13 Mayıs 2026

Gün Benderli’nin Trotskistleri (2)

Budapeşte’de iki genç Trotskist: Lukas ve Jean Benoit

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

Gün Benderli’nin 2025 yılında Moskova Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na verdiği söyleşiden bir kare.
Birinci bölümde, Gün Benderli’nin 1951 yazında Cenevre’de tanıdığı Amerikalı Trotskist Bert’le ilgili izlenimlerini ele almıştık. Bert, Benderli’nin hayatında tanıdığı ilk Trotskistti; fakat bu karşılaşma, aynı zamanda Stalinist siyasi eğitimin onun ve eşinin bağımsız düşünme becerisini nasıl iğdiş edip uyuşturduğunu da gösteriyordu. Bert’i kişisel düzeyde sevimli bulsalar da onun söyledikleri, Benderli ve çevresi için tartışmaya değer görüşler değil, “sınıf düşmanlarının uydurmaları”ydı.

Benderli, anılarında Bert’ten yirmi yılı aşkın bir süre sonra Budapeşte’de tanıştığı iki Trotskisten daha söz eder: Perulu Lukas ve Fransız Jean Benoit [*]. Bu ikinci karşılaşmalar, ilkinden farklıdır. Çünkü artık Benderli, kendi ifadesiyle, Trotskiy hakkında Cenevre yıllarındakinden “çok daha fazla ve gerçeğe yakın şeyler” bilmektedir. Üstelik Benderli, Bert’te olduğu gibi, bu iki genç Trotskisti de sevgiyle hatırlar.

Sözü yazarımıza bırakalım:

Hayatta böyle çok sevdiğim iki Troçkist daha olacaktı. İkisiyle de 1970'li yıllarda Budapeşte'de karşılaştım. Aslında çocuklarımın arkadaşları olan bu gençleri ben de çok sevdim. Biri Perulu idi: Lukas, diğeri Fransız'dı: Jean Benoit. Lukas'ın babası Peru'nun Budapeşte büyükelçisiydi. Lukas ve kız kardeşi, oğlum ve kızımla bir yerde tanışmışlar ve kısa zamanda çok kaynaşmışlardı.

Bizim evde ya da büyükelçinin rezidansında sık sık buluşurlar, hatta bazı geceler onların bizde, benim çocuklarımın onlarda kaldığı olurdu. Lukas, bize her gelişinde, bana, Troçki hakkında nutuklar çekerdi. Troçki'nin yozlaşan Sovyet devrimi hakkındaki ünlü kitabının Fransızcasını bana o hediye etti. O zamanlar artık Troçki hakkında İsviçre'de olduğundan çok daha fazla ve gerçeğe yakın şeyler biliyor ve birçok konuda Luka'ya hak veriyordum. (s. 149)

Lukas’ın Benderli’ye Fransızca çevirisini hediye ettiği kitap muhtemelen Trotskiy’in başyapıtı sayılan ve bizce 20. yüzyılın en büyük Marksist eseri olan İhanete Uğrayan Devrim’di. Benderli’nin “birçok konuda Luka’ya hak veriyordum” demesi bu nedenle önemlidir. Bu, onun Trotskizme katıldığı anlamına gelmez. Fakat Stalinist siyasi eğitimden geçmiş bir “komünistin”, yıllar sonra, Trotskiy’in Sovyet bürokrasisine ve Stalinist rejimin yozlaşmasına ilişkin eleştirilerinde ciddi bir gerçek payı bulunduğunu kabul etmesi anlamına gelir. 1950’lerin başlarında Bert karşısındaki savunmacı kapanma hâlinin yerini, 1970’li yıllarda Lukas karşısında daha dikkatli, daha açık ve daha sorgulayıcı bir tutum almıştır.

1970'lerin başlarında Budapeşte’de bir duvar yazısı: “Ruslar, defolun! 27 yıl yetti!”
Ancak Benderli’nin Lukas’la ilgili anısı yalnızca bu fikir alışverişinden ibaret değildir. Lukas’ın Peru büyükelçisinin oğlu olması, Benderli ailesiyle kurduğu yakın dostluk ve çocukların birbirlerinin evlerinde kalacak kadar samimi hâle gelmesi, Macaristan’daki polis-istihbarat aygıtının da dikkatini çeker. Benderli’nin anlattıkları, Stalinist bürokratik rejimlerde gündelik ilişkilerin bile nasıl izlenebilir, şüpheli ve denetlenebilir ilişkiler hâline getirildiğini göstermesi bakımından önemlidir: 

Peru büyükelçisinin dört yıllık Budapeşte görevi sırasında süren bu candan ve yakın ilişkinin gerek bende gerekse oğlumda kötü bir anısı da kalmıştır.

Elçilikler, konsolosluklar sanırım dünyanın her yerinde o ülkenin milli emniyeti tarafından belirli ölçüde izlenir ama, o sıralarda Macaristan’da bunun çok aptalca yapılmak istendiğine de tanık oldum. Çocuklarımız arasındaki yakın ilişkiyi fark eden ya da gözleyen Macar Yabancılar Polisi, bir gün oğlumu çağırmış ve Peru büyükelçisinin evine kimlerin geldiğini, orada olan biteni Yabancılar Polisine haber vermesini istemiş. Can bunu duyunca elbette hem çok kızmış hem de korkmuş. Önce bana söylememişti. Bir süre düşündükten sonra, herhalde benim bilmemi daha doğru bulmuş olacak ki, bir gün söyledi. Fena halde içerlemiştim oğlumun böyle bir şeye alet edilmek istenmesine. Fakat bu türden öneriler yapıldığında, bunu yapanın üzerine gitmenin çok daha ters tepki yapacağını, insanın başına büyük dert açacağını biliyordum. Bu türden öneriler bir defa yapılır, bir daha tekrarlanmaz. Ve önerinin yapıldığı taraftan yanıt gelmezse hiç yapılmamış gibi davranılır. Bunu başkalarına söylemeye, şikâyet falan etmeye kalkarsanız ilk yapacakları şey, inkâr etmek ve sizin üstünüze çamur atmak olacaktır.

Can’a, hiç oralı olmamasını, böyle bir şey hiç olmamış gibi davranmasını, eskisi gibi harekete devam etmesini söyledim. Öyle de yaptı. Ve bir daha kendisine ilişmediler. (s. 149-150)

Benderli, polis-istihbarat aygıtının oğlunu böyle bir şeye alet etmek istemesine haklı olarak öfkelenir; fakat rejimin işleyişini yeterince iyi bildiği için açık bir şikâyetin daha büyük bir tehlike yaratabileceğini düşünür. Bu satırlarda, Doğu Avrupa’daki Stalinist bürokratik rejimlerin gündelik hayata sinmiş korku ve ihtiyat iklimi bütün açıklığıyla görülür. Çocukların ve gençlerin arkadaşlıkları bile potansiyel bir bilgi toplama kanalına dönüştürülmek istenmektedir.

* * *

Benderli’nin 1970’li yıllarda Budapeşte’de tanıdığı diğer Trotskist ise Fransız Jean Benoit’dır. Lukas anekdotunda politik tartışma ile bürokratik gözetim iç içe geçerken, Jean Benoit portresinde daha kişisel, daha hüzünlü ve trajik bir ton öne çıkar:

Tanıdığım ve çok sevdiğim diğer Troçkist, Jean Benoit da gençti, fakat yaşına göre olgun ve çok değerli bir insandı. Aristokrat bir Fransız ailesinden geliyordu. Ailesiyle ilişkisini kesmiş, birkaç arkadaşı ve karısıyla birlikte Paris'in banliyölerinden birinde yaşamaya başlamıştı. Oğlum, üniversiteyi bitirip doktora yapmak üzere kıt olanaklarımızla Paris'e gittiği zaman, tesadüfen karşılaşmış oldukları halde, Jean Benoit'dan çok yardım görmüştü. Jean Benoit, Budapeşte'ye bizi ziyarete geldiğinde, birçok konudan, bu arada Troçki'den, Troçkizmden de çok söz ettik. Troçkizmden konuşurken o kadar içten ve o kadar inanıyor ve umut bağlıyordu ki inandıklarına, onu sarsmamaya büyük özen gösterdim.

