30 Eylül 2026

1945’in öncesine uzanan bir talep:

Boğazlarda üs

Behlül Özkan
Sovyetler Birliği’nin 1945’te Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep ettiğini, ortaya konan onca kanıta rağmen, on yıllardır büyük bir bağnazlıkla inkâr eden gürültücü Stalinist koronun görece yeni bir assolisti var: Akademisyen Behlül Özkan. Ancak Özkan’ın yaklaşımı, Yalçın Küçük ve diğer birçoklarının benimsediği kategorik inkâr tutumundan farklı. Küçük, Sovyetler Birliği'nin toprak ve üs taleplerini tümüyle reddederken Özkan, bu konuların Molotov-Sarper görüşmelerinde dile getirildiğini kabul eder. Fakat bunları Türkiye’nin ittifak önerisine karşı sunulmuş koşullar olarak tanımlayarak “talep” saymaz. Böylece aynı inkârcı sonuca, olguyu tümüyle reddetmek yerine onun diplomatik niteliğini yeniden tanımlayarak ulaşır.

Bu yazıda, Özkan’ın konuyla ilgili görüşlerini özetlediği, BirGün gazetesinde 26 Kasım 2017’de yayımlanmış olan “1945 Türkiye-SSCB krizi: Bir mitin inşası” başlıklı makalesini esas alacağım.

Özkan, bu makalesinde Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep ettiği iddiasını çürütmeye yönelik bir sorgulamaya girişiyor. Ona göre 1945’te Moskova'dan Ankara’ya iletilmiş herhangi bir resmî yazılı talep veya diplomatik nota bulunmuyor. Molotov’un Büyükelçi Selim Sarper’le görüşmelerinde dile getirdiği koşulları da bir “talep” saymıyor: Türkiye bir ittifak önermiş, buna karşılık Moskova da bu ittifakla ilgili kendi şartlarını sözlü olarak belirtmiştir. Dolayısıyla Özkan’ın deyişiyle, “Molotov toprak ve üs talep etmiyordu.”[1]

Bu yorumda doğru bir unsur var: Haziran 1945’te Türkiye’ye toprak ve üslerin devrini emreden yazılı bir Sovyet ültimatomu verilmedi. Ayrıca Ankara’nın yeni bir antlaşma arayışı ve Türk yöneticilerinin ilk aşamadaki değerlendirmeleri, dönemin diplomatik tablosunu anlamak için önemlidir. Ancak buradan Molotov’un toprak ve üs talebinde bulunmadığı sonucu çıkmaz. Bir ittifaka bağlanmış koşul da karşı tarafa ileri sürülen bir taleptir. Özkan’ın kendi anlatımında dahi Molotov’un sıraladığı koşullar arasında doğu sınırının Sovyetler lehine değiştirilmesi ve boğazlarda Sovyet askerî varlığı vardır.

Daha önemlisi, boğazlarda Sovyet üssü fikrinin 1945’te süresi dolan dostluk antlaşmasıyla veya Türkiye’nin İkinci Dünya Savaşı sırasındaki tutumuyla ortaya çıktığı söylenemez. Bunun yazılı kanıtı beş yıl öncesine gidiyor: Stalin yönetiminin Kasım 1940’ta Nazi Almanyası’na sunduğu karşı öneriden söz ediyoruz.

Berlin’de konuşulan Türkiye

12-13 Kasım 1940’ta Sovyet Dışişleri Bakanı Vyaçeslav Molotov, Hitler ve Alman Dışişleri Bakanı Ribbentrop’la Berlin’de görüştü. Almanya, SSCB’yi Almanya, İtalya ve Japonya’nın oluşturduğu Üçlü Pakt’la iş birliğine çekmek, dört devletin nüfuz alanları üzerinde anlaşmak istiyordu. Türkiye ve Boğazlar bu pazarlığın önemli başlıklarındandı. Alman taslağı, Türkiye’nin mevcut uluslararası bağlarından koparılmasını ve Montrö Sözleşmesi’nin Sovyet savaş gemilerine ayrıcalıklı geçiş hakkı tanıyacak biçimde değiştirilmesini öngörüyordu. Ancak bu taslakta boğazlarda Sovyet üssü konusu yer almıyordu.[2]

Vyaçeslav Molotov, çevirmen Gustav
Hilger ve Adolf Hitler (Berlin, 1940)
Berlin görüşmelerinde iki taraf arasında bir anlaşma imzalanmadı. Ancak hikâye orada bitmedi. Molotov, 26 Kasım 1940’ta Almanya’nın Moskova Büyükelçisi Friedrich-Werner von der Schulenburg’a Sovyet hükümetinin yanıtını iletti. Moskova, önerilen Dörtlü Güç Paktı’nı bazı koşullarla kabul etmeye hazır olduğunu bildiriyordu. Koşullardan biri, boğazların yakınında Sovyet kara ve deniz kuvvetleri için uzun süreli kiralama yoluyla bir üs kurulmasıydı. Türkiye’ye ilişkin protokolün de İstanbul ve Çanakkale boğazlarında hafif Sovyet deniz ve kara kuvvetlerine böyle bir üs verilmesini güvenceye alması isteniyordu.[3]

Üstelik Sovyetler Birliği’nin karşı önerisi bununla da sınırlı değildi. Türkiye bu dört devletin yanında yer almayı reddederse Almanya, İtalya ve SSCB’nin gerekli askerî ve diplomatik tedbirleri birlikte belirleyip uygulamasını ve bu konuda ayrı bir anlaşma yapmasını öngörüyordu. Askerî müdahale olasılığını açık tutan bu öneri bir anlaşmaya dönüşmedi. Ancak Türkiye’ye karşı askerî baskı seçeneğinin Sovyet hükümetinin önerisinde yer aldığı inkâr edilemez.[3]

Bu belge, Hitler’in Stalin’e dayattığı bir üs planını değil, Sovyet hükümetinin Almanya’ya sunduğu koşulları kayda geçiriyor. Dahası, SSCB’nin Nazi Almanyası’yla savaşa girmesinden önceye ait. Boğazlarda üs edinme hedefinin yalnızca 1945’te ortaya çıktığını söylemek artık mümkün değil.

1945’te sözlü koşuldan yazılı öneriye

Aradan geçen beş yıldan sonra II. Dünya Savaşı sona ererken, uluslararası güç dengesi de elbette radikal bir biçimde değişmişti. Nazi Almanyası savaşı sonuna kadar sürdürüp yenilmiş, Stalin yönetimi ise savaşın galipleri arasında yerini almıştı. Moskova bu kez boğazlar meselesini Türkiye ve savaş dönemi müttefikleriyle görüşüyordu. 1940 ile 1945’in diplomatik bağlamları hiç kuşkusuz aynı değildi; fakat Sovyetler Birliği’nin boğazlarda askerî üs elde etme hedefi hem 1940’ta hem de 1945’te karşımıza çıkıyor.

Özkan, Haziran 1945’te Molotov ile Sarper arasında geçenlerin yazılı bir talebe dönüşmediğini vurguluyor. Bu noktanın sınırını belirtmek gerekir: Türkiye’ye yazılı bir nota verilmemesi, görüşmede koşullar ileri sürülmediğini göstermez. Temmuz 1945’te Potsdam’da Molotov, Sovyet hükümetinin tutumunu anlatırken Türkiye’yle ittifak için sınır ve boğazlar meselelerinin çözülmesini şart koştuğunu bizzat söyler. Churchill de üçlü zirvede, Molotov’un Türk büyükelçisiyle görüşmelerinde doğu sınırının değiştirilmesi ve Boğazlarda Sovyet üssü konularının açıldığını belirtti. Churchill bunları Türkiye’ye yöneltilmiş bağımsız bir ültimatomdan ziyade ittifakın koşulları olarak değerlendirmiş, ancak koşulların içeriğine itiraz etmişti.[4]

Postdam Konferansı'nın bir oturumu.
Üstelik Sovyetler Birliği’nin 22 Temmuz 1945’te Potsdam’da yaptığı yazılı öneri de elimizde. Metin, Montrö rejiminin kaldırılmasını, yeni boğazlar rejiminin Türkiye ile SSCB tarafından belirlenmesini ve Türk askerî üslerine ek olarak boğazlarda Sovyet askerî üsleri kurulmasını öngörüyor.[5] Bu metin Ankara’ya gönderilmiş bir ültimatom değil, Sovyet heyetinin Potsdam Konferansı’na sunduğu yazılı öneriydi. Dolayısıyla “Ankara’ya yazılı bir Sovyet ültimatomu verilmedi” saptaması doğrudur; ancak buradan Sovyet hükümetinin üs kurulmasına ilişkin resmî bir öneriyi hiçbir zaman yazılı hâle getirmediği sonucu çıkarılamaz. İkincisi, Potsdam belgesi karşısında savunulamaz.

