20 Şubat 2026

Anatoly Chernyaev’s 1974 diary (1)

The Kremlin’s proxy mass organisations and bureaucratic corruption

Anatoliy Chernyaev, one of the Soviet Union’s senior apparatchiks, notes in his 1974 diary that, as he puts it, “the Bulgarians (Ivan Ganev), the Czechs (Vladimir Iancu), the Poles (Bogush Suyka), and the Germans (Bruno Mahlow)” took part in a two-day “secret Communist meeting” - to which he adds the following note:

Financing the Peace Council, the World Federation of Trade Unions and others, because every year they have a deficit that almost exceeds the original budget. They burn it on their mistresses, various “events,” trips and a lavish lifestyle – these professional fighters for peace. (p. 49)

From these two sentences, the following conclusions can be drawn:

  • In those years, the World Peace Council, the World Federation of Trade Unions, and several other international organisations-which persistently claimed to be independent-were in fact covertly financed by the Soviet Union.
  • The leaders of these organisations showed little regard for budgetary discipline, running annual deficits that nearly matched their total budgets.
  • These organisations-above all the Peace Council-were marked by serious corruption at the top, with leading figures freely squandering the funds channelled to them on personal indulgences and lavish lifestyles.

1 July 1952. At the World Peace Council Congress held in East Berlin, Pablo Picasso’s dove appears above the stage alongside a banner reading “Germany must be a country of peace”. To the right of centre, Nâzım Hikmet stands out, wearing a light-coloured jacket and striking an imposing pose
Chernyaev, writing these lines in a sarcastic tone, does not concern himself with whether the corruption in question carried any structural significance beyond the individual immorality and decay of the organisations’ leading members. For him, the note represents nothing more than an irritating, yet entirely routine, observation.

However, to grasp the corruption that took place within the Kremlin’s proxy international mass organisations-financed and steered behind closed doors-we must turn to Leon Trotsky’s analysis of the Soviet bureaucracy: his assessment of the social origins of the bureaucratic caste, the material privileges it enjoyed, and its role in shaping foreign policy.

The Kremlin’s proxy mass organisations-the World Federation of Trade Unions, peace councils, and cultural associations-were integral components of an international bureaucratic network. Funds channelled from state resources, along with conferences, travel, hospitality, and international contacts, served a dual function: both to bolster the Kremlin’s international legitimacy vis-à-vis the imperialist countries and to reward international figures who, through their prominence and leadership within these organisations, lent direct or indirect support to the Kremlin’s foreign-policy line.

The sharp turn in the Kremlin’s foreign policy under the Stalinist counter-revolution-the shift from the perspective of “world revolution” towards accommodation with the international status quo, that is, the imperialist world system-went hand in hand with the financing of these organisations not as instruments of revolutionary internationalism, but as tools for generating influence and legitimacy in line with the foreign-policy interests of the bureaucratic caste.

Undoubtedly, the Soviet state was compelled to conduct diplomacy, secure allies, and establish spheres of influence in a world dominated by the imperialist powers. However, bureaucratic corruption transformed this necessity into a regime of privilege grounded in secrecy, entirely beyond the control of workers and other labouring strata. Managers, diplomats, and party officials were remunerated in ways that socially separated them from the working class, granted access to special forms of consumption, and rewarded accordingly; the proxy organisations, in turn, became materially dependent on state largesse, and it was under these conditions that their leaders sank up to their necks in corruption.

Another destructive effect-one that Anatoliy Chernyaev does not mention (and, as a Stalinist bureaucrat, it is hardly surprising that he does not dwell on it)-is that the privileged lifestyles of the “professional peace fighters” eroded genuine anti-imperialist and anti-war consciousness. Such corruption, once inevitably perceived by workers and other labouring strata, weakened their willingness to struggle, fostered distrust, and severed the link between political discourse and material reality. In this way, it became a dynamic that steadily blunted revolutionary potential.

Finally, the phenomenon to which Chernyaev points is by no means confined to the Soviet Union of the 1970s, nor is it merely a matter of the past. Today, in both capitalist and so-called “socialist” countries, state-funded NGOs, official trade-union centres, and international umbrella organisations often continue to function as vehicles of state policy and as elements of patronage-based proxy networks.

Source: Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1974), trans. Anna Melyakova, ed. Svetlana Savranskaya.

18 Şubat 2026

Anatoliy Çernyayev'in 1974 günlüğünden (1)

Kremlin’in vekil kitle örgütleri ve bürokratik yozlaşma

Üst düzey Sovyet aparatçiklerinden Anatoliy Çernyayev, 1974 tarihli günlüğünde, kendi ifadesiyle, “Bulgarların (İvan Ganev), Çeklerin (Vladimir Iancu), Polonyalıların (Boguş Suyka) ve Almanların (Bruno Mahlow) katıldığı” ve iki gün süren “gizli bir komünist zirvede” ele alınan konuları sıralarken şu notu düşer:

Barış Konseyi’ni, Dünya Sendikalar Federasyonu’nu ve diğerlerini finanse ediyoruz; çünkü her yıl neredeyse ilk belirledikleri bütçe kadar açık veriyorlar. Barışın bu profesyonel savaşçıları parayı metreslerine, çeşitli "etkinliklere", seyahatlere ve gösterişli bir yaşam sürmek için saçıp savuruyorlar. (s. 49)

Bu iki cümleden şu sonuçları çıkarmak mümkün:

  • O yıllarda ısrarla bağımsız örgütler olduklarını ileri süren Dünya Barış Konseyi’ni, Dünya Sendikalar Federasyonu’nu ve bazı diğer uluslararası örgütleri aslında Sovyetler Birliği örtük biçimde finanse etmektedir.
  • Bu örgütlerin yöneticileri bütçe disiplinine önem vermemekte, her yıl neredeyse bütçeleri kadar açık vermektedir.
  • Bu örgütlerin, özellikle de Barış Konseyi’nin önde gelen üyeleri ciddi bir yozlaşma içindedir ve örgütlerine sağlanan finansmanı kişisel zevkleri ve lüks yaşamları için har vurup harman savurmaktadır.

