12 Temmuz 2026

Çeviri:

Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı?

Joseph Choonara

Sunuş

Kısa bir süre önce bir arkadaşım, son yıllarda solda giderek daha fazla tartışılan “teknofeodalizm” konusunda ne okuyabileceğini sordu. Bu sorunun üzerinden fazla zaman geçmeden, Britanya’da yayımlanan Socialist Worker gazetesinde Joseph Choonara’nın Are tech bros the new feudal barons? başlıklı makalesine rastladım. Gazetenin 6 Haziran 2026 tarihli 3009. sayısında yayımlanan yazı, “teknofeodalizm” tezini kısaca tanıtıyor ve teknoloji devlerinin yükselişinin kapitalizmin yerini alan yeni bir üretim tarzının değil, kapitalist birikim ve rekabet mantığının en gelişmiş ifadelerinden biri olduğunu savunuyor.

Socialist Worker, Britanya’da faaliyet gösteren Sosyalist İşçi Partisi (Socialist Workers Party-SWP) tarafından çıkarılan devrimci sosyalist bir haftalık gazetedir. Makalenin yazarı Joseph Choonara ise Leicester Üniversitesi’nde siyasal iktisat dersleri veren bir akademisyen, International Socialism dergisinin editörü ve Marksist iktisat üzerine çeşitli makale ve kitapların yazarıdır.

Choonara’nın ve içinde yer aldığı siyasi geleneğin perspektifiyle benim siyasi görüşlerim arasında çok ciddi farklılıklar bulunuyor. Bununla birlikte Choonara, Marksist siyasal iktisat alanındaki çalışmalarını uzun süredir ilgiyle izlediğim ve görüşlerini önemseyerek okuduğum bir iktisatçıdır. Bu makalenin de teknofeodalizm tartışmasını tükettiğini ya da konuyla ilgili bütün sorulara cevap verdiğini düşünmüyorum. Ancak yazı, tartışmanın temel hatlarını ortaya koyan, kapitalizm ile feodalizm arasındaki farkı anlaşılır biçimde açıklayan ve teknoloji devlerinin günümüz kapitalizmi içindeki yerini kavramak için sağlam bir başlangıç noktası sunan güzel bir özet ve giriş metnidir.

Daha sonra makalenin, SWP’nin Türkiye’deki taraftarlarınca yayımlanan marksist.org’da Türkçeye çevrildiğini fark ettim. Türkçe çeviri 11 Haziran 2026’da Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı? başlığıyla yayımlanmıştı. Sözünü ettiğim arkadaşım İngilizce okuyamadığı için makalenin Türkçeye kazandırılmış olmasına sevindim. Ne var ki çeviriyi yeterince özenli bulmadım.

Sorun yalnızca bazı cümlelerin Türkçede ağır veya yapay durmasından ibaret değildi. İngilizce söz diziminin fazlasıyla yakından izlenmesi yer yer anlaşılması güç ifadeler ortaya çıkarmış; bazı cümlelerde ise özgün metnin anlamı zayıflamış ya da değişmişti. Daha önemlisi, Marksist siyasal iktisadın temel kavramlarından bazıları yerleşik Türkçe karşılıklarıyla verilmemişti. Örneğin surplus labour için “artı-emek” yerine “fazla emek”, labour power için “emek gücü” yerine “iş gücü” kullanılmış; coercive law, economic compulsion ve accumulation of capital gibi kavramları içeren bazı cümlelerde teorik bağlantılar yeterince açık kurulamamıştı. “Karl Marx” adının “Karl Marks” biçiminde yazılması gibi tercihler de metnin genel özensizliğini artırıyordu. Bunlara ek olarak, özgün yazının polemikçi tonu ve kimi sözcüklerdeki küçümseyici ya da ironik çağrışımlar birçok yerde kaybolmuştu.

Elbette çeviri eleştirisini bir dilbilgisi titizliğine indirgememek gerekir. Özellikle teorik bir metinde kavramların doğru karşılanması, yazarın ne söylediğinin anlaşılması bakımından belirleyicidir. “Artı-emek” ile “fazla emek”, “emek gücü” ile “iş gücü” ya da “kapitalizmin yadsınması” ile “kapitalizmin reddi” arasındaki farklar yalnızca üsluba ilişkin değildir; bunlar doğrudan doğruya teorik içeriği etkiler.

Bu nedenle, teknofeodalizm tartışmasına yararlı bir giriş sunduğunu düşündüğüm bu makalenin çevirisini özgün İngilizce metinle cümle cümle karşılaştırarak baştan sona gözden geçirmeye karar verdim. Aşağıda yayımladığım metin, marksist.org’da yer alan ilk Türkçe çevirinin dil, anlatım ve kavramsal terminoloji bakımından önemli ölçüde düzeltilmiş hâlidir.

* * *

“Teknofeodalizm” terimi, hayatımızın her alanına hükmediyor gibi görünen dev teknoloji şirketlerinin giderek artan egemenliğini tanımlamak üzere solda yaygın biçimde kullanılıyor.

Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yanis Varoufakis ve Fransız iktisatçı Cédric Durand gibi sol görüşlü isimler, bu yeni sistemin kapitalizmin yerini almakta olduğunu savunuyor. Siyaset kuramcısı Jodi Dean ise neofeodalizm terimini benzer bir anlamda kullanıyor.

Donald Trump’ın 2025’teki göreve başlama töreninde ona bağlılıklarını sunmak üzere Elon Musk’la birlikte saf tutan “tekno biraderler”, gerçekten de krallarının huzuruna çıkan feodal baronlara benziyordu.

