03 Kasım 2026





Çeviri:

Nükleer denemelerden sağ çıkan hasta bir işçi soruyor

İki gün önce Ron McKay’in derlediği Letters to Gorbachev: Life in Russia Through the Postbag of Argumenty/Fakty adlı kitabı okumaya başladım. Kitabın adını Türkçeye Gorbaçov’a Mektuplar: Argumenty/Fakty’nin Posta Çantasından Rusya’da Yaşam diye çevirmek mümkün.

Argumenty i Fakty, 1978’de Sovyetler Birliği’nde bir bülten olarak yayın hayatına başladı. Sonradan haftalık bir gazeteye dönüştü ve glasnost yıllarında öylesine yaygınlaştı ki 1990’da tirajı 33 milyonu aştı.

McKay, Sovyet yurttaşlarının glasnost yıllarında bu gazeteye gönderdikleri mektuplardan bir seçki yapmış. Bu mektuplar Türkçeye çevrilmedi. Çevrileceklerini de hiç sanmıyorum. Kitabı okurken bu mektupların Sovyetler Birliği’nin son yıllarında gündelik hayata ilişkin değerli ipuçları verdiğini düşündüm. Bu yüzden zaman zaman bu başlık altında kitaptan bir mektup yayımlayacağım.

Yayımlayacağım ilk mektup, Stalinist bürokrasinin insan sağlığına ve çevreye nasıl gaddarca yaklaştığını örneklerle anlattığım bir yazımla bağlantılı. O yazıda, Sovyetler Birliği’nin 1949–1989 arasında Kazakistan’daki Semipalatinsk nükleer deneme sahasında 456 deneme gerçekleştirdiğini ve özellikle açık havada yapılan denemelerden yayılan radyoaktif serpintinin çevrede yaşayanları radyasyona maruz bıraktığını belirtmiştim.

Aşağıdaki mektupta inşaat işçisi I. Boikova, o denemelerin yapıldığı günlerde çocukluğunun geçtiği Beskaragai köyünde neler yaşandığını anlatıyor. Yıllar sonra hâlâ bir soruya cevap arıyor.

Sözü Boikova’ya bırakalım.

* * *

Seliyarsk’ın Beskaragai köyünde doğup büyüdüm. Köy, Semipalatinsk’ten nükleer deneme sahasına doğru yaklaşık 200 kilometre uzaklıktaydı. O “tatbikatları” çok iyi hatırlıyorum. O günlerde okul olmazdı. Şimdi nükleer denemeler yer altında yapılıyor, o zamanlar açık havada yapılırdı.

Bizi sürü gibi derin bir vadiye götürür, ağzımızı iyice açıp yüzükoyun yere yatmamızı söylerlerdi. Ağzımızı açık tutarsak kulak zarlarımızın yırtılmayacağını söylerlerdi. Ama biz çocuktuk elbette, ne olduğunu görmek istiyorduk. Biz de baktık. Nükleer bomba taşıyan üç uçağın gökyüzünde daireler çizdiğini, bombayı bırakıp hemen uzaklaştığını gördük. Bomba, göz kamaştıran beyaz bir ışık içinde ağır ağır iniyordu. Yere düştüğünde havaya bir bulut yükseliyor, bildik mantar biçimini alıyordu. Mantar bulutu beyazımsı ya da grimsi pembeydi. Dalga dalga kabarıyor, döne döne gökyüzüne yayılıyordu. Sonunda dağılıp dumana dönüşüyor, çölün, tarlaların ve İrtiş Nehri’nin üzerine çöküyordu. Her şey rüzgâra bağlıydı.

Bazen Abolsk bölgesine doğru giderdi, bazen de bize doğru. Bir de ses dalgası vardı. Hemen hemen anında gelir, insanları yere devirirdi. Kediler, köpekler, sığırlar ve öteki evcil hayvanlar paniğe kapılıp kaçışırdı. Sirenlerin uğultusuna miyavlamalar, havlamalar, böğürmeler karışırdı. Korkunçtu, sanki dünyanın sonu gelmişti.

Kazakistan’daki eski Semipalatinsk nükleer deneme sahasında bir krater. Fotoğraf: CTBTO.
Okulumuz köydeki tek iki katlı binaydı. Bir “tatbikat” sırasında üst katı bıçakla kesilmiş gibi kopup gitti. Birçok ev yıkıldı. Sonra askerler bize yeni bir okul yaptılar, evleri de yeniden inşa ettiler. Kışın yapılan denemelerden sonra hava değişir, yaz gibi ısınırdı. İrtiş’in üzerindeki buz tümüyle erirdi. Bazen denemeleri gece yaparlardı. Çocukları uyandırır, aceleyle yataklarından kaldırır, kışsa sıkı sıkı giydirip vadiye götürürlerdi. Gece patlamanın etkisi gerçekten çarpıcıydı. Ortalık güneşli bir gündekinden bile daha aydınlık olurdu. Saman yığınında iğne bulabilirdiniz.

O günlerden o kadar çok anım var ki hepsini anlatmak çok uzun sürer. Hiroşima’yı, Nagazaki’yi çok duyardık. Amerikalılar ne korkunç şey yapmışlardı, nükleer silahlarını insanlar üzerinde denemişlerdi! Ama Sovyetler Birliği’nde de nükleer bombaların insanlar üzerinde, yani bizim üzerimizde denendiğinden kimse söz etmezdi. Belli ki o zaman bizi insandan saymıyorlardı. Şimdi de saymıyorlar zaten. Radyasyona maruz kaldığımız hâlde bizi hiçbir zaman sağlık kontrolünden geçirmediler. Köyümüzde insanlar lösemiden ölüyordu. Ama nedense bu konu örtbas edilmeliydi ve biz çocuklar bu esrarengiz hastalık hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. 1963’te ailem aynı ilde, Semipalatinsk’in 560 kilometre güneyindeki Urdşar köyüne taşındı.