1 Temmuz 1952'de Doğu Berlin'de düzenlenen Dünya Barış Konseyi Kongresi'nde sahnenin üzerinde Picasso'nun güvercini ve “Almanya barış ülkesi olmalıdır” yazılı pankart görülüyor. Ortanın sağında açık renk ceketi ve heybetli duruşuyla Nâzım Hikmet de hemen dikkat çekiyor
Çernyayev bu satırları alaycı bir tonla kaleme alırken, söz konusu yozlaşmanın örgütlerin önde gelen üyelerinin bireysel ahlâksızlığı ve çürümüşlüğünün ötesinde yapısal bir anlam taşıyıp taşımadığı üzerinde durmuyor. Onun açısından bu not, can sıkıcı ama aynı zamanda olağan bir gözlemden ibarettir.

Oysa Kremlin’in kapalı kapılar ardında finanse edip yönlendirdiği vekil uluslararası kitle örgütlerinde yaşanmış olan yozlaşmayı kavrayabilmek için Lev Trotskiy’in Sovyet bürokrasisine ilişkin tahliline -bürokratik kastın toplumsal kökenlerine, sahip olduğu maddi ayrıcalıklara ve dış politikayı biçimlendirmedeki rolüne dair değerlendirmelerine- başvurmamız gerekir.

Kremlin’in vekil kitle örgütleri -Dünya Sendikalar Federasyonu, barış konseyleri, kültürel dernekler- uluslararası bürokratik ağın organik birer parçasıydı. Devlet kaynaklarından aktarılan fonlar, konferanslar, seyahatler, ağırlamalar ve uluslararası temaslar ise ikili bir işlev görüyordu: hem emperyalist ülkeler karşısında Kremlin’in uluslararası meşruiyetini artırmak hem de bu örgütlerin vitrininde ve yönetiminde yer alan, Kremlin'in dış politika çizgisine doğrudan ve dolaylı destek veren uluslararası figürleri ödüllendirmek.

Kremlin’in Stalinist karşıdevrimle birlikte dış politikasında ortaya çıkan keskin yön değişimi -“dünya devrimi” perspektifinden uluslararası statükoyla, yani emperyalist dünya sistemiyle uzlaşmaya doğru kayışı- bu örgütlerin devrimci enternasyonalizmin araçları olarak değil, bürokratik kastın dış politika çıkarları doğrultusunda nüfuz ve meşruiyet üretme araçları olarak finanse edilmeleriyle el ele gitti.

Kuşkusuz Sovyet devleti, emperyalist devletlerin egemen olduğu bir dünyada diplomasi yürütmek, müttefikler kazanmak ve etki alanı oluşturmak zorundaydı. Ne var ki, bürokratik yozlaşma bu zorunluluğu işçilerin ve diğer emekçi kesimlerin üzerinde hiçbir kontrolünün bulunmadığı, gizliliğe esas alan bir ayrıcalık rejimine dönüştürdü. Yöneticiler, diplomatlar ve parti görevlileri işçi sınıfından toplumsal olarak ayrışacak biçimde ücretlendirildi, özel tüketim olanaklarına kavuşturuldu ve ödüllendirildi; vekil örgütler ise maddi olarak devlet lütfuna bağımlı hâle getirildi ve bu örgütlerin yöneticileri işte bu koşullar altında gırtlaklarına kadar yolsuzluğa battılar.

Çernyayev’in sözünü etmediği -ayrıca bir Stalinist bürokrat olarak bunun üzerinde durmaması da şaşırtıcı değildir- bir başka yıkıcı etki ise “profesyonel barış savaşçılarının” ayrıcalıklı bir yaşam sürmelerinin, gerçek emperyalist savaş karşıtı bilincin altını oyuyor olmasıdır. Bu tür bir yozlaşma, bu durumdan eninde sonunda haberdar olan işçilerin ve diğer emekçi kesimlerin saflarında mücadele şevkini zayıflatır, güvensizliği besler ve siyasal söylem ile maddi gerçeklik arasındaki bağı koparır. Bu da devrimci potansiyeli körelten bir dinamiğe dönüşür.

Son olarak, Çernyayev’in işaret ettiği olgu, 1970’lerin Sovyetler Birliği’yle sınırlı, geçmişte kalmış bir mesele değildir. Bugün hem kapitalist hem de sözde “sosyalist” ülkelerde devlet tarafından finanse edilen STK’lar, resmî sendika merkezleri ve uluslararası çatı örgütleri çoğu kez devlet politikasının taşıyıcısı ve himayeye dayalı vekâlet ağlarının unsurları olarak işlev görmeye devam etmektedir.

Kaynak: Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1974), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya.

16 Şubat 2026

“It’s of no importance!”

The following passage is taken from Molotov Remembers [*], a book based on the extensive interviews conducted by the Soviet journalist and writer Feliks Chuyev with Molotov. (The Turkish translation was published by Yordam Kitap under the title Molotov Anlatıyor [**].) The subject discussed in the text concerns an incident mentioned in Nikita Khrushchev’s memoirs and also referred to in the report presented by Mikhail Suslov at the February 1964 Plenum of the CPSU Central Committee.

Khrushchev refers to a note in which Nikolai Yezhov proposed the exile from Moscow of certain wives of “enemies of the people”. He writes that Molotov, in his own hand, added the words “To be shot” beside one of the names. Suslov’s report further states that Molotov commuted a ten-year prison sentence imposed on the wife of a senior Party official to the death penalty.

