09 Mayıs 2026

Gorbaçov’un sunduğu tarım sektörü istatistikleri

Sovyet tarımının sefaleti ve bürokratik israf

Mihail Gorbaçov
1980’lerin ortalarında Sovyetler Birliği’nde tarım sektörünün yaşadığı akut sorunlar, üretim aşamasında on yıllardır süregelen verimlilik sorunlarının ötesinde, tarladan sofraya uzanan bütün zinciri kapsayan daha geniş bir yapısal krizin parçasıydı. Tarımsal ürünlerin hasadı, işlenmesi, saklanması, taşınması ve ambalajlanmasındaki yetersizlikler, ürünlerin önemli bir bölümünün tüketiciye ulaşmadan ziyan olmasına yol açıyordu.

Mihail Gorbaçov’un genel sekreter seçildikten kısa bir süre sonra, 11 Nisan 1985’te yapılan bir Politbüro toplantısında tarım ve gıda sistemine ilişkin aktardığı veriler, Sovyet gıda sisteminin yalnızca verimsiz değil, aynı zamanda olağanüstü derecede israfçı bir yapıya büründüğünü gösteriyordu. Çiçeği burnunda genel sekreterin Politbüro üyelerine sunduğu tarımsal istatistikler özetle şu bilgileri içeriyordu:

  • Tarımsal ürünlerin işlenmesi alanında işlerin yüzde 50-60’ı hâlâ elle yapılıyordu. Tarımsal ürünlerin işlenmesinde emek üretkenliği, kapitalist ülkelerdekinin iki buçuk kat gerisindeydi.
  • 1.300 süt, peynir ve tereyağı fabrikası, 200 et işleme ve paketleme tesisi, 103 konserve fabrikası ve 60 nişasta ve glikoz şurubu fabrikası, atık arıtma sistemi kurulmadan inşa edilmişti. Bunun sonucu olarak çevreye büyük zarar veriliyordu.
  • Tarımsal ürünlerin işlenmesindeki en zayıf halka depolamaydı. Meyve, sebze ve patates için mevcut depolar, ihtiyaç duyulan kapasitenin yalnızca yüzde 26’sını karşılıyordu; üstelik var olan depoların kendisi de günün standartlarına uygun değildi.
  • 11,2 milyon depolama biriminin yalnızca üçte birinde soğutma sistemi, yalnızca yüzde 19’unda ise havalandırma sistemi vardı. Şeker sektöründe pancarın sadece yüzde 20’si uygun depolarda muhafaza edilebiliyordu.
  • Birçok bölgede yeterli tahıl silosu yoktu. 140 et işleme ve paketleme tesisinde soğutma sistemi bulunmuyordu; tesislerin yüzde 42’si ise acil ve kapsamlı onarıma ihtiyaç duyuyordu.
  • Tarımsal ürünlerin işlenmesinde ihtiyaç duyulan modern makine ve teçhizat talebinin yalnızca yüzde 55’i karşılanabiliyordu. Bütün bu koşulların sonucu olarak tarımsal hammaddelerdeki kayıplar yüzde 25’e kadar ulaşıyordu.
  • Sadece ticaret alanında, depolama ve taşıma sırasında çok büyük miktarlarda ürün kaybediliyordu: 1 milyon ton patates, yaklaşık 1 milyon 300 bin ton sebze, 3-4 milyon ton şeker pancarı ziyan oluyordu. Büyükbaş hayvanların kesime hazırlanması ve taşınması sırasında 100 bin ton et kaybediliyordu.
  • 8 milyon ton süt buzağılara veriliyor; 18 milyon ton yağsız süt ve 6,5 milyon ton peynir altı suyu hayvan yemi olarak kullanılıyordu. İşleme kapasitesinin yetersizliği nedeniyle 1 milyon tona kadar balık bozuluyordu.
  • Gıda sanayiinin modern ambalajlama yöntemlerine duyduğu ihtiyaç ancak yüzde 50 oranında karşılanabiliyordu. Sanayi ürünlerinin ambalajlanmasında bu oran yüzde 30’a, meyve ve sebzelerde ise yüzde 10’a düşüyordu. Ambalaj yetersizliği meyve ve sebzelerin bozulmasına ve çok büyük kayıpların ortaya çıkmasına neden oluyordu.
  • Gorbaçov konuşmasını, kooperatif çalışanlarının ellerinde yeterli sayıda kaliteli nakliye aracı bulunması hâlinde, halktan tarımsal ürün alımlarını yüzde 15-20 oranında, yani 1,5 milyar ruble artırabileceklerini söyleyerek tamamlıyordu.

Bu iç karartıcı verilere bakarak, 1980’lerin ortasındaki Sovyet tarımını büyük ölçekli üretim kapasitesine sahip, ama yapısal olarak kısmi felç geçirmiş bir deve benzetmek mümkün. [*] Dünyanın en geniş tarımsal alanlarından birine sahip olan Sovyetler Birliği, kendi halkını beslemek ve hayvancılık programlarını sürdürebilmek için 1980’lerde emperyalist ülkelerden devasa miktarlarda tahıl ithal etmek zorunda kalıyordu. 1984/85 döneminde yapılan 55,5 milyon tonluk rekor tahıl ithalatı, yalnızca kötü bir hasadın sonucu değil, Sovyet tarım ve gıda sisteminin yıllar içinde biriktirdiği yapısal tıkanmanın dış ticaret rakamlarına yansımış hâliydi. [**]

Tabloyu daha iyi görebilmek için emperyalist ülkelerdeki durumla bir kıyaslama yapmak gerekiyor. Elbette bu ülkelerde de gıda kaybı ve israf yok değildi; kapitalist üretim tarzının kendi mantığı içinde, özellikle perakende ve tüketici aşamasında ortaya büyük bir israf çıkıyordu. Ancak Sovyetler Birliği’ndeki israfın niteliği farklıydı. İlkine kapitalist israf, ikincisine bürokratik israf diyebiliriz. Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik kayıplar daha çok hasat, depolama, işleme, ambalajlama ve taşıma aşamalarında yoğunlaşıyordu.

Fransız karikatürist Plantu’nun Sovyet tarım bürokrasisini hicveden bir karikatürü. En alttaki cümle, bürokrasinin emekçilerin üretim sürecine yabancılaşmasını nasıl “motivasyon eksikliği” olarak gördüğünü özetliyor: “Ne yaparsak yapalım, bir türlü motive olmuyorlar!”
Emperyalist ülkelerde 1950’lerden itibaren soğuk zincir, frigorifik taşıma, modern ambalajlama, süpermarket lojistiği ve gıda işleme teknolojileri giderek yaygınlaşırken, Sovyetler Birliği’nde depoların büyük bölümünde yeterli soğutma ve havalandırma sistemi bile yoktu. Bu, yalnızca teknik bir geri kalmışlık değil, bürokratik planlama sisteminin öncelikler hiyerarşisinin de bir sonucuydu. Plan, ton cinsinden üretimi kayda geçirebiliyor; fakat ürünün nihai kullanım değerini, yani gerçekten tüketiciye ulaşıp ulaşmadığını aynı ölçüde güvence altına alamıyordu.

Gorbaçov’un 1985’te yaptığı “en zayıf halkanın depolama olduğu” saptaması bir tesadüf değildi. Bu, tarımsal altyapıyı on yıllar boyunca ikincil bir öncelik olarak gören bürokratik kaynak tahsisinin öngörülebilir sonucuydu. Ağır sanayiye, savunmaya ve büyük ölçekli üretim hedeflerine öncelik veren Stalinist rejim, tarımsal ürünlerin hasattan sonra nasıl korunacağı, nasıl işleneceği, nasıl paketleneceği ve tüketiciye nasıl ulaştırılacağı sorularını sürekli olarak ikinci plana itmişti. Bu ihmal, Sovyetler Birliği’nde geniş halk kesimlerinin gündelik hayatının temel sorunlarından biri hâline gelen kronik tüketim malları kıtlığıyla doğrudan bağlantılıydı: ürün kâğıt üzerinde üretilmiş görünse bile, çoğu zaman işlenemediği, saklanamadığı ya da zamanında dağıtılamadığı için tüketicinin sofrasına ve raflara ulaşamıyordu. [***]

Sovyet gıda sistemi, FAO’nun yıllar sonra gıda kayıpları üzerine yaptığı genel sınıflandırmada gelişmekte olan -eski ifadesiyle azgelişmiş- ülkeler için tarif ettiği örüntüye şaşırtıcı ölçüde benziyordu: kayıplar, sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi esas olarak perakende ve tüketici aşamasında değil, daha çok hasat sonrası, depolama, işleme ve taşıma aşamalarında yoğunlaşıyordu. [****]

Bu muazzam boyutlara ulaşan israfın bir başka yüzü de bürokratik planlamanın yarattığı yabancılaşmaydı. Sosyalist demokrasinin yokluğunda planlama sürecinde söz hakkı olmayan işçiler üretim ve dağıtım sürecinin gerçek denetleyicileri hâline gelemezken, depolarda çürüyen patates, soğutma sistemi olmayan et tesisi ya da ambalajsızlıktan bozulan sebze, hesabı kimse tarafından doğrudan sorulmayan bürokratik bir kayıp kalemi olarak kalıyordu. Bu nedenle sosyalist demokrasi yalnızca ahlaki ya da siyasal bakımdan arzu edilir bir ilke değildir; ekonomik etkinliğin, toplumsal kaynakların korunmasının ve üretimin gerçek ihtiyaçlara göre örgütlenmesinin de yaşamsal koşuludur.

