20 Ekim 2026

Stalin: “Biz Türkleri Asya’ya kovacağız”

Bu konuyu daha önce birkaç kez ele aldım.

Blogu izleyenler hatırlayacaktır: Stalin yönetiminin Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep etmesinin bir “Soğuk Savaş masalı” olduğunu ileri süren Stalinistlerin karşısına, farklı kaynaklardan gelen tanıklıkları ve belgeleri çıkarmaya çalıştım. İlgili yazıların listesini aşağıda bulabilirsiniz.

Bu kez aynı konuya Dimitrov’un günlüğü üzerinden dönmek istiyorum. Günlüğün Türkçe çevirisinin ikinci cildinde yer alan bazı kayıtlar, önceki yazılarda ele aldığım tabloya önemli ayrıntılar ekliyor. Özellikle Stalin’in 25 Kasım 1940’ta söyledikleri üzerinde durmaya değer.

Üstelik bu kayıtta yalnızca boğazlarda üs meselesi yok. Bulgaristan’ın Türkiye ve Yunanistan’a yönelik toprak iddialarının desteklenmesi, Türkiye’nin nüfus bileşimi üzerine yapılan hesaplar ve Türklerin Asya’ya kovulmasından söz eden ifadeler de var.

Sözü fazla uzatmadan kaynağa geçelim.

Dimitrov’un kaydettiği görüşme

Bill Bland hakkındaki mini yazı dizisinin üçüncü bölümünde Dimitrov’un günlüğünden kısaca söz etmiştim. İlk kez 1997’de Bulgarca yayımlanan günlük, 2003’te Ivo Banac’ın yayına hazırladığı kısaltılmış İngilizce baskıyla okura sunuldu. Rüstem Aziz’in yaptığı Türkçe çeviri ise TÜSTAV tarafından 2004-2005 yıllarında üç cilt olarak yayımlandı.[1]

Günlük, Dimitrov’un Stalin’le görüşmelerini, ondan aldığı talimatları ve Komintern’in siyasi çizgisinin nasıl şekillendiğini izlememizi sağlayan önemli bir kaynak. Burada yıllar sonra hatırlanan olayların anlatımını değil, olaylar sırasında tutulmuş kayıtları okuyoruz.

Dimitrov, 25 Kasım 1940 tarihli kaydına şöyle başlıyor:

Komintern’e henüz dönmüştüm ki Stalin’in yanına çağrıldım. Molotov’u (ve Dekanozov’u) orada buldum.[2]

Görüşmenin önemli bir bölümünü, Sovyetler Birliği’nin Bulgaristan’a önerdiği yardımlaşma anlaşması oluşturuyor. Stalin, Karadeniz ve Boğazlar yönünden her iki ülkenin güvenliğinin tehdit altında bulunduğunu söylüyor; Bulgaristan’a ekonomik ve askerî yardım yapmaya hazır olduklarını anlatıyor.

Ardından sözü Türkiye’ye getiriyor:

Türkiye’ye gelince, üs isteyeceğiz ki, Boğazlar bize karşı kullanılmasın.[3]

Bu kadar açık.

Dimitrov’un kaydına göre Stalin, Molotov’un da bulunduğu bir görüşmede, Türkiye’den boğazlarda üs isteyeceklerini söylüyor.

Diplomatik belgenin yanına eklenen tanıklık

Daha önce yayımladığım “1945’in öncesine uzanan bir talep: Boğazlarda üs” başlıklı yazıda, bu hedefin savaş sonrasında ortaya çıkmadığına işaret etmiştim.

O yazıda ele aldığım belgelerden biri, Almanya’nın Moskova Büyükelçisi Schulenburg’un 26 Kasım 1940 tarihli telgrafıydı. Telgraf, Molotov’un kendisine ilettiği Sovyet koşullarını kayda geçiriyordu. Bu koşullar arasında, boğazların yakınında Sovyet kara ve deniz kuvvetleri için uzun süreli kiralama yoluyla üs kurulması da bulunuyordu.

Stalin ve Dimitrov
Dimitrov’un günlüğü, bu diplomatik belgenin yanına başka bir kaynaktan gelen bir tanıklık ekliyor: Stalin’in bir gün önce yakın çevresine söylediklerini.

Birinde Sovyet hükümetinin Almanya’ya sunduğu koşullar, diğerinde ise Stalin’in aynı hedefi dile getirdiği görüşmenin kaydı var. İki kaynak birbirini tamamlıyor.

Dolayısıyla boğazlarda üs edinme hedefini yalnızca Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumuna veya 1945’te dostluk antlaşmasının yenilenmesi etrafında yürütülen görüşmelere bağlamak mümkün değil. Stalin bu hedefi Kasım 1940’ta yakın çevresinde açıkça dile getiriyordu.

Bulgaristan’ın toprak iddialarına destek

Görüşmede dikkat çeken bir başka unsur, benim bu konuyla ilgili önceki yazılarda ele aldığım kaynaklarda karşılaşmadığım bir açıklama.

Stalin, Bulgaristan’ın toprak iddialarını desteklediklerini söylüyor:

Bulgaristan’ın Midye-Enez hattı üzerindeki (Edir[ne] vilayeti, Ba[tı] Trakya, Dedeağaç, Drama ve Kavala) topr[ak] iddialarını destekliyoruz.[2]

Burada hem Türkiye’ye hem de Yunanistan’a ait topraklar söz konusu. Midye–Enez hattına kadar uzanan Edirne vilayeti Türkiye’yi; Batı Trakya, Dedeağaç, Drama ve Kavala ise Yunanistan’ı ilgilendiriyor.

Üstelik Stalin, toprak iddialarını desteklediklerini belirtmekle yetinmiyor. Sovyet–Bulgar anlaşmasının yaratacağı güç ilişkisini de açıklıyor:

Böyle bir anlaşma imzalanırsa, Türkiye Bulgaristan’a karşı savaşmayı göze alamayacak ve Balkanlar’daki durum tamamen başka olacaktır.[3]

Bu iki açıklamayı birlikte okumak gerekiyor. Bir yandan Bulgaristan’ın komşularına yönelik toprak iddiaları destekleniyor; diğer yandan bu iddialar karşısında Türkiye’nin askerî müdahalesinin Sovyetler Birliği’yle yapılacak anlaşmayla önlenebileceği hesaplanıyor.

Dolayısıyla görüşmenin konusu, yalnızca mevcut sınırlar içinde güvenliğin nasıl sağlanacağı değil. Bölgedeki sınırların değiştirilmesi ve buna karşı çıkabilecek devletlerin nasıl etkisizleştirileceği de konuşuluyor.

“Nedir şu Türkiye?”

Stalin’in Türkiye’ye ilişkin sözleri, üs açıklamasıyla bitmiyor. Dimitrov’un kaydında hemen ardından şu ifadeler geliyor:

Biz Türkleri Asya’ya kovacağız. Nedir şu Türkiye? Orada iki milyon Gürcü, 1 milyon Ermeni, 1 milyon Kürt vb. var. Türkler sadece 6-7 milyon.[3]

Bu pasajdaki nüfus rakamlarını Türkiye’nin demografik yapısına ilişkin güvenilir veriler olarak almamak gerektiği açık. Burada önemli olan, Stalin’in bu rakamlarla ne yapmaya çalıştığı.

Türkiye’de yaşayan farklı halkları sıralıyor, Türklerin sayısını küçümsüyor ve bütün bunları “Türkleri Asya’ya kovacağız” sözüyle birleştiriyor. Başka bir ülkenin nüfusu ve toprakları, üzerinde büyük devletlerin tasarrufta bulunabileceği unsurlar gibi ele alınıyor.