Molotov, decades later, explained this decision -which he himself described as “military” in character- in the following terms:

“You know what Khrushchev said about you?” asked Shota Ivanovich. “He recalled some woman from 1937. A list of convicts was reported to him: women sentenced to ten years in jail. Molotov crossed out the verdict printed on the paper and wrote, ‘To be shot.’”

This excerpt is also in Suslov’s report on the China question-of 1961, I believe. [***] But you are not quoting it correctly. He said that in one instance I had written in my own hand next to the name of a woman on a list that the decision in her case must be handed down by a military tribunal. I should add there actually was such an instance. I was authorized to have access to this list and to amend it. And so I did.

What was the charge against her? Who was she?

It’s of no importance.

Why were the repressions extended to wives and children?

What do you mean, why? They had to be isolated somehow. Otherwise they would have served as conduits of all kinds of complaints. And a certain amount of demoralization. That’s a fact, definitely. That was evident at the time. (pp. 309-310 [****])

In response to the question, “What was the charge against her? Who was she?”, Molotov replied, decades later: “It’s of no importance.”

“It’s of no importance!”

An execution list from 1937 bearing the signatures of Molotov, Stalin, Voroshilov, Kaganovich, and Zhdanov during the Great Terror.
Molotov’s reply is a concise expression of the ethical and political decay produced by the bureaucratic counter-revolution that began in the mid-1920s in the Soviet Union. The practice of “punishing wives and children” amounted to the transformation of the principle of collective responsibility into collective punishment, serving to secure the power of the privileged bureaucratic caste. Here, it was not individual guilt, concrete evidence, or legal responsibility that proved decisive, but the potential “danger” and possible “demoralisation” as perceived by the bureaucratic caste. That Molotov, even decades later, could defend this approach without the slightest hesitation reflects not merely personal rigidity but the inner logic of the Stalinist regime itself.

[*] Felix Chuev, Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, ed. Albert Resis (Chicago: Ivan R. Dee, 1993).

[**] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor, trans. Ayşe Hacıhasanoğlu and Suna Kabasakal (Istanbul: Yordam Kitap, 2nd edn, March 2010).

[***] Molotov misremembers the date of the report. As noted above, it was in fact delivered in 1964.

[****] In the Turkish translation published by Yordam Kitap (the publisher states that the book was translated from French and cross-checked against the Russian original), the passage reads as follows:

- “Do you know what Khrushchev said about you?” asks Shota Ivanovich. “He told a woman about it. It was 1937. They brought in a list - a list of women sentenced to ten years. Molotov struck it out. He wrote: ‘Shoot them.’”

- “It is in Suslov’s report on the Chinese question, I believe in 1961. Only you have not recounted it correctly. He said that, in connection with a woman’s surname, a military decision had been written by me. I must add this: such an incident did indeed occur. I received this list with the decision on it and corrected it. I amended it.”

- “Who was that woman?”

- “It’s of no importance.”

- “Why did the purges also include women and children?”

- “What do you mean, why? To some extent they had to be isolated. They might have lodged all sorts of complaints…” (pp. 445-446 [I translated the Turkish version of Yordam Kitap into English.])

A comparison with the English translation reveals that the Turkish version of the passage contains several significant omissions and shifts in meaning.

First, the phrase in the English text, “He recalled some woman from 1937”, is rendered in the Turkish edition as “Bir kadına anlatmış” (“He told a woman about it”). This rendering alters the subject-object relationship and significantly distorts the meaning. In the original, Khrushchev recalls a woman from 1937; in the Turkish version, however, the wording suggests that something was told to a woman.

Secondly, the English text makes it explicit that Molotov, in his own hand, noted that the decision in a woman’s case “must be handed down by a military tribunal”. In the Turkish translation, however, this formulation is rendered more ambiguously, and the reference to a military tribunal loses its explicit force.

More importantly, the three sentences at the end of the English passage - “And a certain amount of demoralisation. That’s a fact, definitely. That was evident at the time.” - are absent from the Turkish edition. This omission is decisive for assessing both the tone of the text and Molotov’s mindset. These sentences show that the justification based on “demoralisation” was advanced with categorical certainty, making clear that the practice of collective punishment was regarded not merely as an administrative necessity but as a deliberate and consciously defended political choice.

In addition, the phrase “conduits of all kinds of complaints” is rendered in the Turkish translation as “şikâyette bulunabilirlerdi” (“they could have lodged complaints”), thereby significantly narrowing its meaning. The English text, by contrast, expresses a more structural concern: that wives and children might function as carriers, channels, or lines of transmission for complaints. The Turkish version thus reduces the scope of the original, obscuring the broader anxiety about their potential role as conduits of dissent.

In short, what is at stake here is not merely a matter of stylistic difference. There are also interventions that affect the historical and political meaning of the text. Such omissions and semantic shifts risk presenting Molotov’s line of defence as less severe than it in fact was, thereby softening the mindset that consciously legitimised collective punishment.

15 Şubat 2026

“Bir önemi yok!”

Aşağıdaki pasaj, Sovyet gazeteci ve yazar Feliks Çuyev’in Molotov’la yaptığı uzun söyleşilerden oluşan ve İngilizcede Molotov Remembers [*] adıyla yayımlanan kitaptan alınmıştır. (Kitabın Türkçe çevirisi Molotov Anlatıyor başlığı ile Yordam Kitap tarafından yayımlandı. [**]) Metinde ele alınan konu, Nikita Hruşçov’un anılarında yer verdiği ve aynı zamanda 1964 Şubat’ında SBKP Merkez Komitesi’nin Şubat Plenumu’nda Mihail Suslov tarafından sunulan raporda da değinilen bir olaya ilişkindir.

