05 Şubat 2026

Nâzım Hikmet ve Stalinist devlet terörü

Romantik Komünist: Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri, Saime Göksu ve Edward Timms’in birlikte kaleme aldıkları ve Nâzım Hikmet üzerine yazılmış en kapsamlı biyografilerden biri olarak kabul edilen bir çalışma. Sovyet şiirinin dünya çapında tanınmış isimlerinden Yevgeni Yevtuşenko (1932-2017) ise kitabın önsözünü kaleme almış.

Önsözde aktarılan bir anekdot Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki konumuna ve Stalinist bürokrasinin işleyişine ilişkin son derece karanlık bir pencere açıyor. 

Nâzım Hikmet, 1955 yılında sanatçı Yuri Vasilyev (1939-1999) ile birlikte Yevtuşenko’yu Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki daçasına davet eder. Sohbetin bir yerinde, kapıda sarhoş ve yaşlı bir adam belirir. Devamında olanları Yevtuşenko’nun kendi anlatımından dinleyelim: 

“Tanrı aşkına beni affet Nazım, beni günahımın yükünden kurtar … Sana söylemem gereken bir şey var.” Şapkasından yere menekşe rengi gözyaşları damlıyordu. Nazım adamı tutup kaldırdı: “Ayağa kalk kardeşim. Bir şey söylemek zorunda değilsin.” “Olmaz, kesinlikle söyleyeceğim. Yıllardır içimde taşıyorum ve artık dayanamıyorum.” Davetsiz misafir kendisine azap çektiren hikayeyi, dili hafiften dolaşarak anlattı.

1951 yılında Nazım'ın emrine resmi bir araba ve bir şoför verilmişti. İşte karşımızdaki adam bu şofördü. İkisi arkadaş olmuşlar, hatta bir keresinde Nazım'ı evine bile davet etmişti. Şoför 1952 yılında Lubyanka'ya çağrılmış. Karşısında bizzat Beria'yı görünce şaşkınlıktan ve korkudan küçük dilini yutacak gibi olmuş.

“Kime şoförlük ettiğini biliyor musun?” diye sormuş Beria. “Barış Ödülü sahibi … bir Türk komünisti … büyük bir şair … Sovyetler Birliği'nin bir dostu …” diye karşılık vermiş şaşkın şoför. “O Sovyetler Birliği'nin dostu değil, düşmanı” diye mırıldanmış Beria, “devrimci maskesi takmış tecrübeli bir düşman. Yoldaş Stalin'i öldürmek istiyor. Ama onu tutuklayamayız. Çok ünlü, ayrıca da Türk. Ondan kurtulmamıza yardım etmek zorundasın. İşinin ehli, iyi bir şoför için gerçek süsü verilmiş bir kaza ayarlamak zor olmaz herhalde. Başımızdan bir casus eksilir!”

“İnanamıyorum” demiş şoför. “Nazım benim için bir baba gibi.” “Hepimizin yalnızca bir tek babası var” diye karşılık vermiş Beria, kaşlarını çatarak. Ertesi gün şoför tekrar Lubyanka'ya çağrılmış ve işi kabul etmesi istenmiş. Dövülmesine rağmen, söyleneni yapmayı reddetmiş. Bunun üzerine karısını büroya getirmişler, ardından da birkaç kaşarlanmış suçluyu. Manalı manalı önce suçlulara, sonra da kadına bakan polis, “Bu cici çocuklar kaç senedir kadın yüzü görmedi” demiş. Şoför mesajı almış ve boyun eğmiş.

Birkaç kez kazanın ertesi gün yapılacağı haberini almış, ama nedense, her seferinde, son anda ertelenmiş. Daha sonra Stalin öldü, Beria da vuruldu. Bu arada Nazım'ın kendi arabası olmuş ve resmi arabaya ihtiyacı kalmamıştı. Az kalsın katil olmasına neden olacak olan devletin elinden kurtulmak için her işi yapmaya hazır olan şoför de taksiciliğe başlamıştı. Ama Nazım'a karşı duyduğu suçluluk içini kemiriyor, çektiği azaptan huzur yüzü göremiyordu. İşte şimdi af dilemeye gelmişti.

Kanımı donduran bu hikayeyi dinlerken şoförden çok Nazım'ı izliyordum. Nazım gerçek bir komplocu gibi kendisine hâkim görünüyor, kılı bile kıpırdamıyordu. Yoksa zaten her şeyi tahmin ediyor muydu? “Ruhumu bu günahtan temizle” diye yalvardı tekrar şoför. “Günah falan yok” diye karşılık verdi Nazım. “Hadi votka içelim. Doktorlar yasakladı, ama sanırım doğru adamla az bir şey içebilirim. Sen kardeşim, dürüst bir adamsın. Karın ve çocukların nasıllar? Karını çok iyi hatırlıyorum. Seni ziyarete geldiğimde harika vişneli çörekler yapmıştı … Aklıma gelmişken, Rusçadaki vişnia sözcüğünün Türkçedeki vişneden geldiğini biliyor muydunuz?” Hiçbirimiz bilmiyorduk. (s. 22-23)

