22 Temmuz 2026

Behice Boran, Çekoslovakya’nın işgali ve Gökhan Atılgan’ın yarım bıraktığı hikâye

Birkaç gün önce, tarihçi Emrah Safa Gürkan’ın araştırmacı yazar Gökhan Atılgan’la Behice Boran’ın akademik ve siyasi yaşamı üzerine yaptığı söyleşiyi izledim.

Söyleşinin çok temel bir eksiği var: Behice Boran’ın Stalinist siyasi çizgisinden ve bu çizginin onun düşüncesi ve siyasi pratiği üzerindeki belirleyici etkisinden hiç söz edilmiyor. Gürkan bu söyleşi boyunca konuyu gündeme getirmemiş; Atılgan da muhtemelen netameli bulduğu bu konuyu gündeme getirme ihtiyacı duymamış.

Ancak söyleşideki bu temel eksikliğe, Birinci TİP’te Mehmet Ali Aybar ile Behice Boran arasında yaşanan siyasi ve ideolojik ayrılıklar anlatılırken yarım bırakılan bir başka hikâye ekleniyor.

Behice Boran
Gökhan Atılgan, videonun 40 ve 41. dakikalarında Birinci TİP’teki bölünmenin genellikle şöyle anlatıldığını söylüyor: Sovyetler Birliği Çekoslovakya’yı işgal etmiş, [*] Aybar buna karşı çıkmış, Sovyet yanlısı Boran, Sadun Aren ve Nihat Sargın ise Aybar’ı partiden tasfiye etmiş. Atılgan’a göre bu anlatının “hakikatle ilgisi yoktur”. Çünkü Aybar’ın tepkisi daha “duygusal” iken, Behice Boran Milliyet’te teorik temelleri güçlü, “olağanüstü” bir karşı çıkış yazısı kaleme almıştır. Dolayısıyla meselenin Sovyetçilik ile Sovyet karşıtlığı arasındaki bir ayrılıktan kaynaklandığı söylenemez.

Çekoslovakya’nın Ağustos 1968’de Sovyet ordusunun öncülüğündeki Varşova Paktı orduları tarafından işgal edilmesinin -Romanya işgale katılmamıştı- TİP’teki bölünmenin tek, hatta başlıca nedeni olmadığı doğrudur. Aybar ile Boran-Aren grubu arasındaki görüş ayrılıkları daha eskiye dayanıyordu ve parti örgütlenmesinden sosyalizm anlayışına kadar çok daha geniş bir alanı kapsıyordu.

Ancak burada bizi ilgilendiren asıl mesele bu değil. Sorun, Atılgan’ın Behice Boran’ın Çekoslovakya işgali karşısındaki tutumunu eksik anlatmasıdır.

Boran’ın ilk tutumu

Behice Boran, işgalden birkaç gün sonra, 27 Ağustos 1968 tarihli Milliyet’te yayımlanan “Çekoslovakya Olayları: Sosyalist Demokrasi ve Ulusal Bağımsızlık” başlıklı yazısında Sovyetler Birliği’nin askerî müdahalesine açıkça karşı çıktı.

Müdahalenin ulusal bağımsızlık, sosyalizm ve sosyalist enternasyonalizm ilkelerine aykırı olduğunu belirtti. Sovyetler Birliği’nde ve Doğu Avrupa’da Stalin döneminde oluşmuş siyasi sistemin, sosyalist düzenin örnek alınacak bir modeli olmadığını yazdı. “İşçi sınıfı diktatörlüğü” adı verilen düzenin, partinin, parti içindeki belirli bir kadronun ve nihayet tek bir kişinin keyfî yönetimine dönüştüğünü söyledi.

Bu yazının Atılgan’ın ileri sürdüğü gibi teorik bakımdan “olağanüstü” olup olmadığı ayrıca tartışılabilir. Ancak Boran’ın Sovyet müdahalesine karşı kesin ve açık bir tutum aldığı kuşkusuzdur.

Atılgan’ın Boran’ın Çekoslovakya işgali karşısındaki tutumuna ilişkin anlatısı da burada sona eriyor.

Oysa hikâyenin bir devamı var.

Boran’ın U dönüşü

Behice Boran, daha sonra 1968’de savunduğu bu düşünceleri tamamen terk etti.

Uğur Mumcu’nun 1986 yılında kendisiyle yaptığı ve daha sonra Bir Uzun Yürüyüş adıyla yayımlanan uzun söyleşide, Milliyet’teki yazısında işgali açık biçimde eleştirdiğini ve kınadığını belirtir. Ancak zaman içinde yazısındaki hataları fark ettiğini söyler.

Boran’a göre kendisinin tutumuyla Aybar’ın tutumu aynı değildi. Kendi yazısını belirli bir olaya ilişkin yanlış bir “durum değerlendirmesi” olarak tanımlarken, Aybar’ın yaklaşımını doğrudan “anti-Sovyetizm” diye nitelendirir.

1968’de Dubçek ve çevresini Çekoslovakya Komünist Partisi’ni yenileyebilecek sağlıklı güçler olarak gördüğünü, daha sonra bunun yanlış olduğunu anladığını belirtir. Sovyet müdahalesinin ardından partinin yeniden toparlanmasını da kendi ilk değerlendirmesinin yanlışlığının ve yaptığı U dönüşünün doğruluğunun kanıtı olarak sunar.

Dolayısıyla burada küçük bir düzeltmeden ya da vurgu değişikliğinden söz etmiyoruz. Boran, 1968’de Sovyet müdahalesini sosyalizme, enternasyonalizme ve ulusal bağımsızlığa aykırı bulurken, daha sonra bu değerlendirmesini geri çekmiş ve Stalinist Kremlin bürokrasisinin Çekoslovakya hakkındaki resmî çizgisini aynen benimsemiştir.

Bu satırların yazarına göre, Çekoslovakya’nın Varşova Paktı orduları tarafından işgal edilmesini savunmak, Stalinist bürokrasinin işçi sınıfının yükselen hareketini ezmek için gerçekleştirdiği gerici bir askerî müdahaleyi desteklemek anlamına gelir. [*]

Mehmet Ali Aybar
Boran, ölümünden yaklaşık bir yıl önce verdiği bu söyleşide söz konusu canice çizgiyi açıkça savunuyordu ve son nefesine kadar da savunmaya devam etti. Atılgan’ın anlatısında dışarıda bırakılan gerçek de budur.

Bilinçli bir eksiltme

Gökhan Atılgan, Behice Boran üzerine kapsamlı bir biyografinin yazarıdır ve Boran’ın siyasi yaşamı üzerine uzun yıllardır çalışmaktadır. Atılgan’ın bu kitabını henüz okumadığımı da belirteyim. Zaten burada okumadığımız bir kitapla ilgili görüş belirtiyor değiliz. Ancak elbette Atılgan’ın Boran’ın 1986’da Uğur Mumcu’ya verdiği söyleşiden ve 1968’deki görüşlerini daha sonra terk ettiğinden haberdar olmaması düşünülemez.

Boran’ın Milliyet’teki yazısını uzun uzun övüp daha sonra bu yazıdaki tahlilini yanlış bulduğunu tek kelimeyle bile belirtmemek, bana basit bir unutkanlık gibi görünmüyor.

Atılgan, yaygın bir anlatıyı düzelttiğini söylerken paradoksal bir biçimde başka bir yanıltıcı anlatı kuruyor.

Hikâyenin yalnızca ilk yarısını anlatmak, gerçeği açıklamak değil, onu yarım bırakmaktır.

[*] 20-21 Ağustos 1968 gecesi, Sovyetler Birliği, Polonya, Macaristan ve Bulgaristan'dan 165.000 asker ve 4.600 tank Çekoslovakya'yı işgal etti. En az 137 sivil ilk günlerde öldürüldü, toplam ölü sayısı yaklaşık 500'ü buldu. Dubçek ve müttefikleri tutuklandı, Moskova'ya götürüldü ve ancak gizli "Moskova Protokolü"nü imzaladıktan sonra serbest bırakıldılar. İşgale en güçlü direnişi gösteren toplumsal güç işçi sınıfıydı. 21, 22 ve 23 Ağustos'ta genel grevler düzenlendi, yüzlerce işletmede işçi konseyleri kuruldu. Öğrenci Jan Palach'ın kendini yakması ve cenazesinin yüz binlerce kişinin katıldığı bir gösteriye dönüşmesi, direnişin derinliğini gösterdi.

[**] Haklı olarak, olayın sıcaklığı içinde nasıl bir siyasi tutum alınmalıydı diye sorulabilir. Biz Dördüncü Enternasyonal’in almış olduğu tutumu benimsiyoruz. İşgal, Stalinist bürokrasinin gerici ve canice bir eylemi olarak mahkûm edilmeliydi elbette. Ancak aynı zamanda Dubçek’in başında bulunduğu reformcu bürokratik hizbe de herhangi bir siyasi destek verilmemeliydi. [Hiç kuşkusuz eziyet ve işkence görmelerine de tavizsiz bir biçimde karşı çıkılmalıydı.] Çözümün işçi sınıfının Stalinist bürokrasiye karşı bağımsız siyasi devriminde olduğu vurgulanmalı; Varşova Paktı tanklarının “düzeni sağlamasına” da bürokrasinin reformcu kanadının kapitalist restorasyon programına da destek verilmemeliydi.

Ayrıca bkz.: Katuşev’in raporu ile Behice Boran’ın Çekoslovakya’nın işgalini savunuşu

19 Temmuz 2026

Yılmaz Öner’in “Votka, kilise ve sinema” çevirisi üzerine

Lev Trotskiy’in 12 Temmuz 1923’te Pravda’da yayımlanan “Votka, kilise ve sinema” başlıklı makalesi, onun gündelik yaşam, kültür ve sosyalist inşa arasındaki ilişki üzerine kaleme aldığı en dikkat çekici metinlerden biridir. Trotskiy bu kısa makalede alkolizmle mücadeleyi, kilisenin toplumsal etkisini ve sinemanın eğitici potansiyelini aynı siyasal ve kültürel çerçeve içinde ele alır.