İki dönem, aynı stratejik hedef

Daha önce blogda Molotov’un Çuyev’le söyleşilerini, Hruşçov’un anılarını ve Sovyet resmî tarihinin 1953’te geri çekilen taleplere ilişkin anlatısını ele almıştım.[6] Bu kaynaklar 1945’teki toprak ve boğazlar tartışmasını farklı yönlerden aydınlatıyor. 1940 diplomatik belgesi ise bunlara yeni ve belirleyici bir boyut ekliyor: Stalin yönetiminin boğazlarda Sovyet askerî varlık edinme hedefinin savaş sonrasında doğmadığını gösteriyor.

Buradan aceleyle yanlış bir sonuca da sıçramamak gerekir. 1940 belgesi, Kars ve Ardahan’ın o tarihte de talep edildiğini göstermiyor. Ayrıca 1940 ile 1945 arasında ayrıntıları değişmeyen, kesintisiz uygulanmış bir plan bulunduğunu tek başına kanıtlamıyor. Kanıtladığı şey daha somut ve yeterince önemli: Stalin yönetimi, 1940’ta Nazi Almanyası’yla yürüttüğü pazarlıkta boğazlarda Sovyet üssü istedi ve bunu paktı kabul etmesinin koşullarından biri olarak ileri sürdü. 1945’te ise bu kez savaşın galibi olarak aynı askerî üs talebini yeniden ileri sürdü.

Dolayısıyla 1945’teki diplomatik girişimi yalnızca süresi dolan dostluk antlaşmasının yeni koşullara uyarlanması diye açıklamak, tarihsel tablonun en önemli parçasını dışarıda bırakıyor. Yenilenmesi konuşulan antlaşma başka şeydir; boğazlarda başka bir devletin askerî üssünü kurma hedefi başka. İkincisinin geçmişi, antlaşmanın yenilenmesi görüşmelerinden çok daha eskiye uzanıyor.

Kaynaklar ve önceki yazılar:

[1] Behlül Özkan, “1945 Türkiye-SSCB krizi: Bir mitin inşası”, BirGün. 26 Kasım 2017.

[2] Nazi–Soviet Relations, 1939–1941: Documents from the Archives of the German Foreign Office, VI. bölüm, 13 Kasım 1940 görüşme tutanağı ve Alman antlaşma taslağı: https://www.ibiblio.org/pha/nsr/nsr-06.html

[3] Aynı derleme, Schulenburg’un 26 Kasım 1940 tarihli telgrafı, s. 258–259: https://www.ibiblio.org/pha/nsr/nsr-06.html

[4] Foreign Relations of the United States (FRUS), Potsdam Konferansı, 22 Temmuz 1945 görüşme tutanağı: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945Berlinv02/d710a-65

[5] FRUS, “Proposal by the Soviet Delegation: The Black Sea Straits”, 22 Temmuz 1945: https://history.state.gov/historicaldocuments/frus1945Berlinv02/d1369

[6] Daha önceki yazılarım: Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak; Molotov Anlatıyor: 1945’te Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talebi; Hruşçov’un anıları ne söylüyor?; Kremlin’in 1970’lerin ortasındaki “diplomatik” manevrası; Stalin haritaya bakarken.

29 Eylül 2026

The tragedy of Ivan Khudenko

Ivan Khudenko

In this article, I want to tell the tragic story of Ivan Khudenko (1917-1974), a Soviet citizen and agricultural economist.

I only learnt of his story a few weeks ago myself.

The story takes place in the late 1960s on a state farm in the Kazakh Soviet Socialist Republic. Working with the farmworkers, Khudenko, the farm’s economist, found a better way to organise the work. Output rose markedly, and the workers began to earn higher wages as they shared in the gains from increased productivity. Then, despite these successful results, the farm was closed down. Khudenko tried to recover the wages owed to the workers, but was accused of attempting to embezzle public funds and sentenced to prison.

There was a time in Turkey when a story like this would have been called “Tam Aziz Nesinlik” - just the sort of absurdity the satirist Aziz Nesin might have written about. If only I had Nesin’s gift for writing, I could tell this story in a way that made readers laugh while also bringing home the pain of what happened to Khudenko and ensuring that his story stayed with them.

When you first hear this story, you think, “Come on! Surely that couldn’t have happened.” At least, that was my first reaction. But it did!

Khudenko had set out to change the inefficient ways of working that had become entrenched on state farms in Kazakhstan during the 1960s. He carried out a series of experiments, first at the Iliyskiy farm and then at Akchi. As you might expect, the experiment at Akchi was not undertaken without authorisation: the Council of Ministers of the Kazakh SSR passed a resolution approving it, and the terms of the experiment were also discussed with the relevant Soviet authorities.[1]

The idea behind his approach was easy enough to understand: the central planning authorities would decide what the farm should produce and what resources it could use; the people who worked there would decide how to organise the work. Khudenko favoured forming small teams and tying wages to the results achieved rather than the number of tasks completed. In this way, he hoped to reduce the paperwork and the number of staff needed to supervise the work, while giving workers an incentive to produce more effectively.

The results were striking. According to a study of Akchi published in 1987, based on documents and interviews with those involved, productivity per worker at the farm was roughly six times that of ordinary state farms, while wages were three times as high. Akchi had only two managers: its director, Mikhail Li, and its agricultural economist, Khudenko. Decisions about the running of the farm were made by a council of representatives from the work teams, under whose authority the management operated.[1]

Workers at the Akchi state farm during a meeting. Ivan Khudenko is taking notes.
The workers at Akchi were not simply earning higher wages. According to a report citing a newspaper investigation published in 1970, almost all of the farm’s 60 employees were satisfied with their working conditions and took an active part in decision-making. Conflicts among the workers were also said to be rare. So we are talking here not just about higher productivity, but about a real change in working life.[2]

Even so, Khudenko’s method did not work without problems for everyone. In his earlier experiment at Iliyskiy, cuts to the workforce had provoked opposition from workers worried about losing their jobs.[3] Where the displaced workers would find employment, and on what terms, was undoubtedly a real problem. The fact that the workers at Akchi could participate, however modestly, in running their own farm did not mean they could solve that problem for society as a whole: the working class had no control over the political system in which they lived.

The experiment at Akchi was halted in 1970. As the farm was being closed down, Khudenko sought to recover the wages owed to its workers. The court he applied to ruled in favour of both Khudenko and the workers. Yet his efforts to secure payment later became the basis for a charge of attempted embezzlement of public property. Khudenko was sentenced to six years in prison in 1973. He died in a prison hospital on 12 November 1974, aged 57.[4]

All this raises an obvious question: how could the leaders of a country that was constantly struggling to increase agricultural output bring such an experiment to an abrupt halt?

The bureaucracy confronted Khudenko with criminal charges. Yet attempts to close Akchi had begun before he brought his claim for the workers’ unpaid wages. The hostility that the experiment’s results aroused among senior officials is plain from correspondence at the time and from a study published later.[1]

Of course, we should not conclude from this story that one or a handful of such “good managers” could have solved all the serious problems of Soviet agriculture within the confines of the Stalinist regime. Nor was Khudenko an outsider to the system. On the contrary, he had emerged from within it and was trying to breathe some life into it. He was undoubtedly a resourceful and enterprising man. The Stalinist bureaucratic order blocked the working class’s independent initiative and its attempts to take part in management. It also saw even limited initiatives of this kind from within its own ranks as a threat.

There were journalists, scholars and colleagues who defended Khudenko. But there was no independent, organised workers’ movement capable of standing up to the bureaucracy that crushed him - and the official trade unions, of course, do not count as such a movement. This is where the real political meaning of Khudenko’s tragedy lies. A system that claimed to organise production according to social needs dismantled an experiment on a farm that appeared to have produced successful results, instead of seriously examining and discussing it and drawing lessons from it. It then found a way to send the man who had tried to recover the workers’ unpaid wages to prison.