Bu kısa kayıttan ayrıntıları belirlenmiş bir sınır değişikliği veya askerî harekât planı çıkaramayız. Ancak Stalin’in Türkiye’nin mevcut sınırlarına ve egemenliğine nasıl baktığını anlamak için böyle bir plana ihtiyacımız da yok.

Dahası, 1945’te Türkiye’den toprak talep edildiğini gösteren kaynaklar bu sözlerle birlikte okunduğunda, ortaya çıkan tablo daha da açık hâle geliyor. Bu kayıt, tek başına Kars ve Ardahan’ın talep edildiğini kanıtlamaz elbette; fakat o taleplerin arkasındaki siyasi zihniyeti anlamamızı sağlar. Türkiye hakkında böyle konuşan, gücü elinde toplamış ve dediğim dedik bir diktatörün birkaç yıl sonra Türkiye’den toprak ve üs istemesi hiç de şaşırtıcı görünmüyor.

İnkârın karşısındaki kaynaklar

Molotov’un söyleşileri, Hruşçov’un anıları, resmî Sovyet tarihinin taleplerden vazgeçildiğini kabul eden anlatısı ve dönemin diplomatik belgeleri farklı nitelikte kaynaklar. Bunların her birini kendi bağlamı içinde değerlendirmek gerekiyor. Ancak bu farklı kaynakların aynı hedefleri ve girişimleri doğrulaması kesinlikle görmezden gelinemez.

Şimdi bunların yanına, Stalinist bürokrasinin en tepesinde yapılan bir iç değerlendirmede dile getirilen ve Dimitrov’un günlüğüne kaydettiği “üs isteyeceğiz” sözü de ekleniyor. Üstelik aynı kayıtta Bulgaristan’ın Türkiye’ye yönelik toprak iddialarının desteklenmesi ve “Türkleri Asya’ya kovacağız” ifadesi de yer alıyor. Taleplerin varlığını inkâr edenlerin, diğer kaynaklarla birlikte bu kaydı da açıklaması gerekiyor.

[1] Georgi Dimitrov, Günlük, çev. Rüstem Aziz, TÜSTAV, İstanbul; c. 1: 9 Mart 1933-31 Ağustos 1939, 2004; c. 2: 1 Eylül 1939-5 Mayıs 1945, 2004; c. 3: 6 Mayıs 1945-6 Şubat 1949, 2005. İngilizce kısaltılmış baskı: The Diary of Georgi Dimitrov, 1933-1949, giriş ve yayına hazırlama: Ivo Banac, Yale University Press, New Haven ve Londra, 2003.

[2] Georgi Dimitrov, Günlük, c. 2: 1 Eylül 1939–5 Mayıs 1945, çev. Rüstem Aziz, TÜSTAV, İstanbul, 2004, 25 Kasım 1940 tarihli kayıt, s. 36.

[3] A.g.e., s. 37.

Konuyla ilgili önceki yazılar:

Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak

19 Ekim 2026

Çeviri:

Modern Para Teorisi’nin sihirli değneği

Michael Roberts

Kapitalizmin krizleri, işsizlik ve yoksulluk, devletin para yaratma ve kamu harcamalarını artırma imkânları kullanılarak aşılabilir mi? Kemer sıkma politikalarına karşı çıkmak, bu politikaların hedef aldığı işçi sınıfı ve diğer emekçi sınıflar/kesimler açısından elbette gereklidir. Ancak bu karşı çıkışın hangi kapitalizm tahliline ve hangi siyasal programa dayandığı da en az bunun kadar önemlidir. Michael Roberts'ın “Modern Para Teorisi’nin sihirli değneği” başlıklı makalesini tam da bu nedenle önemli ve değerli buluyorum. Roberts, bazı sol çevrelerde ilgi gören Modern Para Teorisi’ni Marksist bir perspektiften eleştirirken, tartışmayı para ve bütçe politikalarından kapitalist üretimin, kârlılığın ve sınıf ilişkilerinin belirleyici rolüne taşıyor.

Makalenin Türkçe çevirisi, Özdeniz Pektaş imzasıyla Devrimci Marksizm dergisinin 58-59. sayısında (Güz-Kış 2024), 95-110. sayfalarda yayımlandı.

Daha fazla okura ulaşmasına küçük de olsa bir katkım olabilir düşüncesiyle bu yazının giriş bölümünü aşağıda aktarıyorum. Makalenin tamamına, alıntının sonundaki bağlantı üzerinden ulaşabilirsiniz.

* * *

Alexandria Ocasio-Cortez ve Bernie Sanders
Modern Para Teorisi (İngilizcede yaygın olan kısaltması ile MMT), son yıllarda, bazı sol çevrelerde hayli popüler hale geldi. Sol kanat Demokrat Alexandria Ocasio-Cortez, görünüşe göre, bu teoriyi destekliyor; Bernie Sanders’ın eski ekonomi danışmanı Stephanie Kelton ise, sözcülüğünü üstlendiği MMT’nin kamuoyuna tanıtılmasında önemli bir rol oynuyor. MMT, Amerika gibi, İngiltere’de de, yaygın biçimde, neoklasik ve “kemer sıkma” iktisadına karşı, sol ekonomi politikalarının temeli olarak sunuluyor. Doğrusu, ABD Başkanı Biden’ın, uyguladığı mali teşvik paketlerini doğrudan merkez bankası eliyle finanse etme fikrini, Amerika Merkez Bankası’ndan (Federal Reserve) Jay Powell, IMF’den Gita Gopinath ve Avrupa Merkez Bankası’ndan Christine Lagarde gibi kişiler bile artık “çılgınlık” olarak görmüyor. Hatta bazı yorumcular, Japonya’nın, çeşitli “miktar genişlemesi” programlarıyla, MMT’yi aslında yıllardır benimsediğini öne sürüyor.

MMT’nin kendisine sol çevrelerde yer bulabilmesinin sebebi, merkez bankası parasıyla fonlanan mali harcama politikalarına yani devletlerin, kriz korkusu yaşamadan, bütçe açıklarını ve kamu borçlarını arttırabilmesine teorik bir dayanak sunmasıdır. Solcu iktisatçılar, Büyük Resesyon’dan bu yana, bütçe dengesinin sağlanması ve yüksek kamu borçlarının azaltılması çağrısı yapan neoliberal ana akım teorilerinin yanlışlığını kanıtlamaya çalışıyor. Kemer sıkmaya dayalı bütçeler, bir yandan sosyal yardımların ve kamu hizmetlerinin kısılmasına diğer yandan da reel ücretlerin durgunlaşmasına ve işsizliğin yükselmesine neden oluyor. İşçi hareketi de, doğal olarak, bankaların ve kapitalizmin hatalarının bedelini çalışanlara ödetmek isteyen bu politikaları tersine çevirmek istiyor.

Geleneksel Keynesçilik o bilindik çözüm önerisiyle geliyor: efektif talebi yukarıya çekmek, istihdam yaratmak ve ücretleri yükseltmek için devlet (yıllık bütçe açığını büyüterek) daha fazla harcama yapmalıdır. MMT konuya işte tam burada dâhil oluyor ve Keynesçi mali teşvik politikasına, önde gelen MMT’ci Randall Wray’ın sözleriyle, “egemen bir devlet kendi parasını istediği kadar basabilir” gibi bir teorik sav ekliyor.

Devlet, hesap birimini (dolar, avro ya da peso) saptama tekeline sahip olduğundan, ihtiyaç duyduğu kadar para üretebilir, bu paraları “devlet-dışı” birimlere dağıtabilir ve böylece talebi güçlendirirken, istihdam ve gelir yaratabilir. Stephanie Kelton’un deyişiyle, “parayı tedavüle çıkaranın, parasız kalması mümkün değildir çünkü her zaman dolar, peso, ruble v.b.’den basabilir”. Devlet bütçesinin açık vermesi (ve kamu borcunun tırmanması) sorun değildir. Kapitalist ekonomilerde, işsizlik ve âtıl kaynaklar olarak ortaya çıkan bir “talep eksikliği”nin mütemadiyen mevcut olması nedeniyle, talebin, yalnızca sermayenin ilgili alana yeniden girmesine kadar geçici olarak değil, kalıcı şekilde büyütülmesi için de her zaman imkân vardır. Bu fikir, şüphesiz ki, işçi hareketi içindeki sola çok çekici geliyor.