Ben bir teknik okulda okuyordum, erkek kardeşim de Semipalatinsk’te okula gidiyordu. Ötekiler o zamana kadar evden ayrılmıştı. Sonra şehirde iki yıl çalıştım ve Urdşar’a döndüm. 1986’ya kadar orada kaldım. Annemle babam öldüler. Babam 57, annem 59 yaşındaydı. 2 Ocak 1986’da ailemi alıp öteki akrabalarımın yaşadığı Novokuznetsk’e gittim. Bize yazmış, Novokuznetsk’te yiyecek sıkıntısının o kadar kötü olmadığını söylemişlerdi. Bizim ilde ise yiyecek neredeyse yoktu. 1989’a kadar Novokuznetsk’in çevre bakımından Sovyetler Birliği’nin en temiz şehri olduğunu bilmiyordum.

Yıllarca nükleer denemelere ve bunların korkunç sonuçlarına katlandığımız hâlde bize neden hiçbir tazminat verilmediğini bilmek istiyorum. Sağlığa zararlı koşullarda çalışanlara erken emeklilik hakkı tanınıyor. Biz ise elimizi sürdüğümüz her şeyin sağlığımızı tehdit ettiği bir yerde yaşadık ve bize hiçbir şey verilmiyor. Kırk sekiz yaşındayım ve sürekli hastayım. Yüksek tansiyonum, kalp iskemim ve daha bir dizi rahatsızlığım var. Yakınmak istemiyorum. Nükleer denemelerden sağ çıkan bizler şimdi herhangi bir yardım bekleyebilir miyiz, yalnızca bunu bilmek istiyorum. Bize hiçbir zaman herhangi bir destek sağlanmadı. İhtiyacımız olduğunda gidebileceğimiz bir sanatoryum yoktu, özel fon yoktu, hiçbir şey yoktu.

I. Boikova, inşaat işçisi

Kaynak: Ron McKay (der.), Letters to Gorbachev: Life in Russia Through the Postbag of Argumenty/Fakty, s. 80-81. Türkçe çeviri kitaptaki İngilizce metinden yapılmıştır.

02 Kasım 2026

What was the Comintern doing while Stalin was speaking?

The date is 25 November 1940.

Dimitrov is summoned to see Stalin.

There he finds Molotov and Dekanozov. Molotov is People’s Commissar for Foreign Affairs; Dekanozov is his deputy and the newly appointed Soviet ambassador to Germany.[1]

Stalin speaks of supporting Bulgaria’s territorial claims against Turkey and Greece, and of seeking bases in the Straits. Then comes the sentence expressing his intention to expel the Turks to Asia: “We shall drive the Turks into Asia.” Displaying a staggering ignorance of Turkey’s demographic composition, he puts the number of Turks at six or seven million. His deep contempt for Turkey and the Turks is unmistakable. Dimitrov’s notes record no objection to Stalin’s remarks from any of the other three men present.[2]

What objection, you may ask. And you would have a point. After all, the three men facing Stalin are experienced enough Stalinists to know what such an objection might mean.

Now let us turn the clock back some twenty years and ask: what was the Comintern originally, before its general secretary became little more than an instrument of Stalin’s will?

Founded at a congress held in Moscow from 2 to 6 March 1919, the Third International aimed to organise the socialist world revolution. The world revolution required a world communist party. Going beyond the federal structure of the earlier Internationals, the Comintern sought to unite communist parties on the basis of a common programme, organisation and discipline.

The World Stands on a Volcano... (1921),
Vladimir Mayakovsky. The banner
reads "Comintern".

Of course, its view of the world extended beyond Europe. It vigorously challenged colonialist attitudes within the Second International and regarded the liberation struggles of colonial and semi-colonial peoples as an integral part of the world revolution. The Second Congress in 1920 and the Congress of the Peoples of the East in Baku were important expressions of this orientation. The founding of the Communist Party of Turkey (TKP), originally named the Türkiye Komünist Fırkası (fırka being the older Turkish word for “party”), was also part of this revolutionary orientation.

But where do things stand twenty years later?

The general secretary of the world party sits in a meeting where Stalin speaks of driving an entire people -children, women and men alike- into Asia. Moreover, after hearing these appalling words, he puts into practice the Soviet foreign policy outlined at that same meeting. He sends a telegram to the Stalinist party in Bulgaria, instructing it to launch a campaign in support of the Soviet government’s proposal for a mutual assistance pact, to mobilise members of parliament, and to call for the proposal’s unconditional acceptance. The next day, he tells Stalin what he has done; he reports back. The Kremlin’s foreign policy calculations are turned into a campaign assignment for a “communist” party.[3]

This transformation, of course, did not take place overnight. The bureaucratic political counter-revolution that unfolded in the Soviet Union from the mid-1920s onwards also corrupted the Comintern and caused it to rot from within. By the end of the decade, the party of world revolution had been turned into an apparatus subordinate to the foreign policy needs of the Kremlin bureaucracy.

Reading Dimitrov’s diary entries raises some questions: had the TKP, itself a member of the Comintern, been consulted when Turkey’s territory and people were being spoken of in such terms? Had these ideas been discussed within the Comintern’s decision-making bodies and among its member parties?

Dimitrov’s diary entry contains no trace of any such discussion, or even of the TKP having been informed. What we see is the Comintern’s general secretary unquestioningly putting into practice a policy -or rather, an instruction- set out by Stalin within a small circle.

Stalin (1940)

But then, who bothers to ask them? When the infallible, great and glorious leader has thought of everything, why should anyone else need to think?

This is precisely what Trotskyists mean when they say that the Comintern was transformed into an instrument serving the foreign policy interests of the privileged Soviet bureaucracy.

Some two and a half years later, it would be the Comintern’s own turn.