Öte yandan tarihin ironileri bitmez. Gorbaçov, 1978’den genel sekreter seçildiği 1985’e kadar Sovyetler Birliği’nde tarımdan sorumlu en üst düzey parti yetkililerinden biriydi. Dolayısıyla 1985 baharında genel sekreter sıfatıyla Politbüro’ya sunduğu bu karanlık tablo, yalnızca devraldığı bir mirasın değil, kendisinin de yıllarca içinde yer aldığı bürokratik yönetim mekanizmasının bir sonucuydu.

[*] 1980’li yılların ortalarında Sovyet tarım sektörünün sorunları, Gorbaçov’un Politbüro üyelerine sunduğu bu istatistiklerle sınırlı değildi. Traktör ve biçerdöverlerdeki tasarım hataları, tarım makinelerinin sık arızalanması, yedek parça yokluğu, bakım-onarım hizmetlerinin yetersizliği gibi çok sayıda yapısal zaaf söz konusuydu. Sovyet tarımına yönelik daha bütünsel bir tahlil çok daha oylumlu bir çalışmayı gerektireceği için, bu yazıda söz konusu sorunlar üzerinde ayrıca durmayacağız. 

[**] USDA’nın 1986 tarihli bir raporuna göre SSCB, 1984/85 pazarlama yılında 55,5 milyon ton tahıl ithal ederek rekor düzeye ulaşmıştı. Bkz. United States Department of Agriculture, USSR Agriculture and Trade Report, Mayıs 1986.

[***] Bkz. Stalin’in “teorik katkısı”Gün Benderli’nin tanıklığıVera Tulyakova Hikmet’in tanıklığıAnatoliy Çernyayev’in tanıklığıAnthony Barnett’in tanıklığıZekeriya Sertel'in tanıklığı (2)Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı

[****] FAO, Global Food Losses and Food Waste: Extent, Causes and Prevention, Roma, 2011. Raporda, sanayileşmiş ülkelerde gıda kayıp ve israfının gelişmekte olan ülkelerdeki düzeye yakın olduğu, ancak gelişmekte olan ülkelerde kayıpların yüzde 40’tan fazlasının hasat sonrası ve işleme aşamalarında; sanayileşmiş ülkelerde ise yüzde 40’tan fazlasının perakende ve tüketici aşamalarında ortaya çıktığı belirtilir.

08 Mayıs 2026

Notes on the Benediktov Interview

Stalin-era Stalinism and post-Stalin Stalinism (6)

PART 1 | PART 2 | PART 3 | PART 4 | PART 5 | PART 6

From the introductory note that V. Litov/V. N. Dobrov wrote for the interview published in 1989, we learn how the conversations with Benediktov first came about:

While preparing a programme on Soviet-Indian cooperation as part of my assignment, I could not help myself and began asking Ivan Aleksandrovich questions about a different subject - one that interested me far more. Benediktov, with the reticence characteristic of apparatus officials, at first gave terse and rather dry answers, making it clear that he had no wish to waste time on such idle conversations. Yet he must have sensed the sincerity of my attempt to understand the past, for he gradually began to speak more openly and willingly and even invited me for tea at his spacious flat on Gorky Street, of the kind reserved for the narkoms, [*] so that we could discuss these burning issues. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi [On Stalin and Khrushchev: An Interview with Benediktov], trans. from the Russian by Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4th edn, April 2023, Istanbul, pp. 13-14)

In 1980-81, when these interviews were conducted, alarm bells were already ringing for the Soviet regime: the country was sliding into a deep crisis marked by economic stagnation, bureaucratic inertia, social despondency and political ossification. At the same time, Poland was being shaken by a profound social and political crisis.

In such a critical context, Benediktov - one of the former high-ranking officials of the Stalin era - does not himself, at the outset of the conversation, raise the “burning” issues relating not only to the past but also to the contemporary situation. On the contrary, he initially gives Litov/Dobrov terse and dry answers. In other words, the hard-line Stalinist remedy that Benediktov had in mind, adapted to the final quarter of the twentieth century, emerges not as an active programme of political struggle, but as a retrospective reckoning and a limited prescription for rescuing the regime, articulated in response to persistent questioning from an external interlocutor.

Another detail in Litov/Dobrov’s introduction further accentuates Benediktov’s hesitant and passive stance on the matter:

Ivan Aleksandrovich did not object to the publication of what he had said, but he had serious doubts as to whether this would be possible. (p. 14)

That is all there is to it. In short, Benediktov merely said, “If you can get it published, by all means do so; but I doubt anyone will want to publish what I have said.” This, then, was the attitude of a former senior Soviet official who recognised the deep crisis into which the regime had fallen, who levelled severe criticism at the practices he saw as responsible for that crisis, and who, within the limits of his Stalinist outlook, also had his own proposed remedy: hesitant, passive and conformist.

Try, for a moment, to place this attitude alongside that of Leon Trotsky. The two, needless to say, are not even remotely comparable. The quantitative and qualitative differences between them are not merely vast; they are of an almost galactic order. Benediktov was a retired Stalinist bureaucrat who had come from the very centre of the regime, had lived within its privileged world, still enjoyed considerable material advantages, and had recognised that the regime was facing a grave danger; yet despite all this, he never once considered putting forward his views as an active programme of political struggle.

Indeed, Litov/Dobrov was unable to get the interviews published. Benediktov died in 1983, and the interview did not finally appear until 1989. (See Notes on the Benediktov Interview: Stalin-Era Stalinism and Post-Stalin Stalinism - Part 1)

For six years after Benediktov’s death, no publication in the Soviet Union was prepared to publish his words - a telling indication that this proposed remedy had no chance of becoming an openly espoused political line within the regime. Benediktov’s prescription, which envisaged bringing back the practices of the Stalin period in a form adapted to the 1980s, remained a way out for saving the regime that he kept alive in his own mind, and perhaps shared with those close to him; yet it was not a programme that the Soviet bureaucracy of the time could adopt and put into practice.

Ivan A. Benediktov, removed from his post as Minister of Agriculture in 1953 and appointed Soviet Ambassador to India, presenting his credentials.
For those at the top of the post-Stalin Soviet bureaucracy to adopt such a programme - to install as General Secretary someone who would pursue it - would have run entirely counter to their material interests. To expect them to perform such a death-defying backward somersault could only be a fantasy at odds with historical materialism. After the regimes in Eastern Europe had collapsed one after another like falling dominoes, and once the Soviet Union itself had effectively entered the process of disintegration, the wretchedness of the coup attempt of 19-21 August 1991 was one of the most striking confirmations of this.

Benediktov, who never even entertained the idea of engaging in active political struggle, pinned all his hopes on the appointment of a General Secretary who would revive the regime by reactivating certain abandoned practices of the Stalin period - the very practices examined in this series of articles.

A competent leadership can sharply accelerate a country’s development, while an incompetent one can hold it back just as sharply, and even set it in reverse. Stalin proved the former; Khrushchev, the latter. In essence, everything depends on who will replace the present leadership, which is itself no more than an interim regime. If Stalin and his team were to come to power, we would advance at such a pace that within ten to fifteen years everyone - including that much-praised America - would be left behind. (pp. 119-120)

Stalin, through the counter-revolution he led, rescued the privileged bureaucratic stratum from the grip of Bolshevism; he also protected it from the wrath of the working class and other labouring sections of the population. Yet at the same time, in order to impart at least a measure of vitality and effectiveness to the autarkic regime of “socialism in one country”, he kept the sword of Damocles hanging over this stratum until the end of his life. After Stalin’s death, the bureaucracy largely freed itself from this threat, which had allowed it no peace or comfort, and ten years later attained complete security - indeed, its “golden age”. While expanding its material privileges, it also began to enjoy them without fear and, often enough, with vulgar ostentation.