Jean Benoit'yı daima sevgiyle ve üzüntüyle anacağım. Fizik araştırmanı olarak davet edildiği Amerika'ya gittikten kısa bir süre sonra beynine bir kurşun sıkarak hayatına son verdiğini öğrendik. Nedenini bilmiyoruz. Belki bunda bütün yaşamını verdiği idealini ve dolayısıyla hayatını, bir gün anlamsız bulmuş olmasının da payı vardır. Erkekler politik ve ideolojik alanlardaki büyük hayal kırıklıklarına, kadınlara oranla çok daha güç dayanıyor, çok daha kuvvetle sarsılıyorlar. Ben buna doğu ülkelerindeki büyük rejim değişiklikleri sırasında tanık oldum. Bu, belki de doğanın kadını analığa aday olarak yaratması ve bu nedenle kadına daha büyük direnç vermesindendir. (s. 150)

Jean Benoit portresi, Benderli’nin Trotskistlerle kurduğu ilişkinin Bert ve Lukas örneklerinden farklı bir yönünü gösterir. Burada artık yalnızca Trotskiy üzerine yapılan tartışmalar değil, ideallerine büyük bir içtenlikle bağlı genç bir insanın kırılganlığı da öne çıkar. Benderli’nin, Jean Benoit’nın inançlarını “sarsmamaya büyük özen göstermesi”, onun Trotskist muhataplarına karşı artık bütünüyle farklı bir yerde durduğunu gösterir. Bert karşısındaki savunmacı ve kapalı tutumun yerini, Jean Benoit karşısında dikkatli, şefkatli ve koruyucu bir tavır almıştır.

Bununla birlikte, Benderli’nin Jean Benoit’nın intiharı üzerine yaptığı yorum ihtiyatla okunmalıdır. Benderli, bu trajik ölümün Jean Benoit’nın yaşadığı politik ve ideolojik hayal kırıklıklarıyla ilişkili olabileceğini ileri sürer; ancak metinde bunu destekleyen somut herhangi bir bilgi vermez. Bu nedenle söz konusu ihtimal, bir varsayım düzeyinde kalır. Ayrıca erkeklerin politik hayal kırıklıklarına kadınlardan daha güç dayandığına dair genellemesi de bugünden bakıldığında sorunlu ve tartışmalıdır. Yine de bu satırlar, Benderli’nin tanıklığının değerini azaltmaz; fakat bize onun da kendi döneminin, deneyim dünyasının ve düşünsel sınırlarının içinden konuştuğunu hatırlatır.

* * *

Böylece Benderli’nin Trotskistleri -Bert, Lukas ve Jean Benoit- yalnızca kişisel dostlukların konusu olarak kalmazlar. Bu üç karşılaşma, aynı zamanda bir TKP militanının Stalinist siyasi eğitimden geçerek Trotskizme bütünüyle kapalı olduğu gençlik yıllarından, Trotskiy’in eleştirilerinde “gerçeğe yakın” yanlar bulunduğunu kabul ettiği daha olgunluk dönemine uzanan zihinsel mesafeyi de gösterir. Fakat bu mesafenin sınırları vardır. Benderli, Stalinist dünyanın çarpıtmalarını, baskıcı uygulamalarını ve bürokratik çürümesini zaman içinde, belirli kırılmalarla bile olsa giderek daha açık biçimde görür; buna rağmen Trotskizmi hiçbir zaman tutarlı bir siyasi alternatif olarak benimsemeyi gündemine almaz.

Benderli kitabının son sayfalarında, “dünyanın tüm çocuklarını mutlu etmek için giriştiğim savaşta seçtiğim yola, o gün [20 Ağustos 1968’de Varşova Paktı güçlerinin Çekoslovakya’yı işgal ettikleri günü kastediyor - k.ü.] o korkunç haberi Radyo’da dinlediğim gün noktayı koydum” diye yazar. [**] Burada kullandığı ifade muğlaktır. Kendi içinde “noktayı koymuş” olsa da anladığımız kadarıyla bir süre daha TKP’nin yurtdışında faaliyet gösteren aktif bir üyesi olmaya devam eder. TKP yönetimi ile fiili ilişkisinin tam olarak ne zaman koptuğunu ya da “uykuya yattığını” bilmiyoruz. Öte yandan, Macaristan’da Stalinist rejim yıkılana kadar yayın faaliyetini sürdüren Budapeşte Radyosu’nun Türkçe servisinde çalışmaya -TKP tarafından bir kenara itilmiş olduğu halde- devam eder.

Benderli’nin anlatısında dünyanın farklı köşelerinden gelen bu Trotskistler özel ve anlamlı bir yer tutar; ama Trotskizm, onun için hiçbir zaman siyasi bir çıkış yolu hâline gelmez. Bert, Lukas ve Jean Benoit, onun anılarında sevgiyle, saygıyla ve yer yer hüzünle hatırlanan insanlar olarak kalırlar. Onlar sayesinde Benderli, Stalinizmin bazı tahrifatlarını, baskıcı uygulamalarını ve işlediği canice suçların bir kısmını daha açık görür ve eskiye göre daha iyi anlamlandırır; fakat bu karşılaşmalar onu bu suçların tarihsel ve toplumsal köklerini Trotskizmin devrimci Marksist perspektifiyle kavramaya götürmez. Benderli’nin Trotskistleri, onun siyasi hayatında benimsenmiş bir alternatifin değil, geç fark edilmiş ama sonuna kadar takip edilmemiş bir hakikatin izleri olarak kalır.

[*] Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İstanbul: İletişim Yayınları, 2022, s. 149-150.

[**] a.g.e., s. 399.

Bitti 

12 Mayıs 2026

Gün Benderli’s Trotskyists (1)

The first Trotskyist she met: Bert

PART 1 |

Nâzım Hikmet and Gün Benderli-Togay.
On this blog, we have previously referred on various occasions to Gün Benderli [*], who was active for many years as a member and leading figure of the Stalinist Communist Party of Turkey (TKP), and who currently lives in Hungary. [**]

Before moving on to Budapest from Paris, where she and her husband Necil Togay had gone in 1950, Benderli travelled to Switzerland in the summer of 1951 and lived for a time in Geneva. In her memoir Su Başında Durmuşuz (We Have Stood by the Water), she recalls a young American she met there: Bert. A US citizen and university student, Bert was, in Benderli’s own words, the first Trotskyist she had met in her life.