Burada, tam istihdamın, ekonominin kapitalist sektördeki daha netameli taraflarına hiç bulaşmadan, sınırsız devlet harcamaları ve bütçe açıkları vasıtasıyla sağlanabileceğine dair bir teorik gerekçelendirme görüyoruz. Siyasetçilerin ve devletlerin tek yapması gereken, şu basit gerçeği kavramaktır: devletin parası asla bitmez. MMT, böylece, neoliberalizmin kemer sıkma ve asgarî devlet müdahalesi politikalarına karşı, devletin altyapıya, istihdama ve sanayiye yatırım yapmasını savunan “New Deal” politikalarına kuramsal bir destek veriyor.

MMT’ye yöneltilebilecek eleştirilerin üç boyutu vardır. Birincisi, teoriktir: MMT, paranın nasıl yaratıldığı ve dolaşıma sokulduğu konusunda haklı mıdır? İkincisi ise, pratiktir: MMT’nin, devletin, parayı tedavüle sokan kurum olması dolayısıyla, harcama ve vergi dengesindeki açıktan hiç endişe duymadan ihtiyacı kadar para yaratabileceği görüşü doğru mudur? Ve üçüncüsü, MMT’nin çözüme kavuşturmak istediği problem nedir? Amaç yalnızca işsizliği bitirmek ve tam istihdamı sağlamak mıdır? MMT, kapitalist üretimin olağan ve tekrar eden krizlerinin, artan eşitsizliğin, küresel ısınmanın, teknoloji kaynaklı işsizliğin ve finansal çöküşlerin açıklanması ve çözülmesi hakkında ne önermektedir?

Makalenin tamamını Devrimci Marksizm’in sitesinden okuyabilirsiniz (PDF).

18 Ekim 2026

Çeviri:

Emeğin payı

Michael Roberts

Yakın tarihli bir yazımda, ABD şirketlerinin kâr marjlarının (yani kârların millî gelir içindeki payının) yüzde 19,4 ile rekor düzeye, ABD’de 1940’lardan bu yana kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştığını belirtmiştim!

ABD’de şirket kârlarının millî gelir içindeki payı (1947–2026, yüzde). Şirket kârlarının payı dalgalı bir seyir izliyor; özellikle 2000’lerden itibaren yükselerek dönem sonunda zirveye ulaşıyor. Kaynak: ABD Ekonomik Analiz Bürosu (BEA), Financial Times hesaplamaları.

Buna karşılık emeğin payı tarihsel olarak en düşük düzeyine gerilemişti.

ABD’de çalışanlara yapılan ödemelerin millî gelir içindeki payı (1947–2026, yüzde). 1970’ler ve 1980’lerde yüksek düzeylerde seyreden emeğin payı, sonraki dönemde dalgalanarak geriliyor ve dönem sonunda yaklaşık yüzde 60’a düşüyor. Kaynak: ABD Ekonomik Analiz Bürosu (BEA), Financial Times hesaplamaları.
Kârların ücretlere oranını Marksist terimlerle, yani artı-değer oranı olarak ölçtüğümüzde, bu oranın hiçbir zaman bu kadar yüksek olmadığını görüyoruz. Artı-değer oranındaki bu yükseliş, ABD’de kâr oranının düşme eğilimine karşı işleyen ve kâr oranını yukarı çeken önemli bir etken oldu; bu etki özellikle salgının sona ermesinden bu yana belirginleşti. Kâr oranı, artı-değerin üretim araçları stoku ile çalışanlara yapılan ödemelerin toplamına oranıdır.

ABD’de finans dışı şirketlerin sabit sermaye stoku üzerinden hesaplanan kâr oranı (2005–2026, yüzde). 2013’te yaklaşık yüzde 13,5’e ulaşan oran, 2021’de yüzde 8,9’a geriliyor; ardından toparlanarak dönem sonunda yüzde 10,8 oluyor. Kaynak: BEA NIPA, Michael Roberts’ın hesaplamaları.
Ancak ABD millî gelirinde kârların ve ücretlerin payına ilişkin bu ölçümlere Vergi Vakfı (Tax Foundation) itiraz ediyor. Vergi Vakfı kendisini vergi politikası alanında dünyanın önde gelen partiler üstü düşünce kuruluşu olarak tanımlıyor. Kuruluşun ifadesiyle, “85 yılı aşkın süredir misyonumuz değişmedi: daha fazla ekonomik büyüme ve fırsat sağlayan vergi politikaları yoluyla insanların yaşamlarını iyileştirmek.” Vergi Vakfı, kârlara ve ücretlere giden payı ölçmek içingayrisafi millî gelir göstergesini kullanmanın yanlış olduğunu savunuyor. Kuruluşa göre, yukarıda varılan sonucun aksine, sermayenin ekonomik pastadan giderek daha büyük bir pay aldığı ya da emeğin payının 1950’lerdeki yaklaşık üçte iki düzeyinden bugün yaklaşık yarıya gerilediği doğru değil.

Bu sonuçlar neden yanlış? Vergi Vakfı’nın haklı olarak belirttiği gibi, toplam millî gelir yalnızca elde edilen kârlardan ve ücretlerden oluşmuyor; amortismanı da içeriyor. Amortisman, millî gelirin, şirketlerin eskimiş ya da ömrünü doldurmuş makine, tesis, teknoloji ve benzeri üretim araçlarını yenilemek için yatırım olarak hesaba katmak zorunda oldukları bölümüdür; yani üretim araçları stokunu genişleten bir yatırım değildir. Dolayısıyla amortisman, şirketlerin satışlardan elde ettiği kârdan düşülmeli. Başka bir deyişle, kârlara veya ücretlere giden pay, net toplam gelir, yani amortisman düşüldükten sonra kalan gelir üzerinden ölçülmeli.

Vergi Vakfı’na göre bu yapıldığında emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olmadığı görülüyor: “Emeğin payı, BLS (ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu) serisinin gösterdiğinden hem daha yüksek hem de daha istikrarlı.” Millî gelir net olarak hesaplandığında, emeğin payı 1940’ların sonlarında yaklaşık yüzde 69 düzeyindeydi; 1970’lerde yaklaşık yüzde 75’e yükselmişti. Bugün ise yüzde 68,3 düzeyinde; yani 1950’lerdekinden pek farklı değil. Vergi Vakfı’nın ifadesiyle, “Başka bir deyişle, emeğin payı ‘daha önce hiç görülmemiş’ bir düzeyde değil.”

ABD’de net yurt içi gelirin emek, sermaye ve işletme sahipleri arasındaki dağılımı (1947–2026, yüzde). Sarı çizgi emeğin, yeşil çizgi işletme sahiplerinin gelirinin tamamı sermayeye dâhil edildiğinde sermayenin payını gösteriyor. Noktalı çizgiler, doğrudan sermayeye atfedilen gelirleri ve emek-sermaye ayrımı belirsiz işletme sahibi gelirlerini ayırıyor. Hesaplamada amortisman ve vergiler düşülüyor. Kaynak: BEA ve Vergi Vakfı'nın hesaplamaları.
Ancak Vergi Vakfı’nın sunduğu verilere ve zaman serilerine daha yakından bakıldığında, bana göre daha doğru bir sonuca ulaşılıyor. Öncelikle, “amortisman”ın gayrisafi kârdan yapılan muhasebesel bir kesinti olduğunu belirtmeliyim. Amortisman olarak ayrılan tutar da sermayenin emeğin sömürülmesi yoluyla el koyduğu değerin bir parçasıdır. Gayrisafi kârdan amortisman düşülüyorsa, sabit varlıklar stokunun değerinden de düşülmeli; böylece net kâr, net sermaye stokuna oranlanmalıdır. Dolayısıyla, ceteris paribus [diğer koşullar aynı kalmak kaydıyla-K.Ü.], amortismanın millî gelirden düşülmesi sermayenin kâr oranını azaltmaz.