Makaleyi blogumda yayımlamaya hazırlanırken Yılmaz Öner’e ait Türkçe çeviriyi İngilizce metinle cümle cümle karşılaştırdım. Başlangıçta amacım, eski tarihli bir çeviride karşılaşılması doğal sayılabilecek dil ve üslup sorunlarını gidermekti. Ne var ki çalışma ilerledikçe sorunun yalnızca eskimiş sözcükler, ağır bir Türkçe veya anlatım bozukluklarından ibaret olmadığı ortaya çıktı. Çeviride önemli eksiltmelerin, kavram yanlışlarının, sayısal hataların ve bazı yerlerde Trotskiy’in söylediğini tam tersine çeviren ciddi anlam kaymalarının bulunduğunu gördüm.

Daha başlıkta başlayan sorun

İlk sorun makalenin başlığında karşımıza çıkıyor. İngilizce başlık Vodka, the Church, and the Cinema iken Türkçede “Votka, din ve sinema” denmiş. Oysa church “din” değil, “kilise”dir. Trotskiy burada soyut anlamda dinsel inancı değil, belirli bir tarihsel ve toplumsal kurum olarak Ortodoks Kilisesi’ni ele almaktadır.

Bu değişiklik küçük veya yalnızca terminolojik bir tercih sayılamaz. “Din” ile “kilise” aynı şey değildir. Birincisi çok daha geniş bir inanç alanını, ikincisi ise kurumsal bir örgütü ifade eder. Üstelik makalenin ilerleyen bölümlerinde kilisenin devletle ilişkisi, ruhban sınıfı, ikonalar, ayinler ve kilise törenlerinin estetik çekiciliği tartışılır. Dolayısıyla başlığın “Votka, kilise ve sinema” olması gerekir.

Anlamı tersine çeviren cümleler

Metnin ilk paragrafında çarlığın savaş sırasında içki gelirlerinden vazgeçebilmesi anlatılır. Savaşın maliyeti öylesine büyüktür ki, bir milyar rublelik votka geliri bile toplam kaynak ihtiyacının yanında önemsiz kalmaktadır. İngilizce metindeki “renounce the drink revenue” ifadesi açıkça içki gelirlerinden vazgeçmek anlamındadır.

Yılmaz Öner çevirisinde ise çarlığın:

o ufak bir meblağ tutan içki gelirlerine bile tenezzül etmekten geri kalamadığı

söylenmektedir. Böylece kaynak metnin anlamı tamamen tersine çevrilmiştir. Trotskiy, çarlığın bu gelirden vazgeçebildiğini söylerken çeviri ona bu gelirden vazgeçemediğini söyletmektedir.

Benzer bir tersine çevirme, sinema ile votka tekeli arasındaki karşılaştırmada ortaya çıkıyor. Trotskiy, yaygın bir devlet sinemaları ağı kurmanın, votka tekelini yeniden kurmaya çalışmaktan daha doğal ve işçi devletinin örgütleyici yetenekleriyle daha uyumlu olduğunu savunur.

Çeviride ise cümle şu hâle gelmiştir:

Bir işçi devletinin örgütlenme enerji ve yeteneklerine bağlı kalmak bakımından votka tekelini yeniden kurmak çok daha tabiidir.

Bu kez Trotskiy’e savunduğunun tam tersi söyletilmektedir. Kaynak metin, votka tekelinin yeniden kurulmasına karşı devlet sinemaları ağını savunurken Türkçe çeviri, votka tekelini işçi devleti açısından daha doğal bir seçenek gibi göstermektedir. Bu, ayrıntıya ilişkin bir yanlış değil, paragrafın bütün siyasal sonucunu baş aşağı çeviren bir hatadır.

Bir milyarın bir milyona dönüşmesi

Aynı bölümde çarlığın devlet meyhanelerinden elde ettiği yıllık gelirden söz edilir. İngilizce metindeki tutar “almost a billion gold rubles”, yani yaklaşık bir milyar altın rubledir.

Yılmaz Öner çevirisinde bu tutar “bir milyon altın ruble”ye dönüşmüştür. Bir milyar ile bir milyon arasındaki fark bin kattır. Üstelik makalenin ilk paragrafında da içki gelirinin bir milyar ruble dolayında olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla metnin kendi içindeki sayısal tutarlılık da gözden kaçırılmıştır.

Tek başına böyle bir hata bile çeviriyi tarihsel veya ekonomik bir tartışmada ihtiyatla kullanmayı gerektirir. Çünkü okur, kaynak metne başvurmadığı sürece verilen sayının yanlış olduğunu fark edemez.

“İşçi devleti”nin “işçi sınıfının durumu”na dönüşmesi

Trotskiy, Fourier’nin insanın doğal ihtiyaçlarını bastırmayan toplum tasarımından söz ettikten sonra işçi devletinin ne bir ruhani tarikat ne de bir manastır olduğunu belirtir. İngilizce metindeki ifade son derece açıktır: “working class state”.

Lev Trotskiy (1924)
Çeviride ise:

İşçi sınıfının durumu ne dini bir tarikat ne de bir manastır hayatına benzerdi

denmektedir. Burada state sözcüğü “devlet” yerine “durum” olarak anlaşılmıştır. Sonuçta Trotskiy’in sosyalist devletin insan doğasına ve gündelik yaşama yaklaşımı hakkındaki temel düşüncesi ortadan kaybolmuş, yerine ne anlama geldiği pek belli olmayan bir cümle gelmiştir.

Bu yanlış, yalnızca sözlükteki karşılıklardan birinin hatalı seçilmesinden kaynaklanıyor gibi görünse de, bağlamın izlenmediğini gösterir. Bir “durum” ne tarikat ne de manastır olabilir. Oysa işçi devletinin çileci bir manastır düzeni olmadığı düşüncesi paragrafın tamamıyla mantıksal bir bütünlük içindedir.

Karşıtlığın ortadan kaldırılması

Sinemanın insanlara kendi dertlerinden uzaklaşarak başkalarının yaşadıkları karşısında gülme ve ağlama olanağı verdiğini anlatan cümlede de önemli bir anlam kayması vardır. İngilizce metin, “not at your own, but at other people’s misfortunes” diyerek insanın kendi talihsizliklerine değil, başkalarının talihsizliklerine gülüp ağladığını söylüyor.

Çeviride bu ifade:

yalnızca kendinin değil başkalarının talihsizliklerine de gülmek ve ağlamak

biçimini almıştır. Kaynak metindeki “kendi başına gelenlere değil, başkalarının yaşadıklarına” karşıtlığı, “yalnızca kendi başına gelenlere değil, başkalarının yaşadıklarına da” biçimine dönüşmüştür. Küçük görünen bu değişiklik, Trotskiy’in sinema deneyimiyle ilgili psikolojik gözlemini bozmaktadır.

Benzer biçimde, kilisenin sosyalist devletten ayrılmasıyla ilgili cümlede de zaman ve mantık ilişkisi değişmiştir. Trotskiy, gerçekleşmiş olan kilise-devlet ayrılığının bıraktığı boşluğun sosyalist devlet ile sinemanın kaynaştırılmasıyla doldurulmasını önerir. Çeviri ise hem sinemanın devletle kaynaştırılmasını hem de kilisenin devletten ayrılmasını gelecekte yapılacak iki işlem gibi sunmaktadır. Kaynak metindeki tarihsel durum böylece belirsizleşmiştir.

Eksiltmeler ve serbest eklemeler

Bazı cümlelerde anlamı sınırlayan veya düşüncenin dengesini sağlayan ifadeler tamamen düşürülmüştür. Örneğin sekiz saatlik işgününün kültürel gelişme için yalnızca bir temel oluşturduğunu vurgulayan “ama yalnızca bir temel” sözü çeviride yer almamaktadır. Oysa Trotskiy’in asıl düşüncesi, çalışma süresinin kısalmasının yeni bir kültürü kendiliğinden yaratmayacağı; yalnızca bunun maddi zeminini sağlayacağıdır.

Yılmaz Öner
Sinemanın kapitalist kent yaşamındaki yerini anlatan bölümde hamam örneği tamamen atılmış, kurumların “övgüye değer olsun olmasın” vazgeçilmez oluşuna ilişkin alaycı kayıt da kaybolmuştur. Din karşıtı propagandanın etkisinin “ruhen daha cesur küçük bir azınlıkla” sınırlı olduğu belirtilirken bu azınlığı niteleyen ifade çevrilmemiştir.

Buna karşılık kaynakta bulunmayan bazı anlamlar eklenmiştir. Hıristiyan çileciliği “keşişliğe ve inzivaya çekilme” biçiminde genişletilmiş; eski düzen tarafından kısmen çarpıtılan insanlar “eski düzenin gazabına uğramış” insanlar hâline getirilmiş; sıkı örülmüş devlet meyhaneleri ağı “korkunç bir meyhane şebekesi”ne dönüşmüştür.

Bu tür eklemeler her zaman Trotskiy’in düşüncesine tamamen aykırı değildir. Ancak çevirmenin görevi, yazarın eleştirisini kendi sıfatlarıyla kuvvetlendirmek veya metni kendi anladığı biçimde yeniden anlatmak değil, kaynak metindeki düşünceyi mümkün olan en doğru biçimde aktarmaktır.

Sorun yalnızca eski Türkçe değil

Yılmaz Öner çevirisinin dili de ciddi sorunlar taşımaktadır. “Güncel alışkanlık”, “kültür uyanışına girmek”, “iş saatinde sokaklardan görülmeyen bir sosyal estetik atraksiyon”, “kültürle doyurucu geçmek” ve “halka içki içme cüretini veren sistem” gibi ifadeler Türkçede ya doğal değildir ya da kaynak metindeki kavramı yanlış karşılamaktadır.

Bununla birlikte, çeviriyi yalnızca “eski Türkçe” diye nitelendirmek asıl sorunu gözden kaçırmamıza yol açar. Eski tarihli bir çeviride bugün kullanmadığımız sözcüklerle, ağır cümlelerle veya dönemsel anlatım tercihleriyle karşılaşabiliriz. Bunlar editoryal müdahaleyle kolayca düzeltilebilir.

Buradaki temel sorun ise metnin anlam güvenilirliğidir. Bir cümlede “devlet”in “durum”a dönüşmesi, başka bir yerde bir milyarın bir milyon yapılması ve iki ayrı yerde yazarın siyasal sonucunun tersine çevrilmesi, basit bir dil eskimesiyle açıklanamaz.