When the evolution of the bureaucratic caste is analysed from a historical-materialist perspective, it becomes perfectly clear why no “Stalin and his team” could possibly have existed in the Kremlin of the 1980s. The material interests of the post-Stalin Soviet bureaucracy categorically ruled out the re-establishment, over itself, of a nightmarish mechanism of pressure and terror.

Therefore, from the perspective of the Stalinist bureaucracy, the only way left to restore vitality and effectiveness to a regime sunk in deep crisis - and now plainly unable to survive for long in its existing form - was to set radical “market reforms” in motion.

The grave of Ivan A. Benediktov at Moscow’s Novodevichy Cemetery.
A dyed-in-the-wool Stalinist, Benediktov would spend the two years following his conversations with Litov/Dobrov in his spacious flat on Gorky Street, of the kind reserved for the narkoms, passively waiting for the realisation of a dystopia whose material basis had long since disappeared and which no longer had any genuine political subject.

[*] “It is an abbreviation of narodny komissar, meaning ‘People’s Commissar’. Until 1946, ministers in the USSR were known as People’s Commissars.” (Translator Candan Badem’s explanatory note, p. 14.)

Concluded

07 Mayıs 2026

Benediktov ile Söyleşi üzerine notlar

Stalin dönemi Stalinizmi ve Stalin sonrası Stalinizm (6)

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4 | BÖLÜM 5 | BÖLÜM 6


V. Litov/V. N. Dobrov’un 1989 yılında yayımlanan söyleşi için yazdığı sunumdan, Benediktov’la görüşmelerin ortaya çıkış hikâyesini öğreniyoruz:

Bana verilen görev gereği Sovyet-Hint iş birliği hakkında bir program hazırlarken kendimi tutamadım ve İvan Aleksandroviç’e başka bir konuda, beni daha çok ilgilendiren bir konuda sorular sormaya başladım. Benediktov, aparat çalışanlarına özgü ketumiyetiyle ilk başta kuru ve kısa yanıtlar vererek, böylesi boş vakit sohbetlerine vakit harcamak istemediğini belli etti. Ancak herhalde benim geçmişi anlama çabamın samimiyetini hissettiğinden daha açık ve gönüllü konuşmaya başladı ve hatta bu yakıcı konuları konuşmak üzere beni Gorkiy Caddesi’ndeki narkom’lara [*] has geniş evinde çaya bile davet etti. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi, Rusçadan çev. Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4. baskı, Nisan 2023, İstanbul, s. 13-14)

Söyleşilerin yapıldığı 1980-81 yıllarında Sovyetler Birliği’nde rejim için alarm çanları çalmaktadır; ülke ekonomik durgunluk, bürokratik hantallık, toplumsal bezginlik ve siyasal kemikleşme içinde derin bir krize sürüklenmektedir. Üstelik aynı dönemde Polonya’da büyük bir toplumsal çalkantı ve kriz yaşanmaktadır.

Böylesine kritik bir ortamda Stalin döneminin eski yüksek yöneticilerinden Benediktov, görüşmenin başında geçmişe olduğu kadar güncel duruma da ilişkin “yakıcı” konuları açan taraf değildir. Tersine, Litov/Dobrov’un sorularına ilk başta kuru ve kısa yanıtlar verir. Başka bir deyişle, Benediktov’un kafasındaki, 20. yüzyılın son çeyreğine uyarlanmış katı Stalinist çözüm, aktif bir siyasal mücadele programı olarak değil, dışarıdan gelen ısrarlı bir sorgulama karşısında dile getirilmiş bir geçmiş muhasebesi ve rejimi kurtarmaya dönük sınırlı bir reçete olarak ortaya çıkar.

Litov/Dobrov’un sunumunun devamında aktardığı bir başka ayrıntı, Benediktov’un bu konudaki çekingen ve pasif konumunu daha da belirginleştirir:

İvan Aleksandroviç söylediklerinin yayınlanmasına itiraz etmedi ancak bunun olanaklılığına dönük güçlü şüpheleri vardı. (s. 14)

Hepsi bundan ibarettir. Benediktov, özetle, “Yayımlatabilirseniz yayımlatın elbette; ama bu söylediklerimi yayımlamak isteyen olacağını sanmıyorum” demekle yetinmiştir. Rejimin içine sürüklendiği derin krizi gören, bu krizin nedeni saydığı uygulamalara ilişkin ağır eleştirileri olan ve kendi Stalinist ufku içinde bir çözüm önerisine de sahip bulunan eski bir yüksek Sovyet yöneticisinin tutumu budur: çekingen, edilgen ve konformist.

Bu tutumu bir an için Lev Trotskiy’in tutumuyla yan yana koymayı deneyin. Hiç kuşkusuz, bu ikisi kıyas bile kabul etmez. Aralarında dağlar değil, galaksiler kadar büyük niceliksel ve niteliksel farklar vardır. Benediktov rejimin merkezinden gelmiş, onun ayrıcalıklı dünyasında yaşamış, hâlâ hatırı sayılır maddi ayrıcalıklara sahip, rejimin büyük bir tehlikeyle yüz yüze gelmekte olduğunu görmüş bir emekli Stalinist bürokrattır ve bütün bunlara rağmen bu kriz karşısında kendi görüşlerini aktif bir mücadele programı olarak ortaya koymayı hiç düşünmemiştir.

Nitekim Litov/Dobrov yaptığı söyleşileri yayımlatamaz; 1983 yılında Benediktov ölür ve söyleşi en nihayet 1989 yılında yayımlanır. (Bkz. Benediktov ile Söyleşi üzerine notlar: Stalin dönemi Stalinizmi ve Stalin sonrası Stalinizm – Bölüm 1)

Benediktov’un ölümünü izleyen altı yıl boyunca Sovyetler Birliği’nde onun sözlerini yayımlamayı kabul edecek bir yayın organının çıkmaması, bu çözüm önerisinin rejim içinde açıkça sahiplenilebilir bir siyasal hat hâline gelme şansının olmadığını gösteren anlamlı bir işarettir. Benediktov’un Stalin döneminin uygulamalarını 1980’lere uyarlayarak geri getirmeyi öngören reçetesi, kendi zihninde yaşattığı ve belki yakın çevresiyle de paylaştığı, rejimi kurtarmaya dönük bir çıkış yolu olarak varlığını koruyordu; fakat dönemin Sovyet bürokrasisi açısından benimsenip uygulamaya konulabilecek bir program niteliği taşımıyordu.

1953’te Tarım Bakanlığı görevinden alınarak Hindistan Büyükelçiliğine atanan İvan A. Benediktov, güven mektubunu sunarken.
Stalin sonrası Sovyet bürokrasisinin tepesinde yer alanların böyle bir programı benimsemesi, SBKP’nin genel sekreterliğine bu tür bir programı izleyecek birini getirmesi, onların maddi çıkarlarına tamamen aykırıydı. Onlardan geriye doğru böyle bir ölüm perendesi atmalarını beklemek, tarihsel maddeciliğe aykırı bir fantezi olmanın ötesine geçemezdi. Doğu Avrupa’daki rejimler yıkılan domino taşları gibi birbiri ardınca çöktükten ve Sovyetler Birliği fiilen dağılma sürecine girdikten sonra, 19-21 Ağustos 1991 tarihleri arasında gerçekleşen darbe girişiminin sefaleti de bunun en çarpıcı göstergelerinden biridir.

Aktif bir siyasi mücadeleye girmeyi aklının köşesinden bile geçirmeyen Benediktov, bütün umudunu, Stalin döneminin bu yazı dizisinde ele aldığımız terk edilmiş kimi uygulamalarını yeniden devreye sokarak rejimi canlandıracak bir genel sekreterin görev başına getirilmesine bağlamaktadır:

Yetkin bir yönetim ülkenin gelişimini keskince hızlandırırken, yetkin olmayanı ise aynı ölçüde keskince onu frenler ve hatta geriye döndürür. Stalin birincisini kanıtladı, Hruşçov ikincisini. Her şey özü itibariyle bir ara rejim olan bugünkü yönetimin yerine kimin geleceğine bağlıdır. Stalin ve takımı gelirse -öyle adımlarla ilerleriz ki on-on beş yıl içinde o övülen Amerika dâhil herkes geride kalır. (s. 119-120)

Stalin, önderlik ettiği karşı-devrimle ayrıcalıklı bürokratik katmanı Bolşevizm’in elinden kurtardı; onu işçi sınıfından ve diğer emekçi halk kesimlerinin gazabından da korudu. Ama aynı zamanda, otarşik “tek ülkede sosyalizm” rejimine kısmen de olsa canlılık ve etkinlik kazandırabilmek için, bu katmanın üzerinde Demokles’in kılıcını ömrünün sonuna kadar sallandırıp durdu. Stalin’in ölümünün ardından bürokrasi kendisine rahat ve huzur vermeyen bu tehditten büyük ölçüde kurtuldu ve on yıl sonra tam güvenceye, hatta “altın çağına” kavuştu; bir yandan maddi ayrıcalıklarını genişletirken diğer yandan da bunların tadını korkusuzca ve çoğu zaman görgüsüzce çıkarmaya başladı. 