Millî gelir içindeki paylara gelince, Vergi Vakfı’nın ölçümünü kullansak bile emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olduğu yönündeki önceki iddia neredeyse doğrulanıyor. ABD millî gelirinde emeğin payı, 2026’da yüzde 68,3 ile yine de 1948’den bu yana en düşük düzeydeydi. Buna karşılık kârların payı da 1948’den bu yana en yüksek düzeyine yakındı.

Vergi Vakfı verileriyle ABD’de emeğin (mavi, sol eksen) ve sermayenin (kırmızı, sağ eksen) gelirden aldığı paylar (yüzde). Emeğin payı 1979’daki yüzde 77,2’lik zirvesinden dönem sonunda yüzde 68,3’e gerilerken sermayenin payı yüzde 22,8’den yüzde 31,7’ye yükseliyor. Kaynak: Vergi Vakfı'nın hesaplamaları.

Dolayısıyla emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olduğu iddiası yalnızca küçük bir abartı. Vergi Vakfı da aslında çok önemli olmayan bir farkı gereğinden fazla büyütüyor. Daha önemlisi, yukarıdaki grafik emeğin payının 1970’lerin sonunda zirveye ulaştığını gösteriyor. 1980’lerden itibaren emeğin payı geriledi ve buna karşılık sermayenin payı yükseldi. Bu, sendikal haklara ve örgütlenmeye yönelik saldırıların, özelleştirmelerin, sosyal yardımlarda ve kamu hizmetlerinde kesintilerin ve imalat sektöründeki işlerin dünyanın ucuz iş gücü bölgelerine kaydırılmasının damgasını vurduğu, neoliberal olarak adlandırılan dönemin başlangıcıydı. Bu süreç ABD sermayesinin genel kârlılığının yükselmesini sağladı.

Dahası, Vergi Vakfı’nın pay ölçümlerini Marksist kategorilere dönüştürdüğümde, artı-değer oranının 1980’den bu yana yüzde 57, Büyük Durgunluk’un sona ermesinden bu yana yüzde 32 ve salgının sona ermesinden bu yana yüzde 17 artarak İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki zirvesine yaklaştığını görüyorum.

ABD’de kârların ücretlere oranıyla ölçülen artı-değer oranı. 1980 dolaylarında yaklaşık yüzde 30’a gerileyen oran, sonraki dönemde dalgalanarak yükseliyor ve dönem sonunda yüzde 46’yı aşarak savaşın hemen sonrasındaki zirvesine yaklaşıyor. Kaynak: Vergi Vakfı verileri, Michael Roberts’ın hesaplamaları.
Bu artış, Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi yasasına karşı işleyen temel etkenlerden biri oldu. Böylece ABD’de kârlılık, neoliberal dönemde (1982-2000), ardından Büyük Durgunluk’un sona ermesinden sonra ve salgının sona ermesinden bu yana geçen son beş yılda yükseldi.

Ancak burada bir şerh düşmek gerekiyor. Bu kâr artışının çok büyük bölümü ekonominin yalnızca birkaç temel sektöründe birikmiş durumda. 2026 ortasına kadar geçen bir yıllık dönemde ABD’de şirketlerin yurt içi faaliyetlerinden elde ettiği kârlar (yani ABD şirketlerinin yurt dışında elde ettiği kârlar hariç) 4,4 trilyon dolara ulaştı. Bu, 738 milyar dolarlık, yani yüzde 17,7’lik devasa bir artış.

Borsadaki hızlı yükselişin etkisiyle finans sektörü bu artışa 185 milyar dolarlık, yani yüzde 25’lik katkı yaptı. Enerji sektörü, hızla yükselen enerji fiyatlarının etkisiyle 135 milyar dolarlık, yani yüzde 18,2’lik katkı yaptı. Ancak listenin başında teknoloji sektörü, yani yazılım ve donanım, yer aldı. Teknoloji sektörü 738 milyar dolarlık kâr artışının 214 milyar dolarını, yani yüzde 29’unu sağladı. Finans sektörünü dışarıda bırakıp yalnızca finans dışı sektörlere baktığımızda, enerji sektörünün kâr artışındaki payı yüzde 24’e, teknoloji sektörünün payı ise yüzde 39’a yükseliyor. Dolayısıyla son bir yılda finans dışı sektörlerdeki kâr artışının neredeyse üçte ikisi yalnızca iki sektörden geldi.

ABD’de 2026 ortasına kadar son 12 ayda şirketlerin yurt içi kârlarındaki artış ve seçilmiş sektörlerin katkıları. Mavi sütunlar kâr artışını (milyar dolar), turuncu sütunlar sektörlerin toplam artıştaki payını (yüzde) gösteriyor. 738 milyar dolarlık artışın yüzde 29’u teknolojiden, yüzde 25,1’i finanstan, yüzde 18,2’si enerjiden geliyor. Kaynak: FRED https://fred.stlouisfed.org/release/tables?eid=18673&rid=53
Bu durum, yapay zekâ beklentileriyle yükselen borsada yaşanacak bir çöküşün teknoloji sektörünün kârlarında düşüşe yol açması hâlinde, ABD’de genel kârlılığın sert biçimde gerileyerek bir resesyonu tetikleyeceğine işaret ediyor.

Kaynak: "Labour’s share", Michael Roberts Blog – blogging from a Marxist economist

17 Ekim 2026

An example of vulgar impressionism

I recently read two articles by the Stalinist historian Candan Badem, published about a year ago on the website of the newspaper Yurtsever. The second article is a continuation of the first. In these articles, Badem reviews Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi (The Soviet Experiment and the Socialism of Tomorrow) [1], a two-volume work by another Stalinist author, Sinan Dervişoğlu. Badem discusses the first volume in his first article (in Turkish) [2] and the second in a follow-uparticle published about two weeks later (in Turkish) [3].

In his review of the second volume, Badem accuses Dervişoğlu of making a grossly unfair assertion about the quality and competitiveness of Soviet products, and explains his objection as follows:

[Dervişoğlu] says that the Soviets and socialist economies never had a commercially viable and competitive brand (apart from Kalashnikov)! Unfortunately, in making this claim, Dervişoğlu has come to resemble Putin: Putin, too, said that the USSR had nothing to export but galoshes! Has Dervişoğlu really never seen a Soviet Serkisov watch or a Zenit camera? Soviet Lada cars were very successful in their respective segments. During my childhood in Kars and Ardahan in the 1970s, Soviet-made scythes were the best available. Soviet tractors and combine harvesters, however, could not enter Turkey because of US and NATO influence. During perestroika, some cooperatives granted export rights by the traitor Gorbachev bought up cheap, high-quality Soviet butter on the domestic market and sold it to Europe. In my view, Gorbachev’s betrayal lay not in allowing cooperatives, but in allowing them to plunder state property and extract rents from subsidised state products.

I have not yet read Dervişoğlu’s book, so I cannot assess his arguments on this subject in this article. Here, I simply want to comment briefly on the impressionistic method Badem employs when discussing the quality and competitiveness of Soviet products and criticising Dervişoğlu.