Hruşçov, Nikolay Yejov’un “halk düşmanlarının” eşlerinden bazılarının Moskova’dan sürgün edilmesini önerdiği bir nottan söz eder. Bu notun üzerinde Molotov’un, isimlerden birinin yanına kendi el yazısıyla “Kurşuna dizilsin” ibaresini düştüğünü belirtir. Suslov’un raporunda ayrıca, Molotov’un önde gelen bir parti yöneticisinin eşine verilmiş on yıllık hapis cezasını ölüm cezasına çevirdiği de ifade edilir.

Molotov, aradan onlarca yıl geçtikten sonra, kendi ifadesiyle “askerî” nitelikte olduğunu söylediği bu kararını aşağıdaki şekilde açıklamaktadır:

Hruşçov’un sizin hakkınızda ne söylediğini biliyor musunuz? diye sordu Şota İvanoviç. “1937 yılından bir kadını anımsadığını söylüyor. Molotov’a bir hükümlüler listesi rapor edilmişti: On yıl hapis cezasına çarptırılmış kadınlar. O da kâğıtta basılı olan hükmün üzerini çizdi ve ‘Kurşuna dizilsin’ diye yazdı.”

Bu alıntı Suslov’un Çin meselesine ilişkin raporunda da var - sanırım 1961 tarihli. [***] Ama siz doğru aktarmıyorsunuz. O, bir olayda, bir kadının adının yanına, davasındaki kararın bir askerî mahkeme tarafından verilmesi gerektiğini kendi el yazımla yazdığımı söyledi. Şunu da eklemeliyim ki gerçekten böyle bir olay oldu. Bu listeye erişme ve üzerinde değişiklik yapma yetkim vardı. Ben de yaptım.

Kadına yöneltilen suçlama neydi? Kimdi o?

Bunun bir önemi yok.

Baskı uygulamaları neden eş ve çocukları da kapsayacak biçimde genişletildi?

Ne demek neden? Bir şekilde tecrit edilmeleri gerekiyordu. Aksi takdirde her türlü şikâyetin aktarıldığı kanallar hâline gelirlerdi. Ve bu durum belli bir ölçüde demoralizasyona yol açardı. Bu bir gerçektir, kesinlikle. O dönemde bu açıkça görülüyordu. (s. 309-310 - Molotov Remembers’tan Türkçeye ben çevirdim. [****])

“Suçlama neydi? Kimdi o?” sorusuna, Molotov onca yıl sonra “Bunun bir önemi yok” diye cevap veriyor. 

“Bir önemi yok!”

Büyük Terör sırasında Molotov, Stalin, Voroşilov, Kaganoviç ve Jdanov'un imzasını taşıyan bir infaz listesi (1937)
Molotov’un bu cevabı, Sovyetler Birliği’nde 1920’li yılların ortalarında başlayan bürokratik karşı devrimin etik ve siyasî çürüyüşünün özlü bir ifadesidir. “Eş ve çocukların cezalandırılması” pratiği, kolektif sorumluluk ilkesinin fiilî olarak kolektif cezalandırmaya dönüştürülmesiydi ve ayrıcalıklı bürokratik kastın iktidarını güvence altına alma amacına hizmet ediyordu. Burada bireysel suç, somut delil ya da hukuki sorumluluk değil; bürokratik kast açısından potansiyel “tehlike” ve olası “demoralizasyon” belirleyici ölçüt hâline gelmiştir. Molotov’un onlarca yıl sonra dahi en küçük bir tereddüt göstermeden bu yaklaşımı savunabilmesi, yalnızca kişisel bir katılığı değil, Stalinist rejimin mantığını da yansıtmaktadır.

[*] Felix Chuev, Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, yay. haz. Albert Resis, Ivan R. Dee, Chicago, 1993.

[**] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor, çev.: Ayşe Hacıhasanoğlu - Suna Kabasakal, Yordam Kitap, İkinci Basım, Mart 2010.

[***] Molotov raporun tarihini yanlış hatırlıyor. Yukarıda da belirtildiği gibi rapor 1964 tarihli.

[****] Yordam Kitap’ın yayımladığı Türkçe çeviride (yayınevi kitabın Fransızcadan çevrildiğini ve Rusça orijinaliyle karşılaştırılarak kontrol edildiğini belirtiyor) bu pasaj şu şekilde yer alıyor:

- Hruşçov’un sizin hakkınızda ne dediğini biliyor musunuz? diyor Şota İvanoviç. Bir kadına anlatmış. 1937 yılı. Bir liste getirmişler: On yıla mahkûm kadınlar listesi. Molotov üstünü çizmiş. “Kurşuna dizin” yazmış.

- Suslov’un Çin sorunuyla ilgili bir raporunda var bu, galiba 1961’de. Yalnız siz doğru aktarmadınız. O, bir kadın soyadıyla ilgili olarak askeri bir kararın benim tarafından yazılmış olduğunu söyledi. Buna şunu eklemek zorundayım: Böyle bir olay oldu. Karar üzerine bu listeyi aldım ve düzelttim. Üzerinde düzeltme yaptım.

- Kimdi o kadın?

- Bunun önemi yok.

- Tasfiyeler neden kadınları ve çocukları da kapsadı?

- Ne demek, neden? Bir ölçüde izole edilmeleri gerekiyordu. Her türlü şikâyette bulunabilirlerdi… (s. 445-446)

İngilizce çeviri ile karşılaştırıldığında söz konusu pasajın Türkçe çevirisinde anlamı etkileyen bazı önemli eksiklik ve kaymalar olduğu görülmektedir.

Öncelikle, İngilizce metindeki “He recalled some woman from 1937” ifadesi, Türkçe baskıda “Bir kadına anlatmış” biçiminde aktarılmıştır. Bu çeviri, özne-nesne ilişkisini değiştirerek anlamı ciddi biçimde saptırmaktadır. Metinde Hruşçov’un 1937’den bir kadını anımsaması söz konusuyken, Türkçe çeviri sanki bir kadına bir şey anlatılmış izlenimi yaratmaktadır.

