarılı sonuçlar verdiği anlaşılan bir uygulamayı ciddiyetle inceleyip tartışmak ve bu deneyden sonuçlar çıkarmak yerine onu dağıttı; işçilerin ücretlerini tahsil etmeye çalışan adamı da bir punduna getirip hapse gönderdi.

Hudenko’nun hikâyesi gerçekten ilginç ve çarpıcı bir hikâye. Ama ilginçliğinin ve çarpıcılığın ötesinde, bize SSCB’de Stalinist rejimin iflasının önemli bir yüzünü de gösteriyor: Bürokrasi, işçi sınıfının ülke yönetiminde en ufak bir söz sahibi olmasına izin vermezken, bu düzenin yarattığı muazzam israfı ve üretkenlik kayıplarını azaltmaya yönelik girişimlerde bulunan kendi mensuplarını -bunların sayısı zaten çok azdı- sahte suçlamalar üreterek hiç acımadan ezebiliyordu. 

Ayrıca Hudenko’nun başına gelenler ülke tarımının geleceğine ipotek koyuyor, ileride benzer girişimlerde bulunmayı düşünebilecek olanlara da açık bir gözdağı veriyordu.

[1] V. Belkin ve V. Perevedentsev, «Drama Akçi», Literaturnaya Gazeta, 1 Nisan 1987. Yazarlar, 1971’de Akçi’ye gönderilen inceleme heyetinde yer aldıklarını; belgeleri inceleyip deneye destek veren ve karşı çıkanlarla görüştüklerini belirtiyorlar. https://www.demoscope.ru/weekly/knigi/perevedencev/stati/010.pdf.

[2] FBIS Survey, 26 Mart 1970, s. 15. Rapor, Literaturnaya Gazeta’da yayımlanan araştırmanın bulgularını aktarıyor. https://www.cia.gov/readingroom/document/cia-rdp85t00875r000300020007-6.

[3] Belkin ve Perevedentsev, «Drama Akçi». Yazarlar, İliyskiy’de iş gücündeki büyük azalmanın yanı sıra, işlerini kaybetmekten kaygılanan çalışanların tepkisini de aktarıyorlar.

[4] «Biography of Ivan Khudenko», A Chronicle of Current Events, sayı 35, 31 Mayıs 1975. https://chronicle-of-current-events.com/2024/04/06/biographies-march-1975-35-14/. Hudenko ve çalışma arkadaşları hakkındaki mahkûmiyet kararı, 20 Ekim 1989’da, eylemlerinde suç unsuru bulunmadığı gerekçesiyle kaldırıldı; bu sonraki karar için bkz. https://pro3001.narod.ru/marx/xudenko.htm.

27 Eylül 2026

Remembering Cominform on the 79th anniversary of its founding

Seventy-nine years ago today, on 27 September 1947, an international conference in Poland concluded with the founding of a new organisation bringing together representatives of nine Stalinist parties. These parties came from the Soviet Union, Yugoslavia, Bulgaria, Romania, Hungary, Poland, Czechoslovakia, France and Italy. The organisation’s official name was the Information Bureau of the Communist and Workers’ Parties. Before long, it came to be known as Cominform.

The Stalinist bureaucracy, which had usurped political power from the working class in the Soviet Union, was not seeking to establish an international leadership to advance world revolution after the Second World War, let alone to found a world party of socialist revolution. Its principal aim in establishing Cominform was to create an instrument that would safeguard its power and international standing, and thereby its material and social privileges.

One aspect of this need concerned Eastern Europe. In the aftermath of the Second World War, a new network of buffer states was taking shape in the region under the Soviet Union’s decisive influence. The Kremlin bureaucracy sought to tighten its political control over the Stalinist parties in these countries. Yugoslavia was particularly important: during the war, the partisan movement led by Tito had built a mass base and military force of its own. Yugoslav representatives were given a prominent role in the founding of Cominform at a time when tensions between Belgrade and Moscow had not yet led to an open break. The Stalin–Tito conflict that erupted the following year would turn the organisation into an instrument of pressure against Yugoslavia.

Another factor behind the founding of Cominform was the rapid deterioration of relations between the United States and the Soviet Union after the war. In March 1947, the Truman administration announced the Truman Doctrine, presenting its request for funds to aid Greece and Turkey as part of an interventionist foreign policy with global ambitions. The Marshall Plan, announced in June, aimed to expand US influence over Europe’s economic reconstruction. Cominform was founded amid these developments.

The declaration adopted at the conference divided the world into two camps: the “imperialist and anti-democratic camp” led by the United States and the “anti-imperialist and democratic camp” led by the Soviet Union. This scheme left no room for the independent political struggle of the working class. The fact that the declaration drew attention to the aggression of American imperialism did not remove this fundamental problem. Workers were expected to take their place in the confrontation between states defined by Moscow, rather than act in accordance with their own historical interests.