Yevgeni Yevtuşenko
Bu anekdot, Yevtuşenko’nun da belirttiği gibi, insanın kanını donduracak nitelikte. Sosyalizmin anavatanı olarak adlandırılan bir ülkede, sosyalizm uğruna mücadele verirken ömrünün büyük bölümünü zindanlarda geçirmiş, büyük baskılara uğramış bir sanatçının “kaza süsü verilmiş” bir suikastla ortadan kaldırılmasının planlanması başlı başına dehşet vericidir. Dahası, şoförünün -yani bir işçinin- karısına tecavüz tehdidiyle buna zorlanması, Stalinist devlet aygıtının nasıl çalıştığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Solomon Mihoels
Trafik kazaları yoluyla suikast düzenleme, Stalinist polis devletinin -özellikle Stalin döneminde- zaman zaman başvurduğu taktiklerden biriydi. Bunun en bilinen ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biri, ünlü Yahudi tiyatro yönetmeni Solomon Mihoels’un (1890-1948) öldürülmesidir. Mihoels, Ocak 1948’de Minsk’e yaptığı bir ziyaret sırasında, Stalin’in onayıyla hazırlanmış özel bir senaryo çerçevesinde ortadan kaldırılmıştı. Cinayet bir trafik kazası gibi gösterildi; operasyon, Devlet Güvenliği Bakan Yardımcısı Sergey Ogoltsov ve Belarus MGB şefi Lavrentiy Tsanava tarafından bizzat organize edilmişti.

Asıl çarpıcı olan ise şudur: Nâzım Hikmet’in devlet terörüne kurban gitmekten şans eseri kurtulduğu gerçeği, bildiğim kadarıyla Türkiye’de -özellikle de kendisini sosyalist ya da komünist olarak tanımlayan çevrelerde- neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Oysa bu bilgi, Türkiye standartlarına göre çok satan bir kitabın, herkesin gözünün önünde duran önsözünde yer almaktadır. 

Bu noktada ister istemez şu sorular akla geliyor: Acaba Yevtuşenko’nun bu hikâyeyi uydurduğu mu düşünülmektedir? Bu yönde herhangi bir iddiaya rast gelmedim. Yoksa konunun bir susuş komplosuyla geçiştirilmesinin -dolayısıyla bu tür “olayları” kurcalamamanın- en doğrusu olacağı mı varsayılmaktadır? Ya da Yevtuşenko’nun anlattığı hikâyeye kayıtsız kalmanın başka bir nedeni mi var?

Hangi gerekçeyle olursa olsun, bu hikâyeyi görmezden gelmek, yalnızca geçmişle ve gerçeklerle yüzleşmeyi reddetmek anlamına gelmez. Bu aynı zamanda, sosyalizm fikrinin onlarca yıl boyunca neden bu kadar derin bir itibar erozyonuna uğradığını anlamamakta ısrar etmek demektir.

02 Şubat 2026

Two bitter examples of the Stalinist culture of secrecy

In the article entitled “They're keeping the Tashkent earthquake from the public”, we referred to the following observation made by Zekeriya Sertel in his book As It Was - Socialism in the Russian Manner (Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm), in the context of the concealment of the 1966 Tashkent earthquake from both Soviet and international public opinion:

In the Soviet Union, newspapers did not report such [disaster] news, nor did radio broadcast it. Instead, you learnt about it only by word of mouth.

In this article, I would like to present two examples drawn from different sources I have read over the past year, both of which confirm and complement Sertel’s observation. The first dates from 1972, while the second relates to the mid-1960s.

A page from Chernyaev’s diary

My first source is the 1972 diary of Anatoly Chernyaev, a senior Soviet apparatchik. (We have previously cited other sections of this diary.) In his entry dated 17 October 1972, Chernyaev refers to two major air crashes that had occurred earlier that month:

On October 1st, an Il-18 airplane fell into the Black Sea a few minutes after taking off from Adler airport. One hundred and two people suffocated in the depressurized cabin. On the 13th, an Il-62 crashed while approaching Sheremetyevo airport (flying from Paris through Leningrad). One hundred seventy three people. The latter was reported in “Pravda,” there were 38 Chileans, 5 Algerians, 6 Peruvians, and Frenchman, a German, and an Englishman among the victims. Our ambassadors in Chile and Algeria were instructed to express their condolences (since these are friendly governments).

There was nothing about the Adler crash in the newspapers, only “Moskovskaya Pravda” and “Vechyorka” for a week printed little notices of mourning about the tragic death (where and how?) of this or that person, sometimes married couples. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1972), trans.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, pp. 32-33.)

In summary, of the two major civil aviation disasters that occurred within a fortnight in the Soviet Union, the crash in which numerous foreign passengers lost their lives was reported out of necessity because of the risk of international repercussions. By contrast, the Adler crash, in which 102 people were killed, was kept entirely hidden from the Soviet public, as it had no “external connection”.

My second source is the memoirs of Yıldız Sertel, the daughter of Zekeriya Sertel. In her book The Years Behind Me (Ardımdaki Yıllar), she offers the following example of bureaucratic secrecy in the Soviet Union:

My mother [Sabiha Sertel] used to say, “They carry propaganda to the point of gouging out your eyes.” Major accidents, fires, and floods were never reported. Such things, we were told, did not happen in socialist countries. We listened to London Radio to find out what was happening in the world. Sometimes we managed to tune in to Ankara as well. One day, right in the very centre of Baku, a major fire broke out in a student dormitory. Parents from the provinces whose children were staying there rushed to Baku. The entire city buzzed with the news; the grapevine went into overdrive. Yet it was impossible to know which of the circulating reports were true and which were false. Not a single word appeared in the newspapers, on the radio, or on television about the incident. Eventually, some particularly curious people came to us and asked, “You listen to London Radio. Did it say anything about the fire in Baku?” (Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar, Can Sanat Yayınları, Istanbul, December 2018, p. 287)

In the course of my reading, I will continue to share on the blog further examples of the bitter consequences of the culture of secrecy in Stalinist regimes as I come across them. When I consider the overall picture that has emerged from the articles I have published on this subject to date (listed below), I believe it is possible to summarise the fundamental characteristics of the Stalinist culture of secrecy as follows:

This 1945 Soviet poster symbolises how the state regarded the dissemination of information through unofficial channels (gossip) as a crime, and how it sought to suppress it with an “iron fist”.  (M. Karpenko, Keep your mouth shut)
Monopolisation of information: The media, archives, and education were placed under the strict control of the state and the Stalinist party apparatus. Independent sources of information were criminalised, and alternative narratives were forced underground.