Bürokratik kastın bu evrimi tarihsel maddeci bir perspektifle tahlil edildiğinde, 1980’lerde Kremlin’de bir “Stalin ve takımı”nın neden var olamayacağı açıkça görülür. Stalin sonrası Sovyet bürokrasisinin maddi çıkarları, kendi üzerinde yeniden kâbus gibi bunaltıcı bir baskı ve terör mekanizmasının kurulmasını kesin biçimde dışlıyordu. 

Dolayısıyla, Stalinist bürokrasinin perspektifinden bakıldığında, derin bir krize gömülmüş ve mevcut hâliyle uzun süre ayakta kalamayacağı artık ortaya çıkmış olan rejime yeniden canlılık ve etkinlik kazandırmanın yolu artık tek bir yerden, radikal “piyasa reformları”nı uygulamaya koymaktan geçiyordu.

İvan A. Benediktov’un Moskova’daki Novodeviç Mezarlığı’nda bulunan kabri.
Safkan bir Stalinist olan Benediktov ise Litov/Dobrov’la yaptığı söyleşilerin ardından iki yıl daha Gorkiy Caddesi’ndeki “narkom’lara has” geniş evinde, tamamen edilgen bir halde, maddi temeli çoktan ortadan kalkmış ve artık hiçbir gerçek siyasal öznesi kalmamış bir distopyanın gerçekleşmesini bekleyecekti.

[*] “Halk komiseri anlamına gelen narodny komissar sözcüklerinin kısaltmasıdır. 1946’ya değin SSCB bakanlarına halk komiseri deniyordu.” (Çevirmen Candan Badem’in açıklama notu, s. 14.)

Bitti

06 Mayıs 2026

Notes on the Benediktov Interview

Stalin-era Stalinism and post-Stalin Stalinism (5)

PART 1 | PART 2 | PART 3 | PART 4 | PART 5 | PART 6

In the earlier instalments of this series, we saw, by following Benediktov’s arguments and observations, that breathing life and effectiveness into the reactionary utopia of Stalinist “socialism in one country” could be achieved only through the bureaucratic practice of “personal responsibility” and the mechanism of “overwork”. Yet this method was not merely profoundly inhuman and arbitrary; for all its brutality, it also failed, in the long run, to produce results that were either productive or sustainable. It was akin to performing surgery with sharpened kitchen knives: a bloody, crude and destructive intervention, and one far removed from producing any healthy or lasting outcome.

Moreover, there was another dimension which Benediktov never mentioned in his conversations with V. Litov/V. N. Dobrov, but which we cannot pass over without at least noting: the Gulag system. The most extreme and barbaric form of the attempt to breathe life and effectiveness into the Stalinist programme of “socialism in one country” was the forced labour of millions of people in the camps. While the party-state bureaucracy imposed the pressures of “personal responsibility” and “overwork” on the working class and other working sections of society, at the lowest and most vulnerable levels of the system - above all where political opponents were concerned - this mechanism rested directly on forced labour; more plainly, on the use of slave labour under brutal conditions of coercion and suffering.

(1967) Benediktov, the Soviet ambassador to India, presents a sack of wheat to India’s Food Secretary, A. L. Dias, as part of a food aid programme.
Stalin had freed the privileged bureaucratic stratum from Bolshevism’s programme of world revolution through large-scale massacres and the liquidation of almost the entire Bolshevik leadership. Moreover, the bureaucracy supported him because it saw its own interests, as against those of the working class and other sections of the population, as being represented and safeguarded in Stalin’s person. For all this, it felt grateful to him, and indeed displayed a devotion that, to a large extent, amounted to worship. [*]

Yet the privileged position of the bureaucracy did not mean a secure, tranquil and predictable life in which its privileges could be enjoyed with complete peace of mind. On the contrary, members of the bureaucratic caste lived under the constant threat of falling from favour, being dismissed, arrested, or even seeing their families dragged into disaster along with them. Moreover, this atmosphere of political fear was often accompanied by a gruelling pace of work that wore people down. It was only in this way that Stalin could lend a certain degree of effectiveness to the regime he led.

Under Khrushchev, the mass repression and terror that had marked the Stalin period largely came to an end. For the Soviet bureaucracy, the immediate fear of death disappeared. It is hardly surprising that the bureaucratic caste greeted this with great satisfaction. Yet this change did not simply mean escaping the bloody machinery of Stalinist purges. It also meant the loosening of elements that had become inseparable from governance under Stalin: “overwork”, permanent mobilisation, the threat of “personal responsibility”, and the threat of punishment from above. In Benediktov’s own words:

Those who had grown weary of the strained pace of work and rigid discipline associated Khrushchev’s “new style” with hopes of a calmer, less burdensome life. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi [On Stalin and Khrushchev: An Interview with Benediktov], trans. from the Russian by Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4th edn, April 2023, Istanbul, p. 82)

Benediktov remarked: “People are only human: they want to relax, to devote some time to their families and personal pursuits, and some also wish to enjoy the prestige and privileges of high office.” He added:

Nikita Sergeyevich advocated a more “lenient” disciplinary and labour regime (…) It was no accident that one of the first heralds of Khrushchev’s new style was the ban on remaining at the workplace after 8 pm. In Stalin’s time, by contrast, many People’s Commissariats continued working even through the night, which of course left people utterly exhausted. (pp. 86-87)

Khrushchev’s “new style” was not, as it was often presented, the product of a moral or humanist awakening. Khrushchev and his entourage claimed to be undertaking a supposedly sincere “return to Lenin”, aimed at correcting the “errors” of the Stalin era and, above all, the cult of personality. The reality behind the appearances, however, was this: it was in fact the party leadership’s response to the bureaucracy’s demand for a safer, more comfortable and less exhausting order of governance. In the jargon of the time, this was described as the “re-establishment of socialist legality”.

Brezhnev and Khrushchev atop Lenin’s Mausoleum, 1962.
This orientation was welcomed by the bureaucratic caste; Benediktov himself was among those who shared these expectations at the time:

Khrushchev appealed to me more as well. I also thought that under him I would have greater freedom and would be able to carry out the programme I had set myself more quickly. Yet these expectations did not come true. (…) We began to think less about work and more about the various blessings of life. (p. 87)

It is particularly important here to emphasise Benediktov’s sense of disappointment. Benediktov differed from the overwhelming majority of the bureaucratic caste. He was a particular kind of Stalinist: one who looked beyond his own material interests, who was genuinely concerned with the survival of the regime, and who, in this respect, belonged to a minority. His expectation of the Khrushchev era, therefore, was that the relaxation of the regime of repression and overwork characteristic of the Stalin period would give rise to a more comfortable, but at the same time more effective, working environment.

The outcome, however, was nothing of the sort: as the fear of death, permanent mobilisation and heavy disciplinary pressure from above loosened their grip, the bureaucracy did not become more creative or productive. On the contrary, this ushered in a period in which the bureaucracy could enjoy its privileges more comfortably and began to think “less about work and more about the various blessings of life”.

Khrushchev did not undertake any fundamental transformation of the main structures of the regime he had inherited, a regime based on the programme of “socialism in one country”; nor would any such attempt be made until the mid-1980s. What he did do, however, was largely set aside the inhuman practices that had lent a certain degree of effectiveness to this cumbersome, largely autarkic regime which claimed to be building “socialism in one country”. The Stalinist order could not maintain its effectiveness without fear; once fear loosened its grip, bureaucratic inertia, conformism and attachment to privilege became all the more visible.

We used the word “largely” above because, under Khrushchev, some of the bureaucratic practices of coercion inherited from the Stalin period and aimed at generating effectiveness continued to be employed. Let us turn to Benediktov himself:

Having been through Stalin’s school and not yet forgotten some of its lessons, Khrushchev nevertheless tried, to some extent, to halt this process. His successors, however, unfortunately succumbed to the prevailing current of the day - to what Lenin called “the remnants of the forces and traditions of the old society”. (pp. 87-88)

As a strong organiser, an energetic and enterprising man, Nikita Sergeyevich would still somehow “shake up” the managers and get them working, whereas his successors contented themselves with endless exhortations. (p. 97)

One of the fundamental factors behind Khrushchev’s removal from office in 1964 by a palace coup was precisely this. He had dismantled the bloodiest forms of Stalinist terror and freed the bureaucracy from the fear of death; yet at the same time he remained a leader who would, from time to time, “shake it up”, unsettle it, and subject it to campaigns and administrative interventions. For this reason, the Khrushchev era was, for the bureaucratic caste, an interlude - a transitional period.