Şirketlerin insanlığın yaratıcı birikimini yağmalayıp üretken yapay zekâ aracılığıyla bize yeniden satmaları konusunda da gelirlerini azamiye çıkarmak için çevrimiçi faaliyetlerimizden veri devşirmelerinin meşruiyeti konusunda da kaygılar var.

Ancak bunun da ötesinde, teknofeodalizm bizi ezen sisteme karşı mücadeleyi yanlış yönlendirebilecek yanıltıcı bir terimdir.

Karl Marx, yazılarında feodal ve kapitalist üretim tarzlarını birbirinden ayırır. Her ikisini de sömürüye dayalı üretim tarzları olarak görür.

Feodalizm, feodal beyin toprağına bağlı köylülerin karşılığı ödenmemiş emeğine el koymaya dayanıyordu. Feodal bey, köylünün ürününün bir kısmına el koyma ya da onu kendi malikânesinde angarya çalışmaya zorlama hakkını dayatmak için şiddete veya şiddet tehdidine başvururdu.

Kapitalizm ise farklıdır. Feodal bir köylü, toprağı işlemek için gerekli araçların bir kısmına sahip olabilirdi ya da ortaklaşa kullanılan bazı topraklardan yararlanabilirdi. Kapitalizmde ise işçiler, en önemli üretim araçlarına ancak emek güçlerini ücret karşılığında satarak erişebilirler.

Bu, Sanayi Devrimi’nin tekstil fabrikaları için ne kadar geçerliyse, günümüzün “şeytani fabrikaları”[*] -Amazon depoları ya da Çin’de akıllı telefonların monte edildiği dev Foxconn fabrikaları- için de o kadar geçerlidir.

Feodalizmde sömürü açıktı ve zor yoluyla dayatılırdı. Kapitalizmde ise sömürü ücret ilişkisinin ardına gizlenir.

Çalışma günü iki bölüme ayrılır: İşçinin ücretinin karşılığını üretecek kadar değer yarattığı süre ve geriye kalan süre. İşçi, bu ikinci bölümdeki “artı-emeği”yle kapitalistler için yeni değer üretir; kârların temelini de bu oluşturur. 

Egemenlerimiz, mülkiyetleri ya da kârları ciddi biçimde tehdit edildiğinde hâlâ zora başvururlar; ancak çoğu zaman dolaysız ekonomik zorlama yeterlidir. Köylü hanesi görece kendi kendine yeterli olabilirdi. İşçiler ise yaşayabilmek için ihtiyaç duydukları şeyleri satın almak zorunda oldukları bir piyasayla karşı karşıyadır. Bu da onları genellikle ücretli iş aramaya itmeye yeter.

Feodalizmde köylülerin çoğunun hayatı kuşkusuz son derece ağırdı. Ancak Marx’a göre feodal toplumda feodal bey, “az çok sınırlı bir ihtiyaçlar çerçevesiyle” kısıtlanmıştı ve üretimin kendi niteliği, köylülerden koparılacak artı-emeğe yönelik “sınırsız bir açlık” doğurmuyordu.

Buna karşılık kapitalizm, artı-emeğe yönelik sınırsız bir açlık duyar. Kapitalistler kural olarak birbirleriyle rekabet ederler ve bu rekabette üstünlük sağlamanın en etkili yolu, Marx’ın “sermaye birikimi” dediği süreçten geçer.

Bu, kapitalistlerin işçilerin emeğinden elde ettikleri kârın bir kısmını yeniden üretime yatırmalarını gerektirir. En güçlü üretim araçlarını kullanıma sokmak, işçilerin yaptığı işleri otomatikleştirmek ve üretim ölçeğini genişletmek, kapitalistlerin etkin biçimde rekabet edebilmelerini sağlar.

Gerekli yatırımları yapmayanlar iflasa ya da piyasanın dışına sürüklenir. Dolayısıyla rekabetçi birikim, kapitalistleri kapitalist gibi davranmaya zorlayan bir yasa olarak işler. Bu aynı zamanda sistemi oluşturan firmaların zaman içinde giderek irileşme eğilimi göstermesinin nedenlerinden biridir.

Teknoloji devleri kapitalizmin yadsınması değil, onun en gelişmiş ifadesidir. Meta, Alphabet ve Amazon gibi şirketler feodal beyler gibi değil, kâra aç kapitalist işletmeler olarak faaliyet gösterir.

Google’ın ana şirketi Alphabet’i ele alalım. Şirketin temel faaliyet alanı oldukça eski usuldür: Diğer şirketlere reklam satar. Ünlü arama motoru da dâhil olmak üzere daha geniş altyapısının büyük bir bölümü bu amaca hizmet eder. Ancak bunun için emek gücünün ve sabit sermayenin harekete geçirilmesi gerekir.

Alphabet, 200.000’e yakın işçi çalıştırıyor ve yaklaşık 250 milyar dolar değerinde gayrimenkul, tesis ve ekipmana sahip. Bu rakamlar, Ford ve General Motors gibi otomotiv devlerininkini katbekat aşıyor.

Bu yatırımlar, patentler gibi “maddi olmayan varlıklardan” çok daha büyük önem taşır; teknoloji devleri olgunlaştıkça bu durum giderek daha da belirginleşir. Bu şirketler, her kapitalistin yapmak zorunda olduğu şeyi yapıyor: Rakipleriyle rekabet edebilmek için yeni teknolojilere yatırım yapıyor ve emek gücü satın alıyorlar.

Gerçekten de Alphabet yoğun bir rekabetle karşı karşıyadır. Şirketin dijital reklamcılık pazarındaki payı, Meta ve Çinli şirket Alibaba gibi rakiplerin baskısıyla, 2016’daki yüzde 31,5 düzeyinden 2023’te yüzde 27,5’e geriledi.