Ceremonial unanimity: Public life was staged so as to project an image of unanimity; genuine debate was either conducted behind closed doors or not conducted at all. This served to conceal factional crises and to present the leadership as untouchable.

Purges and show trials: Political differences of opinion were branded as conspiracies or acts of treason; judicial proceedings were conducted in secret and were pre-arranged, thereby legitimising mass repression.

Surveillance and informing: Surveillance and informing permeated workplaces and everyday life, atomising society and paralysing the collective capacity for resistance among the working class and other sections of society.

Falsification of history: The past was rewritten so as to legitimise existing power relations; opponents were erased, and revolutionary principles were hollowed out into empty shells, becoming instruments for the defence of bureaucratic domination.

These elements also reinforced one another: secrecy bred paranoia, paranoia demanded tighter control, and control, in turn, generated still more secrecy; thus a self-perpetuating spiral of political pathology emerged.

Also see: 

01 Şubat 2026

Stalinist gizlilik kültürüne dair iki acı örnek

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar” başlıklı yazıda, Zekeriya Sertel’in Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm adlı kitabında 1966 Taşkent depreminin Sovyet ve dünya kamuoyundan gizlenmesi bağlamında aktardığı şu saptamaya yer vermiştik:

Sovyetler’de gazeteler böyle [felaket] haberleri yazmazlar, radyolar vermezler. Kulaktan kulağa işiterek öğrenirsiniz.

Bu yazıda ise Sertel’in bu gözlemini doğrulayan ve tamamlayan, son bir yıl içinde okuduğum iki farklı kaynakta rastladığım örnekleri aktarmak istiyorum. Bunlardan ilki 1972 yılına, ikincisi ise 1960’lı yılların ortalarına dair.

Çernyayev’in günlüğünden bir sayfa
İlk kaynağım, üst düzey bir Sovyet aparatçiği olan Anatoliy Çernyayev’in 1972 yılına ait günlüğü. (Bu günlüğün daha önce farklı bölümlerine de yer vermiştik.) Çernyayev, 17 Ekim 1972 günü için düştüğü notlarda, o ay meydana gelen iki büyük uçak kazasından söz eder:

1 Ekim’de Adler Havalimanı’ndan kalktıktan birkaç dakika sonra bir Il-18 uçağı Karadeniz’e düştü. Kabinde yaşanan basınç kaybı nedeniyle 102 kişi boğularak hayatını kaybetti. 13 Ekim’de ise Paris’ten, Leningrad aktarmalı olarak Şeremetyovo Havalimanı’na yaklaşan bir Il-62 düştü. 173 kişi. İkinci kazaya ‘Pravda’ gazetesinde yer verildi; kurbanlar arasında 38 Şilili, 5 Cezayirli, 6 Perulu, bir Fransız, bir Alman ve bir İngiliz vardı. (Şili ve Cezayir ‘dost hükümetler’ sayıldığından) bu ülkelerdeki büyükelçilerimize taziyelerini iletmeleri talimatı verildi.

Adler kazasına dair gazetelerde tek satır yoktu; yalnızca ‘Moskovskaya Pravda’ ile ‘Veçyorka’, bir hafta boyunca şu ya da bu kişinin -bazen de evli çiftlerin- trajik ölümüyle ilgili (nerede ve nasıl?) küçük taziye ilanları yayımladı. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1972), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 32-33.)

Özetle; Sovyetler Birliği’nde iki hafta içinde yaşanan iki büyük sivil havacılık felaketinden, çok sayıda yabancı uyruklu yolcunun hayatını kaybettiği kazaya uluslararası yankı ihtimali nedeniyle Sovyet basınında zorunlu olarak yer verilirken, 102 kişinin öldüğü Adler kazası herhangi bir “dış bağlantısı” olmadığı için, Sovyet halkından bütünüyle gizlenmişti.

İkinci kaynağım ise Zekeriya Sertel’in kızı Yıldız Sertel’in anıları. Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar adlı kitabında, Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik gizlilik pratiğine şu örneği verir:

Annem [Sabiha Sertel], "Gözünü çıkarırcasına propaganda yapıyorlar," derdi. Büyük kazalar, yangınlar, su baskınları katiyen verilmezdi. Sosyalist ülkelerde öyle şeyler olmazdı. Biz, dünyada ne olup bittiğini öğrenmek için Londra Radyosu’nu dinliyorduk. Bazen de Ankara’yı tutturuyorduk. Bir gün, Bakü’nün tam merkezinde, bir öğrenci yurdunda büyük bir yangın oldu. Yurtta çocukları olan taşralılar Bakü’ye koştu. Bütün Bakü bu haberle çınladı, kulak gazetesi işledi. Dolaşan haberlerin hangisi doğru, hangisi yalan, bilmek de kabil olmuyordu. Ne gazetelerde, ne radyo ve televizyonda tek kelime vardı bu olay hakkında. Nihayet çok merak eden bazı kimseler bize geldi. "Siz Londra Radyosu’nu dinliyorsunuz. Bakü’deki yangın hakkında bir şey söyledi mi?" diye sordular. (Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar, Can Sanat Yayınları, İstanbul, Aralık 2018, s. 287)

Yaptığım okumalarda, Stalinist rejimlerdeki gizlilik kültürünün acı sonuçlarına dair örneklerle karşılaştıkça bunları blogda paylaşmaya devam edeceğim. Bu konuda bugüne kadar yayımladığım yazılarda (listesi aşağıda yer alıyor) ortaya çıkan tabloyu bir arada düşündüğümde, Stalinist gizlilik kültürünün temel özelliklerini şu şekilde özetlemenin mümkün olduğunu düşünüyorum:

1945 tarihli bu Sovyet posteri, bilginin gayriresmi kanallardan yayılmasını (dedikoduyu) devletin nasıl bir suç olarak gördüğünü ve "demir yumrukla" nasıl bastırdığını simgeliyor. (M.Karpenko "Çeneni kapalı tut")
Bilginin tekelleştirilmesi: Medya, arşivler ve eğitim, devletin ve Stalinist parti aygıtının sıkı denetimi altındaydı. Bağımsız bilgi kaynakları suç sayılıyor, alternatif anlatılar yeraltına itiliyordu.