In such a debate, our starting point should be concrete data on the structure of Soviet exports rather than impressions. The fact is that, particularly in the late Soviet period, energy products and raw materials accounted for a large share of Soviet exports to markets that generated convertible currency earnings. The data presented in A Study of the Soviet Economy, published in 1991 and prepared by experts from the IMF, the World Bank, the OECD and the European Bank for Reconstruction and Development, make this abundantly clear: in 1989, fuel and electricity accounted for 55.1 per cent of Soviet exports to advanced capitalist countries; ores, mineral concentrates, metals and metal products for 15.3 per cent; and timber and paper for 7 per cent. Together, these three categories accounted for 77.4 per cent of Soviet exports to those countries. By contrast, machinery, equipment and transport equipment accounted for only 3.2 per cent, and manufactured consumer goods for just 2.8 per cent. [4]

Without discussing the structure of Soviet exports at all, Badem cites Serkisof watches, Zenit cameras and Lada cars as examples of successful Soviet products to defend the competitiveness of Soviet industrial goods against Dervişoğlu’s criticism. He then recalls that, in Kars and Ardahan, where he spent his childhood, Soviet scythes were the best available locally. Yet he says nothing about which Soviet-made products were successful, in which periods, against which competitors or by which criteria. A few remembered brand names and childhood memories -in other words, a set of subjective impressions- take the place of economic and historical analysis.

There is no doubt that the Soviet Union produced industrial goods that were useful, durable or found buyers in certain markets. It would be pointless to argue otherwise. Yet these qualities in particular products do not negate the serious and widespread problems of quality and productivity in Soviet industry. Soviet-made goods lagged behind competing products in durability, reliability and technical performance, and this was one of the main factors limiting their international competitiveness. Moreover, being able to sell a product abroad does not, in itself, imply technological superiority or high labour productivity.

Indeed, a 1989study by Béla Balassa, a professor of political economy at Johns Hopkins University and a consultant to the World Bank, emphasised the predominance of fuel and raw materials in Soviet foreign trade and identified quality problems as one of the main obstacles to expanding manufactured exports. [5] In the terminology of Marxist value theory, the problem manifested itself in the concrete properties of these products as use-values - that is, in shortcomings in their capacity to meet needs. Of course, I do not endorse the market reforms Balassa proposed; but we cannot dismiss this concrete reality by citing a watch brand and a Soviet-made scythe.

Furthermore, Badem’s choice of Zenit as an example is highly questionable. For instance, an internalfactory assessment from 1969, published in the Zenitcamera archive, states that 40 per cent of the Zenit-7 cameras produced in August were returned following complaints. [6] This figure indicates a serious quality problem at the factory, though it would, of course, be wrong to generalise it to all Zenit models and all years. Yet simply mentioning the Zenit brand, familiar to some people above a certain age in Turkey, is not enough to establish how these cameras compared with their rivals in terms of quality and competitiveness.

The same distinctions must be drawn in the case of Lada. Badem’s claim that these cars were successful in their respective segments remains unsubstantiated unless he specifies which market, period and measure of success he means. The labour-time comparison I discussed in myearlier article on AvtoVAZ showed that finding a certain number of buyers in foreign markets did not negate serious problems of productivity and efficiency in car production. The ability to sell on international markets, product quality and labour productivity are distinct issues, but they need to be examined together.

Contemporary accounts should also be considered when assessing the technological level of the Soviet car industry. In his1972 diary, Chernyaev quotes a senior Renault executive as saying that Moskvich cars and those produced in Izhevsk were on a par with the vehicles Renault had produced fifteen years earlier. In the article in which I referred to Chernyaev’s diary, I also discussed car production based on cooperation with Fiat, noting that similarities in outward appearance did not imply an equivalent technological level.

The example of butter raises even more questions. Badem writes that, during perestroika, some cooperatives bought up cheap, high-quality Soviet butter on the domestic market and sold it to Europe. Yet, according to figurespresented to the British Parliament, the European Community exported 118,000 tonnes of butter and butteroil to the USSR in January–August 1989 alone. [7] This figure does not prove that the sales Badem mentions did not take place, but it does show the broader economic context in which they occurred.

Moreover, by Badem’s own account, the cooperatives were taking advantage of the gap between domestic and export prices for state-subsidised products. Being able to buy a product cheaply at home and sell it abroad at a higher price does not show that it was produced efficiently by international standards. A profit opportunity created by state subsidies should not be confused with the competitiveness of production.

To assess the performance of Soviet industry, we need to examine labour productivity, costs, the technical characteristics of its products and the structure of its exports. Yet Badem addresses none of these and considers it enough to list a few Soviet-made products he has selected and recount a childhood memory.

It would not be unfair to say that, in defending the quality and competitiveness of Soviet products, Badem displays an extremely vulgar form of impressionism.

[1] Sinan Dervişoğlu, Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi, 2 vols., Istanbul: Canut Yayınları, 2025.

[2] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi kitabı üzerine”, Yurtsever, 22 October 2025. Available at: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-sovyet-deneyi-ve-yarinin-sosyalizmi-kitabi-uzerine-553635/

[3] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Kitabı, cilt 2: Bugünün ve Yarının Sosyalizmi”, Yurtsever, 3 November 2025. The quotation is taken from this article. Available at: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-kitabi-cilt-2-bugunun-ve-yarinin-sosyalizmi-553979/

[4] IMF, World Bank, OECD and European Bank for Reconstruction and Development, A Study of the Soviet Economy, vol. 2, 1991, section “External Trade Reform”, Table IV.3.2: “USSR: Commodity Structure of Exports, 1980–89”. The source for the table is the Soviet statistical publication SSSR v tsifrakh 1989 (1990). The percentages cited in the text refer to the category “non-socialist advanced countries”; the figure of 77.4 per cent is the sum of the shares of the three specified product groups. Available at: https://www.elibrary.imf.org/display/book/9789264134683/ch011.xml

[5] Béla Balassa, Reflections on Perestroyka and the Foreign Economic Ties of the USSR, PPR Working Paper Series, WPS 149, Washington, DC: World Bank, January 1989, especially pp. 6 and 18–19. Available at: https://documents1.worldbank.org/curated/en/716411468769321534/pdf/multi0page.pdf

[6] “Еще раз о качестве фотоаппаратов” [Once Again on the Quality of Cameras], Sovetskiy Patriot, 7 October 1969; a factory newspaper article republished in the Zenitcamera archive. Available at: https://www.zenitcamera.com/archive/history/once-again-about-quality.html

[7] “EC Food Exports”, Hansard, House of Commons, 5 March 1990, vol. 168, col. 496W. In the table covering January–August 1989, the quantity exported to the USSR under the heading “Butter (incl. butter oil)” is given as 118,000 tonnes. Available at: https://api.parliament.uk/historic-hansard/written-answers/1990/mar/05/ec-food-exports

16 Ekim 2026

Bir vülger izlenimcilik örneği

Geçtiğimiz günlerde Stalinist tarihçi Candan Badem’in yaklaşık bir yıl önce Yurtsever gazetesinin web sitesinde yayımlanan, birbirinin devamı niteliğindeki iki yazısını okudum. Bu yazılarda Badem, bir başka Stalinist yazarın, Sinan Dervişoğlu’nun iki ciltlik Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi [1] başlıklı kitabını değerlendiriyor. Badem, kitabın birinci cildini ilk yazısında [2], ikinci cildini ise yaklaşık iki hafta sonra yayımlanan ikinci yazısında [3] ele alıyor.