Amazon hakkında da benzer şeyler söylenebilir. İki Marksist yazar, Stephen Maher ve Scott Aquanno, yakın zamanda şirket üzerine son derece değerli bir çalışma yayımladılar. Bu çalışmada, Amazon’un bir tekel olduğu ve dolayısıyla üretkenliği artıran devasa yatırımlarının bir “paradoks” sayılması gerektiği yönündeki yaygın görüşe karşı çıkıyorlar.

Maher ve Aquanno’nun gösterdiği gibi Amazon çetin bir rekabetin içindedir. Bu rekabet hem perakende sektöründeki mücadeleleri hem de bugün şirketin başlıca kâr kaynağını oluşturan bulut bilişim hizmetleri alanındaki mücadeleyi kapsar. Bunun yanı sıra Amazon, öz kaynaklarından ya da borçlanma yoluyla sağladıkları devasa miktarlardaki sermayeyi seferber edebilen en büyük şirketlerin Amazon’un faaliyet gösterdiği pazarlara girme tehdidiyle de karşı karşıyadır.

Üretken yapay zekâ, bu tür şirketler açısından rekabetin yalnızca en yeni cephesidir.

Financial Times yazarı Robin Harding, geçen aralık ayında yayımlanan bir yazısında teknoloji devlerinin yapay zekâya trilyonlarca dolar akıtmasının ardındaki mantığı şöyle açıklıyordu: “Yapay zekâ sonuçta fazla yeni değer yaratmasa bile, bu son derece değerli şirketleri korumak için sırf bir sigorta tedbiri olarak servet harcamaya fazlasıyla değer.”

Burada kapitalizmin bir başka klasik özelliğini görüyoruz: Tek tek şirketlerin bakış açısından akılcı görünen kararlar, toplumun bütünü açısından tümüyle akıldışıdır.

En çok harcama yapan şirketlerin -Meta, Alphabet, Microsoft ve Amazon- her biri, yatırımlarına oranla gelirlerinin ciddi biçimde gerilemesini bekliyor. Buna rağmen, rakiplerinin kendilerine üstünlük sağlamasını önlemek için ne olursa olsun yatırım yapmak zorunda olduklarını düşünüyorlar.

Bu süreçte topluma muazzam zarar verecekler.

Financial Times’tan bir başka gazeteci, Robert Armstrong, bunu nisan ayında açıkça şöyle ifade etmişti: “Yapay zekâ şirketleri ve geliştirdikleri modeller, her şeyden önce tek bir kurala uyacak: Yasanın çizdiği sınırlar içinde hissedarlarının getirilerini azamiye çıkarmaya çalışacaklar. Kâr yasası şirketin kendi iç ilkeleriyle çatıştığında ise her seferinde kâr galip gelecek.”

Yatırım dalgası artık son derece çarpık biçimler alıyor. Teknoloji devleri yıllardır devasa kârlarını yeniden üretime yatırmakla yetiniyorlardı. Ancak şimdi, rekabet kızıştıkça giderek daha fazla borçlanıyorlar.

Çin’in Şenzen kentindeki bir Foxconn akıllı telefon fabrikası.
Yapay zekâ balonu patladığında, teknoloji devleri ile finans sektörü arasındaki sıkı bağın krizi ekonominin geneline yayması muhtemeldir.

Bu, İran’a karşı yürütülen savaşın enerji oburu veri merkezlerinin ihtiyaç duyduğu hidrokarbonların fiyatlarını yükselttiği ve merkez bankalarını enflasyonu dizginlemek amacıyla faiz artırmaya yönelttiği mevcut koşullarda özellikle tehlikelidir.

Kapitalist gelişmenin önceki aşamalarında olduğu gibi, bu yeni teknoloji de ekonomik, ekolojik ve toplumsal krizleri körükleyecektir. Armstrong’un ifadesiyle, “Yeni olan yapay zekâdır, kapitalizm değil.”

Neyse ki kapitalizmi böylesine yıkıcı kılan dinamik, aynı zamanda sosyalizmin önünü de açar. Feodalizmde üretici güçler kesintilerle ve son derece yavaş gelişti. Feodal toplum, göreli kıtlığın hüküm sürdüğü bir dünya olarak kaldı.

Buna karşılık kapitalizm, üretici güçleri, demokratik ve sürdürülebilir biçimde örgütlendikleri takdirde insan ihtiyaçlarını karşılamanın mümkün olacağı bir düzeye taşıdı.

Kapitalizm ayrıca toplumdaki her hayati faaliyeti büyük ölçekte yoğunlaşmış insan emeğine -yani kolektif mücadeleleri aracılığıyla sisteme meydan okuyup onu devirebilecek bir işçi sınıfına- bağımlı hâle getirmiştir.

Teknofeodalizm kuramcıları haklı olsalardı ve bir tür feodalizme geri dönmüş olsaydık, bu yol da kapanmış olurdu. Bu durumda bize de sosyalizmden vazgeçip kapitalizmin bir gün yeniden canlanmasını ummak kalırdı.

Bu tür bir karamsarlık tamamen yersizdir.

Çok sayıda işçi teknoloji sektörünün bünyesine çekilmiştir. Bunlar arasında veri merkezleri inşa edenler, reklam satanlar, çip üretim tesislerini işletenler, akıllı telefonların montajını yapanlar, Amazon depolarında veya lojistik ağlarında çalışanlar, nadir toprak elementleri ya da hidrokarbonlar çıkaranlar ve daha niceleri bulunmaktadır.