Törensel oybirliği: Kamusal yaşam, oybirliği görüntüsü verecek şekilde sahneleniyor; gerçek tartışmalar ya kapalı kapılar ardında yürütülüyor ya da hiç yapılmıyordu. Bu durum hizip krizlerini gizliyor ve yönetimi dokunulmaz gösteriyordu.

Tasfiyeler ve göstermelik davalar: Siyasal görüş ayrılıkları komplo ya da vatana ihanet olarak yaftalanıyor; yargı süreçleri gizli ve önceden kurgulanmış biçimde işletilerek kitlesel baskı meşrulaştırılıyordu.

Gözetim ve ihbar: İhbarcılık ve gözetim, işyerlerinden gündelik hayata kadar toplumu atomize ediyor; işçi sınıfının ve diğer halk kesimlerinin kolektif direniş kapasitesini felç ediyordu.

Tarihin tahrif edilmesi: Geçmiş, mevcut iktidar ilişkilerini meşrulaştıracak biçimde yeniden yazılıyor; muhalifler siliniyor, devrimci ilkeler içleri tamamen boşaltılmış kabuklar hâline getirilerek bürokratik egemenliği savunmanın aracına dönüştürülüyordu.

Burada sayılan unsurlar aynı zamanda birbirini besliyordu: Gizlilik paranoyayı, paranoya daha sıkı denetimi, denetim ise daha fazla gizliliği üretiyor; böylece kendini yeniden üreten bir siyasal patoloji spirali ortaya çıkıyordu.

Aynı zamanda bkz.:

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar”

Çernobil’den önce

Sovyet Stalinizmi ve gizlilik: Gorbaçov’un ifşaatı

31 Ocak 2026

The Eurocommunist “solution”

Enrico Berlinguer, leader of the Italian Communist Party (centre-left), with Georges Marchais, leader of the French Communist Party, to his immediate right. (3 June 1976)
Three days ago, in the piece I published on this blog entitled Anatoly Chernyaev’s 1973 Diary (3): Georges Marchais’s “democratic challenge”, I examined how, in the 1970s, the French Communist Party (PCF) embarked on a path of social-democratisation under the guise of “democratisation”, and how this transformation of one of Western Europe’s strongest communist parties was perceived within the upper echelons of the Soviet bureaucracy, drawing on Chernyaev’s diary notes from 1973.

This article, by contrast, aims to address the nature of that transformation -entered into by the PCF and other Eurocommunist parties more than fifty years ago- at a more general and theoretical level.

Italian-born German political scientist Johannes Agnoli (1925-2003) conducted a lengthy interview with Ernest Mandel (1923-1995) in 1980, which was published in book form later that same year. [*] Early in the interview, when the discussion turned to the “transition from capitalism to socialism” and the “dictatorship of the proletariat”, Mandel made the following observations:

According to Marx and Lenin, the leap from capitalism to socialism is impossible without the following: 

1. the smashing of the bourgeois state -what Marx, in his assessment of the Paris Commune, described as the destruction of the old state machine;

2. the dictatorship of the proletariat, that is, the construction of a workers’ state during the transitional period; and

3. an understanding that this state is a special type of state: one which must begin to wither away from the moment of its emergence and which, in a classless socialist society, has already withered away.

These are the three elements. Marx was not an anarchist; he did not believe that it was possible to leap in a single step from capitalism to a stateless society. In other words, he was a defender of the dictatorship of the proletariat -that is, of the workers’ state. Yet he understood the specific function and distinctive form of this state, the inversion inherent in the fact that we are confronted with an instrument that can no longer be allowed to serve the oppression of the majority of the people. What we witness -whether in the Eastern Bloc, in the historical development of the USSR or the People’s Republic of China, or among those parties and currents that still, in one way or another, claim ownership of that legacy- is a failure to grasp this dialectic. In some cases -this applies to the so-called “European communists”- we see attempts to evade the problem by denying the necessity of smashing the bourgeois state apparatus. In others -this applies more to Stalinist or neo-Stalinist parties and currents- we encounter the denial of the linkage between, on the one hand, the dictatorship of the proletariat as an ongoing process, the construction of a workers’ state and soviet power -that is, the beginning of the withering away of the state- and, on the other hand, the actual exercise of power by the broad masses themselves.

Marx and Lenin’s analyses of the state treat the three elements identified by Mandel as a dialectical whole. Yet in the so-called “socialist” countries, where power was held by a privileged bureaucratic caste, this dialectical link between the dictatorship of the proletariat and the withering away of the state was completely severed. The workers’ state was stripped of its character as a temporary instrument -one meant to overcome itself- and transformed into a permanent apparatus of power, legitimised in its own right and even sanctified. Under these conditions, the dictatorship of the proletariat degenerated: it ceased to function as the driving force of a process advancing towards a classless society and instead became a new form of state -one that ruled over the working class and other labouring strata, exercising domination and repression over them.