Under Brezhnev, the balance shifted far more openly in favour of the needs of the bureaucracy. The fundamental structures of the Stalinist regime were preserved, but the mortal fear of the Stalin period and the interventionism of the Khrushchev era, which had disturbed the bureaucratic caste, were left behind. In this way, the bureaucracy finally secured the safe, predictable order of governance it had long desired - one in which it could enjoy its privileges with far greater ease. Yet this also meant that the Stalinist regime’s last limited sources of “effectiveness” were largely exhausted. Without fear and permanent mobilisation, the regime could no longer generate the same dynamism; under Brezhnev, it entered a long period of stagnation and crisis, one that grew increasingly severe over time.

By the early 1980s, when these interviews were conducted, this crisis of the Stalinist regime had grown considerably more severe, and Benediktov, like many others, could see that disaster was approaching:

The [people’s] potential can only be brought out under conditions of iron discipline and order, with all anti-socialist manifestations decisively curbed. (…) And this iron discipline and high degree of coercion in all matters, great and small, must begin precisely with the senior administrators; otherwise socialism faces extremely dangerous consequences… (p. 100)

Benediktov could see the approaching disaster; yet, remaining within the very confines of the anti-internationalist programme of “socialism in one country” and the bureaucratic regime it had engendered, he sought the way out in a partial revival of Stalinist coercion.

[*] From the mid-1920s onwards, Stalin gradually assumed the position of a man-god with power over life and death. This process was largely complete by the mid-1930s. The years of the Great Terror, 1936-38, consolidated Stalin’s domination over both the masses and the bureaucracy.

To be continued

05 Mayıs 2026

Benediktov ile Söyleşi üzerine notlar

Stalin dönemi Stalinizmi ve Stalin sonrası Stalinizm (5)

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4 | BÖLÜM 5 | BÖLÜM 6

Bu dizinin daha önceki bölümlerinde, Benediktov’un argüman ve saptamaları üzerinden giderek, gerici bir ütopya olan Stalinist “tek ülkede sosyalizm” programına canlılık ve etkinlik kazandırmanın ancak bürokratik “kişisel sorumluluk” uygulaması ve “aşırı çalıştırma” mekanizmasıyla mümkün olabildiğini gördük. Ne var ki bu yöntem, yalnızca son derece gayriinsani ve keyfi olmakla kalmıyordu; bütün acımasızlığına rağmen, uzun vadede verimli ve sürdürülebilir sonuçlar da üretmiyordu. Bu, keskinleştirilmiş mutfak bıçaklarıyla ameliyat yapmaya benziyordu: kanlı, kaba ve tahripkâr bir müdahale; üstelik sağlıklı ve kalıcı bir sonuç üretmekten uzak.

Ayrıca burada, Benediktov’un V. Litov/V. N. Dobrov’la yaptığı söyleşilerde hiç sözünü etmediği ancak bizim en azından işaret etmeden geçmememiz gereken bir başka boyut daha vardı: Gulag sistemi. Stalinist “tek ülkede sosyalizm” programına canlılık ve etkinlik kazandırma çabasının en uç ve en barbar biçimi, milyonlarca insanın kamplarda zorla çalıştırılmasıydı. Parti-devlet bürokrasisi ile işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimler üzerinde “kişisel sorumluluk” ve “aşırı çalıştırma” baskısı kurulurken, sistemin en alt ve en savunmasız katmanlarında yer alanlar, özellikle de siyasi muhalifler söz konusu olduğunda, bu mekanizma doğrudan zorla çalıştırmaya, daha açık bir ifadeyle ağır eziyet altında köle emeği kullanımına dayanıyordu.

(1967) SSCB’nin Hindistan Büyükelçisi Benediktov, gıda yardımı kapsamında bir çuval buğdayı Hindistan Gıda Sekreteri A. L. Dias’a takdim ederken.
Stalin, ayrıcalıklı bürokratik katmanı Bolşevizmin dünya devrimi programından büyük katliamlar eşliğinde ve Bolşevik önderliğin tamamına yakınını tasfiye ederek kurtarmıştı. Ayrıca bürokrasi, işçi sınıfı ve diğer halk kesimlerinin karşısında kendi çıkarlarını Stalin’in temsil edip güvence altına aldığını gördüğü için onu destekliyordu. Bütün bunlar için ona şükran duyuyor, hatta büyük ölçüde tapınırcasına bağlılık gösteriyordu. [*]

Ancak bürokrasinin ayrıcalıklı konumu, güvenli, sakin ve bu ayrıcalıkların tadının gönül rahatlığıyla çıkarılabildiği öngörülebilir bir hayat anlamına gelmiyordu. Tersine, bürokratik kastın mensupları her an gözden düşme, görevden alınma, tutuklanma, hatta kendileriyle birlikte ailelerinin de felakete sürüklenmesi tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Üstelik bu siyasal korku atmosferine, çoğu zaman insanı tüketen bir çalışma temposu da eşlik ediyordu. Stalin, önderlik ettiği rejime ancak bu şekilde kısmi bir etkinlik kazandırabiliyordu.

Hruşçov döneminde, Stalin dönemine damgasını vuran kitlesel baskı ve terör büyük ölçüde sona erdi. Sovyet bürokrasisi açısından ölüm korkusu ortadan kalktı. Bürokratik kastın bunu büyük bir memnuniyetle karşılamış olması şaşırtıcı değildir. Ancak bu değişim, yalnızca Stalin döneminin kanlı tasfiye mekanizmasından kurtulmak anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda, Stalin döneminde yönetimin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş olan “aşırı çalıştırma”, sürekli seferberlik, “kişisel sorumluluk” tehdidi ve yukarıdan cezalandırılma baskısının da gevşemesi anlamına geliyordu. Benediktov’un kendi ifadesiyle:

Gerilimli çalışma temposu ve katı disiplinden yorulan (...) kesimler, Hruşçov'un 'yeni tarzı'nı sakin, hafiflemiş bir hayat umutlarıyla ilişkilendirdiler. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi, Rusçadan çev. Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4. baskı, Nisan 2023, İstanbul, s. 82)

Benediktov, “İnsan insandır, gevşemek ister, ailesine, kişisel uğraşlarına biraz vakit ayırmak ister, bazıları da yüksek mevkilerin itibarının nimetlerini tatmak ister” diyor ve ekliyor:

Nikita Sergeyeviç daha “yumuşak” bir disiplin ve emek rejimini savunuyordu (...) Hruşçov'un yeni tarzının ilk habercilerinden birinin akşam saat 8'den sonra iş yerinde kalma yasağı olması tesadüf değildi. Stalin zamanında ise birçok halk komiserlikleri geceleri bile çalışırdı ki, bu da elbette insanları bitkin düşürüyordu. (s. 86-87)

Hruşçov’un “yeni tarzı”, çoğu zaman sunulduğu gibi ahlaki ya da hümanist bir uyanışın ürünü değildi. Hruşçov ve ekibi, Stalin döneminin “hatalarını” ve özellikle “kişiye tapınmayı” düzeltmeye dönük sözde samimi bir “Lenin’e dönüş” operasyonu yaptıklarını öne sürdüler. Görünenin arkasındaki gerçek ise şuydu: Bu, aslında partinin tepe yönetiminin, bürokrasinin daha güvenli, daha konforlu ve daha az yıpratıcı bir yönetim düzeni talebine verdiği cevaptı. O dönemin jargonu ile “sosyalist yasallığın yeniden tesis edilmesi.”

Brejnev ve Hruşçov, 1962’de Lenin Mozolesi’nin üzerinde.
Bu yönelişi bürokratik kast memnuniyetle karşıladı; Benediktov’un kendisi de o dönemde bu beklentiye kapılanlardan biriydi:

Hruşçov benim de daha çok hoşuma gidiyordu. Ayrıca ben onun zamanında daha fazla serbestlik kazanacağımı, hedeflediğim programı daha çabuk gerçekleştireceğimi sanıyordum. Ancak bu beklentiler doğru çıkmadı. (...) İş hakkında daha az, hayatın çeşitli nimetleri hakkında daha çok düşünmeye başladık. (s. 87)

Burada Benediktov’un yaşadığı hayal kırıklığına özellikle önem vermemiz gerekiyor. Benediktov, bürokratik kastın ezici çoğunluğundan farklı biri. Kendi maddi çıkarlarının ötesine geçerek rejimin bekasını düşünen, bunu gerçekten önemseyen ve bu yanıyla azınlıkta olan bir tür Stalinist. Dolayısıyla onun Hruşçov döneminden beklentisi, Stalin döneminin baskı ve aşırı çalışma rejiminin gevşemesiyle birlikte daha rahat ama aynı zamanda daha etkili bir çalışma ortamının doğacağı yönündeydi.