Böylece bu insanlar, mevcudu şimdiden iki milyara yaklaşan ve büyümeye devam eden küresel ücretli işçi ordusuna katılıyorlar.

Teknoloji devlerinin artık acımasız çekirdeğinde yer aldığı bu sömürü ve baskı sistemini devirmek istiyorsak, umut kaynağımız işte bu küresel ücretli işçi ordusudur.

[*] “Satanic mills”, William Blake’in Jerusalem başlıklı şiirindeki “dark Satanic mills” ifadesine göndermedir. Yazar bu sözü Amazon depoları ve Foxconn fabrikaları için ironik biçimde kullanıyor. (k.ü.)

11 Temmuz 2026

From the Tsar’s cellar to Stalin’s table, and from Stalin’s table to the auction room

According to a Reuters report published on 29 May 2026, the Georgian government has opened to the public a long-sealed wine cellar in Tbilisi containing some 40,000 bottles. The collection, comprising French and Georgian wines, includes bottles dating back to the early nineteenth century. The government plans to sell the collection at auction and use the proceeds to establish a winemaking school in the country. According to Irakli Gilauri, a wine producer involved in the project, the sale will also help put Georgia on the map for international wine collectors.

The most striking aspect of the story, however, is the history of the collection. According to Reuters, the cellar contains wines from some of Bordeaux’s most celebrated châteaux that once belonged to Tsar Alexander III and his son, Nicholas II. Following the 1917 Revolution, the Soviet authorities seized the Romanov dynasty’s imperial collection. Stalin later became its “custodian” and, over time, added his own favourite Georgian wines to it.

This brief news report is a tangible piece of historical evidence, revealing more about the class character of Stalinism than whole volumes of historical scholarship.

The issue here is not Stalin’s fondness for wine or his taste for expensive vintages. We are not concerned with the personal preferences of a head of state. The real issue is that the tsarist property expropriated by the 1917 Revolution, rather than becoming the property of the people, was gradually turned into an object of private consumption for the man at the apex of the Soviet bureaucracy.

Tsarist property had been expropriated by the Revolution. This represented a historic blow against the wealth of the former ruling classes, struck in the name of the working class and the poor peasantry. Yet in the course of the bureaucratic counter-revolution, part of this nationalised wealth was turned into a source of privilege under a new social order. What remained legally state property was, in practice, placed at the disposal of the bureaucracy. Stalin’s wine cellar is a striking example of how the boundary between state ownership and bureaucratic appropriation came to be erased.

In other words, tsarist privilege was abolished in 1917; but the Stalinist bureaucracy built a new regime of privilege on the foundations of nationalised wealth. The wines from the Tsar’s cellar were now brought to the table of the Soviet bureaucracy’s new master.

To view this story merely as an instance of “personal corruption” would be inadequate. There is, of course, an outright act of bureaucratic appropriation at work here. But this cannot be reduced to Stalin’s personal greed. Rather, it is a symptom of a deeper social transformation. Once the system of state ownership created by the Revolution was severed from the democratic control of the working class, it became the foundation of the bureaucratic caste’s collective privileges.

What Trotsky wrote about the bureaucracy in The Revolution Betrayed described precisely this reality. The bureaucracy enjoyed an enormous income, not so much in money as in the form of privileges in kind: fine houses, motor cars, dachas, and the finest consumer goods from every corner of the country. The upper stratum of the bureaucratic caste lived like the big bourgeoisie in the capitalist countries.

Stalin’s wine cellar is a concrete illustration of this analysis. We are not talking about a few old bottles, a nostalgic historical curiosity, or an intriguing detail of Georgian wine culture. We are talking about the private world of luxury enjoyed by a man who presided over mass famine, the Gulag, forced collectivisation, terror, and the physical annihilation of the Bolshevik leadership.

As Vadim Rogovin documented in his monumental work Bolsheviks Against Stalinism, the Stalinist bureaucracy created isolated oases of luxury amid widespread misery. The atmosphere described in Nadezhda Mandelstam’s memoirs points to the same reality: people were divided and ranked according to the additional rations and allocations they received, the documents conferring special privileges upon them, and the different categories of pay and consumption rights to which they were entitled. Over the revolution that had begun with the promise of equality, a new social order based on hierarchy, privilege and fear had been erected.

Stalin’s wine collection is an embodiment of precisely this class reality. The wealth of the tsarist aristocracy had been expropriated by the Revolution; yet rather than being used to meet social needs under the democratic control of the working class, it had been appropriated for the personal consumption of the man at the apex of the bureaucratic counter-revolution.

Trotsky did not call Stalin “the gravedigger of the Revolution” to his face in 1927 for nothing. It is not merely old wines that lie hidden in Stalin’s cellar. What remains there are the tangible traces of how the gains of the Revolution were appropriated, how the Bolshevik Party was liquidated, how the working class was driven from power, and how the bureaucracy became a new ruling caste.

The auction plan reported by Reuters therefore provides the story with an almost perfect epilogue. The Georgian government now intends to sell the collection, use the proceeds to establish a winemaking school, and attract the attention of international collectors to the country. Stalin’s bureaucratic privilege is thus being repackaged for the cultural-heritage and luxury-consumption markets of post-Soviet capitalism.

Stalin is no longer merely a dictator; he is also a brand. His wine cellar is now being marketed not as the site of a historical crime, but as a collection with value at auction. The journey from tsarist property, through revolutionary expropriation and bureaucratic appropriation, to capitalist commodification is thus complete.

This historical chain is profoundly instructive:

It was the Tsar’s private property.

It was nationalised by the Revolution.

It was turned into an instrument of personal privilege by the Stalinist bureaucracy.