Badem, ikinci cildi değerlendirdiği yazıda, Sovyet ürünlerinin kalitesi ve rekabet gücü konusunda Dervişoğlu’nu çok haksız bir önermede bulunmakla suçluyor ve bu konudaki itirazını şöyle gerekçelendiriyor:

[Dervişoğlu d]iyor ki Sovyetlerin ve sosyalist ekonomilerin geçerliliği ve rekabet gücü olan bir markası (Kalaşnikov hariç) olmamıştır! Dervişoğlu ne yazık ki bu iddiasıyla Putin’e benzemiştir: Putin de SSCB galoştan başka bir ihraç maddesi yoktu demiştir! Dervişoğlu acaba hiç mi Sovyet Serkisov saati, Zenit fotoğraf makinesi görmemiştir? Sovyet Lada otomobilleri kendi segmentlerinde gayet başarılıydılar. Benim çocukluğumda 1970lerin Kars-Ardahan’ında Sovyet malı tırpanlar en kalitelisiydi. Sovyet traktörleri ve biçerdöverleri ise ABD ve NATO etkisi yüzünden Türkiye’ye giremiyordu. Perestroyka döneminde Gorbaçov haininin ihracat hakkı verdiği bazı kooperatifler ucuz ve kaliteli olan Sovyet tereyağını piyasadan toplamışlar ve Avrupa’ya satmışlardı. Bence Gorbaçov’un ihaneti kooperatiflere izin vermesi değil, kooperatiflerin devlet mülkiyetini yağmalamasına ve sübvanse edilen devlet ürünleri üzerinden rant elde etmesine izin vermesiydi.

Dervişoğlu’nun kitabını henüz okumadım. Dolayısıyla bu yazıda onun kitabında yer alan konuyla ilgili argümanları değerlendirmem de söz konusu olamaz. Burada yalnızca Badem’in Sovyet ürünlerinin kalitesini ve rekabet gücünü tartışırken ve Dervişoğlu’nu eleştirirken başvurduğu izlenimci yöntem üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Böyle bir tartışmada çıkış noktamız izlenimler değil, SSCB’nin ihracatının yapısına ilişkin somut veriler olmalı. Gerçek şu ki, özellikle geç Sovyet döneminde, SSCB’nin konvertibl döviz kazandıran pazarlara yönelik ihracatında enerji ürünleri ve ham maddeler büyük ağırlık taşıyordu. IMF, Dünya Bankası, OECD ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası uzmanlarının hazırladığı, 1991’de yayımlanan A Study of the Soviet Economy başlıklı araştırmada aktarılan veriler bu tabloyu bütün açıklığıyla ortaya koyar: 1989’da SSCB’nin gelişmiş kapitalist ülkelere ihracatının yüzde 55,1’ini yakıt ve elektrik, yüzde 15,3’ünü maden cevherleri, maden konsantreleri, metaller ve metal ürünleri, yüzde 7’sini ise ahşap ve kâğıt oluşturuyordu. Bu üç grubun toplam payı yüzde 77,4’tü. Buna karşılık makine, ekipman ve ulaşım araçlarının payı yalnızca yüzde 3,2, sanayi tüketim mallarının payı ise yüzde 2,8 düzeyindeydi. [4]

Badem, Sovyet ihracatının yapısını hiç tartışmadan, Dervişoğlu’na karşı Sovyet sanayi ürünlerinin rekabet gücünü savunmak için Serkisof saatlerini, Zenit fotoğraf makinelerini ve Lada otomobillerini başarılı Sovyet ürünlerine örnek olarak veriyor. Ardından çocukluğunun geçtiği Kars-Ardahan’da Sovyet tırpanlarının yörede bulunan en kaliteli tırpanlar olduğunu hatırlatıyor. Ancak hangi Sovyet yapımı ürünün, hangi dönemde, hangi rakipleri karşısında, hangi ölçütlere göre başarılı olduğu konusunda bir şey söylemiyor. Akılda kalmış birkaç marka adı ve çocukluk hatıraları, yani bazı öznel izlenimler ekonomik ve tarihsel tahlilin yerine geçiriliyor.

Hiç kuşkusuz Sovyetler Birliği’nde işe yarayan, dayanıklı veya belirli pazarlarda alıcı bulan sanayi ürünleri üretilmiştir. Bunun tersini savunmak anlamsız olur. Ancak belirli ürünlerin bu özelliklere sahip olması, Sovyet sanayisinin yaygın ve ciddi kalite ve üretkenlik sorunlarını ortadan kaldırmaz. Sovyet yapımı malların dayanıklılık, güvenilirlik ve teknik performans bakımından rakiplerinin gerisinde kalması, uluslararası rekabet güçlerini sınırlayan önemli etkenlerden biriydi. Ayrıca bir ürünün dışarıya satılabilmesi de tek başına teknolojik üstünlük veya yüksek emek üretkenliği anlamına gelmez.

Nitekim Johns Hopkins Üniversitesi’nde siyasal iktisat profesörü ve Dünya Bankası danışmanı olan Béla Balassa’nın 1989 tarihli araştırması, Sovyet dış ticaretinde yakıt ve ham maddelerin ağırlığını vurgularken, mamul mal ihracatının geliştirilmesinin önündeki temel engellerden biri olarak kalite sorununa işaret ediyordu. [5] Marksist değer teorisinin terminolojisiyle ifade edersek, sorun bu ürünlerin kullanım değerlerinin somut özelliklerinde, yani ihtiyaçları karşılama kapasitelerindeki eksikliklerde kendini gösteriyordu. Elbette Balassa’nın önerdiği piyasa reformlarını benimsiyor değilim; fakat ortadaki bu somut gerçeği de bir saat markasını ve Sovyet yapımı bir tırpanı örnek göstererek geçersiz kılmamız mümkün olmaz.

Bunun ötesinde, Badem’in Zenit örneği son derece tartışmalıdır. Söz gelimi Zenitcamera arşivinde yayımlanan 1969 tarihli bir fabrika içi değerlendirmede, ağustosta üretilen Zenit-7 fotoğraf makinelerinin yüzde 40’ının şikâyetler üzerine geri döndüğü belirtiliyor. [6] Bir işletme için ciddi bir kalite sorununun göstergesi olan bu oranı bütün Zenit modellerine ve bütün yıllara genellemek elbette yanlış olur. Ancak yalnızca Türkiye’de belirli bir yaşın üzerindeki insanların bir bölümünün tanıdığı Zenit markasını anmak da bu makinelerin rakipleri karşısındaki kalite ve rekabet gücünü ortaya koymaya yetmez.

Lada konusunda da aynı ayrımları yapmak gerekir. Badem’in bu otomobillerin kendi segmentlerinde başarılı oldukları yolundaki iddiası, hangi pazarın, dönemin ve başarı ölçütünün kastedildiği açıklanmadan havada kalıyor. Daha önce AvtoVAZ üzerine yazımda ele aldığım emek-zaman karşılaştırması, otomobillerin dış pazarlarda belli bir sayıda alıcı bulmasının üretimdeki ciddi üretkenlik ve etkinlik sorunlarını ortadan kaldırmadığını gösteriyordu. Uluslararası pazarda satış yapabilmek, ürün kalitesi ve emek üretkenliği birbirinden farklı, fakat birlikte incelenmesi gereken konulardır.

Sovyet otomobil sanayisinin teknik düzeyi konusunda da dönemin tanıklıkları dikkate alınmalıdır. Çernyayev’in 1972 günlüğünde aktardığı bir Renault üst düzey yöneticisi, Moskviç ve İjevsk’te üretilen otomobillerin Renault’nun on beş yıl önce ürettiği araçların düzeyinde olduğunu söylüyordu. Çernyayev’in günlüğüne referans yaptığım yazıda ayrıca, Fiat’la yapılan iş birliğine dayanan üretime de değinerek, dış görünüşteki benzerliğin teknik düzeyde eşitlik anlamına gelmediğini belirtmiştim.