Khudenko’s story is striking in its own right. But it also reveals an important aspect of the failure of the Stalinist regime in the USSR. The bureaucracy denied the working class even the slightest say in how the country was run. At the same time, it could fabricate charges and ruthlessly crush those few members of its own ranks who tried to reduce the enormous waste and losses in productivity generated by the system.

What happened to Khudenko also jeopardised the future of the country’s agriculture. It served as a clear warning to anyone who might consider taking a similar initiative in the years ahead.

[1] V. Belkin and V. Perevedentsev, “Drama Akchi”, Literaturnaya Gazeta, 1 April 1987. The authors state that they were members of a commission sent to Akchi by the newspaper in 1971. They examined extensive documentation and spoke to both supporters and opponents of the experiment. https://www.demoscope.ru/weekly/knigi/perevedencev/stati/010.pdf.

[2] FBIS Survey, 26 March 1970, p. 15. The report summarises the findings of an investigation published in Literaturnaya Gazeta. https://www.cia.gov/readingroom/document/cia-rdp85t00875r000300020007-6.

[3] Belkin and Perevedentsev, “Drama Akchi”. The authors describe both the sharp reduction in the workforce at Iliyskiy and the opposition it provoked among workers worried about losing their jobs.

[4] “Biography of Ivan Khudenko”, A Chronicle of Current Events, no. 35, 31 May 1975. https://chronicle-of-current-events.com/2024/04/06/biographies-march-1975-35-14/. On 20 October 1989, the Presidium of the Supreme Court of the Kazakh SSR overturned the convictions of Khudenko and his colleagues, finding that their actions did not constitute a crime. For an account of this later decision, see https://pro3001.narod.ru/marx/xudenko.htm.

28 Eylül 2026

İvan Hudenko’nun trajedisi

İvan Hudenko
Bu yazıda kısaca Sovyet yurttaşı ve tarım ekonomisi uzmanı İvan Hudenko’nun (1917-1974) trajik hikâyesinden söz etmek istiyorum. 

Ben de bu hikâyeden sadece birkaç hafta önce haberdar oldum.

Olay, 1960’ların sonlarında Sovyetler Birliği’ne bağlı Kazakistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ndeki bir devlet çiftliğinde geçiyor. Çiftliğin ekonomisti Hudenko, işçilerle birlikte işleri daha iyi örgütlemenin bir yolunu bulmuş. Üretim belirgin biçimde artmış, işçiler de sağlanan üretkenlik artışından pay alarak daha iyi ücretler elde etmeye başlamış. Derken başarılı sonuçlar alan bu çiftlik kapatılmış; işçilerin ücret alacaklarının tahsilini sağlamaya çalışan Hudenko ise kamu parasını çalmaya teşebbüs etmekle suçlanmış ve hapse mahkûm edilmiş.

Bir zamanlar Türkiye’de böyle olaylar için «Tam Aziz Nesinlik» denirdi. Keşke Nesin’in yazma yeteneğine sahip olsaydım da bu hikâyeyi, okuyanları bir yandan güldürürken diğer yandan Hudenko’nun başına gelenlerin acısını daha derinden hissettirecek ve akıllarında kalmasını sağlayacak biçimde anlatabilseydim.

İnsan bu hikâyeyi öğrenince ilk anda "Yok artık! Bu kadarı da olmaz" diyor. En azından benim ilk tepkim böyle oldu. Ama olmuş işte!

Hudenko, 1960’larda Kazakistan’daki devlet çiftliklerinde yerleşiklik kazanmış olan verimsiz çalışma düzenini değiştirmeye girişen bir tarım ekonomisti. Önce İliyskiy çiftliğinde, ardından Akçi’de bu amaçla çeşitli denemeler yapmış. Tahmin edeceğiniz gibi, Akçi’deki deney izinsiz bir biçimde yürütülmemiş. Kazakistan SSC Bakanlar Kurulu bu deneye izin veren bir karar almış ve ayrıca uygulamanın koşulları SSCB’nin ilgili kurumlarıyla da görüşülmüş.[1]

Çıkış noktası anlaşılması güç olmayan bir fikre dayanıyormuş: Merkezî planlama makamları çiftliğin ne üretmesini istediğini ve bu amaçla kullanabileceği kaynakları belirlesin; işi nasıl örgütleyeceklerine ise orada çalışanlar karar versin. Hudenko küçük ekipler kurmaktan ve ücretleri yapılan işlemlerin sayısına değil de elde edilen sonuca bağlamaktan yanaymış. Böylece hem denetim için tutulan kayıtların ve görevlilerin sayısını azaltmak hem de işçileri iyi üretim yapmaya teşvik edecek özendiricileri sağlamak istiyormuş.

Sonuçlar dikkat çekici olmuş. Akçi üzerine 1987’de yayımlanan, belgelere ve olayın taraflarıyla yapılan görüşmelere dayanan bir araştırmaya göre çiftlikte işçi başına üretkenlik sıradan devlet çiftliklerindekinin yaklaşık altı, ücretler ise üç katına çıkmış. Üstelik Akçi’nin yönetiminde yalnızca iki kişi varmış: müdür Mihail Li ve tarım ekonomisti Hudenko. Çiftliğin işlerine ilişkin kararlar, çalışma ekiplerinin temsilcilerinden oluşan bir kurulda alınıyor; yönetim de bu kurula bağlı çalışıyormuş.[1]

Akçi devlet çiftliğinin çalışanları bir toplantıda. Not alan kişi İvan Hudenko.
Üstelik Akçi’deki işçiler yalnızca daha iyi ücret almıyormuş. 1970’te yayımlanan bir gazete araştırmasını aktaran rapora göre çiftliğin 60 çalışanının neredeyse tamamı çalışma koşullarından memnunmuş ve karar alma süreçlerine etkin biçimde katılıyormuş. İşçiler arasında çatışmaların da nadiren görüldüğü belirtiliyormuş. Demek ki burada yalnızca üretkenlik artışından değil, çalışma yaşamında gerçek bir değişimden de söz ediyoruz.[2]

Yine de Hudenko’nun yönteminin herkes açısından sorunsuz olduğu söylenemez. Daha önceki İliyskiy deneyinde iş gücünün azaltılması, işlerini kaybetmekten kaygılanan çalışanların tepkisini çekmiş.[3] Açığa çıkan işçilerin nerede ve hangi koşullarda istihdam edileceği gerçek bir sorundu hiç kuşkusuz. Akçi’deki işçilerin kendi çiftliklerinin yönetimine, sınırlı bir biçimde de olsa, katılabilmeleri de bu sorunu bütün toplum adına çözebilecekleri anlamına gelmiyordu: Onları çevreleyen siyasal sistem üzerinde işçi sınıfının denetimi yoktu.

Akçi’deki deney 1970’te durdurulmuş. Hudenko da çiftlik kapatılırken çalışanlara ödenmeyen ücretlerin peşine düşmüş. Başvurduğu mahkeme onun ve işçilerin lehine karar vermiş. Fakat bu parayı tahsil ettirmeye çalışması, daha sonra kamu malını zimmete geçirmeye teşebbüs suçlamasına dönüştürülmüş. Hudenko 1973’te altı yıl hapse mahkûm edilmiş ve 12 Kasım 1974’te, 57 yaşında, cezaevi hastanesinde ölmüş.[4]

Bunları öğrenince insanın aklına şu soru geliyor: Tarımda üretimi artırmakta sürekli güçlük çeken bir ülkenin yönetimi, nasıl olur da böyle bir deneye bir anda, bıçakla keser gibi son verir?

Bürokrasi Hudenko’nun karşısına hukuki suçlamalarla çıkmış. Oysa Akçi’yi kapatma girişimleri, onun açtığı ücret davasından önce başlamıştı. Deneyin sonuçlarının üst kademelerde yarattığı tepki, dönemin yazışmalarında ve daha sonra yayımlanan araştırmada açıkça görülüyor.[1]

Elbette bu hikâyeden, böyle bir ya da birkaç "iyi yönetici" bulunsaydı Stalinist rejimin sınırları içinde Sovyet tarımının bütün ağır sorunlarını çözülebileceği sonucunu çıkarmamalıyız. Hudenko sistemin dışından gelen biri de değildi. Tam tersine, onun içinden çıkmış, ona bir ölçüde canlılık kazandırmaya çalışan, kuşkusuz girişimci bir ruha sahip biriydi. Stalinist bürokratik düzen, işçi sınıfının bağımsız inisiyatifine ve yönetime katılma girişimlerine geçit vermediği gibi, kendi içinden gelen bu türden sınırlı girişimleri de tehdit olarak gördü.