İngilizce kaynak metnin kendisinin de yer yer hantal ve eskimiş bir dili vardır. Bu durum çevirmenin işini kuşkusuz güçleştirir. Ancak tam da bu nedenle çeviri, sözcüklerin ilk akla gelen karşılıklarını art arda dizmekle yapılamaz. Cümlenin önce paragraf içindeki, ardından makalenin bütünündeki işlevini çözümlemek gerekir. Anlamı bulanık bir İngilizce cümle karşısında çevirmenin görevi bu bulanıklığı Türkçede çoğaltmak değil, metnin düşünsel bağlamını dikkate alarak doğru ilişkiyi kurmaktır.

Editörlükten yeniden çeviriye

Çalışmaya başlarken mevcut metni dil bakımından düzeltmenin yeterli olacağını düşünüyordum. Fakat karşılaştırma ilerledikçe çok sayıda cümleyi yeniden çevirmek zorunda kaldım. Bazı paragraflarda mevcut yapıdan yalnızca birkaç sözcük kalabildi. Bu nedenle yapılan çalışma sıradan bir redaksiyonun veya dil düzeltmesinin sınırlarını aşarak kapsamlı bir çeviri revizyonuna dönüştü.

Buna rağmen ilk çevirmenin adını kaldırmayı doğru bulmadım. Türkçe metnin çıkış noktası Yılmaz Öner’in çevirisidir. Ancak okura karşı dürüst olabilmek için çevirinin İngilizce metinle baştan sona karşılaştırıldığını ve üzerinde çok ciddi değişiklikler yapıldığını açıkça belirtmek gerekir.

Bir klasik eserin çevirisini eleştirmek, çevirmenle kişisel bir hesaplaşma değildir. Özellikle siyasal ve teorik metinlerde çeviri hataları yalnızca üslubu bozmaz; kavramları, tarihsel olguları ve yazarın siyasal tezini de değiştirebilir. Trotskiy’in devletin votka gelirlerine yeniden dayanmasına karşı çıktığı bir metinde ona votka tekelini savundurmak, okurun cümleyi biraz zor anlamasından çok daha büyük bir sorundur.

Bu çeviri eleştirisinin amacı bir çevirmeni mahkûm etmek değil, metnin yeniden doğru biçimde okunabilmesini sağlamaktır. “Votka, kilise ve sinema” üzerinde yaptığım çalışma da bu nedenle gerekliydi. Öner’in çevirisini düzelterek hazırladığım yeni Türkçe çeviri de kusursuzluk iddiasında değildir; ama en azından Trotskiy’in ne söylediğini, hangi kavramlarla düşündüğünü ve hangi siyasal sonuçlara ulaştığını okura güvenilir biçimde aktarmaktadır.

18 Temmuz 2026

Çeviri:

Votka, kilise ve sinema

Lev Trotskiy

Sunuş

Lev Trotskiy’in “Votka, kilise ve sinema” başlıklı makalesi, 12 Temmuz 1923’te Pravda gazetesinde yayımlandı ve daha sonra Gündelik Hayatın Sorunları (Problems of Everyday Life) adlı derlemede yer aldı.

1923, Sovyetler Birliği’nin ve dünya komünist hareketinin tarihinde kritik bir dönüm noktasıydı. İç savaş sona ermiş, Yeni Ekonomi Politikası (NEP) uygulanmaya başlanmıştı; fakat aynı dönemde bürokratik yozlaşmanın ilk belirtileri de kendini gösteriyordu. Lenin ağır hastaydı ve fiilen siyasal yaşamdan çekilmişti. Trotskiy ise parti ve devlet aygıtı içinde giderek daha fazla güç kazanmakta olan bürokrasiye karşı mücadeleye girişiyordu. 8 Ekim 1923’te Merkez Komitesi’ne gönderdiği ve Sol Muhalefet’in kurucu belgelerinden biri sayılan mektubunda, Politbüro’nun “votka satışına dayalı bir bütçe oluşturma girişimini” “uğursuz bir semptom” olarak nitelendirecekti. “Votka, kilise ve sinema”, aynı yıl giderek belirginleşen bu siyasal mücadelenin kültürel cephesinde yer alan bir makaledir.

Trotskiy’in hareket noktası, çarlık düzeninden miras kalan kültürel geriliğin sosyalist inşanın önündeki en büyük engellerden biri olduğudur. Votka, kilise ve sinema onun metninde yalnızca üç ayrı toplumsal olgu değil, işçi sınıfının gündelik yaşamına ve bilincine hâkim olmak için rekabet eden üç önemli güçtür. Votka, çarlığın halkı uyuştururken devlet hazinesini doldurmasının aracıydı. “Ayyaşlar bütçesi”ne geri dönmek, sosyalist inşanın güçlüklerini aşmak yerine çarlığın en gerici yöntemlerinden birini yeniden canlandırmak anlamına gelecekti.

Kilise ise gücünü yalnızca dinsel inançtan değil, alışkanlıklardan, ritüellerden, müzikten ve gündelik hayatın tekdüzeliğini bozan toplumsal ve estetik çekiciliğinden alıyordu. Bu nedenle dinsel gericilik yalnızca eleştiri ve din karşıtı propagandayla ortadan kaldırılamazdı. Eski ritüellerin yerini daha zengin, daha çekici ve daha kültürlü yeni yaşam biçimlerinin alması gerekiyordu.

Sinema da tam bu noktada devreye girer. Trotskiy’in ifadesiyle:

İnsanları, doğanın yarattığı ve eski düzenin kısmen eğitip kısmen çarpıttığı hâlleriyle ele alıyoruz. (…) Eğlenme, oyalanma, görüp seyretme ve gülme arzusu, insan doğasının en meşru isteklerinden biridir.

Okuryazar olmayan kitlelere bile ulaşabilen, eğlendirirken eğiten ve hayal gücünü harekete geçiren sinema, meyhanenin sunduğu uyuşmaya ve kilise ritüellerinin sunduğu teselliye karşı yeni ve ilerici bir kültürel güç olabilirdi. Devlet, halkın sarhoşluğundan gelir elde etmek yerine hem kitlelerin kültürel düzeyini yükseltecek hem de gelir sağlayabilecek yaygın bir sinema ağı kurmalıydı.

Dolayısıyla burada tartışılan sorun yalnızca “kültürel” ya da ikincil bir mesele değildir. Votkaya dayalı bütçe, bürokrasinin kolay ve gerici çözümlere yönelmesini; sinemaya yatırım ise kitlelere dünyayı anlama ve değiştirme araçları sunan gerçek bir sosyalist inşayı temsil eder. Makalenin temel sorusu bugün de geçerlidir: İşçi sınıfının zihinsel ve kültürel yaşamına uyuşma, batıl inanç ve edilgenlik mi hâkim olacak; yoksa aydınlanma, kolektif kültür ve bilinçli eylem mi?

“Votka, kilise ve sinema”, Trotskiy’in sosyalizmi yalnızca üretim araçlarının toplumsallaştırılması olarak değil, insanın gündelik yaşamının, ihtiyaçlarının ve yeteneklerinin özgürleşmesi olarak kavrayan devrimci yaklaşımının çarpıcı örneklerinden biridir. Makale, Gündelik Hayatın Sorunları derlemesinin bütünüyle birlikte, Trotskiy’in ne ütopik ne de karamsar olan, insan malzemesini olduğu gibi kavrayıp dönüştürmeyi hedefleyen gerçekçi devrimciliğinin en yetkin ürünleri arasında yer alır.

Aşağıda yayımladığım Türkçe çeviri Yılmaz Öner’e ait. Ancak çeviride önemli anlam kaymaları, eksiklikler ve yer yer özgün metnin tezini tersine çeviren hatalar bulunduğundan, metni İngilizcesiyle baştan sona karşılaştırarak kapsamlı biçimde gözden geçirdim ve üzerinde ciddi değişiklikler yaptım.

* * *

İşçi sınıfının yaşamına yeni bir damga vuran iki büyük olgu var. Bunlardan biri sekiz saatlik iş gününün kabul edilmesi, diğeri ise votka satışının yasaklanmasıdır. Savaşın yol açtığı votka tekelinin tasfiyesi devrimden önce gerçekleşmişti. Savaşın gerektirdiği kaynaklar öylesine muazzamdı ki, bu ölçekte bir milyar ruble eksik ya da fazla olmasının pek bir farkı yoktu; çarlık da içki gelirlerini önemsiz bir meblağ sayarak gözden çıkarabildi. Devrim, votka tekelinin tasfiyesini gerçekleşmiş bir olgu olarak devraldı; bu durumu benimsedi, fakat bunu ilkesel gerekçelerle yaptı. Alkolizme karşı ülke çapında eğitim ve yasaklama yoluyla yürütülen mücadele, ancak yeni ekonomik düzenin bilinçli yaratıcısı hâline gelen işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesiyle hak ettiği tarihsel anlamı kazanabildi. “Ayyaşlar bütçesi”nden emperyalist savaş sırasında vazgeçilmiş olması, devletin halkı içmeye teşvik ettiği sistemin ortadan kaldırılmasının devrimin sarsılmaz kazanımlarından biri olduğu temel gerçeğini değiştirmez.

Sekiz saatlik işgününe gelince, bu devrimin doğrudan bir kazanımıydı. Sekiz saatlik işgünü, başlı başına, işçinin yaşamında köklü bir değişiklik yaratarak günün üçte ikisini fabrika çalışmasından özgürleştirdi. Bu, yaşamın kökten değiştirilmesi, gelişme ve kültür, toplumsal eğitim ve benzeri şeyler için bir temel oluşturur; ama yalnızca bir temel. Ekim Devrimi’nin başlıca önemi, her bir işçinin ekonomik durumundaki iyileşmenin bir bütün olarak işçi sınıfının maddi refahını ve kültürel düzeyini kendiliğinden yükseltmesinde yatar.

“Sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, sekiz saat serbest zaman” der işçi hareketinin eski formülü. Bizim koşullarımızda bu formül yeni bir anlam kazanır. Sekiz saatlik çalışma süresi ne kadar verimli değerlendirilirse, sekiz saatlik uyku için o ölçüde daha iyi, daha temiz ve daha sağlıklı koşullar sağlanabilir; sekiz saatlik serbest zaman da o ölçüde daha dolu ve kültürel bakımdan daha zengin hâle gelebilir.