İkinci olarak, İngilizce metinde Molotov’un bir kadının davasına ilişkin kararın askerî mahkeme tarafından verilmesi gerektiğini kendi el yazısıyla not düştüğü açıkça belirtilmektedir (“must be handed down by a military tribunal”). Türkçe çeviride ise bu ifade muğlaklaştırılmış, askerî mahkeme vurgusu belirginliğini yitirmiştir.

Daha da önemlisi, İngilizce pasajın sonunda yer alan ve Molotov’un “demoralizasyon” gerekçesini açık bir kesinlikle savunduğunu gösteren üç cümle (“And a certain amount of demoralization. That’s a fact, definitely. That was evident at the time.”) Türkçe baskıda yer almamaktadır. Bu eksiklik, metnin tonunu ve Molotov’un zihniyetini değerlendirme bakımından belirleyici önemdedir. Çünkü bu cümleler, kolektif cezalandırma pratiğinin yalnızca idari bir zorunluluk değil, bilinçli ve savunulan bir siyasal tercih olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.

Ayrıca “conduits of all kinds of complaints” ifadesi, Türkçe çeviride “şikâyette bulunabilirlerdi” şeklinde daraltılmıştır. Oysa İngilizce metin, eş ve çocukların şikâyetlerin taşıyıcısı, iletim kanalı ya da yayılma hattı olabilecekleri yönündeki daha yapısal bir kaygıyı ifade etmektedir.

Kısacası, burada yalnızca üslup farklılıklarından söz etmiyoruz. Metnin tarihsel ve siyasal anlamını etkileyen müdahaleler de söz konusudur. Bu tür eksiltmeler ve anlam kaymaları, Molotov’un savunma çizgisinin sertliğini ve kolektif cezalandırmayı bilinçli biçimde meşrulaştıran zihniyeti olduğundan daha yumuşak gösterme riskini taşımaktadır.

13 Şubat 2026

Two different “spectres” of Lenin at the Twentieth Congress

In the article we published three days ago, [*] Isaac Deutscher summoned Lenin’s “ghost” to the podium at the Twentieth Congress of the CPSU. He begins by quoting the following words of Anastas Mikoyan:

[T]he Leninist spirit and Lenin has permeated all our work and decisions, as if Lenin were still alive and here with us! How he would rejoice if he could see us now …

These remarks are highly characteristic. For the “new” CPSU leadership under Khrushchev justified the steps it took in the mid-1950s by invoking the rhetoric of a “return to Lenin”. The aim of the new leadership was to place the system of bureaucratic privileges -overshadowed during the Stalin era by the constant fear of purge- on a safer and more predictable footing. Under Stalin’s rule, bureaucrats could fall from favour at the most unexpected moments and be imprisoned, exiled, or even killed. The “new” party leadership, by contrast, promised the Stalinist bureaucratic caste a stable order in which, provided they observed the rules, they could enjoy their material privileges without fear.

A photograph from the Twentieth Congress of the CPSU
The party leadership acknowledged that certain serious “excesses” had occurred in the past and proclaimed that the solution lay in fidelity to Leninist principles. Yet what was presented as “Leninist principles” amounted to little more than the refashioning -and, in many cases, the outright distortion- of Lenin’s theoretical legacy in accordance with the interests of the bureaucratic caste.

In this atmosphere, Nâzım Hikmet composed two poems welcoming the CPSU’s new orientation.

The first is dated March 1956:

Nâzım Hikmet (1956)

    Lenin came to the Twentieth Congress,
    his blue almond eyes were smiling.
    Before the opening session he entered the hall.
    He sat on the step
    at the foot of the podium
    and began to take notes.
    Unaware even of his own statue.

    To be under the same roof as Lenin,
    to feel, in our hands, with a sense of relief,
    the humanity of his intelligent hand.

    Lenin came to the Twentieth Congress.
    Over the Soviet Union,
    like white clouds at dawn,
    lay a mass of fertile hopes.

In this portrayal, Lenin appears as a figure who oversees the congress, takes it under his wing, whose very “presence” signifies that the dark days are over, and who embodies hope. No criticism is voiced of either the Twentieth Congress or the situation within the CPSU. The tone of the poem reflects the belief that the congress and the CPSU have entered upon a course in keeping with Lenin’s spirit. This approach is consistent with the framework set out in Mikoyan’s speech: Stalin’s excesses were an unfortunate deviation; now the Leninist line is being restored.

By contrast, the Lenin imagined by Deutscher adopts an entirely different perspective. This Lenin sharply rebukes the delegates; he mocks being referred to as the “Great Lenin”; he regards his transformation into a “protective saint” as an insult; he describes himself as an icon laden with dynamite. This Lenin mercilessly condemns the congress’s silence, its conformism, and its break with revolutionary principles.

Nâzım Hikmet’s second poem on the Twentieth Congress, written shortly after the first, makes this contrast even more explicit:

    A Few Words to the Communists

    Communists, I have a few words for you:
    whether you stand at the head of the state or in a dungeon,
    whether you are a rank-and-file member or a party secretary,
    Lenin must be able, at all times and in every place,
    to enter your work, your home, your whole life
    as though they were his own work, his own home, his own life.

Soviet Union magazine
(No. 3 - February1956)

In this poem, Lenin becomes an almost transcendent, quasi-sacral moral guide. He is an inner arbiter who must be admitted into every sphere, a figure of conscience, a supreme point of reference. Were one to replace the word “Lenin” with “God”, and “communists” with “believers”, the result would be a strikingly religious mode of address.

It is precisely at this point that Deutscher’s spectral Lenin steps in. He addresses the delegates with the following question:

Have you made of me your harmless and ridiculous patron-saint, to whom you burn stinking candles?