Tereyağı örneği ise daha da düşündürücüdür. Badem, perestroyka döneminde bazı kooperatiflerin ucuz ve kaliteli Sovyet tereyağını iç piyasadan toplayıp Avrupa’ya sattığını yazıyor. Oysa Britanya parlamentosuna sunulan verilere göre, Avrupa Topluluğu yalnızca Ocak–Ağustos 1989’da SSCB’ye 118 bin ton tereyağı ve tereyağı yağı ihraç etmişti. [7] Bu veri, Badem’in sözünü ettiği satışların yapılmadığını kanıtlamaz; ancak anlattığı satışların ne tür bir ekonomik tablo içinde gerçekleştiğini gösterir.

Üstelik Badem’in kendi açıklamasına göre kooperatifler devletçe sübvanse edilen ürünlerin fiyat farkından yararlanıyordu. İçeride düşük fiyatla satın alınan bir ürünü dışarıda daha yüksek fiyatla satabilmek, o ürünün üretiminde uluslararası ölçekte verimli olunduğunu göstermez. Devlet sübvansiyonundan kaynaklanan bir kazanç fırsatı ile üretimin rekabet gücü birbirine karıştırılmamalı.

Sovyet sanayisinin performansını tartışmak için emek üretkenliğine, maliyetlere, ürünlerin teknik özelliklerine ve ihracatın yapısına bakmak gerekir. Badem ise bunlara hiç değinmeden, seçtiği birkaç Sovyet yapımı ürünü ve bir çocukluk hatırasını sıralamayı yeterli görüyor.

Badem’in Sovyet ürünlerinin kalitesini ve rekabet gücünü savunurken izlenimciliğin son derece vülger bir hâlini sergilediğini söylersek, haksızlık etmiş olmayız.

[1] Sinan Dervişoğlu, Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi, 2 cilt, İstanbul: Canut Yayınları, 2025.

[2] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi kitabı üzerine”, Yurtsever, 22 Ekim 2025. Çevrimiçi erişim: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-sovyet-deneyi-ve-yarinin-sosyalizmi-kitabi-uzerine-553635/

[3] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Kitabı, cilt 2: Bugünün ve Yarının Sosyalizmi”, Yurtsever, 3 Kasım 2025. Alıntı bu yazıdan yapıldı. Çevrimiçi erişim: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-kitabi-cilt-2-bugunun-ve-yarinin-sosyalizmi-553979/

[4] IMF, Dünya Bankası, OECD ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, A Study of the Soviet Economy, cilt 2, 1991, “External Trade Reform” bölümü, Tablo IV.3.2: “USSR: Commodity Structure of Exports, 1980–89”. Tablonun kaynağı Sovyet istatistik yayını SSSR v tsifrakh 1989’dur (1990). Metindeki oranlar tablonun “sosyalist olmayan gelişmiş ülkeler” kategorisine aittir; yüzde 77,4, belirtilen üç ürün grubunun paylarının toplamıdır. Çevrimiçi erişim: https://www.elibrary.imf.org/display/book/9789264134683/ch011.xml

[5] Béla Balassa, Reflections on Perestroyka and the Foreign Economic Ties of the USSR, PPR Working Paper Series, WPS 149, Washington, DC: Dünya Bankası, Ocak 1989, özellikle s. 6 ve 18–19. Çevrimiçi erişim: https://documents1.worldbank.org/curated/en/716411468769321534/pdf/multi0page.pdf

[6] “Еще раз о качестве фотоаппаратов” [Fotoğraf makinelerinin kalitesi üzerine bir kez daha], Sovetskiy Patriot, 7 Ekim 1969; Zenitcamera arşivinde yeniden yayımlanan fabrika gazetesi yazısı. Çevrimiçi erişim: https://www.zenitcamera.com/archive/history/once-again-about-quality.html

[7] “EC Food Exports”, Hansard, Avam Kamarası, 5 Mart 1990, cilt 168, sütun 496W. Ocak–Ağustos 1989 dönemini kapsayan tabloda SSCB’ye gönderilen miktar, “Butter (incl. butter oil)” başlığı altında 118 bin ton olarak verilmektedir. Çevrimiçi erişim: https://api.parliament.uk/historic-hansard/written-answers/1990/mar/05/ec-food-exports

14 Ekim 2026

Why do the vast majority of Stalinists not embrace Bill Bland?

A friend who had read my four-part mini-series on Bill Bland sent me a question that had occurred to him. He did not follow these matters closely and had first heard of Bland through these articles.

His question was roughly as follows:

It has been thirty-five years since these regimes collapsed. Why do Kremlin-aligned Stalinists still shy away from openly embracing Bland? I can understand why they were hostile towards one another while the regimes they supported were still standing. But now, after all this time, why do they continue to exclude one another?

At first glance, it is a fair question. One might expect someone who defends Stalin with such fervour to be held in high esteem in all circles that continued to defend him after most of the bureaucratic workers’ states collapsed between 1989 and 1991.

Bill Bland

Yet a shared admiration for Stalin is still not enough to secure agreement on the subsequent history of the Soviet Union.

Of course, relations between these circles have changed over the past thirty-five years. Many of the old dividing lines between different versions of Stalinism have lost their sharpness; some have become considerably blurred. The fact that some Stalinists from the pro-Kremlin tradition who have not drifted towards liberalism have embraced Grover Furr’s arguments is also part of this shift. In particular, to the extent that they have adopted the explanation that “Khrushchev came along and ruined everything”, they have moved a considerable distance from their earlier narratives, which presented Soviet history as a continuous process of socialist development.

But blaming Khrushchev and advancing “theses” that at times echo Maoism and Hoxhaism is not the same as accepting what Bland had to say about the post-Stalin Soviet Union.

In his “masterpiece”, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union, Bland writes:

On the basis of Marxism-Leninism, therefore, the contemporary Soviet state -despite its trappings of red flags- is a fascist-type state of a new type, in which the contemporary Communist Party functions essentially as did the fascist parties in Fascist Italy, Nazi Germany and Falangist Spain.[1]

By “the contemporary Soviet state”, he means the Soviet Union under Brezhnev in 1980, when the book was first published. Bland is not merely saying that Khrushchev slandered Stalin or pursued some misguided policies. He characterises the Soviet Union as a fascist-type state and its ruling party as an organisation performing the same function as fascist parties.

We can now better understand why a political current whose history and identity were shaped by its defence of this state and its ruling party cannot readily embrace Bland. The issue is not merely what its adherents think of long-dead Soviet leaders; it is how they assess their own past.

Accepting Bland’s judgement would mean acknowledging that the state they had defended for years as “the bastion of socialism” was in fact a fascist-type state, and that the party they had supported performed the function of a fascist party.

“The people of the Soviet Union will surely
rise up and throw off their fascist oppressors.”
Drawing published in the Hoxhaist magazine 
Communist Line, 22 April 1976.

Many more similar examples could be drawn from this book and Bland’s other writings. Yet the short paragraph quoted above is enough on its own to explain why, even after all these years, those who carry on the pro-Kremlin Stalinist tradition still find it difficult to embrace Bland. The regimes they defended have disappeared; the political identity they built around those regimes lives on, even though it has lost many of its former foundations and changed considerably.

To conclude, let me briefly state my own view on the matter: Bland’s characterisation of the Soviet Union as a capitalist and “fascist-type” state is a criminal political stance with grave consequences. This approach opens the door to rejecting the duty to defend the gains of the October Revolution against an imperialist attack, to drawing the working class into a position of neutrality, and even to portraying the attack as a “struggle against fascism”.

The fundamental distinction here is between the political power of the Stalinist bureaucracy and the social foundations of the Soviet Union. Fighting the bureaucracy did not preclude defending nationalised property and the planned economy -the products of the October Revolution- against imperialism and capitalist restoration. On the contrary, resisting the threat the bureaucracy posed to these gains was itself part of their defence.