As Stalin sought to consolidate his alliance with the two major imperialist powers, Britain and the United States, the organisation’s continued existence was no longer deemed necessary. The formal procedures for dissolution were carried out: Presidium resolutions were adopted, and the member parties’ approval was secured.

But no genuine debate took place. Indeed, Dimitrov’s diary shows that the draft had first been approved by Stalin and that the procedure to be followed had also been agreed with him. The process was completed in June 1943, and the lifeless body of the Comintern -brain-dead as a revolutionary organisation for many years- was finally laid to rest.[4]

[1] Vladimir Georgiyevich Dekanozov (1898-1953) came from the Soviet security apparatus and was one of Beria’s close associates. He left for Berlin on 26 November 1940. See Steinhardt’s telegram of 24 November 1940 and the editorial note.

[2] Georgi Dimitrov, Günlük, vol. 2, trans. Rüstem Aziz, TÜSTAV, 2004, entry for 25 November 1940, pp. 36-37.

[3] Ibid., entries for 25-26 November 1940, p. 37.

[4] See “On the Dissolution of the Comintern”, drawn from Dimitrov’s diary entries, and Standley’s telegram of 10 June 1943.

01 Kasım 2026

Stalin konuşurken Komintern ne yapıyordu?

Tarih 25 Kasım 1940.

Dimitrov, Stalin’in yanına çağrılıyor.

Orada Molotov ve Dekanozov’u buluyor. Molotov dışişleri halk komiseri; Dekanozov ise yardımcısı ve Almanya’ya yeni atanmış Sovyet büyükelçisi.[1]

Stalin, Bulgaristan’ın Türkiye ve Yunanistan’a yönelik toprak taleplerini desteklemekten, Boğazlarda üs istemekten söz ediyor. Ardından Türkleri Asya’ya sürme niyetini dile getiren cümle geliyor: “BizTürkleri Asya’ya kovacağız.” Türkiye’nin nüfus yapısı konusunda akıl almaz bir cehalet sergileyerek Türklerin sayısını da altı yedi milyon olarak veriyor. Türkiye’ye ve Türklere yönelik derin bir horgörü taşıdığı çok açık. Dimitrov’un notlarında Stalin’in bu sözlerine karşı diğer üç kişinin herhangi bir itirazı yer almıyor.[2]

Ne itirazı diye sorabilirsiniz. Haksız da olmazsınız. Stalin’in karşısındaki bu üç kişi, böyle bir itirazın ne anlama gelebileceğini bilecek kadar deneyimli Stalinistlerdi ne de olsa.

Şimdi filmi yirmi yıl kadar geriye saralım ve soralım: Genel sekreteri Stalin’in emir erine dönüşmüş olan Komintern başlangıçta neydi?

2-6 Mart 1919’da Moskova’da toplanan bir kongrede kurulan Üçüncü Enternasyonal, sosyalist dünya devrimini örgütlemeyi amaçlıyordu. Dünya devriminin bir dünya komünist partisine ihtiyacı vardı. Komintern, önceki Enternasyonallerin federatif yapısını aşarak komünist partileri ortak bir program, örgütlenme ve disiplin temelinde birleştirmeyi amaçlıyordu.

Vladimir Mayakovski, Dünya bir
yanardağın üzerinde duruyor…

(1921). Dünya devrimi fikrini işleyen
görselde kızıl figürün taşıdığı bayrakta
“Komintern” yazıyor.
Elbette dünyayı Avrupa’dan ibaret görmüyordu. İkinci Enternasyonal içindeki sömürgeci anlayışlarla tüm gücüyle hesaplaşıyor; sömürge ve yarı-sömürge halkların kurtuluş mücadelesini dünya devriminin ayrılmaz parçası sayıyordu. 1920’deki İkinci Kongre ve Bakû Doğu Halkları Kurultayı bu yönelişin önemli ifadeleriydi. TKP’nin -kuruluşundaki adıyla Türkiye Komünist Fırkası’nın- doğuşu da aynı devrimci yönelişin bir parçasıydı.

Peki, yirmi yıl sonra nereye gelinmişti?

Dünya partisinin genel sekreteri, Stalin’in koca bir halkı çocuğuyla, kadınıyla, erkeğiyle Asya’ya kovmaktan söz ettiği toplantıda oturuyor. Üstelik bu korkunç sözleri dinledikten sonra, aynı görüşmede açıklanan Sovyet dış politikasını uygulamaya koyuyor. Bulgaristan’daki Stalinist partiye telgraf göndererek Sovyet hükümetinin karşılıklı yardım anlaşması önerisini destekleyen bir kampanya başlatmalarını, milletvekillerini seferber etmelerini ve önerinin koşulsuz kabulünü istemelerini bildiriyor. Ertesi gün de yaptığını Stalin’e aktarıyor; rapor veriyor. Kremlin’in dış politika hesabı, bir “komünist” partisinin kampanya görevine çevriliyor.[3]

Bu dönüşüm elbette bir gecede gerçekleşmedi. Sovyetler Birliği’nde 1920’lerin ortalarından itibaren ilerleyen bürokratik siyasi karşı devrim, Komintern’i de yozlaştırıp çürüttü. On yılın sonunda dünya devriminin partisi, Kremlin bürokrasisinin dış politika ihtiyaçlarına tâbi bir aparat hâline getirilmişti.

Dimitrov’un günlüğüne düştüğü notları okurken insanın aklına bazı sorular geliyor: Türkiye’nin toprakları ve halkı hakkında böyle konuşulurken Komintern’in üyesi olan TKP’ye danışılmış mıydı? Bu düşünceler Komintern’in yetkili organlarında ve üye partiler arasında tartışılmış mıydı?

Dimitrov’un bu kaydında böyle bir tartışmanın, hatta TKP’ye bilgi verildiğinin izi yok. Gördüğümüz, Stalin’in dar bir çevrede açıkladığı politikanın, daha doğrusu verdiği talimatın Komintern genel sekreteri tarafından sorgusuz sualsiz uygulamaya aktarılmasıdır.