No such objection appears in these two poems by Nâzım Hikmet. Nor is there any indication that he was even aware of such a question, still less that it troubled him. On the contrary, Lenin’s “arrival” at the congress is presented as a moment of hope, purification and release. The problems within the party are conceived -just as the CPSU leadership in 1956 maintained- as matters that can be resolved through “fidelity” to Lenin.

Accordingly, Nâzım Hikmet’s stance at the 1956 moment is clear: to demonstrate allegiance to the line of the “new” CPSU leadership, which promised the privileged bureaucratic caste a safer and more stable order in which state terror no longer constituted a two-sided threat. Serious mistakes had been made in the past; yet the party was now identifying these errors from within and returning to the Leninist course. Nâzım Hikmet’s two poems thus constitute a literary reproduction of this official propaganda.

[*] With the exception of its introductory paragraph, this text is taken from the introduction by Gonzalo Pozo to Isaac Deutscher’s unfinished work, Lenin’s Childhood, published in English by Verso Books in 2024 and translated into Turkish. The English edition can be accessed here.

12 Şubat 2026

Yirminci Kongre’de iki farklı Lenin “hayaleti”

Isaac Deutscher, iki gün önce yayımladığımız ve SBKP’nin 20. Kongresi’nde Lenin’in “hayaletini” kürsüye çıkarıp konuşturduğu yazısında, önce Anastas Mikoyan’ın şu sözlerine yer verir: 

Leninist ruh ve Lenin, tüm çalışmalarımıza ve kararlarımıza sinmiştir; sanki Lenin hâlâ yaşıyor ve burada, aramızdaymış gibi! Şimdi bizi görebilseydi, nasıl da sevinirdi…

Bu sözler son derece tipiktir. Çünkü Hruşçov’un önderliğindeki “yeni” SBKP yönetimi, 1950’li yılların ortasında attığı adımları “Lenin’e dönüş” söylemine dayandırıyordu. Yeni ekibin amacı, Stalin döneminde sürekli tasfiye edilme korkusuyla gölgelenen bürokratik ayrıcalıklara dayalı sistemi daha güvenli ve öngörülebilir bir zemine oturtmaktı. Stalin’in iktidarı altında bürokratlar en beklenmedik anlarda gözden düşebiliyor, hapse ve sürgüne gönderilebiliyor ya da öldürülebiliyordu. “Yeni” parti önderliği ise, kurallara uygun hareket ettiği sürece Stalinist bürokratik kasta, maddi ayrıcalıklarının tadını gönül rahatlığıyla çıkarabileceği istikrarlı bir düzen vaat ediyordu.

SBKP'nin 20. Kongresi'nden bir görüntü
Parti yönetimi geçmişte bazı ciddi “aşırılıkların” yaşandığını kabul ediyor; çözümün Leninist ilkelere sadakatten geçtiğini ilan ediyordu. Ancak burada “Leninist ilkeler” diye sunulan şey, Lenin’in teorik mirasının bürokratik kastın çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmesinden -çoğu durumda da tahrif edilmesinden- ibaretti.

Bu atmosferde, Nâzım Hikmet SBKP’nin yeni yönelişini selamlayan iki şiir kaleme aldı.

Nâzım Hikmet (1956)
Bunlardan ilki, Mart 1956 tarihlidir:

    Yirminci Kongreye geldi Lenin,
    gülüyordu mavi, badem gözleri.
    Açılıştan önce girdi içeri.
    Kürsünün dibindeki basamağa
    oturdu ve başladı not almağa.
    Farkında bile değil heykelinin.

    Lenin’le aynı dam altında olmak,
    duymak elimizde, ferahlayarak,
    akıllı elinin insanlığını.

    Yirminci Kongre’ye geldi Lenin.
    Sovyetler Birliği’nin üzerinde
    ak bulutlar gibiydi tanyerinde
    bereketli umutların yığını.

Buradaki Lenin, kongreyi denetleyen, onu kanatları altına alan, “varlığıyla” kötü günlerin geride kaldığına delalet eden ve umut taşıyan bir figürdür. 20. Kongre'ye ve SBKP'nin içinde bulunduğu duruma ilişkin herhangi bir eleştiri dile getirmez. Şiirin tonu, kongrenin ve SBKP’nin Lenin’in ruhuna uygun bir doğrultuya girdiği inancını yansıtır. Bu yaklaşım, Mikoyan’ın konuşmasında kurulan çerçeveyle uyumludur: Stalin’in aşırılıkları talihsiz bir sapmaydı; şimdi ise Leninist çizgiye geri dönülmektedir.

Oysa Deutscher’in hayal ettiği Lenin bambaşka bir perspektife sahiptir. Bu Lenin delegeleri sert biçimde eleştirir; kendisinin “Büyük Lenin” diye anılmasını alay konusu yapar; “koruyucu aziz”e dönüştürülmesini hakaret sayar; kendisini dinamit yüklü bir ikon olarak tanımlar. Bu Lenin, kongrenin suskunluğunu, konformizmini ve devrimcilikten kopuşunu acımasızca mahkûm eder.

Nâzım Hikmet’in, ilkinden kısa bir süre sonra Yirminci Kongre üzerine yazdığı ikinci şiiri ise bu karşıtlığı daha da belirginleştirir:

    Komünistlere Bir Çift Söz

    Komünistler bir çift sözüm var size:
    ister devlet başında olun, ister zindanda,
    ister sıra neferi, ister parti kâtibi,
    Lenin girebilmeli, her zaman, her mekânda
    işinize, evinize, bütün ömrünüze
    kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.

Soviet Union dergisi
(Sayı: 3 - Şubat 1956)
Bu şiirde Lenin, neredeyse aşkın ve ulvi bir ahlaki rehber hâline gelir. Her mekâna girmesi gereken bir iç denetçi, bir vicdan figürü, bir yüce referans noktasıdır. Bu şiirde “Lenin” yerine “Tanrı”, “komünistler” yerine “müminler” kelimeleri konduğunda ortaya şaşırtıcı derecede dinî bir hitap çıkar.