Bu bağlamda eğlence sorunu, kültür ve eğitim açısından çok daha büyük önem kazanır. Çocuğun karakteri oyun sırasında hem açığa çıkar hem de biçimlenir. Yetişkinin karakteri de oyun ve eğlencelerinde açıkça ortaya çıkar. Ama bütün bir sınıfın karakterinin biçimlenmesinde, bu sınıf proletarya gibi genç ve ilerlemekte olan bir sınıfsa, oyun ve eğlence önemli bir yer tutmalıdır. Fransız büyük ütopyacı reformcu Fourier, Hıristiyan çileciliğini ve doğal içgüdülerin bastırılmasını reddederek, falansterlerini -geleceğin komünlerini- insan içgüdüleriyle tutkularının doğru ve akılcı biçimde kullanılması ve birleştirilmesi ilkesi üzerine kurmuştu. Bu derin bir düşüncedir. İşçi devleti ne ruhani bir tarikat ne de bir manastırdır. İnsanları, doğanın yarattığı ve eski düzenin kısmen eğitip kısmen çarpıttığı hâlleriyle ele alıyoruz. Partimizin ve devrimci devletimizin kaldıracını işletebilmek için bu canlı insan malzemesinde bir dayanak noktası arıyoruz. Eğlenme, oyalanma, görüp seyretme ve gülme arzusu, insan doğasının en meşru isteklerinden biridir. Bu arzuyu daha yüksek bir sanatsal düzeyde karşılayabiliriz; dahası, bunu yapmak zorundayız. Aynı zamanda eğlenceyi, pedagogun vesayetinden ve bıktırıcı ahlakçılık alışkanlığından kurtarılmış bir kolektif eğitim silahına dönüştürmeliyiz.

Bu bakımdan en önemli ve diğerlerinin hepsinden üstün silah, bugün için sinemadır. Görüntüye dayanan bu şaşırtıcı yenilik, daha önce benzeri görülmemiş bir hız ve başarıyla insan yaşamına nüfuz etti. Kapitalist kentlerin gündelik yaşamında sinema, hamam, birahane, kilise ve övgüye değer olsun olmasın öteki vazgeçilmez kurumlar gibi yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Sinema tutkusunun kökünde oyalanma, yeni ve olağandışı şeyler görme, kendi talihsizlikleri karşısında değil, başkalarının talihsizlikleri karşısında gülüp ağlama arzusu yatar. Sinema bu ihtiyaçları son derece dolaysız, görsel, renkli ve canlı bir biçimde karşılar; üstelik seyirciden hiçbir şey talep etmez, onun okuryazar olmasını bile gerektirmez. Bu yüzden seyirci, izlenimlerin ve duyguların bu tükenmez kaynağına minnet dolu bir sevgi besler. Bu, sosyalist eğitim enerjimizi seferber edebileceğimiz yalnızca bir nokta değil, koca bir meydandır.

Şimdiye kadar, yani neredeyse altı yıl boyunca, sinemayı hâlâ ele geçirememiş olmamız ne kadar yavaş ve eğitimsiz, hatta açık konuşmak gerekirse ne kadar aptal olduğumuzu gösteriyor. Kullanılmak için âdeta haykıran bu silah, propagandanın en iyi aracıdır: teknik propaganda, eğitsel propaganda, sanayi propagandası, alkol karşıtı propaganda, hijyen propagandası, siyasal propaganda; kısacası, dilediğiniz her türlü propaganda. Üstelik bu propaganda herkesçe erişilebilir, çekicidir, belleğe kazınır ve bir gelir kaynağı hâline de getirilebilir.

Sinema, insanları kendine çekme ve eğlendirme bakımından daha şimdiden birahane ve meyhanelerle rekabet ediyor. Bugün New York’ta ya da Paris’te sinemaların mı, meyhanelerin mi daha çok olduğunu ve bu iki işletme türünden hangisinin daha fazla gelir getirdiğini bilmiyorum. Ama her şeyden önce şu açıktır: Sinema, sekiz saatlik serbest zamanın nasıl doldurulacağı konusunda meyhaneyle rekabet etmektedir. Bu eşsiz silahı ele geçirebilir miyiz? Neden olmasın? Çarlık hükümeti birkaç yıl içinde sıkı örülmüş bir devlet meyhaneleri ağı kurmuştu. Bu işletme ağı yılda yaklaşık bir milyar altın ruble gelir sağlıyordu. İşçi hükümeti neden bir devlet sinemaları ağı kurmasın? Bu eğlence ve eğitim aygıtı giderek ulusal yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline getirilebilir. Alkolizmle mücadelede kullanılırken aynı zamanda gelir getiren bir işletmeye de dönüştürülebilir. Bu yapılabilir mi? Neden olmasın? Elbette kolay değildir. Ama her hâlükârda böyle bir girişim, sözgelimi votka tekelini yeniden kurmaya çalışmaktan çok daha doğal ve işçi devletinin örgütleyici gücü ve yetenekleriyle çok daha uyumlu olurdu.

Sinema yalnızca meyhaneyle değil, kiliseyle de rekabet ediyor. Kilisenin sosyalist devletten ayrılmasının yarattığı boşluğu, sosyalist devlet ile sinemayı kaynaştırarak doldurursak, bu rekabet kilise için ölümcül hâle gelebilir.

Rus işçi kitleleri arasında dindarlık hemen hemen yoktur. Aslında hiçbir zaman da var olmamıştır. Ortodoks Kilisesi gündelik bir alışkanlık ve bir devlet kurumuydu. Kitlelerin bilincine hiçbir zaman derinlemesine nüfuz edemediği gibi, dogmalarını ve kanonlarını halkın iç dünyasındaki duygularla da kaynaştıramadı. Bunun nedeni de aynıdır: Kilisesi de dâhil olmak üzere eski Rusya’nın kültürel geriliği. Bu nedenle Rus işçisi kültüre uyandığında, kiliseyle yalnızca alışkanlığa dayanan bütünüyle dışsal bağından kolayca kurtulur. Köylü için bu kuşkusuz daha zordur. Ama bunun nedeni köylünün kilise öğretisini daha derinden ve daha içtenlikle benimsemiş olması değildir -elbette böyle bir şey hiçbir zaman söz konusu olmamıştır-; asıl neden, köylü yaşamının ataleti ve tekdüzeliğinin kilise uygulamalarının ataleti ve tekdüzeliğiyle sıkı sıkıya iç içe geçmiş olmasıdır.

İşçilerin kiliseyle bağı -burada parti üyesi olmayan geniş işçi kitlesinden söz ediyorum- çoğunlukla alışkanlığın, özellikle de kadınların alışkanlıklarının ince ipliğine tutunur. Evlerde ikonalar hâlâ asılıdır; çünkü öteden beri oradadırlar. İkonalar duvarları süsler; onlar olmasa duvarlar çıplak kalır ve insanlar buna alışık değildir. İşçi yeni ikonalar almak zahmetine girmez ama eskilerini atacak iradeyi de kendinde bulamaz. Bahar bayramı Paskalya çöreği olmadan nasıl kutlanabilir? Paskalya çöreğinin de papaz tarafından kutsanması gerekir; yoksa ne anlamı kalır?

İnsanlar kiliseye dindar oldukları için gitmezler. Kilise parlak biçimde aydınlatılmıştır; en güzel giysilerini giymiş kadın ve erkeklerle doludur; ilahiler güzeldir. Bunlar fabrikanın, ailenin ya da sıradan sokak yaşamının sunmadığı bir dizi toplumsal-estetik çekiciliktir. İnanç yoktur ya da hemen hemen yoktur. Her durumda ruhban sınıfına saygı da ayinlerin büyüsel gücüne inanç da yoktur. Fakat bütün bunlardan kopabilecek etkin bir irade de yoktur. Oyalanma, haz ve eğlence unsurları kilise ayinlerinde büyük rol oynar. Kilise, teatral yöntemlerle görme ve koku alma duyularına -tütsü aracılığıyla-, bunlar üzerinden de hayal gücüne etki eder. İnsanın seyirlik olana, alışılmadık ve çarpıcı şeyler görüp işitmeye, yaşamın sıradan tekdüzeliğine ara vermeye duyduğu istek güçlüdür ve kökü kazınamaz; erken çocukluktan ileri yaşlılığa kadar sürer.

Geniş halk kitlelerini ayinlerden ve alışkanlık hâline gelmiş kilise bağlılığından kurtarmak için yalnızca din karşıtı propaganda yeterli değildir. Elbette bu propaganda gereklidir; fakat doğrudan pratik etkisi, ruhen daha cesur küçük bir azınlıkla sınırlıdır. Halkın büyük çoğunluğu din karşıtı propagandadan etkilenmez; ama bunun nedeni dinle manevi bağlarının çok derin olması değildir. Tam tersine, ortada hiçbir manevi bağ yoktur. Yalnızca biçimsiz, atıl ve mekanik, bilinç süzgecinden geçmemiş bir ilişki vardır. Bu ilişki, fırsat çıktığında bir alaya ya da gösterişli bir törene katılmaktan, ilahileri dinlemekten veya ellerini sallamaktan kaçınmayan sokak seyircisinin ilişkisine benzer.

Bilincin üzerine atıl bir yük gibi çöken anlamsız ritüel, yalnızca eleştiriyle ortadan kaldırılamaz; onun yerini yeni yaşam biçimleri, yeni eğlenceler, yeni ve daha kültürlü tiyatro biçimleri alabilir. Burada da akla doğal olarak tiyatronun en güçlü -çünkü en demokratik- aracı olan sinema gelir. Sırmalı ayin giysilerine bürünmüş bir ruhban sınıfına ihtiyaç duymayan sinema, beyaz perdede, bin yıllık deneyimle bilgeleşmiş en zengin kilisenin, caminin ya da sinagogun sunabileceğinden daha etkileyici seyirlik görüntüler sergiler. Kilisede yalnızca tek bir dram sahnelenir; yıldan yıla hep aynı dram. Oysa hemen yanı başındaki sinemada paganların, Yahudilerin ve Hıristiyanların bahar bayramları, ritüelleri arasındaki benzerliklerle birlikte tarihsel sıraları içinde gösterilir. Sinema eğlendirir, eğitir, görüntüleriyle hayal gücü üzerinde güçlü bir etki yaratır ve insanı kilise kapısından içeri girme ihtiyacından kurtarır. Sinema yalnızca meyhanenin değil, kilisenin de güçlü bir rakibidir. İşte ne pahasına olursa olsun ele geçirmemiz gereken araç budur!