Moreover, the declaration made no attempt to account for the alliance the Stalinist bureaucracy had forged with the United States and Britain only a few years earlier. During the war, these imperialist states had been presented as “democratic” allies; now the United States was the leader of the opposing camp. What had changed was not the class character of these states, but the Soviet bureaucracy’s relationship with them and its foreign policy needs. Yesterday, agreements with imperialist powers had been imposed on the workers’ movement; today, that same movement was to be mobilised to meet the demands of the bureaucracy’s conflict with them. In defending the wartime alliance while proclaiming the new division into “two camps”, the declaration laid bare this continuity.

Founded in 1919, the Communist International was a step towards organising the socialist world revolution. But with the rise of the bureaucracy in the Soviet Union and the defeat of the Left Opposition led by Trotsky, it rapidly lost that character. Under Stalin’s control, the Comintern became an instrument of the Soviet bureaucracy’s foreign policy calculations rather than of the independent class interests of the international working class. Its dissolution in 1943, while the Soviet Union remained allied with Britain and the United States, was the culmination of this process. In a statement on 28 May 1943 explaining the decision, Stalin explicitly argued that dissolving the Comintern would strengthen Allied unity.

Cominform, founded four years later, did not revive the revolutionary purpose behind the founding of the Comintern; it had no intention of doing so. Instead, it adapted to new circumstances the practice, entrenched under Stalin, of subordinating communist parties’ policies to the needs of the Soviet bureaucracy. The organisation’s use against Yugoslavia the following year was a striking illustration of its character.

Cominform lasted less than nine years. After Stalin’s death, as the Soviet leadership sought to repair relations with Yugoslavia, the organisation increasingly came to be seen as a liability: it had become a symbol of the campaign waged against that country in 1948. Following the 20th Congress of the Communist Party of the Soviet Union in February 1956, Cominform’s dissolution was announced on 17 April 1956, and publication of its newspaper ceased. Its dissolution, like its founding, was no independent decision of the international working class. The decisive factor was the Soviet bureaucracy’s changing foreign policy needs.

For this reason, the anniversary of Cominform’s founding should be remembered as more than an episode in the history of the Cold War. The central lesson for the workers’ movement is this: the struggle against imperialism cannot be waged on the basis of political allegiance to a privileged bureaucracy that had usurped power in the Soviet Union and sought to subordinate parties in other countries to its own interests. The unity of the international working class must rest on its own independent programme and organisations, and on a perspective of world revolution. 

26 Eylül 2026

Kuruluşunun 79. yılında Kominform’u hatırlamak

79 yıl önce bugün, 27 Eylül 1947’de Polonya’da sona eren bir uluslararası konferansta, dokuz Stalinist partinin temsilcilerini bir araya getiren yeni bir uluslararası örgüt kuruldu. Sovyetler Birliği’nin yanı sıra Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Fransa ve İtalya’dan Stalinist partilerin katıldığı bu örgütün resmî adı “Komünist ve İşçi Partileri Enformasyon Bürosu”ydu. Yeni örgüt kısa süre içinde Kominform adıyla anılmaya başlayacaktı.

Sovyetler Birliği’nde siyasal iktidarı işçi sınıfından gasp etmiş olan Stalinist bürokrasi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya devrimini ilerletecek bir uluslararası önderlik, hele de sosyalist devrimin dünya partisini kurmaya çalışmıyordu. Stalinist bürokrasinin Kominform’u kurmaktaki temel amacı, kendi iktidarını ve uluslararası konumunu -dolayısıyla maddi ve toplumsal ayrıcalıklarını- güvenceye alacak bir araç oluşturmaktı.

Bu ihtiyacın bir yönü Doğu Avrupa’yla ilgiliydi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bölgede Sovyetler Birliği’nin belirleyici etkisi altında yeni bir tampon devletler ağı şekilleniyordu. Kremlin bürokrasisi, bu ülkelerdeki Stalinist partiler üzerinde siyasal denetimini pekiştirmek istiyordu. Özellikle Yugoslavya ayrı bir önem taşıyordu: Tito’nun önderliğindeki partizan hareketi, savaş sırasında kendi kitlesel ve askerî gücünü yaratmıştı. Kominform’un kuruluşunda Yugoslav temsilcilerine verilen önemli yer, Moskova’yla ilişkilerindeki gerilimin henüz açık bir kopuşa dönüşmediği bir ana aitti. Nitekim ertesi yıl patlak veren Stalin–Tito çatışması, aynı örgütün Yugoslavya’ya karşı bir baskı aracına dönüşmesine yol açacaktı.