Hudenko’yu savunan gazeteciler, bilim insanları ve çalışma arkadaşları varmış. Ama onu ezen bürokrasiye karşı koyabilecek bağımsız ve örgütlü -resmî sendikaları bu türden bir örgüt saymıyoruz elbette- bir işçi sınıfı hareketi yoktu. Hudenko'nun trajedisinin asıl siyasal anlamı da burada yatıyor. Üretimi toplumsal ihtiyaçlara göre örgütlediğini iddia eden bir sistem, bir çiftlikte girişilmiş ve başarılı sonuçlar verdiği anlaşılan bir uygulamayı ciddiyetle inceleyip tartışmak ve bu deneyden sonuçlar çıkarmak yerine onu dağıttı; işçilerin ücretlerini tahsil etmeye çalışan adamı da bir punduna getirip hapse gönderdi.

Hudenko’nun hikâyesi gerçekten ilginç ve çarpıcı bir hikâye. Ama ilginçliğinin ve çarpıcılığın ötesinde, bize SSCB’de Stalinist rejimin iflasının önemli bir yüzünü de gösteriyor: Bürokrasi, işçi sınıfının ülke yönetiminde en ufak bir söz sahibi olmasına izin vermezken, bu düzenin yarattığı muazzam israfı ve üretkenlik kayıplarını azaltmaya yönelik girişimlerde bulunan kendi mensuplarını -bunların sayısı zaten çok azdı- sahte suçlamalar üreterek hiç acımadan ezebiliyordu. 

Ayrıca Hudenko’nun başına gelenler ülke tarımının geleceğine ipotek koyuyor, ileride benzer girişimlerde bulunmayı düşünebilecek olanlara da açık bir gözdağı veriyordu.

[1] V. Belkin ve V. Perevedentsev, «Drama Akçi», Literaturnaya Gazeta, 1 Nisan 1987. Yazarlar, 1971’de Akçi’ye gönderilen inceleme heyetinde yer aldıklarını; belgeleri inceleyip deneye destek veren ve karşı çıkanlarla görüştüklerini belirtiyorlar. https://www.demoscope.ru/weekly/knigi/perevedencev/stati/010.pdf.

[2] FBIS Survey, 26 Mart 1970, s. 15. Rapor, Literaturnaya Gazeta’da yayımlanan araştırmanın bulgularını aktarıyor. https://www.cia.gov/readingroom/document/cia-rdp85t00875r000300020007-6.

[3] Belkin ve Perevedentsev, «Drama Akçi». Yazarlar, İliyskiy’de iş gücündeki büyük azalmanın yanı sıra, işlerini kaybetmekten kaygılanan çalışanların tepkisini de aktarıyorlar.

[4] «Biography of Ivan Khudenko», A Chronicle of Current Events, sayı 35, 31 Mayıs 1975. https://chronicle-of-current-events.com/2024/04/06/biographies-march-1975-35-14/. Hudenko ve çalışma arkadaşları hakkındaki mahkûmiyet kararı, 20 Ekim 1989’da, eylemlerinde suç unsuru bulunmadığı gerekçesiyle kaldırıldı; bu sonraki karar için bkz. https://pro3001.narod.ru/marx/xudenko.htm.

27 Eylül 2026

Remembering Cominform on the 79th anniversary of its founding

Seventy-nine years ago today, on 27 September 1947, an international conference in Poland concluded with the founding of a new organisation bringing together representatives of nine Stalinist parties. These parties came from the Soviet Union, Yugoslavia, Bulgaria, Romania, Hungary, Poland, Czechoslovakia, France and Italy. The organisation’s official name was the Information Bureau of the Communist and Workers’ Parties. Before long, it came to be known as Cominform.

The Stalinist bureaucracy, which had usurped political power from the working class in the Soviet Union, was not seeking to establish an international leadership to advance world revolution after the Second World War, let alone to found a world party of socialist revolution. Its principal aim in establishing Cominform was to create an instrument that would safeguard its power and international standing, and thereby its material and social privileges.

One aspect of this need concerned Eastern Europe. In the aftermath of the Second World War, a new network of buffer states was taking shape in the region under the Soviet Union’s decisive influence. The Kremlin bureaucracy sought to tighten its political control over the Stalinist parties in these countries. Yugoslavia was particularly important: during the war, the partisan movement led by Tito had built a mass base and military force of its own. Yugoslav representatives were given a prominent role in the founding of Cominform at a time when tensions between Belgrade and Moscow had not yet led to an open break. The Stalin–Tito conflict that erupted the following year would turn the organisation into an instrument of pressure against Yugoslavia.

Another factor behind the founding of Cominform was the rapid deterioration of relations between the United States and the Soviet Union after the war. In March 1947, the Truman administration announced the Truman Doctrine, presenting its request for funds to aid Greece and Turkey as part of an interventionist foreign policy with global ambitions. The Marshall Plan, announced in June, aimed to expand US influence over Europe’s economic reconstruction. Cominform was founded amid these developments.

The declaration adopted at the conference divided the world into two camps: the “imperialist and anti-democratic camp” led by the United States and the “anti-imperialist and democratic camp” led by the Soviet Union. This scheme left no room for the independent political struggle of the working class. The fact that the declaration drew attention to the aggression of American imperialism did not remove this fundamental problem. Workers were expected to take their place in the confrontation between states defined by Moscow, rather than act in accordance with their own historical interests.

Moreover, the declaration made no attempt to account for the alliance the Stalinist bureaucracy had forged with the United States and Britain only a few years earlier. During the war, these imperialist states had been presented as “democratic” allies; now the United States was the leader of the opposing camp. What had changed was not the class character of these states, but the Soviet bureaucracy’s relationship with them and its foreign policy needs. Yesterday, agreements with imperialist powers had been imposed on the workers’ movement; today, that same movement was to be mobilised to meet the demands of the bureaucracy’s conflict with them. In defending the wartime alliance while proclaiming the new division into “two camps”, the declaration laid bare this continuity.

Founded in 1919, the Communist International was a step towards organising the socialist world revolution. But with the rise of the bureaucracy in the Soviet Union and the defeat of the Left Opposition led by Trotsky, it rapidly lost that character. Under Stalin’s control, the Comintern became an instrument of the Soviet bureaucracy’s foreign policy calculations rather than of the independent class interests of the international working class. Its dissolution in 1943, while the Soviet Union remained allied with Britain and the United States, was the culmination of this process. In a statement on 28 May 1943 explaining the decision, Stalin explicitly argued that dissolving the Comintern would strengthen Allied unity.

Cominform, founded four years later, did not revive the revolutionary purpose behind the founding of the Comintern; it had no intention of doing so. Instead, it adapted to new circumstances the practice, entrenched under Stalin, of subordinating communist parties’ policies to the needs of the Soviet bureaucracy. The organisation’s use against Yugoslavia the following year was a striking illustration of its character.

Cominform lasted less than nine years. After Stalin’s death, as the Soviet leadership sought to repair relations with Yugoslavia, the organisation increasingly came to be seen as a liability: it had become a symbol of the campaign waged against that country in 1948. Following the 20th Congress of the Communist Party of the Soviet Union in February 1956, Cominform’s dissolution was announced on 17 April 1956, and publication of its newspaper ceased. Its dissolution, like its founding, was no independent decision of the international working class. The decisive factor was the Soviet bureaucracy’s changing foreign policy needs.

For this reason, the anniversary of Cominform’s founding should be remembered as more than an episode in the history of the Cold War. The central lesson for the workers’ movement is this: the struggle against imperialism cannot be waged on the basis of political allegiance to a privileged bureaucracy that had usurped power in the Soviet Union and sought to subordinate parties in other countries to its own interests. The unity of the international working class must rest on its own independent programme and organisations, and on a perspective of world revolution. 