Kaynak: Leon Trotsky, Problems of Daily Life and Other Writings on Culture & Science, Monad Press, New York, 1973, pp. 31-35. Lev Troçki, Gündelik Hayatın Sorunları - Bilim ve Kültür Üzerine Diğer Yazılar, çev. Yılmaz Öner, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000, s. 34-38.

12 Temmuz 2026

Çeviri:

Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı?

Joseph Choonara

Sunuş

Kısa bir süre önce bir arkadaşım, son yıllarda solda giderek daha fazla tartışılan “teknofeodalizm” konusunda ne okuyabileceğini sordu. Bu sorunun üzerinden fazla zaman geçmeden, Britanya’da yayımlanan Socialist Worker gazetesinde Joseph Choonara’nın Are tech bros the new feudal barons? başlıklı makalesine rastladım. Gazetenin 6 Haziran 2026 tarihli 3009. sayısında yayımlanan yazı, “teknofeodalizm” tezini kısaca tanıtıyor ve teknoloji devlerinin yükselişinin kapitalizmin yerini alan yeni bir üretim tarzının değil, kapitalist birikim ve rekabet mantığının en gelişmiş ifadelerinden biri olduğunu savunuyor.

Socialist Worker, Britanya’da faaliyet gösteren Sosyalist İşçi Partisi (Socialist Workers Party-SWP) tarafından çıkarılan devrimci sosyalist bir haftalık gazetedir. Makalenin yazarı Joseph Choonara ise Leicester Üniversitesi’nde siyasal iktisat dersleri veren bir akademisyen, International Socialism dergisinin editörü ve Marksist iktisat üzerine çeşitli makale ve kitapların yazarıdır.

Choonara’nın ve içinde yer aldığı siyasi geleneğin perspektifiyle benim siyasi görüşlerim arasında çok ciddi farklılıklar bulunuyor. Bununla birlikte Choonara, Marksist siyasal iktisat alanındaki çalışmalarını uzun süredir ilgiyle izlediğim ve görüşlerini önemseyerek okuduğum bir iktisatçıdır. Bu makalenin de teknofeodalizm tartışmasını tükettiğini ya da konuyla ilgili bütün sorulara cevap verdiğini düşünmüyorum. Ancak yazı, tartışmanın temel hatlarını ortaya koyan, kapitalizm ile feodalizm arasındaki farkı anlaşılır biçimde açıklayan ve teknoloji devlerinin günümüz kapitalizmi içindeki yerini kavramak için sağlam bir başlangıç noktası sunan güzel bir özet ve giriş metnidir.

Daha sonra makalenin, SWP’nin Türkiye’deki taraftarlarınca yayımlanan marksist.org’da Türkçeye çevrildiğini fark ettim. Türkçe çeviri 11 Haziran 2026’da Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı? başlığıyla yayımlanmıştı. Sözünü ettiğim arkadaşım İngilizce okuyamadığı için makalenin Türkçeye kazandırılmış olmasına sevindim. Ne var ki çeviriyi yeterince özenli bulmadım.

Sorun yalnızca bazı cümlelerin Türkçede ağır veya yapay durmasından ibaret değildi. İngilizce söz diziminin fazlasıyla yakından izlenmesi yer yer anlaşılması güç ifadeler ortaya çıkarmış; bazı cümlelerde ise özgün metnin anlamı zayıflamış ya da değişmişti. Daha önemlisi, Marksist siyasal iktisadın temel kavramlarından bazıları yerleşik Türkçe karşılıklarıyla verilmemişti. Örneğin surplus labour için “artı-emek” yerine “fazla emek”, labour power için “emek gücü” yerine “iş gücü” kullanılmış; coercive law, economic compulsion ve accumulation of capital gibi kavramları içeren bazı cümlelerde teorik bağlantılar yeterince açık kurulamamıştı. “Karl Marx” adının “Karl Marks” biçiminde yazılması gibi tercihler de metnin genel özensizliğini artırıyordu. Bunlara ek olarak, özgün yazının polemikçi tonu ve kimi sözcüklerdeki küçümseyici ya da ironik çağrışımlar birçok yerde kaybolmuştu.

Elbette çeviri eleştirisini bir dilbilgisi titizliğine indirgememek gerekir. Özellikle teorik bir metinde kavramların doğru karşılanması, yazarın ne söylediğinin anlaşılması bakımından belirleyicidir. “Artı-emek” ile “fazla emek”, “emek gücü” ile “iş gücü” ya da “kapitalizmin yadsınması” ile “kapitalizmin reddi” arasındaki farklar yalnızca üsluba ilişkin değildir; bunlar doğrudan doğruya teorik içeriği etkiler.

Bu nedenle, teknofeodalizm tartışmasına yararlı bir giriş sunduğunu düşündüğüm bu makalenin çevirisini özgün İngilizce metinle cümle cümle karşılaştırarak baştan sona gözden geçirmeye karar verdim. Aşağıda yayımladığım metin, marksist.org’da yer alan ilk Türkçe çevirinin dil, anlatım ve kavramsal terminoloji bakımından önemli ölçüde düzeltilmiş hâlidir.

* * *

“Teknofeodalizm” terimi, hayatımızın her alanına hükmediyor gibi görünen dev teknoloji şirketlerinin giderek artan egemenliğini tanımlamak üzere solda yaygın biçimde kullanılıyor.

Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yanis Varoufakis ve Fransız iktisatçı Cédric Durand gibi sol görüşlü isimler, bu yeni sistemin kapitalizmin yerini almakta olduğunu savunuyor. Siyaset kuramcısı Jodi Dean ise neofeodalizm terimini benzer bir anlamda kullanıyor.

Donald Trump’ın 2025’teki göreve başlama töreninde ona bağlılıklarını sunmak üzere Elon Musk’la birlikte saf tutan “tekno biraderler”, gerçekten de krallarının huzuruna çıkan feodal baronlara benziyordu.

Şirketlerin insanlığın yaratıcı birikimini yağmalayıp üretken yapay zekâ aracılığıyla bize yeniden satmaları konusunda da gelirlerini azamiye çıkarmak için çevrimiçi faaliyetlerimizden veri devşirmelerinin meşruiyeti konusunda da kaygılar var.

Ancak bunun da ötesinde, teknofeodalizm bizi ezen sisteme karşı mücadeleyi yanlış yönlendirebilecek yanıltıcı bir terimdir.

Karl Marx, yazılarında feodal ve kapitalist üretim tarzlarını birbirinden ayırır. Her ikisini de sömürüye dayalı üretim tarzları olarak görür.

Feodalizm, feodal beyin toprağına bağlı köylülerin karşılığı ödenmemiş emeğine el koymaya dayanıyordu. Feodal bey, köylünün ürününün bir kısmına el koyma ya da onu kendi malikânesinde angarya çalışmaya zorlama hakkını dayatmak için şiddete veya şiddet tehdidine başvururdu.

Kapitalizm ise farklıdır. Feodal bir köylü, toprağı işlemek için gerekli araçların bir kısmına sahip olabilirdi ya da ortaklaşa kullanılan bazı topraklardan yararlanabilirdi. Kapitalizmde ise işçiler, en önemli üretim araçlarına ancak emek güçlerini ücret karşılığında satarak erişebilirler.

Bu, Sanayi Devrimi’nin tekstil fabrikaları için ne kadar geçerliyse, günümüzün “şeytani fabrikaları”[*] -Amazon depoları ya da Çin’de akıllı telefonların monte edildiği dev Foxconn fabrikaları- için de o kadar geçerlidir.

Feodalizmde sömürü açıktı ve zor yoluyla dayatılırdı. Kapitalizmde ise sömürü ücret ilişkisinin ardına gizlenir.

Çalışma günü iki bölüme ayrılır: İşçinin ücretinin karşılığını üretecek kadar değer yarattığı süre ve geriye kalan süre. İşçi, bu ikinci bölümdeki “artı-emeği”yle kapitalistler için yeni değer üretir; kârların temelini de bu oluşturur. 

Egemenlerimiz, mülkiyetleri ya da kârları ciddi biçimde tehdit edildiğinde hâlâ zora başvururlar; ancak çoğu zaman dolaysız ekonomik zorlama yeterlidir. Köylü hanesi görece kendi kendine yeterli olabilirdi. İşçiler ise yaşayabilmek için ihtiyaç duydukları şeyleri satın almak zorunda oldukları bir piyasayla karşı karşıyadır. Bu da onları genellikle ücretli iş aramaya itmeye yeter.

Feodalizmde köylülerin çoğunun hayatı kuşkusuz son derece ağırdı. Ancak Marx’a göre feodal toplumda feodal bey, “az çok sınırlı bir ihtiyaçlar çerçevesiyle” kısıtlanmıştı ve üretimin kendi niteliği, köylülerden koparılacak artı-emeğe yönelik “sınırsız bir açlık” doğurmuyordu.

Buna karşılık kapitalizm, artı-emeğe yönelik sınırsız bir açlık duyar. Kapitalistler kural olarak birbirleriyle rekabet ederler ve bu rekabette üstünlük sağlamanın en etkili yolu, Marx’ın “sermaye birikimi” dediği süreçten geçer.

Bu, kapitalistlerin işçilerin emeğinden elde ettikleri kârın bir kısmını yeniden üretime yatırmalarını gerektirir. En güçlü üretim araçlarını kullanıma sokmak, işçilerin yaptığı işleri otomatikleştirmek ve üretim ölçeğini genişletmek, kapitalistlerin etkin biçimde rekabet edebilmelerini sağlar.

Gerekli yatırımları yapmayanlar iflasa ya da piyasanın dışına sürüklenir. Dolayısıyla rekabetçi birikim, kapitalistleri kapitalist gibi davranmaya zorlayan bir yasa olarak işler. Bu aynı zamanda sistemi oluşturan firmaların zaman içinde giderek irileşme eğilimi göstermesinin nedenlerinden biridir.