In her book, under the subheading “The first Trotskyist I met: Bert” [***], Benderli says that she remembers this young American “very well for three reasons.” The first was that she learnt from Bert what “hygiene meant in everyday life.” The second was that he introduced her to cigarettes. As for the third, it is best given in Benderli’s own words:

As for the third reason, Bert was a Trotskyist. He would often come to our room and argue that the Soviet revolution had gone off course and become a degenerated, failed (raté) revolution. He would say that Stalin had had Trotsky killed, which made us extremely angry. At the time, all we knew about Trotsky came from the History of the Bolshevik Party of the Soviet Union, which was the only book we had read on the subject. For years this book was treated as something of a bible; all Marxist education began with committing this party history to memory. Anyone who read it, learnt it thoroughly, and especially if they had also read Marx’s Manifesto, was regarded as a great authority. For some of our Marxists who knew no language other than Turkish, the only sources of knowledge were these books, whose Turkish translations were extremely poor. Naturally, it was not easy to argue with Bert, who had read a great many books in English and could back up his arguments. True, we had acquired enough French to read books in that language, but at the time we preferred to read the books taught at the Workers’ University in Paris - perhaps because their language was easier. These were limited to works such as Politzer’s Elementary Principles of Philosophy, books which I would later realise were rather simplistic, even primitive. In short, arguing with Bert was not easy. Yet whatever he said, however much evidence he produced, we stuck to what we thought we knew, refused to believe any of it, and said that it was all fabrications by class enemies. And of course, since these were fabrications by class enemies, not only did we refuse to believe them; we did not even want to hear what Trotskyism was, who Trotsky was, or what he stood for. Bert was one of the few genuinely cultivated Americans I have ever met. He was also pleasant and well-mannered. Whatever we said, he never lost his temper. Bert was the first person I ever met who said he was a Trotskyist. I was very fond of Bert. (pp. 148-149)

What makes this passage interesting and valuable is not merely that Benderli recounts a colourful anecdote from her Geneva years. Its real significance lies in the candour with which it reveals how Stalinist political culture operated in the mind of a young TKP militant. Whether Bert’s assertions were true or not was, at that moment, not even a matter for discussion for Benderli, her husband, or their circle. For what they knew about Trotsky and Trotskyism consisted solely of a handful of Stalinist sources based on distortions of history and Marxism. Moreover, they did not merely believe these sources; they categorically refused even to hear any alternative explanation.

In Benderli’s memoir, Bert appears not only as “the first Trotskyist she met”, but also as a figure who exposed the intellectual limits of a generation shaped by Stalinist training - someone in whose presence they felt intellectually outmatched. Moreover, there is no hostile tone towards Bert in Benderli’s account. On the contrary, she remembers him as a “genuinely cultivated”, “pleasant” and “well-mannered” young man. This is precisely what makes the passage all the more intriguing: Bert, whose political arguments were utterly rejected - indeed, whose statements were dismissed as “fabrications by class enemies” - is nevertheless remembered with affection on a personal level.

One further point needs to be made about this brief anecdote. Benderli writes: “Bert was the first person I ever met who said he was a Trotskyist.” Of course, this sentence does not mean that she had previously met Trotskyists who, for one reason or another, had refrained from identifying themselves as such. There can be no doubt that, when writing these lines, Benderli had in mind Stalinists whom she had earlier seen accused of being Trotskyists, but who in reality had nothing whatsoever to do with Trotskyism. [****]

[*] Gün Benderli (b. 1930, Istanbul): In the late 1940s, Benderli supported the Communist Party of Turkey and the efforts to secure Nâzım Hikmet’s release from prison. Under political pressure, she went to Paris in 1950 and later to Budapest. She left her law studies at the Sorbonne unfinished and began working as a Turkish-language broadcaster at Budapest Radio. She continued in this role, with some interruptions, until the Turkish-language broadcasts were closed down after the change of regime in Hungary. Benderli produced important translations that brought leading figures of Hungarian literature to Turkish readers. She has also published four memoirs: Su Başında Durmuşuz (2003), Sofralar ve Anılar (2012), Giderayak - Anılarımdaki Nâzım Hikmet (2020), and Yazı Kalır - Anılarımdaki Budapeşte Radyosu (2024). She was also a member of the four-person team that compiled a Turkish-Hungarian dictionary.

[**] See: The Kremlin bureaucracy’s “Potemkin” vehicles and Shortages of consumer goods in Stalinist regimes: The testimony of Gün Benderli

[***] Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, Istanbul: İletişim Yayınevi, 2022, pp. 147-149.

[****] See: An anecdote from Hasdal Military Prison: “Trotskyist” as a political term of abuse

To be continued

11 Mayıs 2026

Gün Benderli’nin Trotskistleri (1)

Tanıdığı ilk Trotskist: Bert

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

Nâzım Hikmet ve Gün Benderli-Togay.
Bu blogda, uzun yıllar Stalinist Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) üyesi ve yöneticisi olarak faaliyet göstermiş, halen Macaristan’da yaşayan Gün Benderli’den [*] daha önce farklı vesilelerle söz etmiştik. [**]

Benderli, eşi Necil Togay’la birlikte 1950 yılında gittikleri Paris’ten Budapeşte’ye geçmeden önce, 1951 yazında İsviçre’ye giderek bir süre Cenevre’de yaşadı. Su Başında Durmuşuz başlıklı anı kitabında, burada tanıdığı genç bir Amerikalıdan, Bert’ten söz eder. ABD vatandaşı ve üniversite öğrencisi olan Bert, Benderli’nin kendi ifadesiyle, hayatında tanıdığı ilk Trotskisttir.

Benderli, kitabında “Tanıdığım ilk Troçkist: Bert” alt başlığı altında [***] bu genç Amerikalıyı “üç nedenden ötürü çok iyi hatırladığını” belirtir. İlk neden, “hijiyenin günlük yaşamda ne demek olduğunu” Bert’ten öğrenmiş olmasıdır. İkincisi, Bert’in onu sigarayla tanıştırmasıdır. Üçüncü nedeni ise Benderli’nin kendi sözleriyle aktaralım:

Üçüncü nedene gelince, Bert bir Troçkist idi. Sık sık odamıza gelir, Sovyet devriminin yolundan sapmış, yozlaşmış (raté) bir devrim olduğunu savunurdu. Troçki'yi, Stalin'in öldürttüğünü söyler, bizi son derece kızdırırdı Bert. Troçki'nin kim olduğunu, o zamanlar sadece okuduğumuz Sovyetler Birliği Bolşevik Partisi Tarihi'nden biliyorduk. Yıllar boyunca bu kitap, bir başucu kitabı bellenmiş, bütün Marksizm öğretimi, bu parti tarihinin hatmedilmesiyle başlatılmıştır. Bu kitabı okuyan, iyice belleyen, hele bir de Marx'ın Manifesto'sunu okursa allame olur çıkardı. Türkçeden başka dil bilmeyen kimi Marksistlerimizin bilgi kaynağı, Türkçe çevirileri son derece kötü olan bu kitaplardı. Tabii ki İngilizce yazılmış pek çok kitabı okumuş olan Bert'le, argüman göstererek tartışmak kolay olmuyordu. Gerçi öğrendiğimiz Fransızcayla kitap okuma fırsatı geçmişti elimize ama, o sıralarda Paris'te İşçi Üniversitesi'nde okutulan kitapları okumayı yeğlemiştik. Belki de dilinin daha kolay olmasından ötürü. Bunlar da örneğin Politzer'in Felsefenin Temel İlkeleri gibi oldukça basit, hatta ilkel olduklarını ilerde anlayacağım bazı kitaplarla sınırlı kalmıştı. Velhasıl kolay olmuyordu Bert'le tartışmak. Fakat ne söylerse söylesin, ne kadar delil getirirse getirsin, biz bildiğimizden şaşmıyor, söylediklerinin hiç birine inanmıyor, bunların hepsinin sınıf düşmanlarının uydurmaları olduğunu söylüyorduk. Ve elbette sınıf düşmanlarının uydurması olduğu için bunlara inanmadıktan başka, Troçkizmin ne olduğunu, Troçki'nin kim olduğunu, neyi savunduğunu duymak bile istemiyorduk. Bert, ender rastladığım geniş kültürlü Amerikalılardan biriydi. Sevimli ve terbiyeli idi de. Biz ne söylersek söyleyelim çileden çıkmadı hiç. Bert, benim rastladığım ve Troçkist olduğunu söyleyen ilk Troçkisttir. Bert'i çok sevmiştim. (s. 148-149)

Bu pasajı ilginç ve değerli kılan şey, yalnızca Benderli’nin Cenevre yıllarına ait renkli bir anekdot aktarması değildir. Asıl önemlisi, Stalinist politik kültürün genç bir TKP militanının zihninde nasıl işlediğini açık yüreklilikle göstermesidir. Bert’in söylediklerinin doğru olup olmadığı, o sırada Benderli, eşi ve çevresi açısından tartışılacak bir konu bile değildir. Çünkü Trotskiy ve Trotskizm hakkında bildikleri, tarihin ve Marksizmin çarpıtılmasına dayanan sınırlı sayıdaki Stalinist kaynaktan ibarettir. Dahası, yalnızca bu kaynaklara inanmakla kalmazlar; başka bir açıklamayı duymayı bile kategorik olarak reddederler.