Tam da burada Deutscher’in hayalet Lenin’i devreye girer. O Lenin, delegelere şu soruyu yöneltir: 

Beni kutsal bir ikonaya mı dönüştürdünüz? Adıma kötü kokulu mumlar mı yakıyorsunuz?

Nâzım Hikmet’in bu iki şiirinde böyle bir itiraz yoktur. Böyle bir sorunun varlığından haberdar olduğuna, bundan rahatsızlık duyduğuna dair bir iz de görülmez. Aksine, Lenin’in kongreye “gelişi” bir umut, bir arınma ve bir ferahlama anı olarak sunulur. Partinin içindeki sorunlar, tıpkı 1956’daki SBKP yönetiminin iddia ettiği gibi, Lenin’e “sadakatle” çözülebilecek meseleler olarak kavranır.

Dolayısıyla 1956 momentinde Nâzım Hikmet’in tutumu açıktır: Ayrıcalıklı bürokratik kasta devlet terörünün artık çift taraflı bir tehdit oluşturmadığı, daha güvenli ve istikrarlı bir düzen vaat eden "yeni" SBKP yönetiminin çizgisine bağlılık göstermek. Geçmişte bazı önemli hatalar yapılmıştır; ancak parti kendi içinden bu hataları teşhis etmekte ve Leninist doğrultuya dönmektedir. Nâzım Hikmet'in bu iki şiiri, bu resmî propagandanın edebî alanda yeniden üretilmesidir.

10 Şubat 2026

Çeviri:

SBKP’nin 20. Kongresi'nin üzerinde bir heyûla dolaşıyor

1956 yılının ilkbaharında, tarihçi Isaac Deutscher, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) 20. Kongresi’nde geçtiğini varsaydığı, beş sayfalık hayali bir sahne kaleme aldı. Gonzalo Pozo, Deutscher’in İngilizce baskısı 2024 yılında Verso Books tarafından yayımlanan Lenin's Childhood (Lenin’in Çocukluğu) adlı tamamlanmamış eserine yazdığı giriş yazısında bu metinden geniş bir alıntıya yer veriyor. [*] Pozo ayrıca, bu sahnenin Deutscher’in ölümünden sonra yayımlanan Marxism in Our Time [**] adlı kitabının Amerikan baskısında yer almasının da mümkün olduğunu, ancak Tamara Deutscher’in sonunda buna karşı çıktığını belirtiyor. Aşağıda, Pozo’nun aktardığı bu alıntının Türkçe çevirisi yer alıyor:

Kongre’nin üçüncü günü, saat akşam sekiz. Anastas Mikoyan, Sovyet delegelerine hitap ediyor; delegeler, onun diktatör Stalin hakkında ilk kez aşağılayıcı bir üslupla konuşmasına, onu “Sovyetler Birliği’nin şeytani dehası” olarak nitelemesine tanıklık ederken nefeslerini tutmuş durumda. Dinleyicilerin bir bölümü bu konuşmayı “olağanüstü bir zihinsel boşalma anı” olarak karşılıyor. Geri kalanlar ise adeta dona kalıyor; tıpkı kutsal bir tabunun beklenmedik biçimde çiğnendiğine tanık olan ilkel kabile üyeleri gibi - çünkü bunlar gerçekten de kabile mensuplarıdır (ama batıl inançlarından utanacak kadar da sofistikedirler).

Mikoyan, Lenin’in heykelinin altında konuşurken, sözlerini Lenin’in anısına getirir: “Leninist ruh ve Lenin, tüm çalışmalarımıza ve kararlarımıza sinmiştir; sanki Lenin hâlâ yaşıyor ve burada, aramızdaymış gibi! Şimdi bizi görebilseydi, nasıl da sevinirdi…” Mikoyan sözlerini toparlayıp yerine dönerken salonu bir alkış tufanı kaplar. Tam bu sırada, neredeyse fark edilmeden, başparmakları tuhaf bir biçimde yeleğine takılı, çok kısa boylu, iri kel kafalı ve kısa ama dağınık sakallı bir başka adam kürsüye çıkar. İlk anda kimse onu fark etmez; herhangi bir alkış da yükselmez. Ancak çok geçmeden salondakiler bu adamda tanıdık bir şeyler sezmeye başlar ve sonunda adamla heykel arasındaki çarpıcı benzerliği fark ederler. Derken adam, delegelere, plak kayıtlarından yüzlerce kez işittikleri o tanıdık sesle hitap etmeye başlar:

* * *

SBKP'nin 20. Kongresinden bir görüntü (1956)
Yoldaşlar, bunca yılın ardından size nasıl hitap etmem gerektiğini pek bilemiyorum. Mikoyan’ın söylediklerini duydum; kendimi sizin aranızda evimdeymiş gibi hissetmem gerektiğini, fikirlerime ne denli sadık olduğunuzu görerek sevinç duymam gerektiğini söyledi […] Keşke bütün bunları tüm kalbimle doğrulayabilseydim! Keşke Leninizm adını verdiğiniz şeye olan bağlılığınıza gerçekten sevinebilseydim! Bugün üyesi olduğunuz partide, bir zamanlar kurduğum, ilham verdiğim ve yoldaşlarımın rızasıyla uzun yıllar boyunca önderlik ettiğim o partiyi hâlâ tanıyabildiğimi söyleyebilmeyi ne çok isterdim! Hayır, hayır, hayır! Eğer böyle söyleseydim, sizi yanıltmış ve aldatmış olurdum […]