After the collapse of the Soviet Union, it was commodified by capitalism.

Such is the logic of Stalinism.

What lies hidden in Stalin’s wine cellar is the true history of Stalinism: the history not only of repression and terror, but also of privilege and luxury, of the bureaucratic appropriation of the gains of the Revolution, and ultimately of capitalist restoration.

The issue, therefore, is not who owns a few thousand old bottles. The issue is who controls and uses the wealth created by the working class and nationalised by the Revolution, and to what social ends. The Soviet bureaucracy’s answer was to safeguard its own privileges. The post-Soviet bourgeoisie’s answer is to turn that same legacy into a marketable commodity.

It was this history that made both the founding of the Fourth International and the struggle for world socialist revolution necessary. The rise of the Stalinist bureaucracy was not a product of socialism, but the result of the working class being excluded from political power. The dissolution of the Soviet Union likewise represented not the bankruptcy of socialism, but the ultimate outcome of the bureaucratic counter-revolution.

Stalin’s cellar speaks this truth in its own silent language. Those dusty bottles contain not only aged wines, but the history of a revolution betrayed.

10 Temmuz 2026

Çarın mahzeninden Stalin’in sofrasına, Stalin’in sofrasından müzayede salonuna

Reuters’ın 29 Mayıs 2026 tarihli haberine göre Gürcistan hükümeti, Tiflis’te uzun süredir kapalı tutulan yaklaşık 40.000 şişelik bir şarap mahzenini kamuoyuna açtı. Fransız ve Gürcü şaraplarından oluşan bu koleksiyonun bir bölümünün geçmişi 19. yüzyılın başlarına kadar uzanıyor. Gürcistan hükümeti, koleksiyonu açık artırmayla satmayı ve elde edilecek gelirle ülkede bir şarapçılık okulu kurmayı planlıyor. Projede yer alan şarap üreticisi Irakli Gilauri’ye göre bu satış, Gürcistan’ı uluslararası koleksiyonerlerin haritasına yerleştirmeye de hizmet edecek.

Haberin asıl çarpıcı tarafı ise koleksiyonun tarihi. Reuters’ın aktardığına göre mahzende, Rus Çarı III. Aleksandr’a ve oğlu II. Nikolay’a ait olan, Bordeaux’nun ünlü şatolarından gelen şaraplar da bulunuyor. 1917 Devrimi’nin ardından Romanov hanedanının emperyal koleksiyonuna Sovyet iktidarı tarafından el konulmuştu. Stalin daha sonra bu koleksiyonun “koruyucusu” haline geldi ve zamanla koleksiyona kendi sevdiği Gürcü şaraplarını da ekledi.

Bu birkaç cümlelik haber, Stalinizmin sınıf karakteri hakkında ciltler dolusu tarih kitabından daha fazla şey anlatan maddi bir belge niteliğindedir.

Burada mesele Stalin’in şarap sevmesi ya da pahalı şarap içmesi değildir. Bir devlet başkanının kişisel zevkleriyle ilgilenmiyoruz. Asıl mesele, 1917 Devrimi’nin kamulaştırdığı çarlık mülklerinin, halka ait olacakları yerde, giderek Sovyet bürokrasisinin tepesindeki kişinin özel tüketim nesnesine dönüşmesidir.

Çarlık mülklerine devrim tarafından el konulmuştu. Bu, işçi sınıfı ve yoksul köylülük adına, eski egemen sınıfların servetine vurulan tarihsel bir darbeydi. Fakat bürokratik karşı-devrim sürecinde bu kamulaştırılmış zenginliğin bir bölümü, yeni bir ayrıcalık rejiminin malzemesi haline geldi. Hukuken devlet mülkiyeti içinde görünen şeyler, fiilen bürokrasinin kullanımına tahsis edildi. Stalin’in mahzeni bu ayrımın nasıl ortadan kalktığını gösteren çarpıcı bir örnektir.

Başka bir deyişle, çarlık ayrıcalığı 1917’de tasfiye edildi; fakat Stalinist bürokrasi, kamulaştırılmış zenginlik üzerinde yeni bir ayrıcalık rejimi kurdu. Çarın mahzenindeki şaraplar, bu kez Sovyet bürokrasisinin yeni efendisinin sofrasına taşındı.

Bu hikâyeyi yalnızca “kişisel yolsuzluk” olarak görmek yetersiz kalır. Elbette burada düpedüz bir bürokratik gasp vardır. Fakat bu gasp, Stalin’in bireysel açgözlülüğünden ibaret değildir. Daha derin bir toplumsal dönüşümün belirtisidir. Devrimin yarattığı devlet mülkiyeti biçimi, işçi sınıfının demokratik denetiminden koparıldığında, bürokratik kastın kolektif ayrıcalıklarının temeline dönüştü.

Trotskiy’in İhanete Uğrayan Devrim’de bürokrasi için yazdıkları tam da bu gerçekliği anlatıyordu. Bürokrasi, parasal gelirden ziyade ayni ayrıcalıklar biçiminde muazzam bir gelire sahipti: güzel binalar, otomobiller, daçalar, ülkenin dört bir yanından gelen en iyi tüketim maddeleri. Bürokratik kastın üst tabakası, kapitalist ülkelerdeki büyük burjuvazi gibi yaşıyordu.

Stalin’in şarap mahzeni, bu tahlilin somut bir örneğidir. Birkaç eski şişeden, nostaljik bir tarih merakından ya da Gürcü şarap kültürünün ilginç bir ayrıntısından söz etmiyoruz. Kitlesel kıtlığa, Gulag’a, zorla kolektivizasyona, teröre ve Bolşevik önderlerin fiziksel imhasına öncülük eden bir adamın kişisel lüks alanından söz ediyoruz.