Oysa sonuç hiç de öyle olmadı: ölüm korkusunun, sürekli seferberlik hâlinin ve yukarıdan gelen ağır disiplin baskısının gevşemesi, bürokrasiyi daha yaratıcı ve üretken kılmadı; tersine, ayrıcalıklarının tadını daha rahat çıkaran, “iş hakkında daha az, hayatın çeşitli nimetleri hakkında daha çok” düşünen bir dönemin önünü açtı.

Hruşçov, devraldığı “tek ülkede sosyalizm” programına dayalı rejimin ana yapılarında köklü bir dönüşüme gitmemişti; 1980’li yılların ortalarına kadar da böyle bir dönüşüm girişimi söz konusu olmayacaktı. Ancak “tek ülkede sosyalizmi” inşa etme iddiasındaki bu otarşik yanı ağır basan hantal rejime kısmi bir etkinlik kazandıran gayriinsani uygulamaları büyük ölçüde kullanım dışına almıştı. Stalinist rejim, korku olmadan etkinliğini koruyamıyor; korku gevşeyince de bürokratik atalet, konformizm ve ayrıcalık düşkünlüğü çok daha görünür hâle geliyordu. 

Yukarıdaki paragrafta “büyük ölçüde” dedik, çünkü Hruşçov döneminde Stalin döneminin etkinlik yaratmaya yönelik bürokratik zorbalıklarının bazıları kullanılmaya devam etti. Sözü Benediktov’a bırakalım:

Stalin okulundan geçmiş ve bazı dersleri henüz unutmamış olan Hruşçov bu süreci yine de bir miktar durdurmaya çalıştı. Ancak onun ardılları ne yazık ki günün akımına, Lenin'in sözleriyle “eski toplumun güçleri ve geleneklerinin” kalıntılarına kapıldılar. (s. 87-88)

Güçlü bir örgütçü, enerjik ve girişimci bir insan olarak Nikita Sergeyeviç yine bir şekilde yöneticileri “silkeler” ve çalıştırırken onun ardılları bitmek tükenmek bilmeyen öğütlerle yetindiler. (s. 97)

1964 yılında bir saray darbesiyle Hruşçov’un görevden alınmasının altında yatan temel etmenlerden biri de buydu. Hruşçov, Stalinist terörün en kanlı biçimlerini tasfiye etmiş, bürokrasiyi ölüm korkusundan kurtarmıştı; fakat aynı zamanda onu zaman zaman “silkeleyen”, yerinden oynatan, kampanyalara ve idarî müdahalelere maruz bırakan bir lider olmaya devam etmişti. Bu nedenle Hruşçov dönemi, bürokratik kast için bir ara durak, bir geçiş dönemiydi.

Brejnev döneminde ise denge çok daha açık biçimde bürokrasinin ihtiyaçları lehine kuruldu. Stalinist rejimin temel yapıları korunuyor, fakat Stalin döneminin ölümcül korkusu ve Hruşçov döneminin bürokratik kastı rahatsız eden müdahaleciliği geride bırakılıyordu. Böylece bürokrasi, uzun süredir arzuladığı güvenli, öngörülebilir ve ayrıcalıklarının tadını daha rahat çıkarabildiği yönetim düzenine kavuşmuş oldu. Ne var ki bu aynı zamanda, Stalinist rejimin elindeki son sınırlı “etkinlik” kaynaklarının da büyük ölçüde tükenmesi anlamına geliyordu. Korku ve sürekli seferberlik olmadan aynı dinamizmi üretemeyen rejim, Brejnev döneminde uzun, giderek ağırlaşan bir durgunluk ve kriz sürecine girdi.

Söyleşilerin yapıldığı 1980’li yılların başlarında Stalinist rejimin bu krizi epeyce ağırlaşmıştı ve birçokları gibi Benediktov felaketin yaklaşmakta olduğunu görebiliyordu:

[Halkın] potansiyel[i] ancak demir disiplin ve düzen, bütün antisosyalist görüntülerin kararlı bir biçimde önünün kesilmesi koşullarında açığa çıkar. (...) Ve büyük küçük her şeydeki bu demir disiplin ve yüksek zorlayıcılık tam da üst düzey yöneticilerden başlamalıdır, aksi takdirde sosyalizmi son derece tehlikeli sonuçlar bekliyor... (s. 100)

Benediktov, yaklaşan felaketi görebiliyor; fakat ondan çıkış yolunu, felaketi doğuran anti-enternasyonalist “tek ülkede sosyalizm” programının ve onun yarattığı bürokratik rejimin sınırları içinde kalarak, Stalinist zorbalığın kısmen ihyasında arıyordu. 

[*] Stalin 1920’li yılların ortalarından itibaren adım adım yaşam ve ölüm dağıtma gücüne sahip bir insan-tanrı konumuna geldi. Bu süreç 1930’lu yılların ortalarına doğru tamamlandı. 1936-38 Büyük Terör yılları ise Stalin’in kitleler ve bürokrasi üzerindeki egemenliğini pekiştirdi.

Devam edecek

04 Mayıs 2026

Notes on the Benediktov Interview

Stalin-era Stalinism and post-Stalin Stalinism (4)

PART 1 | PART 2 | PART 3 | PART 4 | PART 5 | PART 6

I. A. Benediktov

Another fundamental component of Benediktov’s conception of Stalinist efficiency can be summed up under the heading of “overwork”. In his view, what “ensured success” during the Stalin period was not merely the subjection of administrators to the principle of “personal responsibility”, discussed in the previous section; it was also the driving of the entire administrative apparatus - and indeed broad sections of society - into a constant state of mobilisation, forcing them to work at a pace that pushed human limits. Just as “personal responsibility” was inseparable from pressure, fear and punishment, this regime of “overwork” too had to be sustained by the same instruments.

A dyed-in-the-wool Stalinist, Benediktov approaches “overwork” [*], just as he does “personal responsibility”, certainly not from the standpoint of a conception of planning grounded in socialist democracy. What he longs for is a regime of bureaucratic mobilisation in which the reins of the apparatus are held tightly from above, managers and workers are driven by fear, negligence is elevated to the level of a political crime, and the “whip” is brought into play whenever necessary.

Indeed, Benediktov is strikingly candid on this point:

In the ‘30s, in order to combat our age-old Russian maladies [by which he means laxity, irresponsibility and idleness - k.ü.], it was necessary to deploy the entire arsenal: alongside material and moral incentives, administrative measures, and even punitive and coercive measures, had to be used. Yes, yes, that same whip, without which even today we cannot eradicate from a section of our people - and not such a small section either - the most elementary barbarism, savagery and cultural backwardness. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi [On Stalin and Khrushchev: An Interview with Benediktov], translated from the Russian by Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4th edn, April 2023, Istanbul, p. 45)

In advocating a return to Stalin-era practices as a means of overcoming the regime’s steadily deepening crisis, Benediktov locates “laxity, irresponsibility and idleness” in the historical and cultural legacy of Soviet society, as though they were maladies inherent in the very nature of the working people. For this reason, he openly regards “punitive and coercive measures” as necessary, and even deliberately uses the word “whip”. Here the underlying logic of Stalinist bureaucratic rule is laid bare: the worker is conceived not as the conscious subject of the production process, but as an object to be directed, moulded and, if necessary, compelled into obedience from above.

Ideologically, this logic is anti-Marxist; philosophically, it is sheer idealism. For here social behaviour is explained not by relations of production, the exclusion of workers from decision-making processes, or the rule of the bureaucracy, but by supposed cultural defects attributed to working people themselves - “laxity”, “irresponsibility” and “idleness”.

Genuine socialist planning, by contrast, presupposes that the objectives of the plan are determined from below, through workers’ councils and factory committees, and implemented under democratic control. In such a system, workers do not see the plan merely as an order to be “executed” - and often one riddled with serious problems and inconsistencies - but as a collective project they have helped to shape directly and freely. This fundamental distinction is the precondition for overcoming alienation and establishing genuine socialist discipline. [**] Such a perspective, however, is entirely alien to a Stalinist like Benediktov.