26 Eylül 2026

Kuruluşunun 79. yılında Kominform’u hatırlamak

79 yıl önce bugün, 27 Eylül 1947’de Polonya’da sona eren bir uluslararası konferansta, dokuz Stalinist partinin temsilcilerini bir araya getiren yeni bir uluslararası örgüt kuruldu. Sovyetler Birliği’nin yanı sıra Yugoslavya, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Polonya, Çekoslovakya, Fransa ve İtalya’dan Stalinist partilerin katıldığı bu örgütün resmî adı “Komünist ve İşçi Partileri Enformasyon Bürosu”ydu. Yeni örgüt kısa süre içinde Kominform adıyla anılmaya başlayacaktı.

Sovyetler Birliği’nde siyasal iktidarı işçi sınıfından gasp etmiş olan Stalinist bürokrasi, İkinci Dünya Savaşı’nın ardından dünya devrimini ilerletecek bir uluslararası önderlik, hele de sosyalist devrimin dünya partisini kurmaya çalışmıyordu. Stalinist bürokrasinin Kominform’u kurmaktaki temel amacı, kendi iktidarını ve uluslararası konumunu -dolayısıyla maddi ve toplumsal ayrıcalıklarını- güvenceye alacak bir araç oluşturmaktı.

Bu ihtiyacın bir yönü Doğu Avrupa’yla ilgiliydi. İkinci Dünya Savaşı’nın ardından bölgede Sovyetler Birliği’nin belirleyici etkisi altında yeni bir tampon devletler ağı şekilleniyordu. Kremlin bürokrasisi, bu ülkelerdeki Stalinist partiler üzerinde siyasal denetimini pekiştirmek istiyordu. Özellikle Yugoslavya ayrı bir önem taşıyordu: Tito’nun önderliğindeki partizan hareketi, savaş sırasında kendi kitlesel ve askerî gücünü yaratmıştı. Kominform’un kuruluşunda Yugoslav temsilcilerine verilen önemli yer, Moskova’yla ilişkilerindeki gerilimin henüz açık bir kopuşa dönüşmediği bir ana aitti. Nitekim ertesi yıl patlak veren Stalin–Tito çatışması, aynı örgütün Yugoslavya’ya karşı bir baskı aracına dönüşmesine yol açacaktı.

Kominform’un kuruluşunun öteki yönü, savaş sonrasında ABD ile Sovyetler Birliği arasında hızla sertleşen ilişkilerdi. Washington yönetimi Mart 1947’de Truman Doktrini’ni ilan ederek Yunanistan ve Türkiye’ye yardım talebini, dünya çapında müdahaleci bir dış politikanın parçası hâline getirdi. Haziran ayında açıklanan Marshall Planı ise Avrupa’nın ekonomik yeniden inşasında ABD’nin ağırlığını artırmayı hedefliyordu. Kominform, bu gelişmelerin ortasında kuruldu.

Konferansta kabul edilen bildiri, dünyayı ABD’nin başını çektiği “emperyalist ve antidemokratik kamp” ile Sovyetler Birliği’nin başını çektiği “antiemperyalist ve demokratik kamp” olarak ikiye ayırıyordu. Bu şemada işçi sınıfının bağımsız siyasal mücadelesine yer yoktu; Amerikan emperyalizminin saldırganlığına dikkat çekiyor olması, bildirinin bu temel sorununu ortadan kaldırmıyordu. İşçilerden beklenen, kendi tarihsel çıkarları doğrultusunda hareket etmeleri değil, Moskova’nın belirlediği devletler arası cepheleşmede yer almalarıydı.

Üstelik bildiri, Stalinist bürokrasinin daha birkaç yıl önce ABD ve Britanya ile kurduğu ittifakın hesabını da vermiyordu. Savaş sırasında “demokratik” müttefikler olarak sunulan bu emperyalist devletlerden ABD, şimdi karşı kampın lideriydi. Değişen şey bu devletlerin sınıfsal niteliği değildi; Sovyet bürokrasisinin onlarla ilişkisi ve dış politika ihtiyaçlarıydı. Dün emperyalist güçlerle anlaşmalar işçi hareketine dayatılmıştı; bugün aynı hareket, bürokrasinin onlarla çatışmasının gereklerine göre seferber edilmek isteniyordu. Bildirinin savaş yıllarındaki ittifakı savunurken yeni “iki kamp” ayrımını ilan etmesi, bu sürekliliği açıkça gösteriyordu.

1919’da kurulan Komünist Enternasyonal, sosyalist dünya devrimini örgütleme hedefine yönelik atılmış bir adımdı. Ancak Sovyetler Birliği’nde bürokrasinin yükselişi ve Trotskiy’in önderliğindeki Sol Muhalefet’in yenilgisinin ardından bu niteliği hızla aşındı. Stalin’in denetimindeki Komintern, uluslararası işçi sınıfının bağımsız sınıf çıkarlarından ziyade Sovyet bürokrasisinin dış politika hesaplarının bir aracı hâline geldi. 1943’te, Sovyetler Birliği’nin savaş müttefikleriyle ilişkileri sürerken feshedilmesi ise bu sürecin son halkasıydı. Stalin, fesih kararına ilişkin 28 Mayıs 1943 tarihli açıklamasında, bu adımın Müttefiklerin birliğini güçlendireceğini açıkça savunuyordu.

Dört yıl sonra kurulan Kominform, Komintern’in kuruluşundaki devrimci amacı yeniden canlandırmadı; zaten böyle bir niyeti de yoktu. Stalinist dönemde yerleşmiş olan, komünist partilerin politikalarını Sovyet bürokrasisinin gereksinimlerine tabi kılma pratiğini yeni koşullara uyarladı. Örgütün sonraki yıl Yugoslavya’ya karşı kullanılması da bu niteliğin çarpıcı bir göstergesi oldu.

Kominform’un ömrü dokuz yılı bile bulmadı. Stalin’in ölümünden sonra Sovyet yönetimi Yugoslavya’yla ilişkilerini düzeltmeye yönelirken, 1948’de bu ülkeye karşı yürütülmüş olan kampanyanın simgesi hâline gelmiş örgüt giderek bir yük olarak görülmeye başlandı. Şubat 1956’daki SBKP 20. Kongresi’nin ardından Kominform’un feshi 17 Nisan 1956’da ilan edildi; yayın organının çıkarılmasına da son verildi. Kuruluşu gibi kapatılması da uluslararası işçi sınıfının bağımsız bir kararının sonucu değildi. Sovyet bürokrasisinin değişen dış politika ihtiyaçları belirleyici olmuştu.

Kominform’un kuruluş yıl dönümü bu yüzden yalnızca Soğuk Savaş tarihinden bir olay olarak anılmamalı. İşçi hareketi açısından asıl ders şudur: Emperyalizme karşı mücadele, Sovyetler Birliği’nde iktidarı gasp etmiş ve başka ülkelerdeki partileri kendi çıkarlarına tabi kılmaya çalışan ayrıcalıklı bir bürokrasiye siyasal bağlılık temelinde yürütülemez. Uluslararası işçi sınıfının birliği, onun kendi bağımsız programına, örgütlerine ve dünya devrimi perspektifine dayanmalıdır.

23 Eylül 2026

Orwell’s list of shame: 

The documented truth and the fabrications added to it

George Orwell (1943)
My friend Özcan Özen sent me an X post about Orwell by a user called Daniel Mayakovski on WhatsApp on Sunday, 20 August. He added a short question: "Did you know about this?"

The short answer could be neither "Yes, I did" nor "No, I didn’t". Mayakovski’s account was not entirely invented: it rested on an important and ugly historical fact. But that fact had been so thoroughly mixed with errors and unsubstantiated claims that I could neither accept the post as accurate nor dismiss it altogether.

This is what Mayakovski wrote:

George Orwell handed over to British and American intelligence services in 1949 a list containing 38 names of famous individuals "suspected of sympathizing with communism," among them Charlie Chaplin.

Orwell had been acting since the mid-1940s as a paranoid informant, jotting down in a notebook all sorts of communist journalists, activists, writers, and artists whom he considered suspect for having "pro-Soviet sympathies" and deserving of boycott for not being Trotskyists like him; he ended up noting down more than 135 communist activists.

In 1949, he finally delivered 38 "suspects of being communists" to Western intelligence services while he was in the hospital, handing them over name by name to Celia Kirwan, a British spy, so that they could be pursued and have their lives destroyed—not only through imprisonments as in the U.S., but also by preventing them from being hired in their jobs.