Bert, Benderli’nin anılarında yalnızca “tanıdığı ilk Trotskist” olarak değil, aynı zamanda Stalinist eğitimden geçmiş bir kuşağın zihinsel sınırlarını görünür kılan, karşısında kendilerini yetersiz hissettikleri bir figür olarak da belirir. Üstelik Benderli’nin anlatısında Bert’e karşı düşmanca bir ton yoktur. Tam tersine, onu “geniş kültürlü”, “sevimli” ve “terbiyeli” bir genç olarak hatırlar. Bu da pasajı daha ilginç kılar: Politik olarak hiçbir sözüne inanılmayan, hatta söyledikleri “sınıf düşmanlarının uydurması” sayılan Bert, kişisel düzeyde sevgiyle anılır.

Bu kısa anekdotla ilgili son bir noktaya daha değinmek gerekir. Benderli, “Bert, benim rastladığım ve Troçkist olduğunu söyleyen ilk Troçkisttir” diye yazmış. Elbette bu cümle, daha önce de Trotskistler gördüğü, fakat onların kendilerini şu ya da bu nedenle Trotskist olarak tanımlamaktan geri durdukları anlamına gelmiyor. Benderli’nin bu satırı yazarken aklında, daha önce Trotskist olmakla suçlandıklarına tanık olduğu, ama gerçekte Trotskizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan Stalinistlerin bulunduğuna hiç şüphe yok. [****]

[*] Gün Benderli (d. 1930, İstanbul): 1940’lı yılların sonlarında Türkiye Komünist Partisi’ne ve Nâzım Hikmet’in tahliyesi için yürütülen çalışmalara destek verdi. Politik baskılar nedeniyle 1950’de Paris’e, ardından Budapeşte’ye gitti. Sorbonne’da sürdürdüğü hukuk eğitimini yarıda bırakarak Budapeşte Radyosu’nda Türkçe yayıncılık yapmaya başladı. Bu görevini, bazı kesintilerle birlikte, Macaristan’daki rejim değişikliğinden sonra Türkçe yayınlar kapatılana kadar sürdürdü. Macar edebiyatının önde gelen isimlerini Türkçeye kazandıran önemli çeviriler yaptı. Anı türünde ise dört eseri bulunuyor: Su Başında Durmuşuz (2003), Sofralar ve Anılar (2012), Giderayak - Anılarımdaki Nâzım Hikmet (2020) ve Yazı Kalır - Anılarımdaki Budapeşte Radyosu (2024). Ayrıca Türkçe-Macarca sözlük hazırlayan dört kişilik ekibin üyelerinden biridir.

[**] Bkz. Kremlin bürokrasisinin "Potemkin" arabaları ve Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı: Gün Benderli’nin tanıklığı.

[***] Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İstanbul: İletişim Yayınları, 2022, s. 147-149.

[****] Bkz. Hasdal Askerî Cezaevi’nden bir anekdot: Siyasî hakaret sözcüğü olarak “Trotskist”

Devam edecek

10 Mayıs 2026

Gorbachev’s statistics on the agricultural sector

The misery of Soviet agriculture and bureaucratic waste

Mikhail Gorbachev 

By the mid-1980s, the acute problems afflicting the Soviet Union’s agricultural sector went far beyond the decades-old productivity problems at the stage of production. They formed part of a broader structural crisis encompassing the entire chain from field to table. Deficiencies in the harvesting, processing, storage, transport and packaging of agricultural produce meant that a significant proportion of output was wasted before it ever reached the consumer.

Shortly after his election as General Secretary, at a Politburo meeting held on 11 April 1985, Mikhail Gorbachev presented data on the agricultural and food system which showed that the Soviet food system was not merely inefficient, but had also become extraordinarily wasteful. The agricultural statistics presented by the newly elected General Secretary to the members of the Politburo may be summarised as follows:

  • In the processing of agricultural produce, 50-60 per cent of the work was still done by hand. Labour productivity in this area was two and a half times lower than in capitalist countries.
  • A total of 1,300 factories producing milk, cheese and butter, 200 meat-processing and packaging plants, 103 canneries and 60 starch and glucose syrup factories had been built without waste-treatment facilities. The result was serious damage to the environment.
  • The weakest link in the processing of agricultural produce was storage. Existing storage facilities for fruit, vegetables and potatoes met only 26 per cent of the required capacity; moreover, even those facilities fell short of contemporary standards.
  • Of the 11.2 million storage units, only one-third were equipped with cooling systems, and only 19 per cent with ventilation systems. In the sugar industry, only 20 per cent of sugar beet could be stored under suitable conditions.
  • Many regions did not have enough grain silos. Some 140 meat-processing and packaging plants lacked refrigeration systems, while 42 per cent of the facilities were in urgent need of major repairs.
  • Only 55 per cent of the demand for the modern machinery and equipment required to process agricultural produce was being met. As a result of these conditions, losses of agricultural raw materials could reach as high as 25 per cent.
  • In the trade sector alone, storage and transport losses were enormous: 1 million tonnes of potatoes, around 1.3 million tonnes of vegetables, and 3-4 million tonnes of sugar beet were going to waste. In addition, 100,000 tonnes of meat was lost during the preparation of cattle for slaughter and their transport.
  • Eight million tonnes of milk was being fed to calves; 18 million tonnes of skimmed milk and 6.5 million tonnes of whey were being used as animal feed. Because of insufficient processing capacity, up to 1 million tonnes of fish was going to waste.
  • The food industry’s need for modern packaging methods was being met by only 50 per cent. For manufactured goods, the figure fell to 30 per cent, and for fruit and vegetables to just 10 per cent. Inadequate packaging led to the spoilage of fruit and vegetables and caused enormous losses.
  • Gorbachev concluded by saying that, if cooperative workers had enough reliable transport vehicles at their disposal, they could increase purchases of agricultural produce from the population by 15-20 per cent - equivalent to 1.5 billion roubles.

On the basis of these bleak figures, Soviet agriculture in the mid-1980s could be likened to a giant with large-scale productive capacity, yet structurally half-paralysed. [*] Possessing some of the world’s most extensive agricultural land, the Soviet Union was nonetheless compelled in the 1980s to import colossal quantities of grain from the imperialist countries in order to feed its own population and sustain its livestock programmes. The record 55.5 million tonnes of grain imported in 1984/85 was not merely the outcome of a poor harvest; it was the reflection, in foreign trade statistics, of the structural blockages that had accumulated within the Soviet agricultural and food system over many years. [**]

To see the picture more clearly, it is necessary to compare it with the situation in the imperialist countries. Food loss and waste were, of course, by no means absent in those countries; within the logic of the capitalist mode of production, considerable waste was generated, particularly at the retail and consumer stages. Yet the nature of waste in the Soviet Union was different. The former may be called capitalist waste, the latter bureaucratic waste. In the Soviet Union, bureaucratic losses were concentrated above all at the stages of harvesting, storage, processing, packaging and transport.

A cartoon by the French cartoonist Plantu satirising the Soviet agricultural bureaucracy. The line at the bottom encapsulates how the bureaucracy reduced workers’ alienation from the production process to a mere “lack of motivation”: “Whatever we do, they simply won’t be motivated!”
From the 1950s onwards, cold-chain systems, refrigerated transport, modern packaging, supermarket logistics and food-processing technologies became increasingly widespread in the imperialist countries, whereas in the Soviet Union most storage facilities lacked even adequate cooling and ventilation systems. This was not merely a matter of technical backwardness; it was also the outcome of the hierarchy of priorities built into the bureaucratic planning system. The plan could record production in terms of tonnage, but it could not guarantee, to the same extent, the product’s ultimate use-value - that is, whether it actually reached the consumer.

