Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı
Zekeriya Sertel’in tanıklığı (2)
| 1980'li yıllarda sosis-şarküteri dükkânı önünde kuyrukta bekleyen Sovyet yurttaşları |
Ne var ki Sertel’in kitabı yalnızca boş rafları, uzun kuyrukları, kalitesiz malları ve halkın çektiği gündelik sıkıntıları anlatmakla kalmaz. Yer yer bu tablonun nedenleri üzerinde de durur. Yazar kitabında okura bütünlüklü, teorik bakımdan güçlü ve iktisadi-siyasal açıdan doyurucu bir çözümleme sunmaz. Açık konuşmak gerekirse, Sertel böyle bir analizi yapabilecek teorik donanıma sahip biri değildir zaten. Ama buna rağmen, kıtlığın kaynaklarına ilişkin kimi gözlemleri yine de dikkate değerdir. Çünkü bu gözlemler, Stalinist bürokratik sistemin nasıl işlediğine dair önemli ipuçları içerir.
Sertel, Çarşı pazar bomboş alt başlığı altında bir önceki yazıda aktardığımız tabloyu çizdikten sonra, “Peki bu memlekette yetişen şeyler ne oluyor?” sorusunu sorar ve şu açıklamayı yapar:
Bir defa üretim bol değil. Böyle şeylerin [meyve ve sebzenin] en güzel ve en iyileri parti depolarına ve özellikle Moskova’daki ‘efendilerimize’ gönderilir. Sonra hastanelere, sanatoryumlara, dinlenme evlerine, otel ve lokantalara verilir. Halka verilecek bir şey kalmaz. Onun için oralara gidince bir şey bulamazsınız. Sovyetler’de meşhur kuyruklar burdan doğuyor. Uzun bir süre yüzü görünmeyen bir madde birdenbire ortaya çıkınca artık kuyruğun sonu gelmez. Zaten Sovyetler’de dükkân ve mağaza azdır. Bunlarda bulunan yiyecek ve giyecek maddeleri de az olduğu ve her vakit bulunmadığı için, devrimden beri aradan elli yıl geçmiş olmakla beraber, yine de millet kuyrukta beklemekten kurtulamaz. (s. 83)
Bu pasajda birkaç önemli nokta iç içe geçmiş durumda. Birincisi, sorun yalnızca üretimin yetersizliği değildir. Üretilen sınırlı miktardaki malın nasıl dağıtıldığı da en az onun kadar önemlidir. Sertel’in anlattığı düzende en iyi ürünler önce parti aygıtına, yani ayrıcalıklı bürokratik katmana gider. Ardından çeşitli kurumlara dağıtılır. Halk ise ancak artakalanla yetinmek zorundadır. Dolayısıyla burada yalnızca genel bir yoksulluk değil, bürokratik ayrıcalıklarla örülmüş bir dağıtım rejimi söz konusudur.
İkincisi, kuyruk bu sistemde tesadüfi bir görüntü değil, onun doğal sonucudur. Mallar düzenli ve yeterli biçimde dolaşıma girmediği için, uzun süre ortadan kaybolan bir ürün bir gün ansızın dükkâna düştüğünde insanlar oraya üşüşür. Mağaza sayısının azlığı, stokların sınırlılığı ve arzın düzensizliği kuyrukları gündelik hayatın kalıcı bir parçasına dönüştürür. Sertel’in işaret ettiği gibi, devrimin üzerinden yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen halkın hâlâ kuyrukta beklemekten kurtulamamış olması, bunun geçici bir “aksaklık” değil, rejimin yapısal bir niteliği olduğunu gösterir.
Yazarın yaklaşımının sınırlılığı ve yüzeyselliği kendisini burada bir kez daha gösterir. Sertel, çok önemli gözlemler aktarmasına rağmen, bunları tarihsel ve toplumsal bir bütünlük içinde kavrayamaz. Stalinist bürokratik diktatörlüğün üretim, dağıtım ve teşvik mekanizmalarını nasıl felce uğrattığını açıklayacak bir çerçeveye sahip değildir. Yine de kimi somut örneklerde meselenin can alıcı noktalarına gerçekten parmak bastığını söyleyebiliriz.