In addition to Charlie Chaplin, the list included figures such as the writer George Bernard Shaw, the historian E.H. Carr, the biographer Isaac Deutscher, or the actor Michael Redgrave.

At first glance, this is a striking post, particularly for anyone unfamiliar with the subject. Moreover, at its centre lies a real episode that came to light many years ago: in 1949, Orwell gave a covert British state propaganda unit a list of people he had classified according to their political views. This is unquestionably a stain on his record that cannot be minimised or covered up. Precisely for that reason, there is no need to make the episode appear still more terrible by adding claims that the evidence does not support.

A stain on Orwell’s record

The first article I read on the subject was George Orwell and the British Foreign Office, published on 9 September 1998 by Fred Mazelis, a regular contributor to the World Socialist Web Site. I subsequently pursued this troubling episode in Orwell’s life through other sources as well.

The broad outline of the established facts is as follows. From the mid-1940s, Orwell kept a private notebook containing the names of people he believed to be Stalinists or sympathetic to the Soviet Union. It did not consist solely of declared Communist Party members. Some entries were speculative; others contained crude personal judgements rather than political assessments. Antisemitic and homophobic remarks beside certain names showed how ugly a document the notebook was in human as well as political terms.

Celia Kirwan

By 1949, Orwell was seriously ill with tuberculosis. His friend Celia Kirwan worked for the Information Research Department (IRD), established within the British Foreign Office. The IRD was a semi-secret state unit created at the beginning of the Cold War to conduct propaganda against the Soviet Union and communism. Orwell selected 38 people from his private notebook and sent their names to Kirwan. He described them as people whom the IRD should neither trust nor employ in its anti-Communist propaganda activities.

What we have, then, is neither a few innocent personal opinions exchanged between friends nor a private notebook that remained in Orwell’s drawer. Orwell knowingly passed a list of people he deemed politically ‘unreliable’, together with their occupations and his assessments of them, to a covert propaganda arm of the British state. There is no political or moral defence for that decision.

Özcan and I discussed the matter briefly on WhatsApp. But it is difficult to set out a considered position through that kind of exchange. To explain my view more fully, and to share it with a wider audience, including the person who had posted the original claim, I replied to Mayakovski with the following X thread:

What is true, and what has been made up?

1) The central fact is not in dispute. From the mid-1940s, Orwell kept a private notebook containing the names of people he regarded as Communists, ‘crypto-Communists’, fellow travellers or Soviet sympathisers. It eventually contained 135 names.

2) The notebook is itself disturbing. Some entries are speculative; others contain crude personal judgements and, in certain cases, antisemitic or homophobic remarks. Orwell was not simply recording declared Communist Party members.

3) In 1949, while gravely ill with tuberculosis, Orwell selected 38 names and sent them to his friend Celia Kirwan, who worked for the Information Research Department (IRD), a semi-secret propaganda unit within the British Foreign Office.

4) Orwell knew that the list would reach Kirwan’s department. He described those named as people who should not be trusted as anti-Communist propagandists and even remarked that it was useful to have those who were ‘probably unreliable’ listed.

5) Charlie Chaplin, E. H. Carr, Isaac Deutscher and Michael Redgrave were among the 38. George Bernard Shaw, often mentioned in accounts of the affair, appeared in Orwell’s larger private notebook, but apparently not in the final list sent to the IRD.

6) This was unquestionably political collaboration with a covert state propaganda apparatus. The familiar defence that Orwell was merely sharing private thoughts with a friend is therefore inadequate. His conduct deserves serious political and moral criticism.

7) But the embellished version goes considerably further than the evidence. Orwell did not hand the list to ‘British and American intelligence services’. It went to the IRD. No evidence has emerged that he supplied it to the CIA, MI5 or MI6.

8) Nor is it accurate simply to call Celia Kirwan a "British spy". She worked for a secretive Foreign Office propaganda department with links to the intelligence world. That is troubling enough, but it is not the same as proving that she was an intelligence agent.

9) There is also no evidence that Orwell submitted the names so that those concerned could be imprisoned, persecuted or deprived of employment. The immediate purpose was to identify people whom the IRD should not recruit for its anti-Communist propaganda work.

10) The surviving IRD file records no subsequent action against the 38. One person named, Alaric Jacob, later suffered professional sanctions at the BBC, but no evidence has been found connecting those sanctions to Orwell’s list.

11) The claim that Orwell had acted as an informant since the mid-1940s is likewise misleading. He had kept his objectionable private notebook since then; the documented act of supplying names to a state body occurred in 1949. These are not identical claims.

12) Nor was Orwell a Trotskyist compiling a blacklist of non-Trotskyists. He was a "democratic socialist" and an opponent of Stalinism, but not a follower of Trotsky. Indeed, Isaac Deutscher -Trotsky’s celebrated biographer and a Marxist critic of Stalin- was on the list.

13) The sound conclusion is therefore neither to exonerate Orwell nor to invent a larger conspiracy. He did provide a secret British state propaganda body with a political reliability list. That was a grave and indefensible act.

14) But there is no evidence that he supplied British and American intelligence services with names so that people could be imprisoned, blacklisted or have their lives destroyed. The documented truth is damning enough; it requires no sensational additions.

Defending the truth without exonerating Orwell

From what I have read so far, I have encountered two mistaken responses to this dark episode in Orwell’s life. The first tries to minimise what he did, reducing the list to the private thoughts of a dying writer shared with a friend. Yet the list did not remain in Orwell’s drawer, or within the bounds of a private exchange. It reached a covert anti-Communist propaganda unit of the state. Orwell knew where he was sending it and what purpose it would serve. In other words, he made a conscious political choice.

The second response finds his actual offence insufficiently grave and turns it into a vast tale of informing involving the CIA, MI5 and MI6 at once, with the aim of having people imprisoned, dismissed from their jobs and their lives destroyed. Such additions do not strengthen the criticism of Orwell. They weaken it by making that criticism depend on claims that are easy to refute. They also allow Orwell’s admirers to point to the errors and avoid confronting the documented facts. Needless to say, the X user Daniel Mayakovski exemplifies this second approach.

Emblem of the Independent Labour
Party (ILP), which George Orwell
joined in June 1938 after his experiences
in the Spanish Civil War. Orwell defended
"democratic socialism" and opposed
totalitarianism for the rest of his life, but
he was never a Trotskyist.

For socialists, Orwell’s list offers a striking example of how opposition to Stalinism does not, by itself, produce genuinely revolutionary or socialist politics. During the Spanish Civil War, Orwell witnessed the Stalinists’ role in crushing the revolution and wrote about it with great courage. After the war, however, instead of continuing the struggle against Stalinism on the basis of the working class’s independent, internationalist and revolutionary politics, he chose to collaborate with the propaganda apparatus of British imperialism. His justified hostility to Stalinism did not prevent him from siding with the capitalist state.

This is why the claim that Orwell was a Trotskyist is particularly misleading. Trotsky, the Left Opposition, the International Left Opposition and, ultimately, the Fourth International fought the Stalinist bureaucracy on the basis of socialist revolution and proletarian internationalism. Orwell, who called himself a ‘democratic socialist’, never followed or represented the political line of the Trotskyist movement. Moreover, he included Isaac Deutscher, a Marxist critic of Stalin and a biographer of Trotsky, on the list he gave to a state institution. That example alone exposes the inconsistency of Mayakovski’s claim that Orwell was recording people because they were not ‘Trotskyists like him’.

Fred Mazelis’s article mentioned above ends with the following sentence:

Those who today praise Orwell as a solitary opponent of Stalinist [sic] are the same ones who deliberately censor any mention of Trotsky, the Left Opposition and the Fourth International.

Twenty-eight years have passed, but that observation remains valid today.

There is no need either to cover up what Orwell did or to make him appear more villainous by attributing unproven crimes to him. The historical truth must be presented in all its contradictions. Only then can we draw the necessary lessons from it: Orwell opposed the crimes of the Stalinist bureaucracy, but because he failed to ground that opposition in an independent socialist perspective of the working class, he ultimately entered into political collaboration with the British state’s Cold War apparatus. That is the central lesson.