Gorbachev’s 1985 observation that “the weakest link was storage” was no coincidence. It was the predictable outcome of a bureaucratic allocation of resources which, for decades, had treated agricultural infrastructure as a secondary priority. The Stalinist regime, with its emphasis on heavy industry, defence and large-scale production targets, had consistently pushed into the background the question of how agricultural produce was to be preserved after the harvest, processed, packaged and delivered to the consumer. This neglect was directly connected to the chronic shortages of consumer goods that became one of the fundamental problems of everyday life for broad layers of the Soviet population: even when output appeared, on paper, to have been produced, it often failed to reach either the table or the shelves because it could not be processed, stored or distributed in time. [***]

The Soviet food system bore a striking resemblance to the pattern which, many years later, the FAO would identify in its general classification of food losses for developing - or, in the older terminology, underdeveloped - countries: losses were concentrated not, as in industrialised countries, primarily at the retail and consumer stages, but rather after harvest, during storage, processing and transport. [****]

Another dimension of this colossal waste was the alienation produced by bureaucratic planning. In the absence of socialist democracy, workers who had no say in the planning process could not become the real controllers of production and distribution. Meanwhile, potatoes rotting in storage, meat-processing plants without refrigeration, or vegetables spoiling for lack of packaging remained mere entries in a bureaucratic ledger, losses for which no one was held directly accountable. For this reason, socialist democracy is not only a morally or politically desirable principle; it is also a vital condition for economic efficiency, for the preservation of social resources, and for the organisation of production in accordance with real needs.

History, however, is never short of ironies. From 1978 until his election as General Secretary in 1985, Gorbachev had himself been one of the highest-ranking party officials responsible for agriculture in the Soviet Union. Thus, the bleak picture he presented to the Politburo in the spring of 1985, in his capacity as General Secretary, was not merely a legacy he had inherited; it was also the product of the very bureaucratic apparatus in which he himself had been directly involved for years.

[*] By the mid-1980s, the problems of the Soviet agricultural sector were not confined to the statistics Gorbachev presented to the Politburo. There were numerous structural weaknesses, including design flaws in tractors and combine harvesters, frequent breakdowns of agricultural machinery, shortages of spare parts, and inadequate maintenance and repair services. A more comprehensive analysis of Soviet agriculture would require a far more extensive study; for that reason, these issues will not be examined separately in the present article.

[**] According to a 1986 USDA report, the USSR imported a record 55.5 million tonnes of grain in the 1984/85 marketing year. See United States Department of Agriculture, USSR Agriculture and Trade Report, May 1986.

[***] See, Stalin’s “theoretical contribution”; The testimony of Gün Benderli; The testimony of Vera Tulyakova Hikmet; The testimony of Anatoly Chernyaev; The testimony of Anthony Barnett; The testimony of Zekeriya Sertel (2); The testimony of Zekeriya Sertel (1); Queue etiquette in Stalinist Albania

[****] FAO, Global Food Losses and Food Waste: Extent, Causes and PreventionRome, 2011. The report notes that, while the overall level of food loss and waste in industrialised countries is comparable to that in developing countries, in developing countries more than 40 per cent of losses occur at the post-harvest and processing stages, whereas in industrialised countries more than 40 per cent occur at the retail and consumer stages.

09 Mayıs 2026

Gorbaçov’un sunduğu tarım sektörü istatistikleri

Sovyet tarımının sefaleti ve bürokratik israf

Mihail Gorbaçov
1980’lerin ortalarında Sovyetler Birliği’nde tarım sektörünün yaşadığı akut sorunlar, üretim aşamasında on yıllardır süregelen verimlilik sorunlarının ötesinde, tarladan sofraya uzanan bütün zinciri kapsayan daha geniş bir yapısal krizin parçasıydı. Tarımsal ürünlerin hasadı, işlenmesi, saklanması, taşınması ve ambalajlanmasındaki yetersizlikler, ürünlerin önemli bir bölümünün tüketiciye ulaşmadan ziyan olmasına yol açıyordu.

Mihail Gorbaçov’un genel sekreter seçildikten kısa bir süre sonra, 11 Nisan 1985’te yapılan bir Politbüro toplantısında tarım ve gıda sistemine ilişkin aktardığı veriler, Sovyet gıda sisteminin yalnızca verimsiz değil, aynı zamanda olağanüstü derecede israfçı bir yapıya büründüğünü gösteriyordu. Çiçeği burnunda genel sekreterin Politbüro üyelerine sunduğu tarımsal istatistikler özetle şu bilgileri içeriyordu:

  • Tarımsal ürünlerin işlenmesi alanında işlerin yüzde 50-60’ı hâlâ elle yapılıyordu. Tarımsal ürünlerin işlenmesinde emek üretkenliği, kapitalist ülkelerdekinin iki buçuk kat gerisindeydi.
  • 1.300 süt, peynir ve tereyağı fabrikası, 200 et işleme ve paketleme tesisi, 103 konserve fabrikası ve 60 nişasta ve glikoz şurubu fabrikası, atık arıtma sistemi kurulmadan inşa edilmişti. Bunun sonucu olarak çevreye büyük zarar veriliyordu.
  • Tarımsal ürünlerin işlenmesindeki en zayıf halka depolamaydı. Meyve, sebze ve patates için mevcut depolar, ihtiyaç duyulan kapasitenin yalnızca yüzde 26’sını karşılıyordu; üstelik var olan depoların kendisi de günün standartlarına uygun değildi.
  • 11,2 milyon depolama biriminin yalnızca üçte birinde soğutma sistemi, yalnızca yüzde 19’unda ise havalandırma sistemi vardı. Şeker sektöründe pancarın sadece yüzde 20’si uygun depolarda muhafaza edilebiliyordu.
  • Birçok bölgede yeterli tahıl silosu yoktu. 140 et işleme ve paketleme tesisinde soğutma sistemi bulunmuyordu; tesislerin yüzde 42’si ise acil ve kapsamlı onarıma ihtiyaç duyuyordu.
  • Tarımsal ürünlerin işlenmesinde ihtiyaç duyulan modern makine ve teçhizat talebinin yalnızca yüzde 55’i karşılanabiliyordu. Bütün bu koşulların sonucu olarak tarımsal hammaddelerdeki kayıplar yüzde 25’e kadar ulaşıyordu.
  • Sadece ticaret alanında, depolama ve taşıma sırasında çok büyük miktarlarda ürün kaybediliyordu: 1 milyon ton patates, yaklaşık 1 milyon 300 bin ton sebze, 3-4 milyon ton şeker pancarı ziyan oluyordu. Büyükbaş hayvanların kesime hazırlanması ve taşınması sırasında 100 bin ton et kaybediliyordu.
  • 8 milyon ton süt buzağılara veriliyor; 18 milyon ton yağsız süt ve 6,5 milyon ton peynir altı suyu hayvan yemi olarak kullanılıyordu. İşleme kapasitesinin yetersizliği nedeniyle 1 milyon tona kadar balık bozuluyordu.
  • Gıda sanayiinin modern ambalajlama yöntemlerine duyduğu ihtiyaç ancak yüzde 50 oranında karşılanabiliyordu. Sanayi ürünlerinin ambalajlanmasında bu oran yüzde 30’a, meyve ve sebzelerde ise yüzde 10’a düşüyordu. Ambalaj yetersizliği meyve ve sebzelerin bozulmasına ve çok büyük kayıpların ortaya çıkmasına neden oluyordu.
  • Gorbaçov konuşmasını, kooperatif çalışanlarının ellerinde yeterli sayıda kaliteli nakliye aracı bulunması hâlinde, halktan tarımsal ürün alımlarını yüzde 15-20 oranında, yani 1,5 milyar ruble artırabileceklerini söyleyerek tamamlıyordu.