Stalin (1940)
Zaten onlara soran kim? Yanılmaz, büyük ve yüce önder her şeyi düşünmüşken başkalarının düşünmesine ne gerek var?

Trotskistlerin, Komintern’in ayrıcalıklı Sovyet bürokrasisinin dış politika çıkarlarının bir aracına dönüştürüldüğünü söylerken kastettikleri işte tam da budur.

Yaklaşık iki buçuk yıl sonra sıra Komintern’in kendisine gelecekti.

Stalin’in iki büyük emperyalist güçle, Britanya ve ABD ile ittifakını sağlamlaştırma siyaseti içinde örgütün varlığına artık gerek görülmeyecekti. Kapatmanın örgütsel işlemleri yürütüldü: Prezidyum kararları alındı, üye partilerin onayları toplandı.

Ama gerçek bir tartışma yapılmadı. Zaten Dimitrov’un günlüğü de taslağın önce Stalin’in onayından geçtiğini, izlenecek usulün de onunla kararlaştırıldığını gösteriyor. Haziran 1943’te süreç tamamlandı ve devrimci bir örgüt olarak beyin ölümü uzun yıllar önce gerçekleşmiş olan Komintern’in cansız bedeni nihayet toprağa verildi.[4]

[1] Vladimir Georgiyeviç Dekanozov (1898-1953), Sovyet güvenlik aygıtından gelen, Beriya’nın yakın çalışma arkadaşlarından biriydi. Berlin’e 26 Kasım 1940’ta hareket etti. Bkz. Steinhardt’ın 24 Kasım 1940 tarihli telgrafı ve editör notu.

[2] Georgi Dimitrov, Günlük, c. 2, çev. Rüstem Aziz, TÜSTAV, 2004, 25 Kasım 1940 tarihli kayıt, s. 36-37.

[3] Aynı yerde, 25-26 Kasım 1940 tarihli kayıtlar, s. 37.

[4] Bkz. Dimitrov’un günlük kayıtlarından “On the Dissolution of the Comintern” ve Standley’nin 10 Haziran 1943 tarihli telgrafı.

27 Ekim 2026

Candan Badem’s changing view:

From denial to an apologist’s acceptance

Candan Badem

I return to this subject once again. Regular readers of this blog will by now be used to this: I continue to examine the Stalin leadership’s demands for Turkish territory and bases in the Straits through the various sources I come across. Links to my previous articles can be found below.

This time, however, I shall focus not on a new diplomatic document or the memoirs of a Soviet leader, but on two articles by the same author, published seven years apart.

The author is the Stalinist historian Candan Badem. His first article appeared on soL Haber on 4 November 2008 under the pseudonym Kıvılcım Çağla. Its title posed a question: “Stalin Kars ve Ardahan’ı İstedi mi?” (Did Stalin Demand Kars and Ardahan?). His second article appeared on İleri Haber on 28 September 2015 under the title “Bir kez daha Kars, Ardahan ve Stalin” (Once Again: Kars, Ardahan and Stalin).[1]

Reading the two articles back to back is highly instructive. The differences between them are not merely a matter of new information being added. Badem’s conclusion also changes. But has accepting the historical fact been enough for him to move away from the political outlook that previously led him to deny it? That is the question I wish to explore.

No written diplomatic note, no demand?

In his 2008 article, Badem argues that it has not been proven that the Soviet Union demanded territory from Turkey. He also sets his own criterion for what would count as proof: a written diplomatic note from Stalin or the Soviet government must be produced.

There is a fundamental methodological problem here. Can the fact that a foreign minister conveyed a demand to another country’s ambassador be established only if that demand was also set out in a diplomatic note? Why should records of meetings, testimony from those involved, discussions of the same issue with other states, and mutually corroborating documents not count as sufficient evidence?

Investigating whether such a diplomatic note exists is, of course, necessary. But insisting that a single type of document drawn up in a particular form is indispensable as proof narrows the scope of historical research; in this case, it also serves as a line of defence that deliberately excludes other sources capable of confirming Stalin’s territorial demands.

Badem’s 2015 article itself brings this problem into focus. In that article, too, he states that no official Soviet note concerning the territorial demand has come to light. Yet he now accepts that the demand was made.

So it is possible to reach that conclusion without a written diplomatic note after all.

New documents and an old criterion

Chuyev and Molotov in front
of a portrait of Stalin

In his second article, Badem states that he has obtained new information from Russian, Armenian and British archives. He cites documents published by the Armenian State Archives, Cemil Hasanlı’s research and Molotov’s conversations with Feliks Chuyev as the basis for his assessment.

Yet it is not just the amount of information that has changed. The requirement that a particular form of proof must be produced, laid down in the earlier article, is also abandoned in practice. Alongside the new conclusion, we are therefore entitled to expect an explanation of why the old criterion was mistaken.

Moreover, Molotov’s conversations were a source Badem had already used in 2008. The issue, therefore, is not simply one of archives that became available later. The way an already available source was read and interpreted also needs to be questioned.

In earlier articles, I examined Molotov’s statements acknowledging that demands had been made for Turkish territory and bases in the Straits. The difference between Badem’s two articles is also striking in their use of this source.

Who was responsible for the acknowledged demand?

In his 2015 article, Badem now accepts that the Soviet leadership demanded territory from Turkey. He argues that Stalin acted with excessive self-confidence and was unrealistic. He also notes that this move drew Turkey closer to the United States.

Yet in explaining the demands, he gives considerable weight to the expectations of Georgia and Armenia. He argues that the Soviet leadership sought to satisfy these republics.

This explanation recalls the narrative we previously encountered when examining official Soviet historiography. There is, however, a difference: Badem explicitly acknowledges Stalin’s responsibility. Even so, by explaining the policy in terms of a desire to satisfy the republics, he relegates the Kremlin’s own strategic objectives to the background.