Vadim Rogovin’in Bolşeviklere Karşı Stalinizm adlı anıtsal çalışmasında belgelediği gibi, Stalinist bürokrasi yaygın sefaletin ortasında lüksün izole vahalarını yaratmıştı. Nadejda Mandelştam’ın anılarında aktardığı atmosfer de aynı gerçeğe işaret eder: insanlar ek tahsisatlarla, ayrıcalık belgeleriyle, farklı kategorilere ayrılmış maaş ve tüketim haklarıyla birbirlerinden ayrıştırılıyordu. Eşitlik vaadiyle yola çıkan devrimin üzerinde, hiyerarşi, ayrıcalık ve korkuya dayalı yeni bir toplumsal yapı yükselmişti.

Stalin’in şarap koleksiyonu tam da bu sınıf gerçekliğinin ifadesidir. Çarlık aristokrasisinin serveti, devrim tarafından kamulaştırılmış; fakat işçi sınıfının demokratik denetimi altında toplumsal ihtiyaçlar için kullanılacağına, bürokratik karşı-devrimin tepesindeki şahsın tüketim alanına girmişti.

Trotskiy’in 1927’de Stalin’i yüzüne karşı “devrimin mezar kazıcısı” olarak tanımlaması boşuna değildi. Stalin’in mahzeninde saklı olan yalnızca eski şaraplar değildir. Orada, devrimin kazanımlarının nasıl gasp edildiğinin, Bolşevik Partisi’nin nasıl tasfiye edildiğinin, işçi sınıfının iktidardan nasıl dışlandığının ve bürokrasinin nasıl yeni bir egemen kast haline geldiğinin maddi kalıntıları durmaktadır.

Bu nedenle Reuters haberindeki açık artırma planı, hikâyeye neredeyse kusursuz bir sonsöz ekliyor. Gürcistan hükümeti bugün bu koleksiyonu satmayı, gelirle bir şarapçılık okulu kurmayı ve ülkeyi uluslararası koleksiyonerlerin ilgisine açmayı hedefliyor. Böylece Stalin’in bürokratik ayrıcalığı, Sovyet sonrası kapitalizmin kültürel miras ve lüks tüketim piyasasına aktarılıyor.

Stalin artık yalnızca bir diktatör değil; aynı zamanda bir markadır. Onun mahzeni artık tarihsel bir suç mahalli olarak değil, müzayede değeri taşıyan bir koleksiyon olarak pazarlanmaktadır. Çarlık mülkünden devrimci kamulaştırmaya, oradan bürokratik gaspa, nihayet kapitalist metaya uzanan yolculuk böylece tamamlanmaktadır.

Bu tarihsel zincir son derece öğreticidir:

Çarın özel mülküydü.

Devrim tarafından kamulaştırıldı.

Stalinist bürokrasi tarafından kişisel ayrıcalığa dönüştürüldü.

Sovyetler Birliği yıkıldıktan sonra kapitalizm tarafından metalaştırıldı.

Stalinizmin mantığı budur.

Stalin’in şarap mahzeninde saklı olan, Stalinizmin gerçek tarihidir: yalnızca baskının ve terörün değil, aynı zamanda ayrıcalığın, lüksün, devrimin kazanımlarının bürokratik gaspının ve nihayet kapitalist restorasyonun tarihi.

Bu yüzden mesele birkaç bin eski şişenin kime ait olduğu değildir. Mesele, işçi sınıfının yarattığı ve devrimin kamulaştırdığı zenginliğin kim tarafından, hangi toplumsal amaçlarla kullanıldığıdır. Sovyet bürokrasisinin bu soruya verdiği cevap, kendi ayrıcalıklarını korumak oldu. Sovyet sonrası burjuvazinin cevabı ise aynı mirası pazarlanabilir bir metaya dönüştürmektir.

Bu tarih, Dördüncü Enternasyonal’in kuruluşunu ve dünya sosyalist devrimi mücadelesini zorunlu kılan tarihtir. Çünkü Stalinist bürokrasinin yükselişi, sosyalizmin değil, işçi sınıfının siyasal iktidardan dışlanmasının sonucuydu. Sovyetler Birliği’nin çözülüşü de sosyalizmin iflasını değil, bürokratik karşı-devrimin nihai sonucunu ifade ediyordu.

Stalin’in mahzeni bu gerçeği kendi sessiz diliyle anlatıyor. Tozlu şişelerin içinde yalnızca yıllanmış şaraplar değil, ihanete uğramış bir devrimin tarihi duruyor.

09 Temmuz 2026

Stalinism and alcoholism in the Soviet Union (9)

The crisis and waning of the campaign

“Give us back the good old Brezhnev days!” D. Oboznenko’s 1989 poster satirises nostalgia for the Brezhnev era through the image of alcohol.
By mid-1987, the anti-alcohol campaign launched by the Gorbachev leadership in 1985 amid a major atmosphere of political mobilisation had reached a serious impasse. Official statistics still claimed significant declines in alcohol consumption, crime rates, traffic accidents and workplace absenteeism; nor was the narrative of the campaign’s success being entirely abandoned. Yet signs that the policy had run up against its limits were now becoming increasingly visible in central Party documents, in the Soviet press and in public opinion surveys.

The CPSU Central Committee’s statement issued in June 1987 was significant in this respect. The statement did not declare that the goal of “making sobriety the norm of life” had been abandoned; on the contrary, it proclaimed that the campaign would continue with determination. Yet the same text had to acknowledge that the policy was not being implemented “everywhere with the necessary perseverance, vigour and consistency”; that some party and state officials had lost interest in the campaign; and even that some were themselves given to drinking. More importantly, it noted that there had been insufficient understanding of the fact that drunkenness and alcoholism could not be eradicated through “noisy, short-term campaigns”.