Kominform’un kuruluşunun öteki yönü, savaş sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında hızla sertleşen ilişkilerdi. Washington yönetimi Mart 1947’de Truman Doktrini’ni ilan ederek Yunanistan ve Türkiye’ye yardım talebini, dünya çapında müdahaleci bir dış politikanın parçası hâline getirdi. Haziran ayında açıklanan Marshall Planı ise Avrupa’nın ekonomik yeniden inşasında ABD’nin ağırlığını artırmayı hedefliyordu. Kominform, bu gelişmelerin ortasında kuruldu.

Konferansta kabul edilen bildiri, dünyayı ABD’nin başını çektiği “emperyalist ve antidemokratik kamp” ile Sovyetler Birliği’nin başını çektiği “antiemperyalist ve demokratik kamp” olarak ikiye ayırıyordu. Bu şemada işçi sınıfının bağımsız siyasal mücadelesine yer yoktu; Amerikan emperyalizminin saldırganlığına dikkat çekiyor olması, bildirinin bu temel sorununu ortadan kaldırmıyordu. İşçilerden beklenen, kendi tarihsel çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri değil, Moskova’nın belirlediği devletler arası cepheleşmede yer almalarıydı.

Üstelik bildiri, Stalinist bürokrasinin daha birkaç yıl önce ABD ve Britanya ile kurduğu ittifakın hesabını da vermiyordu. Savaş sırasında “demokratik” müttefikler olarak sunulan bu emperyalist devletlerden ABD, şimdi karşı kampın lideriydi. Değişen şey bu devletlerin sınıfsal niteliği değildi; Sovyet bürokrasisinin onlarla ilişkisi ve dış politika ihtiyaçlarıydı. Dün emperyalist güçlerle anlaşmalar işçi hareketine dayatılmıştı; bugün aynı hareket, bürokrasinin onlarla çatışmasının gereklerine göre seferber edilmek isteniyordu. Bildirinin savaş yıllarındaki ittifakı savunurken yeni “iki kamp” ayrımını ilan etmesi, bu sürekliliği açıkça gösteriyordu.

1919’da kurulan Komünist Enternasyonal, sosyalist dünya devrimini örgütleme hedefine yönelik atılmış bir adımdı. Ancak Sovyetler Birliği’nde bürokrasinin yükselişi ve Trotskiy’in önderliğindeki Sol Muhalefet’in yenilgisinin ardından bu niteliği hızla aşındı. Stalin’in denetimindeki Komintern, uluslararası işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarından ziyade Sovyet bürokrasisinin dış politika hesaplarının bir aracı hâline geldi. 1943’te, Sovyetler Birliği’nin savaş müttefikleriyle ilişkileri sürerken feshedilmesi ise bu sürecin son halkasıydı. Stalin, fesih kararına ilişkin 28 Mayıs 1943 tarihli açıklamasında, bu adımın Müttefiklerin birliğini güçlendireceğini açıkça savunuyordu.

Dört yıl sonra kurulan Kominform, Komintern’in kuruluşundaki devrimci amacı yeniden canlandırmadı; zaten böyle bir niyeti de yoktu. Stalinist dönemde yerleşmiş olan, komünist partilerin politikalarını Sovyet bürokrasisinin gereksinimlerine tabi kılma pratiğini yeni koşullara uyarladı. Örgütün sonraki yıl Yugoslavya’ya karşı kullanılması da bu niteliğin çarpıcı bir göstergesi oldu.

Kominform’un ömrü dokuz yılı bile bulmadı. Stalin’in ölümünden sonra Sovyet yönetimi Yugoslavya’yla ilişkilerini düzeltmeye yönelirken, 1948’de bu ülkeye karşı yürütülmüş olan kampanyanın simgesi hâline gelmiş örgüt giderek bir yük olarak görülmeye başlandı. Şubat 1956’daki SBKP 20. Kongresi’nin ardından Kominform’un feshi 17 Nisan 1956’da ilan edildi; yayın organının çıkarılmasına da son verildi. Kuruluşu gibi kapatılması da uluslararası işçi sınıfının bağımsız bir kararının sonucu değildi. Sovyet bürokrasisinin değişen dış politika ihtiyaçları belirleyici olmuştu.

Kominform’un kuruluş yıl dönümü bu yüzden yalnızca Soğuk Savaş tarihinden bir olay olarak anılmamalı. İşçi hareketi açısından asıl ders şudur: Emperyalizme karşı mücadele, Sovyetler Birliği’nde iktidarı gasp etmiş ve başka ülkelerdeki partileri kendi çıkarlarına tabi kılmaya çalışan ayrıcalıklı bir bürokrasiye siyasal bağlılık temelinde yürütülemez. Uluslararası işçi sınıfının birliği, onun kendi bağımsız programına, örgütlerine ve dünya devrimi perspektifine dayanmalıdır.