Bland’s framework makes no such distinction. By characterising the Soviet Union as a fascist capitalist state, you also deny the concrete existence of a distinct social foundation that must be defended against imperialist attack. This stance exposes just how hollow Bland’s claims to uncompromising “anti-revisionism” and “anti-imperialism” really are: the “theory” he developed in the name of defending Stalin becomes a framework that negates the duty to defend the gains of the October Revolution against imperialism.

[1] Bill Bland, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union, first published in 1980; second edition, 1995, https://revolutionarydemocracy.org/archive/BlandRestoration.pdf, p. 129.

See also:

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (1)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (2)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (3)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (4)

13 Ekim 2026

Stalinistlerin büyük çoğunluğu Bill Bland’ı neden bağırına basmıyor?

Bill Bland hakkında hazırladığım dört bölümlük mini diziyi okuyan bir arkadaşım, aklına takılan bir soruyu bana iletti. Bu konularla fazla ilgilenmediği için Bland’ın adını da ilk kez bu yazılarda duymuştu.

Sorusu kabaca şöyleydi:

Bu rejimlerin yıkılmasının üzerinden 35 yıl geçmiş. Kremlin çizgisindeki Stalinistler, Bland’ı açıkça benimsemekten neden hâlâ uzak duruyorlar? Peşine takıldıkları rejimler ayaktayken birbirlerine düşmanlık etmelerini anlıyorum. Ama şimdi, bunca zaman sonra neden birbirlerini dışlamayı sürdürüyorlar?

İlk bakışta haklı bir soru. Stalin’i böylesine ateşli biçimde savunan birinin, 1989-1991 yıllarında bürokratik işçi devletlerinin büyük bir bölümünün yıkılmasından sonra Stalin’e sahip çıkmayı sürdüren bütün çevrelerde el üstünde tutulmasını bekleyebilirsiniz.

Bill Bland
Ancak Stalin hayranlığında ortaklaşıyor olmak, Sovyetler Birliği’nin sonraki tarihi konusunda anlaşmak için hâlâ yeterli değil.

Elbette son 35 yılda bu çevreler arasındaki ilişkiler değişti. Stalinizmin farklı versiyonları arasındaki eski ayrım çizgilerinin birçoğu keskinliğini yitirdi; bazıları önemli ölçüde bulanıklaştı. Kremlin yanlısı gelenekten gelen ve liberalizme kaymamış kimi Stalinistlerin Grover Furr’un argümanlarına sarılması da bu değişimin bir parçası. Özellikle “Hruşçov geldi, bir çuval inciri berbat etti” açıklamasını benimsedikleri ölçüde, Sovyetler Birliği tarihini kesintisiz bir sosyalist gelişme olarak sunan eski anlatılarından epeyce uzaklaşmış durumdalar.

Ama Hruşçov’u suçlamak, yer yer Maoculuğu ve Enver Hocacılığı anıştıran “tezler” ileri sürmek, Stalin sonrası Sovyetler Birliği hakkında Bland’ın söylediklerini benimsemekle aynı şey değil.

Bland, “başyapıtı” Sovyetler Birliği’nde Kapitalizmin Restorasyonu adlı kitabında şöyle yazıyor:

Dolayısıyla, Marksizm-Leninizm temelinde değerlendirildiğinde, dönemin Sovyet devleti -kızıl bayraklarla süslenmiş olmasına rağmen- yeni türden, faşist tipte bir devlettir. Bu devlette dönemin Komünist Partisi, esas olarak Faşist İtalya, Nazi Almanyası ve Falanjist İspanya’daki faşist partilerin işlevini yerine getirmektedir.[1]

Burada “dönemin Sovyet devleti” derken kastettiği, kitabın ilk yayımlandığı 1980’deki, yani Brejnev yönetimindeki Sovyetler Birliği. Bland yalnızca Hruşçov’un Stalin’e iftira attığını veya bazı yanlış politikalar uyguladığını söylemiyor. Sovyetler Birliği’ni faşist tipte bir devlet, onu yöneten partiyi de faşist partilerle aynı işlevi gören bir örgüt olarak nitelendiriyor.

Şimdi, siyasi geçmişini ve kimliğini bu devleti ve partiyi savunarak oluşturmuş bir çevrenin Bland’ı neden kolayca bağrına basamayacağını daha iyi anlayabiliriz. Mesele yalnızca çoktan ölmüş Sovyet yöneticileri hakkında ne düşündükleri değil; kendi geçmişlerini nasıl değerlendirdikleri.

Bland’ın bu hükmünü kabul etmek, yıllarca “sosyalizmin kalesi” diye savundukları devletin aslında faşist tipte olduğunu; destekledikleri partinin de faşist bir partinin işlevini yerine getirdiğini kabul etmek anlamına gelir.

“Sovyetler Birliği halkı, başındaki
faşist zalimleri mutlaka ayaklanarak
devirecektir.” Enver Hocacı Communist
Line
dergisinde yayımlanan çizim,
22 Nisan 1976.
Bland’ın bu kitabından ve diğer çalışmalarından daha birçok benzer örnek vermek mümkün. Ancak yukarıdaki kısa paragraf bile tek başına, aradan geçen onca yıla rağmen Bland’ın Kremlin yanlısı Stalinist geleneğin sürdürücüleri açısından neden kolayca benimsenebilecek bir isim olmadığını açıklamaya yeter. Savundukları rejimler ortadan kalktı; o rejimlerle kurdukları siyasi kimlik ise eski dayanaklarının birçoğunu kaybetmiş ve önemli ölçüde değişmiş olsa da yaşamayı sürdürüyor.

Bitirirken konuyla ilgili kendi görüşümü de kısaca belirteyim: Bland’ın Sovyetler Birliği’ni kapitalist ve “faşist tipte” bir devlet olarak tanımlaması, çok ağır siyasi sonuçları olan kriminal bir tutumdur. Bu yaklaşım, emperyalist bir saldırı karşısında Ekim Devrimi’nin kazanımlarını savunma görevinin reddedilmesine, işçi sınıfının tarafsızlığa sürüklenmesine ve hatta saldırının “faşizme karşı mücadele” diye sunulmasına kapı açar.

Buradaki temel ayrım, Stalinist bürokrasinin siyasi iktidarıyla Sovyetler Birliği’nin toplumsal temelleri arasındadır. Bürokrasiye karşı mücadele etmek, Ekim Devrimi’nin ürünü olan kamulaştırılmış mülkiyeti ve planlı ekonomiyi emperyalizme ve kapitalist restorasyona karşı savunmayı dışlamıyordu. Tersine, bürokrasinin bu kazanımlar üzerinde oluşturduğu tehdide karşı mücadele de onların savunulmasının bir parçasıydı.

Bland’ın çizdiği çerçeve böyle bir ayrım yapmıyor. Sovyetler Birliği’ni faşist bir kapitalist devlet olarak tanımladığınızda, emperyalist saldırı karşısında savunulması gereken farklı bir toplumsal temelin somut varlığını da reddetmiş oluyorsunuz. Bland’ın bu tutumu, onun tavizsiz “anti-revizyonizm” ve “anti-emperyalizm” iddialarının içinin aslında ne kadar boş olduğunu ortaya koyuyor: Stalin’i savunmak adına geliştirdiği "teori", Ekim Devrimi’nin kazanımlarını emperyalizme karşı savunma görevini ortadan kaldıran bir çerçeveye dönüşüyor.

[1] Bill Bland, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union, ilk baskı 1980, ikinci baskı 1995, https://revolutionarydemocracy.org/archive/BlandRestoration.pdf, s. 129. Alıntı İngilizce aslından çevrilmiştir.

Aynı zamanda bkz.:

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (1)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (2)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (3)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (4)