İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (1)
“Görelim Paşam
ne eyler?”
Belli bir plan
çerçevesinde, oldukça sistemli biçimde kitap okuyan biriyim. Fakat kendi
kurduğum bu sistemin içine sıkışıp kalmak, onun elimi kolumu tamamen
bağlamasına izin vermek de istemiyorum. Bu nedenle akşamları uyumadan önce
kitap okumaya ayırdığım zamanı bir tür “serbest okuma saati” olarak
değerlendiriyorum. O saatlerde okuyacağım kitaplar için herhangi bir konu
sınırlamam yok. “Şu kitabı da okusam iyi olur” diye düşünüp aldığım, fakat hazırladığım
okuma planlarının dışında kalan kitaplar bunlar.
Bu serbest okuma saatlerinde en son İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber adlı kitabını okudum. Kitabı yayına Lütfü Tınç hazırlamış. Elimdeki nüsha, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan onuncu baskı.
Baştan
belirteyim: Bu yazı dizisinde kitabın bütünsel bir değerlendirmesini yapmaya
çalışmayacağım. Sevük’ün anlattıklarını tarihsel kaynaklarla karşılaştırmak,
kitabın edebî özelliklerini incelemek ya da yazarın Millî Mücadele ve
Cumhuriyet dönemindeki düşünsel serüvenini bütün yönleriyle ele almak gibi bir
iddiam yok. Yalnızca okurken önemli, ilginç veya tartışmaya değer bulduğum bazı
pasajları aktaracak ve bunların bende uyandırdığı düşünceleri sizlerle
paylaşacağım.
Dolayısıyla
ortaya sıkı bir sistematiğe sahip, başı sonu önceden belirlenmiş bir kitap
incelemesinden çok, gevşek dokulu bir yazı dizisi çıkacak. Gelin işe kitabın
kendisinden önce sunuş yazısıyla başlayalım.
Kaynağı
verilmeyen bir saptama ve talihsiz bir isim hatası
Lütfü Tınç,
“İsmail Habib Sevük’ün Atatürk Makaleleri” başlıklı on iki sayfalık sunuş
yazısında, Orhan Koçak’ın bir makalesinde Sevük’ü “Milli [sic] Mücadele’nin en
içten sözcüsü” olarak andığını belirtiyor (s. xvii).
Ne var ki Tınç bu
alıntının kaynağını göstermiyor. Orhan Koçak bu ifadeyi hangi yazısında, hangi
bağlamda kullanmış? Yazı nerede ve ne zaman yayımlanmış? Merak edip Koçak’ın
değerlendirmesinin tamamını okumak isteyen bir okur nereye bakmalı? Bunları
sunuş yazısından öğrenemiyoruz.
Elbette her
kaynak gösterme eksikliğini büyük bir bilimsel skandal gibi sunmanın anlamı
yok. Fakat söz konusu olan onuncu baskısını yapmış ve maddi imkânları geniş bir
yayınevinden çıkmış bir kitap olunca insan ister istemez duraksıyor. Önceki
dokuz baskı boyunca hiçbir editörün veya dikkatli okurun bu eksikliği fark
etmemiş olması tuhaf. Fark edilmişse de bu eksikliğin neden giderilmediği ayrı
bir soru.
Sunuşun sonunda
bizi bundan daha da talihsiz bir hata bekliyor: Kitabı yayına hazırlayan Lütfü
Tınç’ın adı büyük harflerle “LÜTFÜ TUNÇ” olarak yazılmış. İnsan ister istemez
şöyle düşünüyor: Sunuş yazısını kaleme alan kişinin adının bile yanlış
yazıldığını fark etmeyen bir yayın denetiminin, kaynağı belirtilmemiş bir
alıntıyı fark etmesini beklemek herhâlde biraz iyimserlik olurdu.
Yine de aşırı
şüpheciliğe kapılmamızı gerektiren bir durum yok. Orhan Koçak büyük olasılıkla
Sevük hakkında gerçekten böyle bir saptama yapmıştır. Üstelik Sevük’ün bugüne
kadar yalnızca bu kitabını okumuş biri olarak, kendisine atfedilen
değerlendirmeye benim de itirazım yok. Atatürk’le Beraber’de karşımıza
çıkan İsmail Habib Sevük, Millî Mücadele’nin gerçekten de son derece içten,
heyecanlı ve coşkulu bir sözcüsüdür.
| İsmail Habib Sevük |
“Haklı bulur”,
“takdir eder” veya “destekler” demiyorum; özellikle “hayranıdır” diyorum. Çünkü
kitapta karşılaştığımız tutum, belirli tarihsel kararların gerekçelerini
tartışarak bunları doğru bulmanın hayli ötesine geçiyor. Mustafa Kemal ne
yaparsa yapsın, Sevük’ün gözünde yapılabilecek en doğru şeyi yapmıştır. Ne
söylerse söylesin, söylenebilecek en doğru sözü söylemiştir.
Sinirlendiğinde
öfkesi haklı, ölçülü ve yerindedir; sakin kaldığında sükûneti büyük bir devlet
adamının üstün iradesini gösterir. Bir düşüncesinde ısrar ederse bu onun ileri
görüşlülüğünün kanıtıdır; düşüncesini değiştirirse yeni koşulları herkesten
önce kavradığını gösterir. Sert davranması gerektiğinde sertliği, yumuşak
davranması gerektiğinde yumuşaklığı övgüye değerdir. Kısacası, birbirine
bütünüyle zıt iki davranış bile Mustafa Kemal tarafından sergilendiğinde aynı
ölçüde doğru ve hayranlık uyandırıcı olabilir.
Lafı daha fazla
uzatmadan, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ünlü dizelerini biraz değiştirerek
Sevük’ün yaklaşımını şöyle özetleyebiliriz:
“Görelim Paşam ne
eyler?
Neylerse güzel eyler!”
Bu ölçüde güçlü
bir hayranlık kitabı benim için daha ilginç hâle getirdi. Elbette bu
hayranlığın Sevük’ün anlatımına canlılık ve yer yer büyük bir edebî güç
kazandırdığını söylemem mümkün değil. Sevük, karşısındaki tarihsel kişiliği
anlamaya ve açıklamaya çalışan mesafeli bir gözlemci değil kesinlikle. Hayran
olduğu kişiye bakıyor ve gördüğü hemen her şeyi bu hayranlığın içinden
anlatıyor. Ne var ki kitabı ilginç kılan bu tutum, onu benim için aynı zamanda yer
yer çekilmez hâle de getirdi. Dolayısıyla okur olarak Sevük’e bir türlü
yaklaşamadım ve ısınamadım. Eminim o da yazar olarak benim gibi bir okurla
arasında böylesine uzun bir mesafe bulunmasından pek rahatsız olmazdı.
Yine de bu durum
kitabı bugün için okunmaya değer olmaktan çıkarmıyor. Tersine, onu kendi başına
ilginç bir tarihsel belge hâline getiriyor. Sevük’ün bize yalnızca Mustafa
Kemal’i anlatmadığını, aynı zamanda dönemin aydınlarından birinin Mustafa
Kemal’e nasıl baktığını da gösterdiğini unutmamak gerekiyor. Başka bir deyişle,
kitapta anlatılanlar kadar anlatma biçimi de tarihsel incelemenin konusu olmayı
hak ediyor.
Bundan sonraki
bölümlerde aktaracağım pasajları biraz da bu gözle okumakta yarar var.
Devam edecek