The problems did not, as the Central Committee’s statement implied, stem simply from lax implementation. The basic logic of the campaign rested on detaching the alcohol problem from its social roots and attempting to solve it through administrative prohibitions, price increases, penalties and moralistic propaganda. Official channels for the sale of alcohol had been narrowed, prices had been raised, and sales hours and outlets restricted. Yet these measures did not eliminate the demand for alcohol; they drove it into informal, unregulated and often far more dangerous channels.

One of the gravest consequences of this impasse was the spread of samogon production and the use of toxic alcohol surrogates. As access to alcohol through official channels became more difficult, people turned to homemade illicit spirits, cheap colognes, lotions, perfumes, solvents, methanol, antifreeze and other chemicals.

This was also the key point that called the campaign’s official narrative of success into question. Official alcohol sales may indeed have fallen; yet this decline exaggerated the extent to which actual alcohol consumption had decreased. This contradiction is clearly visible in the graph below:

Official alcohol sales and estimated samogon production in Russia, 1980–1992

Litres of pure alcohol per capita per year

Source: Christina Gathmann and Marijke Welisch, “The Gorbachev Anti-Alcohol Campaign and Russia’s Mortality Crisis”, CESifo DICE Report, 4/2012, p. 64. The official alcohol sales data in the graph are drawn from the annual statistical yearbooks of Goskomstat and Rosstat; the estimates of illicit alcohol production are based on an extension of Nemtsov’s calculations.
During the campaign years, official alcohol sales declined sharply, while estimated samogon production rose. This showed that, rather than eliminating a substantial share of the demand for alcohol, the campaign had driven it into informal production and the black market.

Samogon was already a deeply rooted phenomenon in Soviet society; particularly in rural areas, it served as a means of payment for small services, a source of entertainment and consolation, and part of the everyday informal exchange relations of daily life. Preparing a bottle of homemade spirits in return for tasks such as carrying firewood, doing garden work or carrying out house repairs was common practice in many places. For this reason, the campaign was confronting not only illicit alcohol production, but also a broader reality in Soviet society: one bound up with shortages, service bottlenecks, the inadequacy of official distribution channels and the networks of the informal economy.

The rapid expansion of illicit alcohol production also created serious problems with sugar supplies. In 1986 and 1987, sugar sales surged dramatically; the increase recorded over those two years matched the total rise seen over the entire decade from 1970 to 1980. Although the Soviet Union was one of the world’s leading sugar producers, the demand for raw materials generated by samogon production grew so large that, by 1987, roughly one-tenth of the country’s sugar output was estimated to have been used in illicit alcohol production. Fruit thefts likewise increased as homemade wine production became more widespread.

“Three hundred glasses of tea. The sugar - separately!” Krokodil, no. 15, 1988.
Moreover, in some places this process also began to fuel organised crime. Examples such as the theft of sugar and other raw materials, the misappropriation of vodka and spirits from distilleries, and the bribing of police officers and factory managers into these networks showed that the de facto semi-prohibition created by the campaign had opened up new scope for black-market and proto-mafia networks. These networks, which had flourished during the Brezhnev era amid shortages, bribery, the informal economy and the black market, were now taking advantage of the new spheres of activity and profitability generated by the campaign.

The crisis of the campaign also made itself felt in the sphere of propaganda. The Party apparatus still regarded the media as one of the campaign’s principal instruments of mobilisation. In the last two months of 1986, more than a hundred articles on the subject were published in the central press, and there were more than fifty television broadcasts. Yet, according to the Secretariat of the Central Committee, the media were not covering the campaign in a sufficiently systematic, creative or effective manner. Journalists were slow to respond to the rise in samogon production and to the shift of alcohol consumption into the home; ministries that were delaying the transition to the production of non-alcoholic products often escaped criticism altogether. By 1988, the number of articles on the alcohol problem had fallen to less than half the 1985 level, and those that were published had become more superficial. In other words, the campaign’s capacity for ideological mobilisation was also losing its force.

Social discontent was also reflected in public opinion surveys. Soviet opinion research, which began to be conducted more regularly from 1987 onwards, showed that a significant section of the population was dissatisfied with the way the campaign was being implemented and believed that the expected results had not been achieved. This discontent increasingly came to be directed at Gorbachev personally. In his memoirs, Gorbachev acknowledges that people had grown weary of waiting in queues for hours and of being unable to obtain vodka or wine even for a special occasion, and that their anger was directed above all at the General Secretary, who was “held responsible for everything”. The nickname given to him - “the Mineral Water Secretary” - became one of the symbols of this social backlash.

The All-Union Voluntary Society for the Struggle for Sobriety, one of the most important instruments of the campaign’s bureaucratic organisation, was likewise plunged into crisis during this period. Having reached 450,000 branches shortly after its establishment and operating with thousands of local offices and a full-time staff of 6,500, this vast organisation had turned into an expensive bureaucratic apparatus whose membership dues were insufficient to cover its expenditure, with its deficits funded from the central state budget. Moreover, the Society’s own practice openly contradicted its professed commitment to “sobriety”: according to Ogonyok magazine, at least a third of its members drank alcohol, some branch heads ended up in sobering-up stations, and workers were effectively forced to attend meetings at their factories. Thus the image of “voluntary social mobilisation” was steadily losing credibility.