One of the natural consequences of this anti-Marxist conception of “overwork and discipline” is the elevation of administrative failures and production problems to the level of political crimes. Benediktov explicitly defends this:

Under the specific conditions of the ‘30s and ‘40s, it was simply necessary to equate offences such as negligence, irresponsibility and slackness with political crimes. (p. 45) [***]

Thus, the true content of the “Stalinist efficiency” lauded by Benediktov comes into sharper focus. This “efficiency” rests not on democratic participation and conscious commitment, but on a regime of overwork that exceeds human limits, sustained by constant supervision and fear:

Members of the Politburo, people’s commissars, and those responsible for central and local bodies likewise submitted to the rhythm he [Stalin] imposed, working under the same strain. A 14-16-hour working day was not an exception for us, but rather the rule. We went on holiday once every five or six years, and not all of us even then. In practice, there were no days off. Iron discipline, continuous control, work performed with maximum exertion, and above all the demand for concrete results, for real improvement in the way things were done - failure to achieve these meant dismissal, regardless of past service. All this led to such productivity and efficiency in administrative labour that today one can only dream of them. (p. 85)

The passage Benediktov approvingly quotes from the Stalinist novelist and playwright Leon Feuchtwanger’s 1937 account of his impressions of the Soviet Union reflects precisely the same mentality:

“They scarcely set aside any time for eating, they hardly sleep, and they see nothing strange in being summoned to the telephone during a play at the theatre to answer an urgent question, or in being called at three or four in the morning. Outside Moscow, I have never encountered so many people working tirelessly... If I did not find the American tempo of work in New York or Chicago, I found it in Moscow.” A correct observation - that is exactly how it was! (p. 85)

As we have already noted earlier in this series, Benediktov’s proposed remedy for the Soviet Union of the early 1980s - beset by profound structural problems - was a return to Stalin-era practices: in other words, to a method in which the administrative apparatus, the working class and other working people were driven by fear, bureaucratic discipline and coercion. This point is expressed most clearly in what he says about Beria and Mehlis:

Stalin used Mehlis, just as he used Beria, as a kind of “cudgel of intimidation”, seeking to eradicate among managers at every level what Lenin quite rightly described as “Russian Oblomovism” - idleness, sluggishness, negligence and our other afflictions. And, to speak frankly, this rather unattractive method worked effectively. Of course, there were also occasions when Beria’s cudgel fell upon the heads of honest people. (p. 98)

According to Benediktov, Stalin employed Beria as a “cudgel of intimidation”; the method may not have been “particularly attractive”, but it was “effective”. In Benediktov’s logic, the crushing of innocent people, the destruction of their lives, and even their physical destruction appear almost as inevitable side-effects of this method. Well, after all, every “medicine” has side-effects, to a greater or lesser degree!

Yakov Guminer’s Soviet propaganda poster from the period of the First Five-Year Plan: “The arithmetic of the counter-plan for industry and finance: 2 + 2 = 5, plus the enthusiasm of the workers.”
In the previous section, we noted that the bureaucratic mechanism of “personal responsibility” under Stalin was afflicted with very serious flaws, and that it operated as an inhuman, arbitrary, top-down form of discipline - one that punished the innocent along with the guilty, and at times scarcely touched the guilty while destroying only the innocent. The same assessment applies in full to the bureaucratic mechanism of “overwork”.

A conception of governance founded not on socialist democracy and the democratic control of the working class, but on bureaucratic discipline imposed from above; not on the conscious participation of the masses, but on instilling fear in their hearts; not on human emancipation, but on binding the whole of life to a regime of labour and obedience. This, in short, is the true content of what Benediktov extols as “efficiency”.

[*] Towards the end of the interview, Benediktov does not even hesitate to characterise the mechanism of “overwork” as “over-exploitation”: “Of course, such over-exploitation, a regime that demanded such immense energy, did not please everyone.” (p. 86)

[**] Marx’s analysis of alienation is directly applicable here: if a worker does not have the right to exercise democratic control over the product of their own labour; if plan targets are determined by bureaucrats, production decisions are taken by bureaucrats, and the surplus product is appropriated by the bureaucracy, then for that worker the factory or the kolkhoz remains nothing other than a site of production in which they are alienated from their own labour. Alienation, therefore, is inevitable. Benediktov perceives this outcome, but refuses to acknowledge its cause; for to recognise the cause would mean calling into question the rule of the bureaucracy.

[***] Before articulating this “necessity”, Benediktov first cites the Industrial Party trial - a case fabricated from start to finish - as an example: “It is sufficient to say that, as a result of the investigations into the so-called Industrial Party, which had clearly anti-Soviet aims, about two thousand people who had consciously and deliberately engaged in sabotage were uncovered.” (p. 42) The show trial known as the “Industrial Party Case” was held in Moscow between 25 November and 7 December 1930. Eight leading Soviet engineers and technologists - among them Leonid Ramzin, Director of the Thermotechnical Institute, Professor of Metallurgy N. F. Chernovskii, and V. A. Larichev of the State Planning Committee (Gosplan) - were accused of founding the entirely fictitious Prompartiya (“Industrial Party”), allegedly with the aim of sabotaging Soviet industry, restoring capitalism, and preparing an armed coup with the support of French imperialism and émigré capitalist circles. The defendants were forced to confess to crimes they had not committed. That Benediktov should cite this trial - now known to have been wholly fabricated - as evidence for his argument is especially significant, for it demonstrates how readily and willingly he resorts to the category of “political crime”.

To be continued

03 Mayıs 2026

Benediktov ile Söyleşi üzerine notlar

Stalin dönemi Stalinizmi ve Stalin sonrası Stalinizm (4)

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4 | BÖLÜM 5 | BÖLÜM 6

İ. A. Benediktov
Benediktov’un Stalinist etkinlik anlayışının bir diğer temel bileşenini “aşırı çalıştırma” başlığı altında özetlemek mümkün. Ona göre Stalin döneminde “başarıyı sağlayan” şey yalnızca yöneticilerin, bir önceki bölümde ele aldığımız “kişisel sorumluluk” ilkesine tabi tutulması değildi; aynı zamanda bütün idarî aparatın, hatta toplumun geniş kesimlerinin, sürekli bir seferberlik havası içinde, insanî sınırları zorlayan bir çalışma temposuna koşulmasıydı. Nasıl “kişisel sorumluluk” baskı, korku ve cezalandırmayla birlikte düşünülüyorsa, bu “aşırı çalıştırma” rejimi de aynı araçlarla desteklenmek zorundaydı.

Safkan bir Stalinist olan Benediktov, “kişisel sorumluluk” konusunda olduğu gibi, “aşırı çalıştırma” konusunda da [*] sosyalist demokrasiye dayanan bir planlama anlayışından yola çıkmıyor elbette. Onun özlemini duyduğu şey, aparatın yularının yukarıdan sıkı sıkıya tutulduğu, yöneticilerin ve işçilerin korkuyla çalıştırıldığı, ihmalkârlığın siyasal suç düzeyine çıkarıldığı, gerektiğinde “kırbaç”ın devreye sokulduğu bir bürokratik seferberlik rejimidir.

Nitekim Benediktov bu konuda son derece açık sözlüdür:

‘30’lu yıllarda kadim Rus hastalıklarımızla [gevşeklik, sorumsuzluk ve tembelliği kastediyor – k.ü.] mücadele için tüm cephaneyi kullanmak gerekiyordu, maddi ve manevi teşvikin yanı sıra idarî önlemler ve hatta cezalandırıcı-baskıcı önlemler almak gerekiyordu. Evet evet, o aynı kırbaç, ki onsuz bugün insanlarımızın bir kısmından -ve o kadar az bir kısmı da değil- en temel barbarlık, vahşilik ve kültürsüzlüğü söküp atamıyoruz. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi, Rusçadan çev. Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4. baskı, Nisan 2023, İstanbul, s. 45)

Rejimin adım adım derinleşen krizini aşmak için Stalin döneminin uygulamalarına geri dönülmesini savunan Benediktov, “gevşeklik, sorumsuzluk ve tembelliği” Sovyet toplumunun tarihsel ve kültürel mirasında, sanki emekçilerin özünde var olan bir hastalıkta aramaktadır. Bu nedenle “cezalandırıcı-baskıcı önlemler”i açıkça gerekli görmekte, hatta “kırbaç” sözcüğünü özellikle kullanmaktadır. Burada Stalinist bürokratik yönetim anlayışının temel mantığı bütün açıklığıyla görülür: işçi, üretim sürecinin bilinçli öznesi değil, yukarıdan yönetilmesi, şekillendirilmesi ve gerekirse zorla itaat ettirilmesi gereken bir nesne olarak kavranmaktadır. 

Bu mantık ideolojik olarak anti-Marksist, felsefi olarak ise katıksız bir idealizmdir. Çünkü burada toplumsal davranış, üretim ilişkileriyle, işçinin karar süreçlerinden dışlanmasıyla ya da bürokrasinin egemenliğiyle değil; “gevşeklik”, “sorumsuzluk” ve “tembellik” gibi emekçilerin özüne atfedilen sözde kültürel kusurlarla açıklanmaktadır.