It should be added here that the goal of the withering away of the state under the rule of the working class can be secured only within the perspective of world revolution. Accordingly, the adoption of the theory and programme of “socialism in one country” went hand in hand with the abandonment of the third element in Mandel’s schema.

Another important point emphasised by Mandel is the following: the denial of this dialectic in accordance with the material interests of the bureaucratic caste did not remain merely an internal problem of the bureaucratic regimes in the USSR and the Eastern Bloc; it also had a profound impact on the communist parties of Western Europe -and, of course, on those elsewhere in the world. The emergence of police-state practices and state terror in the USSR, China, and Eastern Europe made it increasingly difficult for communist parties in the West to defend the political line they had broadly pursued between the 1930s and the 1970s.

Santiago Carrillo (1977)
Under this pressure, the “solution” devised by a section of the Stalinist parties in Western Europe amounted, in essence, to a political manoeuvre of evasion. The parties that came to be known as “Eurocommunist”, rather than seeking to re-establish the link between the dictatorship of the proletariat and the withering away of the state -for having abandoned the perspective of world revolution in the latter half of the 1920s, this was no longer possible for them- attempted instead to resolve the problem by denying the necessity of smashing the bourgeois state apparatus. As a result, the concept of the dictatorship of the proletariat was abandoned, and the idea that the bourgeois state could be “democratised” through parliamentary means was placed at the centre. Thus, for example, Santiago José Carrillo Solares, former General Secretary of the Spanish Communist Party, declared that their aim was “to democratise the apparatus of the capitalist state, without needing to destroy it radically by force.”

In summary, Eurocommunism, as Ernest Mandel also pointed out, was a theoretically regressive response to the historical and political crisis produced by Stalinism -an anti-Marxist answer grounded in adaptation to the capitalist base and its institutional superstructures. It envisaged a turn towards social-democratisation under the guise of “democratisation” and, in this sense, was itself a product of Stalinism.

[*] The book was originally published under the title Ein Gespräch über Dogmen, Orthodoxie und die Häresie der Realität [Open Marxism: A Conversation on Dogmas, Orthodoxy and the Heresy of Reality] (by Ernest Mandel and Johannes Agnoli, Frankfurt, Campus Verlag, 1980). In 1993, the book was published in Turkish by Kardelen Yayınları, translated by Nail Satlıgan, under the altered title Contemporary Society and Marxism (Çağdaş Toplum ve Marksizm).

30 Ocak 2026

Avro-komünist “çözüm”

İtalyan Komünist Partisi'nin önderi Enrico Berlinguer (ortada solda) ve hemen sağında PCF'nin önderi Georges Marchais. (3 Haziran 1976)
Üç gün önce bu blogda yayımladığım Anatoliy Çernyayev’in 1973 günlüğünden (3): Georges Marchais’nin ‘demokratik meydan okuması’ başlıklı yazıda, Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) 1970’lerde “demokratikleşme” kılığında sosyal demokratlaşmanın yolunu tutuşunu ve Batı Avrupa’daki en güçlü komünist partilerinden birinin geçirdiği bu dönüşümün Sovyet bürokrasisinin üst katmanlarında nasıl algılandığını, Çernyayev’in 1973 yılına ait günlüğüne düştüğü notlardan yola çıkarak ele almıştım.

Bu yazı ise PCF’nin ve diğer Avro-komünist partilerin 50 yılı aşkın bir süre önce içine girdikleri bu dönüşüm sürecinin karakterini daha genel ve teorik bir düzlemde ele almayı amaçlıyor.

İtalya doğumlu Alman siyaset bilimci Johannes Agnoli (1925-2003), 1980 yılında Ernest Mandel’le (1923-1995) uzun bir söyleşi yaptı ve bu söyleşi aynı yıl kitap olarak yayımlandı. [*] Söyleşinin başlarında konu “kapitalizmden sosyalizme geçişe” ve “proletarya diktatörlüğüne” gelince, Mandel şu tespitleri yapar:

Marx ile Lenin’e göre, kapitalizmden sosyalizme sıçrayış, şunlar olmadan olanaksızdır:

1. Burjuva devletinin, Marx’ın Paris Komününü değerlendirirken kullandığı deyimle eski devlet makinesinin parçalanması;

2. proletarya diktatörlüğü, yani geçiş döneminde bir işçi devletinin inşası ve

3. bu devletin özel türde bir devlet, ortaya çıktığı andan itibaren körelmeye başlaması gereken ve sınıfsız sosyalist toplumda körelmiş olan bir devlet olduğunun anlaşılması.

Üç öğe bunlar. Marx anarşist değildi; Marx, bir adımda kapitalizmden, devletin bulunmadığı bir topluma geçilebileceğine inanmazdı. Yani proletarya diktatörlüğünün, işçi devletinin savunucusuydu. Ama o, bu devletin özel işlevini, özel biçimini, halkın çoğunluğunun ezilmesine hizmet etmesine artık izin verilemeyecek bir araçla karşı karşıya olmamızda yatan ters yüz oluşu anlamıştı. Doğu Blokunda olsun, ya SSCB’deki, ya Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki, ya da her ikisindeki tarihî gelişmeye hâlâ şu veya bu şekilde sahip çıkmakta olan parti ve akımlarda olsun tanık olduğumuz şey, bu diyalektiğin anlaşılmayışıdır. Bir kısmında –bu, sözüm ona “Avrupa komünistleri” için geçerli– gördüğümüz, burjuva devlet aygıtının parçalanması zorunluluğunu yadsıma manevrasıyla zorluktan sıyrılmaya çalışmaları. Öbürlerine –bu daha Stalinci ya da yeni Stalinci parti ve akımlar için geçerli– söz konusu olan ise, yürüyen bir süreç olarak proletarya diktatörlüğü, bir işçi devletinin inşası ve şûralar iktidarı, yani devletin körelmesinin başlangıcı ile iktidarın fiilen geniş kitleler eliyle yürütülmesi arasındaki bağlaşımın yadsınmasıdır. (Ernest Mandel, Çağdaş Toplum ve Marksizm, Görüşen: J. Agnoli, çev.: Nail Satlıgan, Kardelen Yayınları, İstanbul, 1993, s. 16.)