22 Eylül 2026

Orwell’ın utanç listesi: 

Belgelenmiş gerçek ve ona eklenen uydurmalar

George Orwell (1943)
Arkadaşım Özcan Özen, 20 Ağustos Pazar günü bana WhatsApp üzerinden Daniel Mayakovski adlı bir X kullanıcısının Orwell’la ilgili bir mesajını gönderdi. Mesajına da kısa bir soru eklemişti: “Bunu biliyor muydun?”

Sorunun kısa cevabı ne “Evet, biliyordum” olabilirdi ne de “Hayır, bilmiyordum.” Çünkü Daniel Mayakovski’nin anlattığı hikâye bütünüyle uydurma değildi; önemli ve çirkin bir tarihsel gerçeğe dayanıyordu. Ancak bu gerçek, çeşitli yanlışlarla ve kanıtlanmamış iddialarla öylesine harmanlanmıştı ki, mesajı olduğu gibi doğru kabul etmek de tümüyle reddetmek de mümkün değildi.

Orijinali İngilizce olan mesajın Türkçe çevirisi şöyle:

George Orwell, 1949’da, aralarında Charlie Chaplin’in de bulunduğu, “komünizme sempati duyduğundan kuşkulanılan” 38 tanınmış insanın adını içeren bir listeyi Britanya ve Amerikan istihbarat servislerine teslim etti.

Orwell, 1940’ların ortalarından beri paranoyak bir muhbir gibi davranmış; kendisi gibi Trotskist olmadıkları için “Sovyet yanlısı eğilimler” taşıdıklarından kuşkulandığı ve boykot edilmeyi hak ettiklerini düşündüğü her türden komünist gazeteciyi, eylemciyi, yazarı ve sanatçıyı bir deftere kaydetmişti. Sonunda 135’ten fazla komünist eylemcinin adını not etmişti.

Orwell nihayet 1949’da, hastanedeyken, “komünist olduğundan kuşkulanılan” 38 kişiyi Batılı istihbarat servislerine teslim etti; bu kişileri, peşlerine düşülmesi ve hayatlarının mahvedilmesi için, Britanyalı bir casus olan Celia Kirwan’a adlarıyla tek tek bildirdi. Amaç, onların yalnızca ABD’de olduğu gibi hapsedilmeleri değil, kendi mesleklerinde işe alınmalarının da engellenmesiydi.

Listede Charlie Chaplin’in yanı sıra yazar George Bernard Shaw, tarihçi E. H. Carr, biyografi yazarı Isaac Deutscher ve oyuncu Michael Redgrave gibi isimler de bulunuyordu.

İlk bakışta son derece çarpıcı bir mesaj bu. Özellikle de konu hakkında fazla bilgisi olmayanlar için. Üstelik mesajın merkezinde uzun yıllar önce açığa çıkmış gerçek bir olay var: Orwell’ın 1949’da, siyasal görüşlerine göre sınıflandırdığı kişilerden oluşan bir listeyi Britanya devletinin gizli çalışan bir propaganda birimine vermiş olması. Bu, hiç kuşkusuz, Orwell’ın hayatında küçümsenemeyecek, üzeri örtülemeyecek kara bir lekedir. Fakat tam da bu nedenle, yaşananları daha da korkunç göstermek için kanıtların söylemediği şeyleri hikâyeye eklemeye ihtiyaç yoktur.

Orwell’ın hayatındaki kara leke

Bu konuda okuduğum ilk makale, Dünya Sosyalist Web Sitesi’nin sürekli yazarlarından Fred Mazelis’in 9 Eylül 1998 tarihli George Orwell and the British Foreign Office başlıklı yazısıydı. Daha sonra başka kaynaklarda da Orwell’ın hayatındaki bu kara lekenin izini sürdüm.

Bilinen olguların ana çizgileri şöyle: Orwell, 1940’ların ortalarından itibaren, Stalinist ya da Sovyetler Birliği’ne sempati duyduğunu düşündüğü kişilerin adlarını özel bir deftere kaydetmişti. Defter yalnızca açıkça Komünist Parti üyesi olanlardan oluşmuyordu. Kimi kayıtlar varsayıma dayanıyor, kimileri ise siyasal değerlendirmeden çok kaba kişisel yargılar içeriyordu. Bazı kişilerin yanına düşülen antisemitik ve homofobik notlar da defterin yalnızca siyasal bakımdan değil, insani bakımdan da ne kadar çirkin bir belge olduğunu gösteriyordu.

Celia Kirwan
1949’a gelindiğinde Orwell’ın sağlık durumu verem hastalığı nedeniyle ağırlaşmıştı. Arkadaşı Celia Kirwan ise Britanya Dışişleri Bakanlığı bünyesinde kurulan Information Research Department’ta, yani Enformasyon Araştırma Dairesi’nde (IRD) çalışıyordu. IRD, Soğuk Savaş’ın başında Sovyetler Birliği’ne ve komünizme karşı propaganda yürütmek üzere oluşturulmuş, yarı gizli bir devlet birimiydi. Orwell, özel defterindeki kişiler arasından 38’ini seçerek Kirwan’a gönderdi. Bunları, IRD’nin komünizm karşıtı propaganda faaliyetlerinde güvenmemesi ve çalıştırmaması gereken kişiler olarak nitelendiriyordu.

Dolayısıyla ortada ne bir dost sohbetine sıkıştırılmış masum birkaç kişisel kanaat ne de yalnızca Orwell’ın çekmecesinde kalan özel bir defter vardı. Orwell, siyasal bakımdan “güvenilmez” saydığı insanların adlarını, ne iş yaptıklarına ve haklarındaki değerlendirmelerine yer veren bir liste halinde, Britanya devletinin gizli propaganda aygıtına bilerek iletmişti. Bu davranışın siyasal ve ahlaki bakımdan savunulabilir hiçbir yanı yoktur.

Özcan’la konuyu WhatsApp üzerinden biraz tartıştık. Fakat insanın bu tür bir tartışma aracılığıyla görüşlerini bütünsel bir biçimde ortaya koyması mümkün olmuyor. Hem ne düşündüğümü daha derli toplu ifade etmek hem de X mesajını atan kişi dâhil daha fazla insanla paylaşabilmek için Daniel Mayakovski’nin mesajının altına şu X zincirini yazdım:

Doğru olan ne, uydurulan ne?

1) Temel olgu tartışma konusu değildir. Orwell, 1940’ların ortalarından itibaren komünist, “gizli komünist”, komünizm sempatizanı ya da Sovyetler Birliği yanlısı olarak gördüğü kişilerin adlarını özel bir deftere kaydetti. Defterdeki adların sayısı zamanla 135’e ulaştı.

2) Defterin kendisi son derece rahatsız edici bir utanç belgesidir. Bazı kayıtlar varsayıma dayanırken, bazılarında kaba kişisel yargılar, kimi örneklerde ise antisemitik ya da homofobik ifadeler yer alır. Orwell yalnızca açıkça Komünist Parti üyesi olan kişileri kaydetmiyordu.

3) Orwell, 1949’da, verem nedeniyle ağır hastayken 38 ad seçti ve bunları, Britanya Dışişleri Bakanlığı bünyesindeki yarı gizli bir propaganda birimi olan Enformasyon Araştırma Dairesinde (IRD) çalışan arkadaşı Celia Kirwan’a gönderdi.

4) Orwell, listenin Kirwan’ın çalıştığı daireye ulaşacağını biliyordu. Adlarını verdiği kişileri, komünizm karşıtı propagandacılar olarak güvenilmemesi gereken insanlar diye tanımladı; hatta “muhtemelen güvenilmez” olanların kayda geçirilmesini yararlı bulduğunu belirtti.

5) Charlie Chaplin, E. H. Carr, Isaac Deutscher ve Michael Redgrave bu 38 kişi arasındaydı. Olaya ilişkin anlatılarda adı sıkça anılan George Bernard Shaw ise Orwell’ın daha geniş özel defterinde yer alıyor, fakat anlaşıldığı kadarıyla IRD’ye gönderilen son listede bulunmuyordu.

6) Bu, hiç kuşkusuz, gizli çalışan bir devlet propaganda aygıtıyla siyasal işbirliğiydi. Dolayısıyla Orwell’ın yalnızca özel düşüncelerini bir arkadaşıyla paylaştığı yolundaki alışılmış savunma yetersizdir. Davranışı ciddi bir siyasal ve ahlaki eleştiriyi hak etmektedir.