Burada hatıramı yücelten pek çok konuşmacıyı dinledim; hiçbiriniz benden söz ederken beni Büyük Lenin diye anmadan geçmediniz. Ne kadar aptalca bir alışkanlık bu! Sizler, benim öğrencilerim, nasıl olur da -bir anlığına bile olsa- böylesine kararmış bir düşünme biçimine teslim olursunuz? Size dünyaya ve kendinize Marksistçe bakmayı öğretmek için yeterince ter dökmedim mi? Gelişimin nesnel yasalarını; sınıflar, uluslar ve sınıfların kendi içlerindeki gruplar arasındaki ilişkileri görmeyi; liderleri ise sınıf çıkarlarının ve bu çıkarların, adeta birer koza gibi, sarıldığı farklı zihniyetlerin ve ideolojilerin sözcüleri olarak kavramayı öğretmedim mi? Eğer ortada herhangi bir büyüklük varsa, bu, sınıfımızın ve davamızın büyüklüğünün yansımasından başka ne olabilir? Yoksa siz, bu yansıma uğruna, onun yansıttığı canlı gerçeği mi unuttunuz - ya da daha da kötüsünü mü yaptınız? Zaman zaman, başıma böyle bir aşağılanma ve hakaretin gelebileceğine dair silik önsezilerim olmuştu. Beni kutsal bir ikonaya mı dönüştürdünüz? Benden, adına pis kokulu mumlar yaktığınız, her şeye inanmaya hazır çocuklara akıl almaz hikâyeler anlattığınız, zararsız ve gülünç bir koruyucu aziz mi yarattınız […]?

Lenin, Komünist Enternasyonal'in Üçüncü Dünya Kongresi'nde (1921)
Eğer bana bu hakareti reva gördüyseniz, o hâlde ben de kendimi sizin amansız düşmanınız ilan ediyorum ve tüm gücümü size karşı seferber edeceğime yemin ediyorum! Yoksa beni çaresiz sanarak kendinizi mi avutuyorsunuz? Siz, ikiyüzlülüğünüzün mahkûmu olduğunuz için -yalnızca bu nedenle bile- fikirlerimi hâlâ yaymaya devam ediyorsunuz. Beni bir koruyucu aziz gibi kullanabilmeniz, ancak toplu eserlerimi yayımlamanıza ve yeniden yayımlamanıza bağlıdır; o yazılar ise çocuklarınızın zihinlerini kaçınılmaz olarak kışkırtır, onları en tehlikeli devrimci huzursuzluklara sürükler ve bütünüyle ikiyüzlü babalarına karşı çevirir! Ha-ha-ha!

Eğer bir koruyucu aziziniz varsa, şunu dehşetle fark edeceksiniz: Koruyucu aziziniz, çocuklarınızın başlıca baştan çıkarıcısıdır! Eğer beni kutsal bir ikonaya dönüştürdüyseniz, şunu da unutmayın: Ben, ikiyüzlü başlarınızın üzerinde patlayabilecek, dinamit yüklü bir ikonayım […] Söyleyin bana, doğruyu söyleyin: Beni kutsal bir ritüelin nesnesi hâline mi getirdiniz? Doğruyu söyleyin! […] Ne yazık ki suskunluğunuzu bir cevap olarak almak zorundayım. Suçluluk yüzlerinize, dudaklarınıza nasıl da yapışıp kalmış! Kendi partimde böyle yüzler göreceğim aklıma gelmezdi! Yoksa buraya yanlışlıkla mı geldim? Siz gerçekten Bolşeviklerin çocukları mısınız? Yetki komisyonunun raporunu sunan kişiyi dinledim. Kongrenizdeki 1.600 delegenin yalnızca yirmi ikisinin Ekim Devrimi’nden önce partimize katıldığını söyledi. Yirmi iki! Daha fazlası yok mu? Peki geri kalanlara ne oldu? Devrimi yapalı otuz sekiz yıl oldu. Yoldaşlarımızın çoğu o zamanlar çok gençti; çoğu partiye daha delikanlılık çağında katılmıştı. Genç işçiler, çıraklar, okul sıralarından yeni kalkmış öğrenciler… Dar kafalılar bizimle “çocuk devrimciler partisi” diye alay ederdi; ama biz, hayatın eşiğinde duran, bu yüzden hayattan büyükleri kadar az değil, daha fazla şey bekleyen gençlere önderlik eden bir gençlik partisi olmaktan gurur duyuyorduk. Yirmi iki! Ötekiler nerede? Tanrılar onları öylesine mi sevdi de hepsini bu kadar genç yaşta yanlarına aldı? […]

Size soruyorum; Bolşevik Parti bu mu? Parti, benim zamanımda, eylemde -kelimenin tam manasıyla- birliği sağlar, ama düşünce alanında da çeşitliliğini korurdu. Fikirlerin durmaksızın kaynaştığı, sürekli bir düşünsel mayalanma içinde olan bir partiydi! Salondan liderlerinize laf attığınız, onların sözünü kestiğiniz oluyor mu? Onlara hiç karşı çıkıyor musunuz? Parti tabanınız bir zamanlar bizim tabanımızın bize verdiği o sert dersleri, liderlerine vermiyor mu artık? Yoksa siz büsbütün yeni bir Bolşevik türü müsünüz de aranızdaki o yirmi iki eski üye, hafızasını yitirmiş, yok edilmiş bir kabilenin son Mohikanları mı? Devrim adına, artık ağzınızı açın! Konuşun! Konuşun! Konuşun!

[*] Isaac Deutscher, Lenin’s Childhood, Tamara Deutscher tarafından kaleme alınan özgün giriş ve Gonzalo Pozo’nun Yıldönümü Baskısı için yazdığı giriş ile birlikte, Verso Books, Londra, 2024, s. 22–23.

[**] Isaac Deutscher, Marxism in Our Time, ed.: Tamara Deutscher, Ramparts Press, 2. baskı, Berkeley, 1973.