Teknoloji devleri kapitalizmin yadsınması değil, onun en gelişmiş ifadesidir. Meta, Alphabet ve Amazon gibi şirketler feodal beyler gibi değil, kâra aç kapitalist işletmeler olarak faaliyet gösterir.

Google’ın ana şirketi Alphabet’i ele alalım. Şirketin temel faaliyet alanı oldukça eski usuldür: Diğer şirketlere reklam satar. Ünlü arama motoru da dâhil olmak üzere daha geniş altyapısının büyük bir bölümü bu amaca hizmet eder. Ancak bunun için emek gücünün ve sabit sermayenin harekete geçirilmesi gerekir.

Alphabet, 200.000’e yakın işçi çalıştırıyor ve yaklaşık 250 milyar dolar değerinde gayrimenkul, tesis ve ekipmana sahip. Bu rakamlar, Ford ve General Motors gibi otomotiv devlerininkini katbekat aşıyor.

Bu yatırımlar, patentler gibi “maddi olmayan varlıklardan” çok daha büyük önem taşır; teknoloji devleri olgunlaştıkça bu durum giderek daha da belirginleşir. Bu şirketler, her kapitalistin yapmak zorunda olduğu şeyi yapıyor: Rakipleriyle rekabet edebilmek için yeni teknolojilere yatırım yapıyor ve emek gücü satın alıyorlar.

Gerçekten de Alphabet yoğun bir rekabetle karşı karşıyadır. Şirketin dijital reklamcılık pazarındaki payı, Meta ve Çinli şirket Alibaba gibi rakiplerin baskısıyla, 2016’daki yüzde 31,5 düzeyinden 2023’te yüzde 27,5’e geriledi.

Amazon hakkında da benzer şeyler söylenebilir. İki Marksist yazar, Stephen Maher ve Scott Aquanno, yakın zamanda şirket üzerine son derece değerli bir çalışma yayımladılar. Bu çalışmada, Amazon’un bir tekel olduğu ve dolayısıyla üretkenliği artıran devasa yatırımlarının bir “paradoks” sayılması gerektiği yönündeki yaygın görüşe karşı çıkıyorlar.

Maher ve Aquanno’nun gösterdiği gibi Amazon çetin bir rekabetin içindedir. Bu rekabet hem perakende sektöründeki mücadeleleri hem de bugün şirketin başlıca kâr kaynağını oluşturan bulut bilişim hizmetleri alanındaki mücadeleyi kapsar. Bunun yanı sıra Amazon, öz kaynaklarından ya da borçlanma yoluyla sağladıkları devasa miktarlardaki sermayeyi seferber edebilen en büyük şirketlerin Amazon’un faaliyet gösterdiği pazarlara girme tehdidiyle de karşı karşıyadır.

Üretken yapay zekâ, bu tür şirketler açısından rekabetin yalnızca en yeni cephesidir.

Financial Times yazarı Robin Harding, geçen aralık ayında yayımlanan bir yazısında teknoloji devlerinin yapay zekâya trilyonlarca dolar akıtmasının ardındaki mantığı şöyle açıklıyordu: “Yapay zekâ sonuçta fazla yeni değer yaratmasa bile, bu son derece değerli şirketleri korumak için sırf bir sigorta tedbiri olarak servet harcamaya fazlasıyla değer.”

Burada kapitalizmin bir başka klasik özelliğini görüyoruz: Tek tek şirketlerin bakış açısından akılcı görünen kararlar, toplumun bütünü açısından tümüyle akıldışıdır.

En çok harcama yapan şirketlerin -Meta, Alphabet, Microsoft ve Amazon- her biri, yatırımlarına oranla gelirlerinin ciddi biçimde gerilemesini bekliyor. Buna rağmen, rakiplerinin kendilerine üstünlük sağlamasını önlemek için ne olursa olsun yatırım yapmak zorunda olduklarını düşünüyorlar.

Bu süreçte topluma muazzam zarar verecekler.

Financial Times’tan bir başka gazeteci, Robert Armstrong, bunu nisan ayında açıkça şöyle ifade etmişti: “Yapay zekâ şirketleri ve geliştirdikleri modeller, her şeyden önce tek bir kurala uyacak: Yasanın çizdiği sınırlar içinde hissedarlarının getirilerini azamiye çıkarmaya çalışacaklar. Kâr yasası şirketin kendi iç ilkeleriyle çatıştığında ise her seferinde kâr galip gelecek.”

Yatırım dalgası artık son derece çarpık biçimler alıyor. Teknoloji devleri yıllardır devasa kârlarını yeniden üretime yatırmakla yetiniyorlardı. Ancak şimdi, rekabet kızıştıkça giderek daha fazla borçlanıyorlar.

Çin’in Şenzen kentindeki bir Foxconn akıllı telefon fabrikası.
Yapay zekâ balonu patladığında, teknoloji devleri ile finans sektörü arasındaki sıkı bağın krizi ekonominin geneline yayması muhtemeldir.

Bu, İran’a karşı yürütülen savaşın enerji oburu veri merkezlerinin ihtiyaç duyduğu hidrokarbonların fiyatlarını yükselttiği ve merkez bankalarını enflasyonu dizginlemek amacıyla faiz artırmaya yönelttiği mevcut koşullarda özellikle tehlikelidir.

Kapitalist gelişmenin önceki aşamalarında olduğu gibi, bu yeni teknoloji de ekonomik, ekolojik ve toplumsal krizleri körükleyecektir. Armstrong’un ifadesiyle, “Yeni olan yapay zekâdır, kapitalizm değil.”

Neyse ki kapitalizmi böylesine yıkıcı kılan dinamik, aynı zamanda sosyalizmin önünü de açar. Feodalizmde üretici güçler kesintilerle ve son derece yavaş gelişti. Feodal toplum, göreli kıtlığın hüküm sürdüğü bir dünya olarak kaldı.

Buna karşılık kapitalizm, üretici güçleri, demokratik ve sürdürülebilir biçimde örgütlendikleri takdirde insan ihtiyaçlarını karşılamanın mümkün olacağı bir düzeye taşıdı.

Kapitalizm ayrıca toplumdaki her hayati faaliyeti büyük ölçekte yoğunlaşmış insan emeğine -yani kolektif mücadeleleri aracılığıyla sisteme meydan okuyup onu devirebilecek bir işçi sınıfına- bağımlı hâle getirmiştir.

Teknofeodalizm kuramcıları haklı olsalardı ve bir tür feodalizme geri dönmüş olsaydık, bu yol da kapanmış olurdu. Bu durumda bize de sosyalizmden vazgeçip kapitalizmin bir gün yeniden canlanmasını ummak kalırdı.

Bu tür bir karamsarlık tamamen yersizdir.

Çok sayıda işçi teknoloji sektörünün bünyesine çekilmiştir. Bunlar arasında veri merkezleri inşa edenler, reklam satanlar, çip üretim tesislerini işletenler, akıllı telefonların montajını yapanlar, Amazon depolarında veya lojistik ağlarında çalışanlar, nadir toprak elementleri ya da hidrokarbonlar çıkaranlar ve daha niceleri bulunmaktadır.

Böylece bu insanlar, mevcudu şimdiden iki milyara yaklaşan ve büyümeye devam eden küresel ücretli işçi ordusuna katılıyorlar.

Teknoloji devlerinin artık acımasız çekirdeğinde yer aldığı bu sömürü ve baskı sistemini devirmek istiyorsak, umut kaynağımız işte bu küresel ücretli işçi ordusudur.

[*] “Satanic mills”, William Blake’in Jerusalem başlıklı şiirindeki “dark Satanic mills” ifadesine göndermedir. Yazar bu sözü Amazon depoları ve Foxconn fabrikaları için ironik biçimde kullanıyor. (k.ü.)

11 Temmuz 2026

From the Tsar’s cellar to Stalin’s table, and from Stalin’s table to the auction room

According to a Reuters report published on 29 May 2026, the Georgian government has opened to the public a long-sealed wine cellar in Tbilisi containing some 40,000 bottles. The collection, comprising French and Georgian wines, includes bottles dating back to the early nineteenth century. The government plans to sell the collection at auction and use the proceeds to establish a winemaking school in the country. According to Irakli Gilauri, a wine producer involved in the project, the sale will also help put Georgia on the map for international wine collectors.

The most striking aspect of the story, however, is the history of the collection. According to Reuters, the cellar contains wines from some of Bordeaux’s most celebrated châteaux that once belonged to Tsar Alexander III and his son, Nicholas II. Following the 1917 Revolution, the Soviet authorities seized the Romanov dynasty’s imperial collection. Stalin later became its “custodian” and, over time, added his own favourite Georgian wines to it.

This brief news report is a tangible piece of historical evidence, revealing more about the class character of Stalinism than whole volumes of historical scholarship.

The issue here is not Stalin’s fondness for wine or his taste for expensive vintages. We are not concerned with the personal preferences of a head of state. The real issue is that the tsarist property expropriated by the 1917 Revolution, rather than becoming the property of the people, was gradually turned into an object of private consumption for the man at the apex of the Soviet bureaucracy.

Tsarist property had been expropriated by the Revolution. This represented a historic blow against the wealth of the former ruling classes, struck in the name of the working class and the poor peasantry. Yet in the course of the bureaucratic counter-revolution, part of this nationalised wealth was turned into a source of privilege under a new social order. What remained legally state property was, in practice, placed at the disposal of the bureaucracy. Stalin’s wine cellar is a striking example of how the boundary between state ownership and bureaucratic appropriation came to be erased.

In other words, tsarist privilege was abolished in 1917; but the Stalinist bureaucracy built a new regime of privilege on the foundations of nationalised wealth. The wines from the Tsar’s cellar were now brought to the table of the Soviet bureaucracy’s new master.

To view this story merely as an instance of “personal corruption” would be inadequate. There is, of course, an outright act of bureaucratic appropriation at work here. But this cannot be reduced to Stalin’s personal greed. Rather, it is a symptom of a deeper social transformation. Once the system of state ownership created by the Revolution was severed from the democratic control of the working class, it became the foundation of the bureaucratic caste’s collective privileges.

What Trotsky wrote about the bureaucracy in The Revolution Betrayed described precisely this reality. The bureaucracy enjoyed an enormous income, not so much in money as in the form of privileges in kind: fine houses, motor cars, dachas, and the finest consumer goods from every corner of the country. The upper stratum of the bureaucratic caste lived like the big bourgeoisie in the capitalist countries.