Of course, such expectations may well have existed in Georgia and Armenia. But expectations within those republics and their translation into Soviet foreign policy are two different matters. A foreign policy initiative on this scale, especially under Stalin, could not possibly have been pursued independently of the central leadership and Stalin himself. Responsibility for advancing these demands through diplomatic channels lay with the Kremlin bureaucracy and with Stalin at its head.

Indeed, Badem’s own account refers to Stalin’s insistence and the instructions he gave to Molotov. The same text therefore also shows that the question of responsibility cannot be explained away by reference to the republics’ expectations.

Where does the 1940 record fit into this explanation?

Badem states that the Soviet leadership wanted to obtain territory from Turkey, which had pursued a pro-German policy throughout the war. The demands are thus presented largely as a response to Turkey’s wartime conduct and are, at least in part, justified on that basis.

Yet the history of the Soviet objective of securing bases in the Straits reveals the limits of this explanation.


Molotov in conversation with Adolf Hitler (1940)
The diplomatic documents from November 1940 that I examined previously clearly show that the Soviet Union sought bases in the Straits in its negotiations with Nazi Germany. Dimitrov’s diary entry for 25 November 1940 also records Stalin explaining the same objective to his inner circle.

Moreover, during this discussion, Stalin expresses support for Bulgaria’s territorial claims against Turkey and also speaks of driving the Turks into Asia.

None of this, of course, proves that the specific territorial demands advanced in 1945 had already been worked out in every detail five years earlier. The details must have changed in various ways over the intervening five years. Yet it is clear that the objective of securing bases in the Straits did not arise solely as a reaction to Turkey’s wartime conduct. That objective already existed when the Soviet Union was negotiating with Nazi Germany. Stalin’s remarks, as recorded in Dimitrov’s diary, clearly show that in 1940 he was contemplating reducing Turkey’s size by taking territory from it in both the west and the east.

Does the Turkish bourgeoisie’s choice justify Stalin?

The most problematic part of the second article, however, is its conclusion.

Badem argues that the Turkish bourgeoisie’s preference for integration with the West predated the Soviet demands. There is some validity to this observation. To explain Turkey’s turn towards the United States and its entry into NATO solely in terms of Stalin’s demands would be to overlook the decisive influence of world-historical developments, domestic class relations and the choices made by the ruling classes.

Yet it does not follow that the Stalin leadership’s responsibility is diminished. The Turkish bourgeoisie’s desire for integration with the West and the impact of Soviet policy on that process can be examined together; indeed, that is how the issue ought to be analysed.

Badem, however, concludes his article by arguing that those who do not oppose Turkey’s transformation into a US and NATO base cannot object to the Soviet demand for joint bases.

This line of reasoning may expose the inconsistency and hypocrisy of such circles. It does not, however, demonstrate that the Soviet demand was justified.

Moreover, it does not address a socialist position that opposes both US military and political domination of Turkey and the Stalin leadership’s demands for territory and bases. Why should we have to choose between the two?

What comes after denial?

Badem’s second article differs from the first. His acknowledgement that the demands were made and his criticism of Stalin’s policy are significant. This change deserves recognition.

Yet the standard of proof set in the first article remains unquestioned; in the second, the acknowledgement of the historical fact is followed by explanations that limit responsibility and seek to invalidate criticism on the basis of the critic’s political identity.

Thus, the defence retreats in the face of historical fact, only to continue on another level.

We do not need to defend Stalin’s reactionary foreign policy to criticise the anti-communism of Turkey’s ruling classes and their ties to imperialism. Once defending socialism is treated as necessarily entailing the justification of Stalin’s demands for territory and bases, historical facts themselves begin to be distorted to suit the needs of that defence. This is precisely the method Stalinist apologetics has always employed.

[1] Kıvılcım Çağla, “Stalin Kars ve Ardahan’ı İstedi mi?”, soL Haber, 4 November 2008; Candan Badem, “Bir kez daha Kars, Ardahan ve Stalin”, İleri Haber, 28 September 2015. The date of the second article is taken from a record of the page preserved in search engine results.

Previous articles on the subject:

Crashing into the hard truth while trying to turn history on its head

Molotov Speaks: territorial and Straits base demands on Turkey in 1945

What do Khrushchev’s memoirs tell us?

The Kremlin’s mid-1970s “diplomatic” manoeuvre

Stalin looking at the map

A demand predating 1945: Bases in the Straits

Hazal Yalın’s Footnote

Stalin: “We shall drive the Turks into Asia”

25 Ekim 2026

Candan Badem’in değişen görüşü:

İnkârdan özürcü kabule

Candan Badem
Bu konuya yeniden dönüyorum. Blogu izleyenler artık alışmıştır: Stalin yönetiminin Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep etmesi meselesini, karşıma çıkan farklı kaynaklar üzerinden ele almaya devam ediyorum. Önceki yazıların bağlantılarını aşağıda bulabilirsiniz.

Bu kez yeni bir diplomatik belge veya bir Sovyet yöneticisinin anıları üzerinde değil, aynı yazarın yedi yıl arayla yayımlanmış iki makalesi üzerinde duracağız.

Yazar, Stalinist tarihçi Candan Badem. İlk yazısını Kıvılcım Çağla takma adıyla 4 Kasım 2008’de soL Haber’de yayımlamış. Başlığı bir soru: “Stalin Kars ve Ardahan’ı İstedi mi?” İkinci yazısı ise 28 Eylül 2015’te İleri Haber’de, “Bir kez daha Kars, Ardahan ve Stalin” başlığıyla yayımlanmış.[1]

İki yazıyı art arda okumak son derece öğretici. Çünkü bu iki yazının arasındaki farklılıklar yalnızca yeni bilgilerin eklenmesinden ibaret değil. Badem’in vardığı sonuç da değişiyor. Ancak tarihsel olguyu kabul etmek, onu daha önce reddetmesine yol açan siyasi yaklaşımdan uzaklaşmaya yetmiş mi? Üzerinde durmak istediğim soru bu.