Bu iç karartıcı verilere bakarak, 1980’lerin ortasındaki Sovyet tarımını büyük ölçekli üretim kapasitesine sahip, ama yapısal olarak kısmi felç geçirmiş bir deve benzetmek mümkün. [*] Dünyanın en geniş tarımsal alanlarından birine sahip olan Sovyetler Birliği, kendi halkını beslemek ve hayvancılık programlarını sürdürebilmek için 1980’lerde emperyalist ülkelerden devasa miktarlarda tahıl ithal etmek zorunda kalıyordu. 1984/85 döneminde yapılan 55,5 milyon tonluk rekor tahıl ithalatı, yalnızca kötü bir hasadın sonucu değil, Sovyet tarım ve gıda sisteminin yıllar içinde biriktirdiği yapısal tıkanmanın dış ticaret rakamlarına yansımış hâliydi. [**]

Tabloyu daha iyi görebilmek için emperyalist ülkelerdeki durumla bir kıyaslama yapmak gerekiyor. Elbette bu ülkelerde de gıda kaybı ve israf yok değildi; kapitalist üretim tarzının kendi mantığı içinde, özellikle perakende ve tüketici aşamasında ortaya büyük bir israf çıkıyordu. Ancak Sovyetler Birliği’ndeki israfın niteliği farklıydı. İlkine kapitalist israf, ikincisine bürokratik israf diyebiliriz. Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik kayıplar daha çok hasat, depolama, işleme, ambalajlama ve taşıma aşamalarında yoğunlaşıyordu.

Fransız karikatürist Plantu’nun Sovyet tarım bürokrasisini hicveden bir karikatürü. En alttaki cümle, bürokrasinin emekçilerin üretim sürecine yabancılaşmasını nasıl “motivasyon eksikliği” olarak gördüğünü özetliyor: “Ne yaparsak yapalım, bir türlü motive olmuyorlar!”
Emperyalist ülkelerde 1950’lerden itibaren soğuk zincir, frigorifik taşıma, modern ambalajlama, süpermarket lojistiği ve gıda işleme teknolojileri giderek yaygınlaşırken, Sovyetler Birliği’nde depoların büyük bölümünde yeterli soğutma ve havalandırma sistemi bile yoktu. Bu, yalnızca teknik bir geri kalmışlık değil, bürokratik planlama sisteminin öncelikler hiyerarşisinin de bir sonucuydu. Plan, ton cinsinden üretimi kayda geçirebiliyor; fakat ürünün nihai kullanım değerini, yani gerçekten tüketiciye ulaşıp ulaşmadığını aynı ölçüde güvence altına alamıyordu.

Gorbaçov’un 1985’te yaptığı “en zayıf halkanın depolama olduğu” saptaması bir tesadüf değildi. Bu, tarımsal altyapıyı on yıllar boyunca ikincil bir öncelik olarak gören bürokratik kaynak tahsisinin öngörülebilir sonucuydu. Ağır sanayiye, savunmaya ve büyük ölçekli üretim hedeflerine öncelik veren Stalinist rejim, tarımsal ürünlerin hasattan sonra nasıl korunacağı, nasıl işleneceği, nasıl paketleneceği ve tüketiciye nasıl ulaştırılacağı sorularını sürekli olarak ikinci plana itmişti. Bu ihmal, Sovyetler Birliği’nde geniş halk kesimlerinin gündelik hayatının temel sorunlarından biri hâline gelen kronik tüketim malları kıtlığıyla doğrudan bağlantılıydı: ürün kâğıt üzerinde üretilmiş görünse bile, çoğu zaman işlenemediği, saklanamadığı ya da zamanında dağıtılamadığı için tüketicinin sofrasına ve raflara ulaşamıyordu. [***]

Sovyet gıda sistemi, FAO’nun yıllar sonra gıda kayıpları üzerine yaptığı genel sınıflandırmada gelişmekte olan -eski ifadesiyle azgelişmiş- ülkeler için tarif ettiği örüntüye şaşırtıcı ölçüde benziyordu: kayıplar, sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi esas olarak perakende ve tüketici aşamasında değil, daha çok hasat sonrası, depolama, işleme ve taşıma aşamalarında yoğunlaşıyordu. [****]

Bu muazzam boyutlara ulaşan israfın bir başka yüzü de bürokratik planlamanın yarattığı yabancılaşmaydı. Sosyalist demokrasinin yokluğunda planlama sürecinde söz hakkı olmayan işçiler üretim ve dağıtım sürecinin gerçek denetleyicileri hâline gelemezken, depolarda çürüyen patates, soğutma sistemi olmayan et tesisi ya da ambalajsızlıktan bozulan sebze, hesabı kimse tarafından doğrudan sorulmayan bürokratik bir kayıp kalemi olarak kalıyordu. Bu nedenle sosyalist demokrasi yalnızca ahlaki ya da siyasal bakımdan arzu edilir bir ilke değildir; ekonomik etkinliğin, toplumsal kaynakların korunmasının ve üretimin gerçek ihtiyaçlara göre örgütlenmesinin de yaşamsal koşuludur.

Öte yandan tarihin ironileri bitmez. Gorbaçov, 1978’den genel sekreter seçildiği 1985’e kadar Sovyetler Birliği’nde tarımdan sorumlu en üst düzey parti yetkililerinden biriydi. Dolayısıyla 1985 baharında genel sekreter sıfatıyla Politbüro’ya sunduğu bu karanlık tablo, yalnızca devraldığı bir mirasın değil, kendisinin de yıllarca içinde yer aldığı bürokratik yönetim mekanizmasının bir sonucuydu.

[*] 1980’li yılların ortalarında Sovyet tarım sektörünün sorunları, Gorbaçov’un Politbüro üyelerine sunduğu bu istatistiklerle sınırlı değildi. Traktör ve biçerdöverlerdeki tasarım hataları, tarım makinelerinin sık arızalanması, yedek parça yokluğu, bakım-onarım hizmetlerinin yetersizliği gibi çok sayıda yapısal zaaf söz konusuydu. Sovyet tarımına yönelik daha bütünsel bir tahlil çok daha oylumlu bir çalışmayı gerektireceği için, bu yazıda söz konusu sorunlar üzerinde ayrıca durmayacağız. 

[**] USDA’nın 1986 tarihli bir raporuna göre SSCB, 1984/85 pazarlama yılında 55,5 milyon ton tahıl ithal ederek rekor düzeye ulaşmıştı. Bkz. United States Department of Agriculture, USSR Agriculture and Trade Report, Mayıs 1986.

[***] Bkz. Stalin’in “teorik katkısı”Gün Benderli’nin tanıklığıVera Tulyakova Hikmet’in tanıklığıAnatoliy Çernyayev’in tanıklığıAnthony Barnett’in tanıklığıZekeriya Sertel'in tanıklığı (2)Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı

[****] FAO, Global Food Losses and Food Waste: Extent, Causes and Prevention, Roma, 2011. Raporda, sanayileşmiş ülkelerde gıda kayıp ve israfının gelişmekte olan ülkelerdeki düzeye yakın olduğu, ancak gelişmekte olan ülkelerde kayıpların yüzde 40’tan fazlasının hasat sonrası ve işleme aşamalarında; sanayileşmiş ülkelerde ise yüzde 40’tan fazlasının perakende ve tüketici aşamalarında ortaya çıktığı belirtilir.