Bunlardan biri lojistik sorunudur. Sertel, 1960’a kadar kolhoz ve solhozlara [*] sunî gübre gönderilmediğini, daha sonra gönderilmeye başlanmış olsa bile bunun beklenen sonucu vermediğini belirttikten sonra şöyle der:
(…) 1960’tan sonra köylere Kolhoz ve Solhozlar sunî gübresi gitmeye başlamıştır. Ama bu da beklenen sonucu vermemiştir. Çünkü gönderilen sunî gübre, şimendifer istasyonlarında yığılıp kalmış, köylere kadar ulaştırılmamıştır. Çünkü Kolhozlar’ın elinde bu gübreleri köylere ve tarlalara taşımak için gerekli taşıt yoktur. 1967’de yapılan bir araştırmada sunî gübrelerin istasyonlarda dağ gibi yığılıp kaldığı ve bunların açık havada, kar ve yağmur altında eriyip gittiği görülmüştür. (s. 150)
Bu örnek özellikle önemlidir. Çünkü burada mesele yalnızca “yetersiz üretim” değildir. Mevcut girdiler de doğru yere, doğru zamanda, gerekli araçlarla ulaştırılamamaktadır. Ciddi bir gecikmeyle de olsa tarımsal üretimin yapıldığı yerlere gübre temin edilmesi gerektiği fark edilmiştir ama taşıma süreci tamamlanamaz. İstasyonlarda dağ gibi yığılıp yağmur altında eriyen gübre, Stalinist ekonominin en yalın simgelerinden biridir: eldeki kaynağı bile toplumsal ihtiyaç doğrultusunda rasyonel biçimde kullanamayan bürokratik bir mekanizma.
Sertel, aynı zaafların Hruşçov döneminin ünlü “Bakir Topraklar Projesi”ni de ağır biçimde sakatladığını anlatır:
Kruşçef, memleketteki kıtlığı gidermek için yeni bir şey keşfettiğini sandı. Kazakistan’da yüz binlerce hektar toprak işlenmemiş bekliyordu. Bu toprağın işlenerek dünyanın buğdayını elde etmek mümkündü. Kruşçef bir emirle bu toprakların ekilmesini emretti.
(…)
Milyonlarca para döküldü. Binlerce insan kırıldı. Elde edilen ürün hiç de umut edildiği gibi bol olmadı. En fenası ürünü koyacak silo ve ambarlar yapılmamıştı. Elde edilen buğday dağlar gibi yığılıp yağmur ve kara terk edildi. Yeteri kadar taşıt olmadığı için bu ürün orada çürüdü, kaldı. Sonra bir daha Kazakistan çöllerinden sözedilmez oldu. (s. 150-151)
| “Bakir Topraklar” kampanyasına katılan Komsomol gençliğini yücelten 1958 tarihli Sovyet pulu. |
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Sertel’in bütün bunları teorik bir berraklıkla formüle ettiğini söyleyemeyiz. Ama aktardığı örnekler açıkça şunu gösteriyor: Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı, sadece üretimin nicel olarak yetersiz kalmasından doğmaz. Bu kıtlık, aynı zamanda ayrıcalıklı dağıtım kanalları, üretimi köstekleyen çarpık örgütlenme biçimleri, ulaştırma ve depolama alanındaki ağır yetersizlikler ve yukarıdan aşağıya buyurgan, anti-demokratik karar alma tarzı tarafından sürekli yeniden üretilir. Başka bir deyişle, kıtlık bu sistemin bir arızası değil, işleyiş biçiminin sonuçlarından biridir.
Sertel’in kitabında tüketim mallarının, özellikle de giyim ve ayakkabı ürünlerinin kıtlığıyla ilgili aktarılabilecek daha çok sayıda örnek var. Ancak ben bu yazıyı, derin ve bütünlüklü bir çözümleme sunmasa da çok sayıda çarpıcı gözlem ve anekdot içeren bu kitabın kendisinin de okunmasını tavsiye ederek bitirmek istiyorum. Ve son sözü, Sertel’in aktardığı son derece acı bir sahneye bırakıyorum:
(…) yılda bir iki kez portakal görünür dükkânlarda. Bütün yıl çocuğuna bir portakalı veremeyen kadınlar, portakal satılan dükkânlara saldırırlar. Dükkânın önünde, bir kilo portakal almak için saatlerce kuyrukta beklerler. Bu arada sinirler bozulur, kavgalar olur. Kuyrukların başında bekleyen milis (polis) bağırır:
– Elli yıldır size şu kuyrukta beklemeyi öğretemedik, gitti.
Çünkü elli yıldır Sovyet halkı hep bir kuyruğun arkasındadır. (s. 122)
[*] Kolhoz, köylülerin kolektif emek temelinde çalıştığı çiftlikleri; solhoz ise doğrudan devlete ait ve ücretli emekçilerin çalıştırıldığı devlet çiftliklerini ifade eder. İkisi de Stalinist tarım rejiminin temel kurumlarıydı, ancak solhozlar kolhozlara göre daha doğrudan devlet işletmesi niteliği taşırdı.
Devam edecek