Yazılı nota yoksa talep de yok mu?

Badem, 2008 tarihli yazısında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak istediğinin kanıtlanmadığını savunuyor. Kanıtın hangi biçimde olması gerektiğini de kendisi belirliyor: Stalin’in veya Sovyet hükümetinin yazılı notası gösterilmeli.

Burada yöntemle ilgili temel bir sorun var. Bir dışişleri bakanının başka bir ülkenin büyükelçisine ilettiği talebin tarihsel varlığı, yalnızca o talebin ayrıca diplomatik nota hâline getirilmesiyle mi kanıtlanabilir? Görüşme kayıtları, tarafların tanıklıkları, başka devletlerle yapılan görüşmelerde aynı konunun ele alınması ve birbirini doğrulayan belgeler neden yeterli sayılmasın?

Diplomatik notanın bulunup bulunmadığını araştırmak elbette gerekli. Fakat belirli biçimde düzenlenmiş tek bir belge türünü zorunlu kanıt ilan etmek, tarihsel araştırmayı daraltıyor; bu örnekte de Stalin’in toprak talebini doğrulayabilecek diğer kaynakları kasıtlı olarak devre dışı bırakan bir savunma işlevi görüyor.

Badem’in 2015’teki yazısı, bu sorunu kendiliğinden görünür kılıyor. Çünkü ikinci yazıda da toprak talebine ilişkin resmî bir Sovyet notasının ortaya çıkmadığını söylüyor. Buna rağmen artık talebin varlığını kabul ediyor.

Demek ki yazılı nota olmadan da bu sonuca ulaşılabiliyormuş.

Yeni belgeler ve eski ölçüt

Çuyev ve Molotov Stalin'in
portresinin önünde
Badem, ikinci yazısında Rusya, Ermenistan ve İngiltere arşivlerinden yeni bilgilere ulaştığını belirtiyor. Ermenistan devlet arşivinin yayımladığı belgeleri, Cemil Hasanlı’nın çalışmasını ve Molotov’un Feliks Çuyev’le söyleşilerini değerlendirmesine dayanak gösteriyor.

Ancak değişen yalnızca bilgi miktarı değil. Önceki yazıda konulan zorunlu kanıt koşulu da fiilen terk ediliyor. Bu durumda, yeni sonucun yanında eski ölçütün neden yanlış olduğunun da açıklanmasını beklemek hakkımız.

Üstelik Molotov’un söyleşileri, Badem’in 2008’de de kullandığı bir kaynak. Dolayısıyla mesele yalnızca sonradan açılan arşivlerden ibaret değil. Daha önce mevcut olan bir kaynağın nasıl okunduğu da sorgulanmayı gerektiriyor.

Ben önceki yazılarda Molotov’un Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep edildiğini kabul eden açıklamalarını ele almıştım. Badem’in iki yazısı arasındaki fark, bu kaynağın kullanımı bakımından da dikkat çekici.

Kabul edilen talebin sorumlusu kim?

Badem, 2015’te artık Sovyet yönetiminin Türkiye’den toprak istediğini kabul ediyor. Stalin’in aşırı özgüvenle hareket ettiğini ve gerçekçi davranmadığını söylüyor. Bu girişimin Türkiye’yi ABD’ye daha fazla yakınlaştırdığını da belirtiyor.

Bununla birlikte talepleri açıklarken Gürcistan ve Ermenistan’ın beklentilerine önemli bir yer veriyor. Sovyet yönetiminin bu cumhuriyetleri memnun etmek istediğini ileri sürüyor.

Bu açıklama, daha önce resmî Sovyet tarihini incelerken karşılaştığımız anlatıyı hatırlatıyor. Ancak arada bir fark var: Badem, Stalin’in sorumluluğunu açıkça kabul ediyor. Buna rağmen politikanın gerekçesini cumhuriyetleri memnun etme isteğine bağlaması, Kremlin’in kendi stratejik hedeflerini geri plana itiyor.

Elbette Gürcistan ve Ermenistan’da bu yönde beklentiler bulunmuş olabilir. Ancak cumhuriyetlerdeki beklentilerle bunların Sovyet dış politikasına dönüştürülmesi ayrı meselelerdir. Bu ölçekte bir dış politika girişiminin, hele de Stalin döneminde, merkezî yönetimden ve bizzat Stalin’den bağımsız yürütülmesi kesinlikle söz konusu olamazdı. Taleplerin diplomatik düzeyde ileri sürülmesinin sorumluluğu Kremlin bürokrasisine ve onun tepesindeki Stalin’e aittir.

Nitekim Badem’in kendi anlatısında da Stalin’in ısrarı ve Molotov’a verdiği talimat yer alıyor. Dolayısıyla aynı metin, sorumluluğun cumhuriyetlerin beklentileriyle açıklanamayacağını da gösteriyor.

1940 kaydı bu açıklamanın neresinde?

Badem, Sovyet önderliğinin savaş boyunca Alman yanlısı politika izleyen Türkiye’den toprak almak istediğini söylüyor. Böylece talepler, önemli ölçüde Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumuna verilen bir karşılık çerçevesinde sunuluyor ve en azından kısmen haklı gösteriliyor.

Ancak boğazlarda üs hedefinin geçmişi, bu açıklamanın sınırlarını gösteriyor.

Molotov, Adolf Hitler'le sohbet ederken (1940)
Daha önce ele aldığım Kasım 1940 tarihli diplomatik belgelerde, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’yla yürüttüğü pazarlıkta boğazlarda üs istediği açıkça görülüyor. Dimitrov’un 25 Kasım 1940 tarihli günlük kaydında da Stalin aynı hedefi yakın çevresine anlatıyor.