Marx ve Lenin’in devlet üzerine tahlilleri, Mandel’in sıraladığı bu üç öğeyi diyalektik bir bütün olarak görür. Ne var ki, ayrıcalıklı bir bürokratik kastın iktidarı elinde tuttuğu sözde “sosyalist” ülkelerde, proletarya diktatörlüğü ile devletin körelmesi arasındaki bu diyalektik bağ tamamen koparılmıştır. İşçi devleti, geçici ve kendini aşması gereken bir araç olmaktan çıkarılıp, kalıcı ve kendi başına meşrulaştırılan -ve hatta kutsallaştırılan- bir iktidar aygıtına dönüştürülmüştür. Bu durumda proletarya diktatörlüğü yozlaşarak, sınıfsız topluma doğru ilerleyen bir sürecin dinamosu olmaktan çıkmış; işçi sınıfına ve diğer emekçi kesimlere hükmeden, üzerlerinde baskı kuran yeni bir devlet biçimi hâline gelmiştir.

Burada şunu eklemek gerekir: İşçi sınıfının iktidarı altında devletin körelmesi hedefi ancak ve ancak dünya devrimi perspektifiyle güvence altına alınabilir. Dolayısıyla, “tek ülkede sosyalizm” teorisinin ve programının benimsenmesiyle, Mandel’in sıralamasındaki üçüncü öğeye sırt çevrilmesi süreci el ele gitmiştir.

Mandel’in dikkat çektiği bir diğer önemli nokta şudur: Bürokratik kastın maddi çıkarları doğrultusunda bu diyalektiğin inkâr edilmesi, yalnızca SSCB ve Doğu Bloku’ndaki bürokratik rejimlerin içsel bir sorunu olarak kalmamış, Batı Avrupa’daki -ve elbette dünyanın başka köşelerindeki- komünist partileri de derinden etkilemiştir. SSCB’de, Çin’de ve Doğu Avrupa’da ortaya çıkan polis devleti uygulamaları ve devlet terörü, Batı’daki komünist partilerin kabaca 1930-1970 yılları arasında izledikleri siyasal çizgiyi savunmalarını giderek zorlaştırmıştır.

Santiago Carrillo (1977)
Bu baskı altında Batı Avrupa’daki Stalinist partilerin bir bölümünün geliştirebildikleri "çözüm" ise özünde bir siyasal kaçış manevrasıdır. “Avro-komünist” olarak anılan bu partiler, proletarya diktatörlüğü ile devletin körelmesi arasındaki bağı yeniden kurmak yerine -dünya devrimi perspektifini 1920’li yılların ikinci yarısında terk ettikleri için bunu yapmaları olanaksızdı-, sorunu burjuva devlet aygıtının parçalanması zorunluluğunu reddederek aşmaya çalıştılar. Böylece proletarya diktatörlüğü kavramı terk edildi; burjuva devletinin parlamenter yollarla “demokratikleştirilebileceği” fikri merkeze alındı. Örneğin, eski İspanyol Komünist Partisi Genel Sekreteri Santiago Jose Carrillo Solares amaçlarının "kapitalist devlet aygıtını zorla kökten yok etmeye gerek kalmadan onu demokratikleştirmek" olduğunu söylecekti.

Özetle, Avro-komünizm, Ernest Mandel’in de işaret ettiği gibi, Stalinizmin yarattığı tarihsel ve siyasal krize verilen teorik olarak geri, kapitalist altyapıya ve onun üstyapı kurumlarına uyumu esas alan anti-Marksist bir yanıttı. “Demokratikleşme” kılığında sosyal demokratlaşmanın yolunu tutmayı öngörüyordu ve bu anlamda Stalinizmin bir ürünüydü.

[*] Kitabın özgün başlığı Ein Gespräch über Dogmen, Orthodoxie und die Häresie der Realität [Açık Marksizm: Dogmalar, Ortodoksluk ve Gerçekliğin Kural Tanımazlığı üzerine Bir Konuşma] (Ernest Mandel ve Johannes Agnoli, Frankfurt, Campus Verlag, 1980.) Kardelen Yayınları 1993'te kitabı Nail Satlıgan'ın çevirisiyle, başlığını Çağdaş Toplum ve Marksizm olarak değiştirerek yayımladı.

28 Ocak 2026

Anatoly Chernyaev’s 1973 diary (3)

Georges Marchais’s “democratic challenge”

In a diary entry dated 16 September 1973, Anatoly Chernyaev summarises the key points that struck him after reading A Democratic Challenge, a book by Georges Marchais (1920-1997), General Secretary of the French Communist Party (PCF).

1. Private ownership of the majority of the means of production will not be abolished when French socialism is established.

2. There will not be any collectivization of agriculture.

3. Crafts and trades will not be organized in cooperatives. In general, “comprehensive collectivism” will not be allowed.

4. There will be no control of the economy from a single center. The state will only regulate.

5. There will be no censorship. “We cannot prosper without creative freedom; we cannot develop without freedom of thought, without its free expression and dissemination.”

6. Unconditional recognition of the principle of “rotation” of leadership; submission to the electoral will of the people. The people have the right to withdraw their confidence in the communists, who will then leave without a murmur.