Stalin’s wine cellar is a concrete illustration of this analysis. We are not talking about a few old bottles, a nostalgic historical curiosity, or an intriguing detail of Georgian wine culture. We are talking about the private world of luxury enjoyed by a man who presided over mass famine, the Gulag, forced collectivisation, terror, and the physical annihilation of the Bolshevik leadership.

As Vadim Rogovin documented in his monumental work Bolsheviks Against Stalinism, the Stalinist bureaucracy created isolated oases of luxury amid widespread misery. The atmosphere described in Nadezhda Mandelstam’s memoirs points to the same reality: people were divided and ranked according to the additional rations and allocations they received, the documents conferring special privileges upon them, and the different categories of pay and consumption rights to which they were entitled. Over the revolution that had begun with the promise of equality, a new social order based on hierarchy, privilege and fear had been erected.

Stalin’s wine collection is an embodiment of precisely this class reality. The wealth of the tsarist aristocracy had been expropriated by the Revolution; yet rather than being used to meet social needs under the democratic control of the working class, it had been appropriated for the personal consumption of the man at the apex of the bureaucratic counter-revolution.

Trotsky did not call Stalin “the gravedigger of the Revolution” to his face in 1927 for nothing. It is not merely old wines that lie hidden in Stalin’s cellar. What remains there are the tangible traces of how the gains of the Revolution were appropriated, how the Bolshevik Party was liquidated, how the working class was driven from power, and how the bureaucracy became a new ruling caste.

The auction plan reported by Reuters therefore provides the story with an almost perfect epilogue. The Georgian government now intends to sell the collection, use the proceeds to establish a winemaking school, and attract the attention of international collectors to the country. Stalin’s bureaucratic privilege is thus being repackaged for the cultural-heritage and luxury-consumption markets of post-Soviet capitalism.

Stalin is no longer merely a dictator; he is also a brand. His wine cellar is now being marketed not as the site of a historical crime, but as a collection with value at auction. The journey from tsarist property, through revolutionary expropriation and bureaucratic appropriation, to capitalist commodification is thus complete.

This historical chain is profoundly instructive:

It was the Tsar’s private property.

It was nationalised by the Revolution.

It was turned into an instrument of personal privilege by the Stalinist bureaucracy.

After the collapse of the Soviet Union, it was commodified by capitalism.

Such is the logic of Stalinism.

What lies hidden in Stalin’s wine cellar is the true history of Stalinism: the history not only of repression and terror, but also of privilege and luxury, of the bureaucratic appropriation of the gains of the Revolution, and ultimately of capitalist restoration.

The issue, therefore, is not who owns a few thousand old bottles. The issue is who controls and uses the wealth created by the working class and nationalised by the Revolution, and to what social ends. The Soviet bureaucracy’s answer was to safeguard its own privileges. The post-Soviet bourgeoisie’s answer is to turn that same legacy into a marketable commodity.

It was this history that made both the founding of the Fourth International and the struggle for world socialist revolution necessary. The rise of the Stalinist bureaucracy was not a product of socialism, but the result of the working class being excluded from political power. The dissolution of the Soviet Union likewise represented not the bankruptcy of socialism, but the ultimate outcome of the bureaucratic counter-revolution.

Stalin’s cellar speaks this truth in its own silent language. Those dusty bottles contain not only aged wines, but the history of a revolution betrayed.

10 Temmuz 2026

Çarın mahzeninden Stalin’in sofrasına, Stalin’in sofrasından müzayede salonuna

Reuters’ın 29 Mayıs 2026 tarihli haberine göre Gürcistan hükümeti, Tiflis’te uzun süredir kapalı tutulan yaklaşık 40.000 şişelik bir şarap mahzenini kamuoyuna açtı. Fransız ve Gürcü şaraplarından oluşan bu koleksiyonun bir bölümünün geçmişi 19. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. Gürcistan hükümeti, koleksiyonu açık artırmayla satmayı ve elde edilecek gelirle ülkede bir şarapçılık okulu kurmayı planlıyor. Projede yer alan şarap üreticisi Irakli Gilauri’ye göre bu satış, Gürcistan’ı uluslararası koleksiyonerlerin haritasına yerleştirmeye de hizmet edecek.

Haberin asıl çarpıcı tarafı ise koleksiyonun tarihi. Reuters’ın aktardığına göre mahzende, Rus Çarı III. Aleksandr’a ve oğlu II. Nikolay’a ait olan, Bordeaux’nun ünlü şatolarından gelen şaraplar da bulunuyor. 1917 Devrimi’nin ardından Romanov hanedanının emperyal koleksiyonuna Sovyet iktidarı tarafından el konulmuştu. Stalin daha sonra bu koleksiyonun “koruyucusu” haline geldi ve zamanla koleksiyona kendi sevdiği Gürcü şaraplarını da ekledi.

Bu birkaç cümlelik haber, Stalinizmin sınıf karakteri hakkında ciltler dolusu tarih kitabından daha fazla şey anlatan maddi bir belge niteliğindedir.

Burada mesele Stalin’in şarap sevmesi ya da pahalı şarap içmesi değildir. Bir devlet başkanının kişisel zevkleriyle ilgilenmiyoruz. Asıl mesele, 1917 Devrimi’nin kamulaştırdığı çarlık mülklerinin, halka ait olacakları yerde, giderek Sovyet bürokrasisinin tepesindeki kişinin özel tüketim nesnesine dönüşmesidir.

Çarlık mülklerine devrim tarafından el konulmuştu. Bu, işçi sınıfı ve yoksul köylülük adına, eski egemen sınıfların servetine vurulan tarihsel bir darbeydi. Fakat bürokratik karşı-devrim sürecinde bu kamulaştırılmış zenginliğin bir bölümü, yeni bir ayrıcalık rejiminin malzemesi haline geldi. Hukuken devlet mülkiyeti içinde görünen şeyler, fiilen bürokrasinin kullanımına tahsis edildi. Stalin’in mahzeni bu ayrımın nasıl ortadan kalktığını gösteren çarpıcı bir örnektir.

Başka bir deyişle, çarlık ayrıcalığı 1917’de tasfiye edildi; fakat Stalinist bürokrasi, kamulaştırılmış zenginlik üzerinde yeni bir ayrıcalık rejimi kurdu. Çarın mahzenindeki şaraplar, bu kez Sovyet bürokrasisinin yeni efendisinin sofrasına taşındı.

Bu hikâyeyi yalnızca “kişisel yolsuzluk” olarak görmek yetersiz kalır. Elbette burada düpedüz bir bürokratik gasp vardır. Fakat bu gasp, Stalin’in bireysel açgözlülüğünden ibaret değildir. Daha derin bir toplumsal dönüşümün belirtisidir. Devrimin yarattığı devlet mülkiyeti biçimi, işçi sınıfının demokratik denetiminden koparıldığında, bürokratik kastın kolektif ayrıcalıklarının temeline dönüştü.

Trotskiy’in İhanete Uğrayan Devrim’de bürokrasi için yazdıkları tam da bu gerçekliği anlatıyordu. Bürokrasi, parasal gelirden ziyade ayni ayrıcalıklar biçiminde muazzam bir gelire sahipti: güzel binalar, otomobiller, daçalar, ülkenin dört bir yanından gelen en iyi tüketim maddeleri. Bürokratik kastın üst tabakası, kapitalist ülkelerdeki büyük burjuvazi gibi yaşıyordu.

Stalin’in şarap mahzeni, bu tahlilin somut bir örneğidir. Birkaç eski şişeden, nostaljik bir tarih merakından ya da Gürcü şarap kültürünün ilginç bir ayrıntısından söz etmiyoruz. Kitlesel kıtlığa, Gulag’a, zorla kolektivizasyona, teröre ve Bolşevik önderlerin fiziksel imhasına öncülük eden bir adamın kişisel lüks alanından söz ediyoruz.

Vadim Rogovin’in Bolşeviklere Karşı Stalinizm adlı anıtsal çalışmasında belgelediği gibi, Stalinist bürokrasi yaygın sefaletin ortasında lüksün izole vahalarını yaratmıştı. Nadejda Mandelştam’ın anılarında aktardığı atmosfer de aynı gerçeğe işaret eder: insanlar ek tahsisatlarla, ayrıcalık belgeleriyle, farklı kategorilere ayrılmış maaş ve tüketim haklarıyla birbirlerinden ayrıştırılıyordu. Eşitlik vaadiyle yola çıkan devrimin üzerinde, hiyerarşi, ayrıcalık ve korkuya dayalı yeni bir toplumsal yapı yükselmişti.

Stalin’in şarap koleksiyonu tam da bu sınıf gerçekliğinin ifadesidir. Çarlık aristokrasisinin serveti, devrim tarafından kamulaştırılmış; fakat işçi sınıfının demokratik denetimi altında toplumsal ihtiyaçlar için kullanılacağına, bürokratik karşı-devrimin tepesindeki şahsın tüketim alanına girmişti.

Trotskiy’in 1927’de Stalin’i yüzüne karşı “devrimin mezar kazıcısı” olarak tanımlaması boşuna değildi. Stalin’in mahzeninde saklı olan yalnızca eski şaraplar değildir. Orada, devrimin kazanımlarının nasıl gasp edildiğinin, Bolşevik Partisi’nin nasıl tasfiye edildiğinin, işçi sınıfının iktidardan nasıl dışlandığının ve bürokrasinin nasıl yeni bir egemen kast haline geldiğinin maddi kalıntıları durmaktadır.

Bu nedenle Reuters haberindeki açık artırma planı, hikâyeye neredeyse kusursuz bir sonsöz ekliyor. Gürcistan hükümeti bugün bu koleksiyonu satmayı, gelirle bir şarapçılık okulu kurmayı ve ülkeyi uluslararası koleksiyonerlerin ilgisine açmayı hedefliyor. Böylece Stalin’in bürokratik ayrıcalığı, Sovyet sonrası kapitalizmin kültürel miras ve lüks tüketim piyasasına aktarılıyor.