08 Mayıs 2026

Notes on the Benediktov Interview

Stalin-era Stalinism and post-Stalin Stalinism (6)

PART 1 | PART 2 | PART 3 | PART 4 | PART 5 | PART 6

From the introductory note that V. Litov/V. N. Dobrov wrote for the interview published in 1989, we learn how the conversations with Benediktov first came about:

While preparing a programme on Soviet-Indian cooperation as part of my assignment, I could not help myself and began asking Ivan Aleksandrovich questions about a different subject - one that interested me far more. Benediktov, with the reticence characteristic of apparatus officials, at first gave terse and rather dry answers, making it clear that he had no wish to waste time on such idle conversations. Yet he must have sensed the sincerity of my attempt to understand the past, for he gradually began to speak more openly and willingly and even invited me for tea at his spacious flat on Gorky Street, of the kind reserved for the narkoms, [*] so that we could discuss these burning issues. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi [On Stalin and Khrushchev: An Interview with Benediktov], trans. from the Russian by Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4th edn, April 2023, Istanbul, pp. 13-14)

In 1980-81, when these interviews were conducted, alarm bells were already ringing for the Soviet regime: the country was sliding into a deep crisis marked by economic stagnation, bureaucratic inertia, social despondency and political ossification. At the same time, Poland was being shaken by a profound social and political crisis.

In such a critical context, Benediktov - one of the former high-ranking officials of the Stalin era - does not himself, at the outset of the conversation, raise the “burning” issues relating not only to the past but also to the contemporary situation. On the contrary, he initially gives Litov/Dobrov terse and dry answers. In other words, the hard-line Stalinist remedy that Benediktov had in mind, adapted to the final quarter of the twentieth century, emerges not as an active programme of political struggle, but as a retrospective reckoning and a limited prescription for rescuing the regime, articulated in response to persistent questioning from an external interlocutor.

Another detail in Litov/Dobrov’s introduction further accentuates Benediktov’s hesitant and passive stance on the matter:

Ivan Aleksandrovich did not object to the publication of what he had said, but he had serious doubts as to whether this would be possible. (p. 14)

That is all there is to it. In short, Benediktov merely said, “If you can get it published, by all means do so; but I doubt anyone will want to publish what I have said.” This, then, was the attitude of a former senior Soviet official who recognised the deep crisis into which the regime had fallen, who levelled severe criticism at the practices he saw as responsible for that crisis, and who, within the limits of his Stalinist outlook, also had his own proposed remedy: hesitant, passive and conformist.

Try, for a moment, to place this attitude alongside that of Leon Trotsky. The two, needless to say, are not even remotely comparable. The quantitative and qualitative differences between them are not merely vast; they are of an almost galactic order. Benediktov was a retired Stalinist bureaucrat who had come from the very centre of the regime, had lived within its privileged world, still enjoyed considerable material advantages, and had recognised that the regime was facing a grave danger; yet despite all this, he never once considered putting forward his views as an active programme of political struggle.

Indeed, Litov/Dobrov was unable to get the interviews published. Benediktov died in 1983, and the interview did not finally appear until 1989. (See Notes on the Benediktov Interview: Stalin-Era Stalinism and Post-Stalin Stalinism - Part 1)

For six years after Benediktov’s death, no publication in the Soviet Union was prepared to publish his words - a telling indication that this proposed remedy had no chance of becoming an openly espoused political line within the regime. Benediktov’s prescription, which envisaged bringing back the practices of the Stalin period in a form adapted to the 1980s, remained a way out for saving the regime that he kept alive in his own mind, and perhaps shared with those close to him; yet it was not a programme that the Soviet bureaucracy of the time could adopt and put into practice.

Ivan A. Benediktov, removed from his post as Minister of Agriculture in 1953 and appointed Soviet Ambassador to India, presenting his credentials.
For those at the top of the post-Stalin Soviet bureaucracy to adopt such a programme - to install as General Secretary someone who would pursue it - would have run entirely counter to their material interests. To expect them to perform such a death-defying backward somersault could only be a fantasy at odds with historical materialism. After the regimes in Eastern Europe had collapsed one after another like falling dominoes, and once the Soviet Union itself had effectively entered the process of disintegration, the wretchedness of the coup attempt of 19-21 August 1991 was one of the most striking confirmations of this.

Benediktov, who never even entertained the idea of engaging in active political struggle, pinned all his hopes on the appointment of a General Secretary who would revive the regime by reactivating certain abandoned practices of the Stalin period - the very practices examined in this series of articles.

A competent leadership can sharply accelerate a country’s development, while an incompetent one can hold it back just as sharply, and even set it in reverse. Stalin proved the former; Khrushchev, the latter. In essence, everything depends on who will replace the present leadership, which is itself no more than an interim regime. If Stalin and his team were to come to power, we would advance at such a pace that within ten to fifteen years everyone - including that much-praised America - would be left behind. (pp. 119-120)

Stalin, through the counter-revolution he led, rescued the privileged bureaucratic stratum from the grip of Bolshevism; he also protected it from the wrath of the working class and other labouring sections of the population. Yet at the same time, in order to impart at least a measure of vitality and effectiveness to the autarkic regime of “socialism in one country”, he kept the sword of Damocles hanging over this stratum until the end of his life. After Stalin’s death, the bureaucracy largely freed itself from this threat, which had allowed it no peace or comfort, and ten years later attained complete security - indeed, its “golden age”. While expanding its material privileges, it also began to enjoy them without fear and, often enough, with vulgar ostentation.

When the evolution of the bureaucratic caste is analysed from a historical-materialist perspective, it becomes perfectly clear why no “Stalin and his team” could possibly have existed in the Kremlin of the 1980s. The material interests of the post-Stalin Soviet bureaucracy categorically ruled out the re-establishment, over itself, of a nightmarish mechanism of pressure and terror.

Therefore, from the perspective of the Stalinist bureaucracy, the only way left to restore vitality and effectiveness to a regime sunk in deep crisis - and now plainly unable to survive for long in its existing form - was to set radical “market reforms” in motion.

The grave of Ivan A. Benediktov at Moscow’s Novodevichy Cemetery.
A dyed-in-the-wool Stalinist, Benediktov would spend the two years following his conversations with Litov/Dobrov in his spacious flat on Gorky Street, of the kind reserved for the narkoms, passively waiting for the realisation of a dystopia whose material basis had long since disappeared and which no longer had any genuine political subject.

[*] “It is an abbreviation of narodny komissar, meaning ‘People’s Commissar’. Until 1946, ministers in the USSR were known as People’s Commissars.” (Translator Candan Badem’s explanatory note, p. 14.)

Concluded

07 Mayıs 2026

Benediktov ile Söyleşi üzerine notlar

Stalin dönemi Stalinizmi ve Stalin sonrası Stalinizm (6)

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4 | BÖLÜM 5 | BÖLÜM 6


V. Litov/V. N. Dobrov’un 1989 yılında yayımlanan söyleşi için yazdığı sunumdan, Benediktov’la görüşmelerin ortaya çıkış hikâyesini öğreniyoruz:

Bana verilen görev gereği Sovyet-Hint iş birliği hakkında bir program hazırlarken kendimi tutamadım ve İvan Aleksandroviç’e başka bir konuda, beni daha çok ilgilendiren bir konuda sorular sormaya başladım. Benediktov, aparat çalışanlarına özgü ketumiyetiyle ilk başta kuru ve kısa yanıtlar vererek, böylesi boş vakit sohbetlerine vakit harcamak istemediğini belli etti. Ancak herhalde benim geçmişi anlama çabamın samimiyetini hissettiğinden daha açık ve gönüllü konuşmaya başladı ve hatta bu yakıcı konuları konuşmak üzere beni Gorkiy Caddesi’ndeki narkom’lara [*] has geniş evinde çaya bile davet etti. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi, Rusçadan çev. Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4. baskı, Nisan 2023, İstanbul, s. 13-14)

Söyleşilerin yapıldığı 1980-81 yıllarında Sovyetler Birliği’nde rejim için alarm çanları çalmaktadır; ülke ekonomik durgunluk, bürokratik hantallık, toplumsal bezginlik ve siyasal kemikleşme içinde derin bir krize sürüklenmektedir. Üstelik aynı dönemde Polonya’da büyük bir toplumsal çalkantı ve kriz yaşanmaktadır.