7. One-party rule is out of the question during the transition to socialism; right to opposition, to the existence of opposition parties.

8. The possibility of “our philosophy” (i.e. Marxist-Leninist) turning into the official social ideology is out of the question.

9. Integration of the state with “our ideology” is out of the question.

10. In general, why should we object to the term “democratic socialism.” It is slander to say that communists are against democratic socialism. On the contrary, they cannot imagine socialism that would violate the democracy that was won in the people’s revolutions of the past (i.e. bourgeois democracy).

Georges Marchais
After making this summary, Chernyaev poses the following questions:

The question is, what do the abovementioned points and our textbooks on historical materialism, scientific communism, the history of the CPSU, and hundreds of other books and articles in theoretical and political journals have in common? What do they have in common with the CPSU Program, or with the documents from our congresses?

But if French Communist Party chose revisionism as its Program, then what is left of the communist movement, and can the International Conference of Communist Parties continue to have an ideological nature? What ideological unity can we speak of?

 The programme is no mere detail

At the heart of Chernyaev’s concern lies a profoundly simple yet vital material reality: programmatic choices concerning property, state power, and the organisation of production are not abstract doctrinal disputes. What is at stake is nothing less than which class will rule.

The state, property relations, and the party are instruments and expressions of class domination. If a so-called “workers’ party” accepts in advance the continuation of private ownership of the means of production, the decisive role of the market mechanism, the dispersal of economic power into private hands, and the fundamental pillars of bourgeois law, then the material foundation of capitalist class rule remains firmly in place.

In such a situation, what emerges is not socialism but, at best, a variant of capitalism softened by certain social reforms. At the inevitable moments of crisis inherent in the capitalist mode of production, the interests of private property and the imperatives of capital accumulation will always prevail, and the social-democratised “Communist Party” will fall back into the very policies it once opposed -as the recent Greek Syriza experience has shown all too clearly.

Marchais’s views -or rather those of the French Communist Party as summarised by Chernyaev- thus fall squarely within a classic social-democratic/reformist line: the preservation of private property, market coordination, and the ideological neutrality of the state. Historical experience has repeatedly shown that this line leads to three concrete outcomes (with the Syriza experience being merely one of the most recent examples):

First, despite the rhetoric of “socialism”, what is preserved is the rule of the capitalist class. Reforms may bring temporary improvements in a capitalist society during periods of rapid growth; yet as long as property and the apparatus of coercion remain in the hands of the bourgeoisie, capital will always be the ultimate determinant.

Second, it entails the political subordination of the working class to bourgeois institutions and parties. May 1968 in France stands as one of the most striking examples: at that critical juncture, the French Communist Party and the General Confederation of Labour, rather than carrying the revolutionary initiative of the working class forward, instead served to stabilise the bourgeois order in France -and, in fact, across Europe and the wider world.

The PCF’s emblem at the time

Third, it entails the intellectual and organisational erosion of revolutionary principles. Electoral calculations, bureaucratic accommodation, and the rhetoric of “responsible governance” erode the political independence of the proletariat, normalise class collaboration, and entrench opportunism. This is precisely the political logic to which Lenin was pointing when he insisted that a revolutionary party must be qualitatively distinct from loose, broad mass organisations.

What is decisive is not formal similarity -the presence of the word “communist” in a party’s name or the hammer-and-sickle emblem- but material content. Unless the social ownership of the means of production, the dismantling of the bourgeois state apparatus, and the planning of production through the working class’s own democratic organs of power are set as objectives, parliamentary, legalistic, and market-friendly formulas amount to nothing more than a different mode of administering capitalism.

Chernyaev’s diary constitutes a historical document in its own right, recording this moment of rupture within the PCF from the perspective of a senior Kremlin bureaucrat.

Source: Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1973), trans. Anna Melyakova, ed. by Svetlana Savranskaya, pp. 61-62.

27 Ocak 2026

Anatoliy Çernyayev'in 1973 günlüğünden (3)

Georges Marchais’nin “demokratik meydan okuması”

Anatoliy Çernyayev, 1973 yılına ait günlüğüne düştüğü 16 Eylül tarihli notta, Fransız Komünist Partisi (PCF) Genel Sekreteri Georges Marchais’nin (1920-1997) A Democratic Challenge (Demokratik Bir Meydan Okuma) adlı kitabını okuduktan sonra dikkatini çeken temel noktaları şu şekilde özetliyor:

1. Fransa’da sosyalizm kurulduğunda, üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetin büyük bir kısmı ortadan kaldırılmayacaktır.

2. Tarımda herhangi bir kolektifleştirme yapılmayacaktır.

3. Zanaatkârlık ve küçük esnaflık kooperatifler hâlinde örgütlenmeyecektir. Genel olarak “kapsamlı kolektivizm”e izin verilmeyecektir.

4. Ekonomi tek bir merkezden yönetilmeyecek; devlet yalnızca düzenleyici bir rol üstlenecektir.

5. Sansür olmayacaktır. “Yaratıcı özgürlük olmadan gelişemeyiz; düşünce özgürlüğü, düşüncenin serbestçe ifade edilmesi ve yayılması olmadan ilerleyemeyiz.”

6. Yönetimin “rotasyonu” ilkesinin koşulsuz kabulü; halkın seçim iradesine tabi olunması. Halk, komünistlere olan güvenini geri çekme hakkına sahiptir; bu durumda komünistler tek kelime etmeden sahneden çekilecektir.

7. Sosyalizme geçiş sürecinde tek parti yönetimi söz konusu değildir; muhalefet hakkı ve muhalefet partilerinin varlığı kabul edilecektir.

8. “Bizim felsefemizin” (yani Marksizm-Leninizm’in) resmî toplumsal ideoloji hâline gelmesi olasılığı söz konusu değildir.