7) Ancak süslenip büyütülmüş anlatı, kanıtların gösterdiğinin çok ötesine gidiyor. Orwell listeyi “Britanya ve Amerikan istihbarat servislerine” vermedi. Liste IRD’ye gönderildi. Orwell’ın bu listeyi CIA’e, MI5’a ya da MI6’ya verdiğini gösteren herhangi bir kanıt ortaya çıkmış değildir.

8) Celia Kirwan’ı doğrudan “Britanyalı bir casus” diye nitelendirmek de doğru değildir. Kirwan, istihbarat dünyasıyla bağlantıları bulunan, gizlilik içinde çalışan bir Dışişleri Bakanlığı propaganda biriminde görevliydi. Bu olgunun kendisi yeterince rahatsız edicidir; ancak Kirwan’ın bir istihbarat ajanı olduğunun kanıtlandığını söylemekle aynı şey değildir.

9) Orwell’ın adları, söz konusu kişilerin hapsedilmeleri, baskıya uğramaları ya da işlerinden edilmeleri amacıyla verdiğini gösteren hiçbir kanıt da yoktur. Listenin doğrudan amacı, IRD’nin komünizm karşıtı propaganda çalışmalarında görevlendirmemesi gereken kişileri belirlemekti.

10) Günümüze ulaşan IRD dosyasında, listedeki 38 kişiye karşı daha sonra herhangi bir işlem yapıldığına ilişkin bir kayıt bulunmamaktadır. Adı listede geçen Alaric Jacob daha sonraki yıllarda BBC’de mesleki yaptırımlarla karşılaştı; ancak bu yaptırımlarla Orwell’ın listesi arasında bağlantı kuran herhangi bir kanıt bulunamamıştır.

11) Orwell’ın 1940’ların ortalarından beri muhbirlik yaptığı iddiası da yanıltıcıdır. Orwell, itiraz edilmesi gereken özel defterini o yıllardan itibaren tutmuştu; adları bir devlet kurumuna verdiği belgelenmiş eylem ise 1949’da gerçekleşti. Bunlar birbirinin aynısı iki iddia değildir.

12) Orwell, Trotskist olmayanların kara listesini hazırlayan bir Trotskist de değildi. Kendisini “demokratik sosyalist” olarak tanımlıyor ve Stalinizme karşı çıkıyordu; ancak Trotskiy’in izleyicisi değildi. Nitekim Trotskiy’in ünlü biyografi yazarı ve Stalin’in Marksist eleştirmeni Isaac Deutscher da listedeydi.

13) Dolayısıyla varılması gereken sağlam sonuç ne Orwell’ı aklamak ne de daha büyük bir komplo icat etmektir. Orwell, gizli çalışan bir Britanya devlet propaganda kurumuna, insanların siyasal bakımdan güvenilir olup olmadıklarını gösteren bir liste verdi. Bu, vahim ve savunulması söz konusu olamayacak türden bir eylemdi.

14) Fakat Orwell’ın insanların hapsedilmeleri, kara listeye alınmaları ya da hayatlarının mahvedilmesi için adlarını Britanya ve Amerikan istihbarat servislerine verdiğini gösteren hiçbir kanıt yoktur. Belgelenmiş gerçek zaten yeterince ağırdır; sansasyonel eklentilere ihtiyacı yoktur.

Orwell’ı aklamadan gerçeği savunmak

Bugüne kadar okuduklarımdan Orwell’ın hayatındaki bu karanlık epizotla ilgili iki yanlış tutum olduğunu gördüm. Birincisi, Orwell’ın yaptığını önemsizleştirmeye çalışan, listeyi ölüm döşeğindeki bir yazarın arkadaşıyla paylaştığı özel düşünceler düzeyine indirgeyen savunmadır. Liste, Orwell’ın çekmecesinde kalmadığı gibi, bir arkadaş arasındaki özel yazışmanın sınırları içinde de kalmadı; devletin gizli çalışan komünizm karşıtı propaganda birimine ulaştı. Orwell da nereye gönderildiğini ve ne amaçla kullanılacağını biliyordu. Başka bir deyişle bu, bilinçli bir siyasal tercihti.

İkinci yanlış tutum ise gerçek suçu yeterince ağır bulmayıp onu CIA, MI5 ve MI6’ı aynı anda kapsayan, insanları hapse attırmayı, işlerinden etmeyi ve hayatlarını mahvetmeyi amaçlayan dev bir ihbar hikâyesine dönüştürmektir. Bu tür eklemeler Orwell’e yönelik eleştiriyi güçlendirmiyor. Tersine, eleştiriyi çürütülmesi kolay iddialara bağımlı hale getirerek zayıflatıyor; Orwell hayranlarına da belgelenmiş gerçeği tartışmak yerine yanlışları gösterip işin içinden sıyrılma fırsatı veriyor. Söylemeye gerek bile yok; Daniel Mayakovski adlı X kullanıcısı bu ikinci gruba örnek oluşturuyor.

George Orwell’ın İspanya İç Savaşı’ndaki
deneyimlerinin ardından, Haziran 1938’de
üye olduğu Bağımsız İşçi Partisi’nin
(Independent Labour Party—ILP) amblemi.
Orwell hayatının geri kalanında demokratik
sosyalizmi savundu ve totalitarizme
karşı çıktı; ancak hiçbir zaman
Trotskist olmadı.
Orwell’ın listesi, sosyalistler için tek başına Stalinizme karşı çıkmanın kendiliğinden gerçekten devrimci ya da sosyalist bir siyaset doğurmadığını gösteren çarpıcı örneklerden biridir. Orwell, İspanya İç Savaşı sırasında Stalinistlerin devrimi boğmadaki rolünü görmüş, bunu büyük bir cesaretle anlatmıştı. Ne var ki savaş sonrasında, Stalinizme karşı mücadeleyi işçi sınıfının bağımsız, enternasyonalist ve devrimci siyaseti temelinde sürdürmek yerine, Britanya emperyalizminin propaganda aygıtıyla ortaklık kurmaya yöneldi. Stalinizme duyduğu haklı düşmanlık, onu kapitalist devletin safına geçmekten koruyamadı.

Bu noktada Orwell’ın Trotskist olduğu yolundaki iddia özellikle yanıltıcıdır. Trotskiy, Sol Muhalefet, Uluslararası Sol Muhalefet ve nihayet Dördüncü Enternasyonal Stalinist bürokrasiye karşı mücadeleyi sosyalist devrim ve proletarya enternasyonalizmi temelinde yürütmüşlerdi. Kendisini “demokratik sosyalist” olarak adlandıran Orwell ise hiçbir zaman Trotskist hareketin siyasal çizgisini izlemedi ya da bu çizginin temsilcisi olmadı. Üstelik Stalin’in Marksist bir eleştirmeni ve Trotskiy’in biyografi yazarı olan Isaac Deutscher’ı da devlet kurumuna verdiği listeye eklemişti. Bu tek örnek bile Mayakovski’nin “kendisi gibi Trotskist olmayanları” kayda geçirdiği iddiasındaki tutarsızlığı göstermeye yeter.

Fred Mazelis’in yukarıda sözünü ettiğim makalesi şu cümleyle sona eriyor:

Bugün Orwell’ı Stalinizmin tek başına karşısına dikilmiş biri olarak övenler, Trotskiy’den, Sol Muhalefet’ten ve Dördüncü Enternasyonal’den her ne şekilde olursa olsun söz edilmesini bilinçli biçimde sansürleyenlerle aynı kişilerdir.

Aradan 28 yıl geçti, ama bu saptama bugün de geçerliliğini koruyor.

Orwell’ın yaptığı şeyin üstünü örtmeye de onu kanıtlanmamış suçlarla daha şeytani göstermeye de gerek yok. Tarihsel gerçek, bütün çelişkileriyle ortaya konulmalıdır. Bu gerçekten gerekli dersleri ancak böyle çıkarabiliriz: Orwell, Stalinist bürokrasinin suçlarına karşı çıkmış, fakat bu karşı çıkışı işçi sınıfının bağımsız sosyalist perspektifine dayandıramadığı için sonunda Britanya devletinin Soğuk Savaş aygıtıyla siyasal işbirliğine sürüklenmiştir. Asıl ders de tam olarak burada yatmaktadır.