Stalin artık yalnızca bir diktatör değil; aynı zamanda bir markadır. Onun mahzeni artık tarihsel bir suç mahalli olarak değil, müzayede değeri taşıyan bir koleksiyon olarak pazarlanmaktadır. Çarlık mülkünden devrimci kamulaştırmaya, oradan bürokratik gaspa, nihayet kapitalist metaya uzanan yolculuk böylece tamamlanmaktadır.

Bu tarihsel zincir son derece öğreticidir:

Çarın özel mülküydü.

Devrim tarafından kamulaştırıldı.

Stalinist bürokrasi tarafından kişisel ayrıcalığa dönüştürüldü.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra kapitalizm tarafından metalaştırıldı.

Stalinizmin mantığı budur.

Stalin’in şarap mahzeninde saklı olan, Stalinizmin gerçek tarihidir: yalnızca baskının ve terörün değil, aynı zamanda ayrıcalığın, lüksün, devrimin kazanımlarının bürokratik gaspının ve nihayet kapitalist restorasyonun tarihi.

Bu yüzden mesele birkaç bin eski şişenin kime ait olduğu değildir. Mesele, işçi sınıfının yarattığı ve devrimin kamulaştırdığı zenginliğin kim tarafından, hangi toplumsal amaçlarla kullanıldığıdır. Sovyet bürokrasisinin bu soruya verdiği cevap, kendi ayrıcalıklarını korumak oldu. Sovyet sonrası burjuvazinin cevabı ise aynı mirası pazarlanabilir bir metaya dönüştürmektir.

Bu tarih, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunu ve dünya sosyalist devrimi mücadelesini zorunlu kılan tarihtir. Çünkü Stalinist bürokrasinin yükselişi, sosyalizmin değil, işçi sınıfının siyasal iktidardan dışlanmasının sonucuydu. Sovyetler Birliği’nin çözülüşü de sosyalizmin iflasını değil, bürokratik karşı-devrimin nihai sonucunu ifade ediyordu.

Stalin’in mahzeni bu gerçeği kendi sessiz diliyle anlatıyor. Tozlu şişelerin içinde yalnızca yıllanmış şaraplar değil, ihanete uğramış bir devrimin tarihi duruyor.

09 Temmuz 2026

Stalinism and alcoholism in the Soviet Union (9)

The crisis and waning of the campaign

“Give us back the good old Brezhnev days!” D. Oboznenko’s 1989 poster satirises nostalgia for the Brezhnev era through the image of alcohol.
By mid-1987, the anti-alcohol campaign launched by the Gorbachev leadership in 1985 amid a major atmosphere of political mobilisation had reached a serious impasse. Official statistics still claimed significant declines in alcohol consumption, crime rates, traffic accidents and workplace absenteeism; nor was the narrative of the campaign’s success being entirely abandoned. Yet signs that the policy had run up against its limits were now becoming increasingly visible in central Party documents, in the Soviet press and in public opinion surveys.

The CPSU Central Committee’s statement issued in June 1987 was significant in this respect. The statement did not declare that the goal of “making sobriety the norm of life” had been abandoned; on the contrary, it proclaimed that the campaign would continue with determination. Yet the same text had to acknowledge that the policy was not being implemented “everywhere with the necessary perseverance, vigour and consistency”; that some party and state officials had lost interest in the campaign; and even that some were themselves given to drinking. More importantly, it noted that there had been insufficient understanding of the fact that drunkenness and alcoholism could not be eradicated through “noisy, short-term campaigns”.

The problems did not, as the Central Committee’s statement implied, stem simply from lax implementation. The basic logic of the campaign rested on detaching the alcohol problem from its social roots and attempting to solve it through administrative prohibitions, price increases, penalties and moralistic propaganda. Official channels for the sale of alcohol had been narrowed, prices had been raised, and sales hours and outlets restricted. Yet these measures did not eliminate the demand for alcohol; they drove it into informal, unregulated and often far more dangerous channels.

One of the gravest consequences of this impasse was the spread of samogon production and the use of toxic alcohol surrogates. As access to alcohol through official channels became more difficult, people turned to homemade illicit spirits, cheap colognes, lotions, perfumes, solvents, methanol, antifreeze and other chemicals.

This was also the key point that called the campaign’s official narrative of success into question. Official alcohol sales may indeed have fallen; yet this decline exaggerated the extent to which actual alcohol consumption had decreased. This contradiction is clearly visible in the graph below:

Official alcohol sales and estimated samogon production in Russia, 1980–1992

Litres of pure alcohol per capita per year

Source: Christina Gathmann and Marijke Welisch, “The Gorbachev Anti-Alcohol Campaign and Russia’s Mortality Crisis”, CESifo DICE Report, 4/2012, p. 64. The official alcohol sales data in the graph are drawn from the annual statistical yearbooks of Goskomstat and Rosstat; the estimates of illicit alcohol production are based on an extension of Nemtsov’s calculations.
During the campaign years, official alcohol sales declined sharply, while estimated samogon production rose. This showed that, rather than eliminating a substantial share of the demand for alcohol, the campaign had driven it into informal production and the black market.

Samogon was already a deeply rooted phenomenon in Soviet society; particularly in rural areas, it served as a means of payment for small services, a source of entertainment and consolation, and part of the everyday informal exchange relations of daily life. Preparing a bottle of homemade spirits in return for tasks such as carrying firewood, doing garden work or carrying out house repairs was common practice in many places. For this reason, the campaign was confronting not only illicit alcohol production, but also a broader reality in Soviet society: one bound up with shortages, service bottlenecks, the inadequacy of official distribution channels and the networks of the informal economy.

The rapid expansion of illicit alcohol production also created serious problems with sugar supplies. In 1986 and 1987, sugar sales surged dramatically; the increase recorded over those two years matched the total rise seen over the entire decade from 1970 to 1980. Although the Soviet Union was one of the world’s leading sugar producers, the demand for raw materials generated by samogon production grew so large that, by 1987, roughly one-tenth of the country’s sugar output was estimated to have been used in illicit alcohol production. Fruit thefts likewise increased as homemade wine production became more widespread.

“Three hundred glasses of tea. The sugar - separately!” Krokodil, no. 15, 1988.
Moreover, in some places this process also began to fuel organised crime. Examples such as the theft of sugar and other raw materials, the misappropriation of vodka and spirits from distilleries, and the bribing of police officers and factory managers into these networks showed that the de facto semi-prohibition created by the campaign had opened up new scope for black-market and proto-mafia networks. These networks, which had flourished during the Brezhnev era amid shortages, bribery, the informal economy and the black market, were now taking advantage of the new spheres of activity and profitability generated by the campaign.

The crisis of the campaign also made itself felt in the sphere of propaganda. The Party apparatus still regarded the media as one of the campaign’s principal instruments of mobilisation. In the last two months of 1986, more than a hundred articles on the subject were published in the central press, and there were more than fifty television broadcasts. Yet, according to the Secretariat of the Central Committee, the media were not covering the campaign in a sufficiently systematic, creative or effective manner. Journalists were slow to respond to the rise in samogon production and to the shift of alcohol consumption into the home; ministries that were delaying the transition to the production of non-alcoholic products often escaped criticism altogether. By 1988, the number of articles on the alcohol problem had fallen to less than half the 1985 level, and those that were published had become more superficial. In other words, the campaign’s capacity for ideological mobilisation was also losing its force.

Social discontent was also reflected in public opinion surveys. Soviet opinion research, which began to be conducted more regularly from 1987 onwards, showed that a significant section of the population was dissatisfied with the way the campaign was being implemented and believed that the expected results had not been achieved. This discontent increasingly came to be directed at Gorbachev personally. In his memoirs, Gorbachev acknowledges that people had grown weary of waiting in queues for hours and of being unable to obtain vodka or wine even for a special occasion, and that their anger was directed above all at the General Secretary, who was “held responsible for everything”. The nickname given to him - “the Mineral Water Secretary” - became one of the symbols of this social backlash.

The All-Union Voluntary Society for the Struggle for Sobriety, one of the most important instruments of the campaign’s bureaucratic organisation, was likewise plunged into crisis during this period. Having reached 450,000 branches shortly after its establishment and operating with thousands of local offices and a full-time staff of 6,500, this vast organisation had turned into an expensive bureaucratic apparatus whose membership dues were insufficient to cover its expenditure, with its deficits funded from the central state budget. Moreover, the Society’s own practice openly contradicted its professed commitment to “sobriety”: according to Ogonyok magazine, at least a third of its members drank alcohol, some branch heads ended up in sobering-up stations, and workers were effectively forced to attend meetings at their factories. Thus the image of “voluntary social mobilisation” was steadily losing credibility.

“Sobriety Society, District Branch.” Krokodil, no. 35, 1988.
In October 1988, the Secretariat of the Central Committee decided to “restructure” the Society’s activities. It proposed reducing the full-time apparatus by half, retaining “genuine volunteers for sobriety”, and redirecting activities towards broader “anti-alcohol education centres”. Yet these adjustments did not bring about any fundamental improvement. The easing of restrictions on alcohol sales and rumours that the Society might be dissolved further undermined morale among its members. Branches began to close, and activity began to decline. Thus the organisation that had been used at the outset of the campaign to create an image of mass support became, from 1988 on, one of the symbols of retreat and disintegration.

In the end, with a new decision taken by the Central Committee in October 1988, this form of combating alcoholism was effectively brought to an end. This did not mean that all the measures introduced under the campaign disappeared at once; some restrictions, high prices and delayed adjustments in production continued for some time. Yet the political centre of gravity had shifted. Confronted with a deepening economic crisis, the Gorbachev leadership was now turning towards accelerating perestroika, expanding enterprise autonomy, giving greater scope to profit criteria, contractual relations and market mechanisms. The anti-alcohol campaign, however, was allowed to fade away in an entirely bureaucratic manner - without a clear accounting of its results, and without being made the subject of a democratic debate before society.

As the campaign faded, it was increasingly replaced by a new line of reform more openly aimed at disciplining the working class through market discipline. Nikolai Shmelev, one of Gorbachev’s advisers, encapsulated the meaning of this shift when, in 1989, he presented the threat of losing one’s job as the most effective remedy “against laziness, drunkenness and irresponsibility”.

Thus, the fading of the anti-alcohol campaign came to signify not merely the end of an unsuccessful public health policy; it also became a telling indication of the Stalinist bureaucracy’s shift from administrative coercion and moralistic mobilisation towards market discipline and capitalist restoration.

To be continued