Gerçek sosyalist planlama ise plan hedeflerinin işçi konseyleri ve fabrika komiteleri aracılığıyla aşağıdan yukarıya doğru belirlenmesini ve demokratik denetim altında uygulanmasını öngörür. Böyle bir düzende işçiler, planı yalnızca “uygulayacakları” ve çoğu zaman ciddi sorunlar ve tutarsızlıklar içeren bir emir olarak değil, oluşturulmasına doğrudan ve özgürce katkı yaptıkları kolektif bir proje olarak görürler. Bu temel ayrım, yabancılaşmayı ortadan kaldırmanın ve gerçek bir sosyalist disiplini sağlamanın ön koşuludur. [**] Böyle bir perspektif ise Stalinist Benediktov’a tamamen yabancıdır.

Bu anti-Marksist “aşırı çalıştırma ve disiplin” anlayışının doğal sonuçlarından biri, idarî aksaklıkların ve üretim sorunlarının siyasal suç düzeyine yükseltilmesidir. Benediktov bunu açıkça savunur:

‘30’lu ve ‘40’lı yılların özgül koşullarında ihmalkârlık, sorumsuzluk, savsaklık gibi suçları siyasal suçlara eşit kılmak basitçe gerekli idi. (s. 45) [***]

Böylece Benediktov’un övdüğü “Stalinist etkinlik” aşısının gerçek içeriği biraz daha belirginleşir. Bu “etkinlik”, demokratik katılım ve bilinçli sahiplenmeye değil; insanî ölçülerin ötesine geçen bir aşırı çalışma düzenine, sürekli denetime ve korkuya dayanmaktadır:

Politbüro üyeleri, halk komiserleri, merkezi ve yerel organların sorumluları da onun [Stalin’in] belirlediği ritme boyun eğerek, aynı gerilim içinde çalışırlardı. 14-16 saatlik iş günü bizim için istisna değil, daha ziyade kuraldı. Beş ya da altı yılda bir tatile çıkardık, o da herkes değil. Tatil günleri pratikte yoktu. Demirden disiplin, sürekli kontrol, maksimum güç harcayarak çalışma ve en önemlisi, somut sonuçlar, işlerin gerçekten iyileşmesi talebi, ki bunları yapamamak geçmişteki hizmetlerin ne olursa olsun görevden alınmak anlamına geliyordu -bütün bunlar idarî emeğin öyle bir üretkenlik ve etkinliğine yol açtı ki, bugün bunları ancak rüyada görebilirsiniz. (s. 85)

Benediktov’un, Stalinist roman ve oyun yazarı Leon Feuchtwanger’in 1937 tarihli Sovyetler Birliği izlenimlerinden memnuniyetle aktardığı satırlar da aynı zihniyeti yansıtır:

“Neredeyse yemek için hiç vakit ayırmıyorlar, neredeyse uykuları yok ve tiyatroda oyun izlerken sadece acil bir soru sormak için telefona çağrılmakta ya da gecenin üçünde dördünde telefon edilmesinde hiçbir gariplik görmüyorlar. Ben Moskova dışında hiçbir yerde bu kadar çok sayıda yorulmadan çalışan insana rastlamadım... New York’ta ya da Şikago’da Amerikan çalışma temposunu bulamadıysam da Moskova’da buldum.” Doğru bir gözlem, aynen böyle idi! (s. 85)

Bu yazı dizisinde daha önce de işaret ettiğimiz gibi, Benediktov’un 1980’li yılların başlarında derin yapısal sorunlarla boğuşan Sovyetler Birliği için önerdiği çıkış yolu, Stalin döneminin uygulamalarına, yani idarî aparatın, işçi sınıfının ve diğer emekçilerin korkuyla, bürokratik disiplinle ve baskıyla çalıştırıldığı yönteme geri dönmektir. Bu nokta, onun Beriya ve Mehlis hakkında söylediklerinde en açık hâlini alır:

Stalin, Mehlis’i olduğu gibi Beriya’yı da bir tür ‘korkutma sopası’ olarak kullanarak her kademedeki yöneticide bulunan, Lenin’in gayet doğru biçimde ‘Rus Oblomovluğu’ diye nitelediği, avarelik, mıymıntılık, ihmalkârlık ve diğer hastalıklarımızı yok etmeye çalışıyordu. Ve, açık söylemek gerekirse, bu pek çekici olmayan yöntem etkili bir biçimde işledi. Elbette Beriya’nın sopasının dürüst insanların başına indiği durumlar da oldu. (s. 98)

Benediktov’a göre Stalin, Beriya’yı bir “korkutma sopası” olarak kullanmıştır; bu yöntem belki “pek çekici” değildir ama “etkili”dir. Masum insanların ezilmesi, hayatlarının mahvedilmesi, hatta yok edilmesi, Benediktov’un mantığında bu yöntemin neredeyse kaçınılmaz bir yan etkisi gibidir. Eh, ne de olsa her “ilacın” az ya da çok bir yan etkisi vardır!

Yakov Guminer’in ilk beş yıllık plan dönemine ait Sovyet propaganda posteri: “Karşı sanayi-finans planının aritmetiği: 2+2=5, artı işçilerin coşkusu.”
Bir önceki bölümde Stalin dönemindeki bürokratik “kişisel sorumluluk” mekanizmasının çok ciddi zaaflarla malul olduğunu belirtmiş, “gayri-insani, keyfî, kurunun yanında yaşı da yakan ve hatta kimi zaman kurulara pek dokunmazken sadece yaşları yakıp kül eden, tepeden inmeci bir disiplin biçimi olarak” işlediğine işaret etmiştik. Aynı değerlendirme bürokratik “aşırı çalıştırma” mekanizması için de bütünüyle geçerlidir.

Sosyalist demokrasiye ve işçi sınıfının demokratik denetimine değil, yukarıdan dayatılan bürokratik disipline; geniş kitlelerin bilinçli katılımına değil, yüreklerine korku salınmasına; insanın özgürleşmesine değil, bütün hayatının çalışma ve itaat rejimine bağlanmasına dayanan bir yönetim anlayışı. Benediktov’un “etkinlik” diye övdüğü şeyin gerçek içeriği özetle budur.

[*] Benediktov söyleşinin sonlarına doğru “aşırı çalıştırma” mekanizmasını “aşırı sömürü” olarak nitelendirmekten de çekinmiyor: “Elbette böyle bir aşırı sömürü, böyle dev enerjiler isteyen bir rejim herkesin hoşuna gitmiyordu.” (s. 86)

[**] Marx’ın yabancılaşma analizi burada doğrudan geçerlidir: bir işçi, kendi emeğinin ürünü üzerinde demokratik denetim hakkına sahip değilse; plan hedeflerini bürokratlar belirliyor, üretim kararlarını bürokratlar alıyor, artı ürün üzerinde bürokrasi tasarrufta bulunuyorsa, o işçi açısından fabrika ya da kolhoz, kendi emeğine yabancılaştığı bir üretim alanı olmaktan çıkmaz. Dolayısıyla, yabancılaşma kaçınılmazdır. Benediktov bu sonucu görüyor, ama nedenini görmek istemiyor; çünkü nedeni görmek, bürokrasinin egemenliğini sorgulamayı getirecektir.

[***] Benediktov bu “gerekliliği” dile getirmeden önce, baştan sona düzmece olan Sanayi Partisi davasını örnek olarak gösteriyor: “Açıkça antisovyet amaçları olan Sanayi Partisi denen davadaki soruşturmalar sonucunda, bilinçli ve kasıtlı olarak sabotajcılık yapan yaklaşık iki bin kişinin ortaya çıkarıldığını söylemek yeterlidir.” (s. 42) “Sanayi Partisi Davası” adı verilen bu göstermelik dava 25 Kasım-7 Aralık 1930 tarihleri arasında Moskova’da görüldü. Aralarında Termoteknik Enstitüsü Müdürü Leonid Ramzin, metalurji profesörü N. F. Çarnovskiy ve Devlet Planlama Komisyonu’ndan (Gosplan) V. A. Lariçev’in de bulunduğu sekiz önde gelen Sovyet mühendis ve teknolog, Sovyet sanayisini sabote etmeyi, kapitalizmi yeniden kurmayı ve Fransız emperyalizmi ile göçmen kapitalist çevrelerin desteğiyle silahlı bir darbe hazırlamayı amaçlayan, bütünüyle hayal ürünü Prompartiya’yı (“Sanayi Partisi”) kurmakla suçlandı. Sanıklar işlemedikleri suçları itiraf etmeye zorlandılar. Benediktov’un, baştan sona düzmece olduğu bugün açıkça bilinen bu davayı kendi argümanına kanıt olarak göstermesi, onun “siyasal suç” kategorisine ne kadar kolay ve ne kadar gönüllü biçimde başvurduğunu göstermesi bakımından ayrıca önemlidir.

Devam edecek