Üstelik bu görüşmede Bulgaristan’ın Türkiye’ye yönelik toprak iddialarını desteklediğini belirtiyor ve Türklerin Asya’ya kovulmasından da söz ediyor.

Bunlar, 1945’teki belirli toprak taleplerinin bütün ayrıntılarıyla beş yıl önceden hazırlandığını kanıtlamaz elbette. Aradan geçen beş yıl boyunca ayrıntılarda çeşitli değişiklikler olmuştur mutlaka. Ancak boğazlarda üs hedefinin yalnızca Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumuna tepki olarak doğmadığı ortadadır. Bu hedef, Nazi Almanyası’yla pazarlık yürütülen dönemde de mevcuttu. Stalin’in Dimitrov’un günlüğünde aktarılan sözleri, 1940’ta Türkiye’yi hem batıdan hem de doğudan parçalar kopararak küçültmeyi aklından geçirdiğini açıkça gösteriyor.

Türkiye burjuvazisinin tercihi Stalin’i haklı çıkarır mı?

İkinci yazının en sorunlu bölümü ise kapanışı.

Badem, Türkiye burjuvazisinin Batı’yla bütünleşme tercihinin Sovyet taleplerinden önceye uzandığını söylüyor. Bu tespitin haklı bir yanı var. Türkiye’nin ABD’ye yönelişini ve NATO’ya girişini yalnızca Stalin’in talepleriyle açıklamak, dünya-tarihsel gelişmelerin belirleyici etkisini, içerideki sınıf ilişkilerini ve egemen sınıfların tercihlerini gözden kaçırır.

Ancak buradan Stalin yönetiminin sorumluluğunun azaldığı sonucu çıkmaz. Türkiye burjuvazisinin Batı’yla bütünleşme isteği ile Sovyet politikasının bu sürece etkisi aynı anda incelenebilir ve incelemenin aslında böyle yapılması gerekir.

Badem ise yazısının sonunda, Türkiye’nin ABD ve NATO üssü hâline gelmesine karşı çıkmayanların Sovyetlerin ortak üs talebine itiraz edemeyeceğini savunuyor.

Bu muhakeme, söz konusu çevrelerin tutarsızlığını ve iki yüzlülüğünü ortaya koyabilir. Fakat Sovyet talebinin doğruluğunu kanıtlamaz.

Dahası, hem ABD’nin Türkiye üzerindeki askerî ve siyasi hâkimiyetine hem de Stalin yönetiminin toprak ve üs taleplerine karşı çıkan sosyalist bir tutuma cevap vermez. Neden bu iki tutumdan birini seçmek zorunda olalım?

İnkârdan sonra ne geliyor?

Badem’in ikinci yazısı ilkinden farklı. Taleplerin varlığını kabul etmesi ve Stalin’in politikasını eleştirmesi kayda değer. Bu değişikliği teslim etmek gerekiyor.

Fakat ilk yazının kanıt ölçütü sorgulanmadan bırakılıyor; ikinci yazıda ise olgunun kabulünü, sorumluluğu sınırlayan ve eleştiriyi muhatabın siyasi kimliğine göre geçersizleştirmeye çalışan açıklamalar izliyor.

Böylece tarihsel gerçek karşısında geri çekilen savunma, başka bir düzlemde sürdürülüyor.

Türkiye’de egemen sınıfların antikomünizmini ve emperyalizmle ilişkilerini eleştirmek için Stalin’in gerici dış politikasını savunmaya ihtiyacımız yok. Sosyalizmi savunmakla Stalin’in toprak ve üs taleplerini aklamak arasında zorunlu bir bağ kurulduğunda, tarihsel olgular da bu savunmanın ihtiyaçlarına göre eğilip bükülmeye başlanıyor. Stalinist özürcülüğün öteden beri başvurduğu yöntem de zaten budur.

[1] Kıvılcım Çağla, “Stalin Kars ve Ardahan’ı İstedi mi?”, soL Haber, 4 Kasım 2008. Candan Badem, “Bir kez daha Kars, Ardahan ve Stalin”, İleri Haber, 28 Eylül 2015. İkinci yazının tarihi, arama motorunda korunmuş sayfa kaydından alınmıştır.

Konuyla ilgili önceki yazılar:

Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak

24 Ekim 2026

One million or one and a half million?

Dimitrov, Stalin and Molotov
Regular readers of this blog will know that I translate the Turkish articles I publish here into English and publish the translations within a day or two. I have followed this practice consistently since the blog began, nearly two years ago.

On 22 October, I published the English translation of my article "Stalin: ‘Biz Türkleri Asya’ya kovacağız’" (Stalin: "We shall drive the Turks into Asia"), which had appeared in Turkish on 20 October. I would like to offer a brief explanation of a difference that may have caught the attention of those curious enough to read both versions -and I know there are such readers.

In Rüstem Aziz’s Turkish translation of Dimitrov’s diary, the figure Stalin gives for the Armenian population in Turkey is “one million”:

We shall drive the Turks into Asia. What is Turkey? There are two million Georgians there, one million Armenians, one million Kurds, and so forth. The Turks amount to only six or seven million. [1]

By contrast, the abridged English edition, The Diary of Georgi Dimitrov, 1933-1949, edited and introduced by Ivo Banac, gives the same figure as “one and a half million”. This is the edition I consulted when preparing the English version of my article:

We shall drive the Turks into Asia. What is Turkey? There are two million Georgians there, one and a half million Armenians, a million Kurds, and so forth. The Turks amount to only six or seven million. [2]

I noticed the discrepancy while translating the article. However, since I did not know what accounted for it, I left the figure given in the English edition unchanged. In the Turkish article, I retained the wording of the Turkish edition; in the English article, that of the English edition.

I initially considered adding a note to the English translation explaining the discrepancy. However, I decided against it for fear of shifting the focus of the article. Moreover, I would then have had to add the same explanation retrospectively to the Turkish text. Readers who had already read the article might have missed that addition. I therefore thought it more appropriate to explain the matter in a separate note, as I am doing here.