9. Devletin “bizim ideolojimizle” bütünleşmesi söz konusu değildir.

10. Genel olarak, neden “demokratik sosyalizm” terimine karşı çıkalım? Komünistlerin demokratik sosyalizme karşı olduğunu söylemek iftiradır. Aksine, komünistler geçmişte halk devrimleriyle (yani tarihsel olarak burjuva demokrasisi biçiminde ortaya çıkan) kazanılmış demokrasiyi ihlal eden bir sosyalizmi tahayyül edemezler.

Georges Marchais
Çernyayev, bu özeti yaptıktan sonra şu soruları soruyor:

Soru şudur: Yukarıda sıralanan bu noktalarla; tarihsel materyalizm, bilimsel komünizm, SBKP tarihi üzerine yazılmış ders kitaplarımızın ve teorik-siyasal dergilerde yayımlanmış yüzlerce kitap ve makalenin ortak noktası nedir? Bunların SBKP Programı’yla ya da parti kongrelerimizin belgeleriyle ortak yanı nedir?

Ama eğer Fransız Komünist Partisi revizyonizmi kendi programı olarak benimsediyse, o zaman komünist hareketten geriye ne kalmaktadır? Komünist ve İşçi Partileri Uluslararası Konferansı ideolojik bir nitelik taşımayı sürdürebilir mi? Hangi ideolojik birlikten söz edilebilir?

Program bir ayrıntı değildir

Çernyayev’in duyduğu kaygının merkezinde son derece basit ama hayati bir maddi gerçek yatıyor: Mülkiyet, devlet iktidarı ve üretimin örgütlenmesine ilişkin programatik tercihler, soyut doktrin tartışmaları değildir. Burada söz konusu olan, doğrudan doğruya hangi sınıfın hüküm süreceğini belirleyen tercihlerdir.

Devlet, mülkiyet ilişkileri ve parti; sınıf egemenliğinin araçları ve ifadeleridir. Eğer bir “işçi partisi”; üretim araçlarında özel mülkiyetin devamını, piyasa mekanizmasının belirleyici rolünü, ekonomik gücün dağınık ve özel ellerde kalmasını ve burjuva hukukunun temel sütunlarını peşinen kabul ediyorsa, o toplumda kapitalist sınıf egemenliğinin maddi temeli yerli yerinde duruyor demektir.

Böyle bir durumda ortaya çıkan şey sosyalizm değil, olsa olsa kapitalizmin bazı sosyal reformlarla yumuşatılmış bir varyantıdır. Kapitalist üretim tarzının kaçınılmaz kriz anlarında, özel mülkiyetin çıkarları ve sermaye birikimi sürecinin gereklilikleri her zaman belirleyici olacak, sosyal demokratlaşmış “Komünist Partisi” karşı çıktığı politikalara sırt üstü geri düşecektir (Yakın geçmişteki Yunanistan/Syriza deneyiminin açıkça gösterdiği gibi).

Marchais’nin -daha doğrusu Fransız Komünist Partisi’nin- Çernyayev tarafından özetlenen görüşleri, bu anlamda klasik sosyal-demokrat/reformist bir hatta oturuyor: Özel mülkiyetin korunması, piyasanın koordinasyonu ve devletin ideolojik tarafsızlığı. Tarihsel deneyim, bu hattın üç somut sonucu olduğunu defalarca kanıtlamıştır (Syriza örneği, bu bağlamda sadece en taze örneklerden biridir):

Birincisi, “sosyalizm” söylemine rağmen kapitalist sınıf iktidarının korunmasıdır. Reformlar, hızlı büyüme dönemlerinde kapitalist bir ülkede geçici iyileştirmeler sağlayabilir; ancak mülkiyet ve zor aygıtı burjuvazinin elinde kaldığı sürece, nihai belirleyici her zaman sermaye olur.

İkincisi, işçi sınıfının siyasal olarak burjuva kurumlarına ve partilerine tabi kılınmasıdır. Fransa’da 1968 Mayıs’ı bunun en çarpıcı örneklerinden biridir: PCF ve CGT bu kritik momentte işçi sınıfının devrimci hamlesini ileri taşımak yerine, Fransa’da -ve aslında Avrupa ve dünya genelinde- burjuva düzeninin istikrara kavuşmasına hizmet etmiştir.

PCF'nin o tarihteki amblemi
Üçüncüsü ise devrimci ilkelerin entelektüel ve örgütsel çözülmesidir. Seçim hesapları, bürokratik uyum ve “sorumlu yönetim” söylemi; proletaryanın siyasal bağımsızlığını aşındırır, sınıf işbirliğini normalleştirir ve oportünizmi kalıcı hâle getirir. Lenin’in, devrimci bir partinin gevşek ve geniş kitle örgütlerinden niteliksel olarak farklı olması gerektiğini vurgularken işaret ettiği siyasal mantık tam olarak budur.

Belirleyici olan biçimsel benzerlikler -bir partinin adında “komünist” sözcüğünün ve ambleminde orak-çekiç sembolünün yer alması- değil, maddi içeriktir. Üretim araçlarının toplumsal mülkiyeti, burjuva devlet aygıtının parçalanması ve işçi sınıfının kendi demokratik iktidar organları aracılığıyla üretimi planlaması hedeflenmediği sürece; parlamenter, hukukçu ve piyasa dostu formüller yalnızca kapitalizmin farklı bir yönetim tarzını ifade eder. 

Çernyayev’in günlüğü, PCF özelinde bu kopuş anını üst düzey bir Kremlin bürokratının gözünden kayda geçirmiş olması bakımından tarihsel bir belge niteliğindedir.

Kaynak: Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1973), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 61-62.