Böylesine kritik bir ortamda Stalin döneminin eski yüksek yöneticilerinden Benediktov, görüşmenin başında geçmişe olduğu kadar güncel duruma da ilişkin “yakıcı” konuları açan taraf değildir. Tersine, Litov/Dobrov’un sorularına ilk başta kuru ve kısa yanıtlar verir. Başka bir deyişle, Benediktov’un kafasındaki, 20. yüzyılın son çeyreğine uyarlanmış katı Stalinist çözüm, aktif bir siyasal mücadele programı olarak değil, dışarıdan gelen ısrarlı bir sorgulama karşısında dile getirilmiş bir geçmiş muhasebesi ve rejimi kurtarmaya dönük sınırlı bir reçete olarak ortaya çıkar.

Litov/Dobrov’un sunumunun devamında aktardığı bir başka ayrıntı, Benediktov’un bu konudaki çekingen ve pasif konumunu daha da belirginleştirir:

İvan Aleksandroviç söylediklerinin yayınlanmasına itiraz etmedi ancak bunun olanaklılığına dönük güçlü şüpheleri vardı. (s. 14)

Hepsi bundan ibarettir. Benediktov, özetle, “Yayımlatabilirseniz yayımlatın elbette; ama bu söylediklerimi yayımlamak isteyen olacağını sanmıyorum” demekle yetinmiştir. Rejimin içine sürüklendiği derin krizi gören, bu krizin nedeni saydığı uygulamalara ilişkin ağır eleştirileri olan ve kendi Stalinist ufku içinde bir çözüm önerisine de sahip bulunan eski bir yüksek Sovyet yöneticisinin tutumu budur: çekingen, edilgen ve konformist.

Bu tutumu bir an için Lev Trotskiy’in tutumuyla yan yana koymayı deneyin. Hiç kuşkusuz, bu ikisi kıyas bile kabul etmez. Aralarında dağlar değil, galaksiler kadar büyük niceliksel ve niteliksel farklar vardır. Benediktov rejimin merkezinden gelmiş, onun ayrıcalıklı dünyasında yaşamış, hâlâ hatırı sayılır maddi ayrıcalıklara sahip, rejimin büyük bir tehlikeyle yüz yüze gelmekte olduğunu görmüş bir emekli Stalinist bürokrattır ve bütün bunlara rağmen bu kriz karşısında kendi görüşlerini aktif bir mücadele programı olarak ortaya koymayı hiç düşünmemiştir.

Nitekim Litov/Dobrov yaptığı söyleşileri yayımlatamaz; 1983 yılında Benediktov ölür ve söyleşi en nihayet 1989 yılında yayımlanır. (Bkz. Benediktov ile Söyleşi üzerine notlar: Stalin dönemi Stalinizmi ve Stalin sonrası Stalinizm – Bölüm 1)

Benediktov’un ölümünü izleyen altı yıl boyunca Sovyetler Birliği’nde onun sözlerini yayımlamayı kabul edecek bir yayın organının çıkmaması, bu çözüm önerisinin rejim içinde açıkça sahiplenilebilir bir siyasal hat hâline gelme şansının olmadığını gösteren anlamlı bir işarettir. Benediktov’un Stalin döneminin uygulamalarını 1980’lere uyarlayarak geri getirmeyi öngören reçetesi, kendi zihninde yaşattığı ve belki yakın çevresiyle de paylaştığı, rejimi kurtarmaya dönük bir çıkış yolu olarak varlığını koruyordu; fakat dönemin Sovyet bürokrasisi açısından benimsenip uygulamaya konulabilecek bir program niteliği taşımıyordu.

1953’te Tarım Bakanlığı görevinden alınarak Hindistan Büyükelçiliğine atanan İvan A. Benediktov, güven mektubunu sunarken.
Stalin sonrası Sovyet bürokrasisinin tepesinde yer alanların böyle bir programı benimsemesi, SBKP’nin genel sekreterliğine bu tür bir programı izleyecek birini getirmesi, onların maddi çıkarlarına tamamen aykırıydı. Onlardan geriye doğru böyle bir ölüm perendesi atmalarını beklemek, tarihsel maddeciliğe aykırı bir fantezi olmanın ötesine geçemezdi. Doğu Avrupa’daki rejimler yıkılan domino taşları gibi birbiri ardınca çöktükten ve Sovyetler Birliği fiilen dağılma sürecine girdikten sonra, 19-21 Ağustos 1991 tarihleri arasında gerçekleşen darbe girişiminin sefaleti de bunun en çarpıcı göstergelerinden biridir.

Aktif bir siyasi mücadeleye girmeyi aklının köşesinden bile geçirmeyen Benediktov, bütün umudunu, Stalin döneminin bu yazı dizisinde ele aldığımız terk edilmiş kimi uygulamalarını yeniden devreye sokarak rejimi canlandıracak bir genel sekreterin görev başına getirilmesine bağlamaktadır:

Yetkin bir yönetim ülkenin gelişimini keskince hızlandırırken, yetkin olmayanı ise aynı ölçüde keskince onu frenler ve hatta geriye döndürür. Stalin birincisini kanıtladı, Hruşçov ikincisini. Her şey özü itibariyle bir ara rejim olan bugünkü yönetimin yerine kimin geleceğine bağlıdır. Stalin ve takımı gelirse -öyle adımlarla ilerleriz ki on-on beş yıl içinde o övülen Amerika dâhil herkes geride kalır. (s. 119-120)

Stalin, önderlik ettiği karşı-devrimle ayrıcalıklı bürokratik katmanı Bolşevizm’in elinden kurtardı; onu işçi sınıfından ve diğer emekçi halk kesimlerinin gazabından da korudu. Ama aynı zamanda, otarşik “tek ülkede sosyalizm” rejimine kısmen de olsa canlılık ve etkinlik kazandırabilmek için, bu katmanın üzerinde Demokles’in kılıcını ömrünün sonuna kadar sallandırıp durdu. Stalin’in ölümünün ardından bürokrasi kendisine rahat ve huzur vermeyen bu tehditten büyük ölçüde kurtuldu ve on yıl sonra tam güvenceye, hatta “altın çağına” kavuştu; bir yandan maddi ayrıcalıklarını genişletirken diğer yandan da bunların tadını korkusuzca ve çoğu zaman görgüsüzce çıkarmaya başladı. 

Bürokratik kastın bu evrimi tarihsel maddeci bir perspektifle tahlil edildiğinde, 1980’lerde Kremlin’de bir “Stalin ve takımı”nın neden var olamayacağı açıkça görülür. Stalin sonrası Sovyet bürokrasisinin maddi çıkarları, kendi üzerinde yeniden kâbus gibi bunaltıcı bir baskı ve terör mekanizmasının kurulmasını kesin biçimde dışlıyordu. 

Dolayısıyla, Stalinist bürokrasinin perspektifinden bakıldığında, derin bir krize gömülmüş ve mevcut hâliyle uzun süre ayakta kalamayacağı artık ortaya çıkmış olan rejime yeniden canlılık ve etkinlik kazandırmanın yolu artık tek bir yerden, radikal “piyasa reformları”nı uygulamaya koymaktan geçiyordu.

İvan A. Benediktov’un Moskova’daki Novodeviç Mezarlığı’nda bulunan kabri.
Safkan bir Stalinist olan Benediktov ise Litov/Dobrov’la yaptığı söyleşilerin ardından iki yıl daha Gorkiy Caddesi’ndeki “narkom’lara has” geniş evinde, tamamen edilgen bir halde, maddi temeli çoktan ortadan kalkmış ve artık hiçbir gerçek siyasal öznesi kalmamış bir distopyanın gerçekleşmesini bekleyecekti.

[*] “Halk komiseri anlamına gelen narodny komissar sözcüklerinin kısaltmasıdır. 1946’ya değin SSCB bakanlarına halk komiseri deniyordu.” (Çevirmen Candan Badem’in açıklama notu, s. 14.)

Bitti