The significance of population figures in the context of the 1915 Armenian Genocide and its denial provides a further reason to make this discrepancy explicit. What is at issue here is a population claim made by Stalin in 1940 and reported differently in the two editions. These figures provide no reliable basis for determining the size of the Armenian population in Turkey at that time, nor do they allow us to draw conclusions about the pre-genocide Armenian population or the scale of the genocide.

Stalin’s ignorance of the demographic composition of the country about which he spoke so recklessly is also striking, especially given that he was contemplating driving millions of people from one continent to another. In Dimitrov’s account of the conversation, there is no record of any of the three men with him -one of them the Soviet foreign minister- challenging these figures. This silence raises the question of whether they were similarly ignorant or feared provoking the wrath of the “great and infallible leader”.

[1] Georgi Dimitrov, Günlük, vol. 2: 1 September 1939-5 May 1945, trans. Rüstem Aziz, Istanbul: TÜSTAV, 2004, entry dated 25 November 1940, p. 37. Emphasis added.

[2] Georgi Dimitrov, The Diary of Georgi Dimitrov, 1933-1949, edited and introduced by Ivo Banac, New Haven and London: Yale University Press, 2003, entry dated 25 November 1940, p. 137. Italics in the original; emphasis added.

23 Ekim 2026

Bir milyon mu, bir buçuk milyon mu?

Dimitrov, Stalin ve Molotov
Blogun sürekli okurları biliyor: Burada yayımladığım Türkçe yazıları bir iki gün içinde İngilizceye çevirip yayımlıyorum. İki yaşına yaklaşan blogumda en başından beri bu uygulamaya sadık kaldım.

20 Ekim’de yayımladığım “Stalin: ‘Biz Türkleri Asya’ya kovacağız’” başlıklı yazının İngilizce çevirisini de 22 Ekim’de yayımladım. Her iki metni de okuyacak kadar meraklı olanların -böylelerinin olduğunu biliyorum- dikkatini çekmiş olabilecek bir farklılık hakkında kısa bir açıklama yapmak istiyorum.

Dimitrov’un günlüğünün Rüstem Aziz tarafından yapılan Türkçe çevirisinde Stalin’in Türkiye’deki Ermeni nüfusu için verdiği rakam “1 milyon”:

Biz Türkleri Asya’ya kovacağız. Nedir şu Türkiye? Orada iki milyon Gürcü, 1 milyon Ermeni, 1 milyon Kürt vb. var. Türkler sadece 6-7 milyon. [1]

Buna karşılık, İngilizce yazıyı hazırlarken yararlandığım, Ivo Banac’ın girişini yazıp yayına hazırladığı The Diary of Georgi Dimitrov, 1933–1949 başlıklı kısaltılmış İngilizce baskıda aynı rakam “bir buçuk milyon” olarak geçiyor:

We shall drive the Turks into Asia. What is Turkey? There are two million Georgians there, one and a half million Armenians, a million Kurds, and so forth. The Turks amount to only six or seven million. [2]

Aradaki uyumsuzluğu çeviriyi yaparken fark ettim. Ancak nereden kaynaklandığını bilmediğim için İngilizce baskıdaki rakamı değiştirmedim. Türkçe yazıda Türkçe baskıdaki, İngilizce yazıda ise İngilizce baskıdaki ifadeyi korudum.

Önce İngilizce çeviriye bu konuda bir açıklama eklemeyi düşündüm. Ancak yazının odağını kaydırabileceği endişesiyle bundan vazgeçtim. Üstelik bu durumda Türkçe metne de geriye dönük olarak aynı açıklamayı eklemem gerekecekti. Bu ekleme ise yazıyı daha önce okumuş olanların gözünden kaçabilecekti. Bu nedenle durumu şimdi yaptığım gibi ayrı bir notla açıklamayı daha uygun buldum.

1915 Ermeni Soykırımı ve inkârı bağlamında nüfus rakamlarının taşıdığı önem, bu farklılığı açıkça belirtmek için ayrıca bir neden oluşturuyor. Burada söz konusu olan, Stalin’in 1940 yılında ileri sürdüğü bir nüfus iddiasının iki baskıda farklı aktarılmasıdır. Bu rakamlar, Türkiye’nin o tarihteki Ermeni nüfusunu belirlemek için güvenilir bir dayanak oluşturmadığı gibi, soykırım öncesindeki Ermeni nüfusu ya da soykırımın boyutları hakkında da bir sonuca varmamızı sağlamaz.

Öte yandan, milyonlarca insanı bir kıtadan diğerine kovmayı tasarlayan Stalin’in, üzerinde böylesine pervasızca konuştuğu ülkenin nüfus yapısı hakkındaki cehaleti de çok dikkat çekicidir. Aktarılan konuşmada, yanındaki üç kişinin -üstelik biri de ülkenin dışişleri bakanı- bu rakamlara itiraz ettiğine ilişkin bir kayıt bulunmuyor. Bu sessizlik, onların da benzer bir bilgisizlik içinde olup olmadıkları ya da “büyük ve yanılmaz önderin” öfkesini uyandırmaktan çekinip çekinmedikleri sorusunu akla getiriyor.

[1] Georgi Dimitrov, Günlük, c. 2: 1 Eylül 1939–5 Mayıs 1945, çev. Rüstem Aziz, TÜSTAV, İstanbul, 2004, 25 Kasım 1940 tarihli kayıt, s. 37. Vurgu bana ait.

[2] Georgi Dimitrov, The Diary of Georgi Dimitrov, 1933–1949, giriş ve yayına hazırlama: Ivo Banac, New Haven ve Londra: Yale University Press, 2003, 25 Kasım 1940 tarihli kayıt, s. 137. İtalikler orijinalde; vurgu bana ait.