“Sobriety Society, District Branch.” Krokodil, no. 35, 1988.
In October 1988, the Secretariat of the Central Committee decided to “restructure” the Society’s activities. It proposed reducing the full-time apparatus by half, retaining “genuine volunteers for sobriety”, and redirecting activities towards broader “anti-alcohol education centres”. Yet these adjustments did not bring about any fundamental improvement. The easing of restrictions on alcohol sales and rumours that the Society might be dissolved further undermined morale among its members. Branches began to close, and activity began to decline. Thus the organisation that had been used at the outset of the campaign to create an image of mass support became, from 1988 on, one of the symbols of retreat and disintegration.

In the end, with a new decision taken by the Central Committee in October 1988, this form of combating alcoholism was effectively brought to an end. This did not mean that all the measures introduced under the campaign disappeared at once; some restrictions, high prices and delayed adjustments in production continued for some time. Yet the political centre of gravity had shifted. Confronted with a deepening economic crisis, the Gorbachev leadership was now turning towards accelerating perestroika, expanding enterprise autonomy, giving greater scope to profit criteria, contractual relations and market mechanisms. The anti-alcohol campaign, however, was allowed to fade away in an entirely bureaucratic manner - without a clear accounting of its results, and without being made the subject of a democratic debate before society.

As the campaign faded, it was increasingly replaced by a new line of reform more openly aimed at disciplining the working class through market discipline. Nikolai Shmelev, one of Gorbachev’s advisers, encapsulated the meaning of this shift when, in 1989, he presented the threat of losing one’s job as the most effective remedy “against laziness, drunkenness and irresponsibility”.

Thus, the fading of the anti-alcohol campaign came to signify not merely the end of an unsuccessful public health policy; it also became a telling indication of the Stalinist bureaucracy’s shift from administrative coercion and moralistic mobilisation towards market discipline and capitalist restoration.

To be continued

08 Temmuz 2026

Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm (9)

Kampanyanın krizi ve sönümlenmesi

“Eski güzel Brejnev günlerini geri verin!” D. Oboznenko’nun 1989 tarihli posteri, alkol üzerinden Brejnev dönemine duyulan nostaljiyi hicvediyor.
1987 yılının ortalarına gelindiğinde, Gorbaçov yönetiminin 1985’te büyük bir siyasal seferberlik havası içinde başlattığı alkol karşıtı kampanya ciddi bir tıkanmayla karşı karşıya kalmıştı. Resmî istatistikler hâlâ alkol tüketiminde, suç oranlarında, trafik kazalarında ve işe devamsızlıkta önemli düşüşler yaşandığını ileri sürüyor; kampanyanın başarı anlatısı bütünüyle terk edilmiyordu. Ancak artık merkezî parti belgelerinde, Sovyet basınında ve kamuoyu yoklamalarında uygulamanın sınırlarına dayandığını gösteren işaretler giderek daha açık biçimde görünür hâle gelmişti.

SBKP Merkez Komitesi’nin Haziran 1987’de yayımladığı açıklama bu açıdan önemliydi. Açıklama, “ayıklığın hayatın normu hâline getirilmesi” hedefinden vazgeçildiğini söylemiyor, tersine kampanyanın kararlılıkla sürdürüleceğini ilan ediyordu. Fakat aynı metin, uygulamanın “her yerde gereken sebat, ataklık ve tutarlılıkla” yürütülmediğini; parti ve devlet görevlilerinin bir bölümünün kampanyaya ilgisini kaybettiğini; hatta bazılarının bizzat içkiye meyilli olduğunu kabul etmek zorunda kalıyordu. Daha önemlisi, sarhoşluk ve alkolizmin “gürültülü ve kısa vadeli kampanyalarla” ortadan kaldırılamayacağının yeterince kavranamadığı belirtiliyordu.

Sorunlar, Merkez Komitesi’nin açıklamasında öne sürüldüğü gibi yalnızca uygulama gevşekliğinden kaynaklanmıyordu. Kampanyanın temel mantığı, alkol sorununu toplumsal köklerinden kopararak idari yasaklar, fiyat artışları, cezalar ve ahlakçı propaganda yoluyla çözmeye dayanıyordu. Resmî içki satış kanalları daraltılmış, fiyatlar artırılmış, satış saatleri ve noktaları kısıtlanmıştı. Fakat bu önlemler alkol talebini ortadan kaldırmadı; onu kayıt dışı, denetimsiz ve çoğu zaman çok daha tehlikeli kanallara itti.

Bu tıkanmanın en ağır sonuçlarından biri, samogon üretiminin ve zehirli ikame maddelerin kullanımının yaygınlaşmasıydı. Resmî kanallardan alkole erişimi zorlaşan insanlar, ev yapımı kaçak içkilere, ucuz kolonyalara, losyonlara, parfümlere, çözücülere, metanole, antifrize ve başka kimyasal maddelere yöneliyordu.

Kampanyanın resmî başarı anlatısını sorgulatan temel nokta da buradaydı. Resmî alkol satışları gerçekten düşmüş olabilirdi; fakat bu düşüş gerçek alkol tüketimindeki azalmayı olduğundan büyük gösteriyordu. Bu çelişki aşağıdaki grafikte de açık biçimde görülüyor:

Rusya’da resmî alkol satışları ve tahminî samogon üretimi, 1980-1992
Kişi başına yılda litre saf alkol

Kaynak: Christina Gathmann ve Marijke Welisch, “The Gorbachev Anti-Alcohol Campaign and Russia’s Mortality Crisis”, CESifo DICE Report, 4/2012, s. 64. Grafikteki resmî alkol satış verileri Goskomstat ve Rosstat’ın yıllık istatistik derlemelerine; yasa dışı alkol üretimine ilişkin tahminler ise Nemtsov’un hesaplamalarının genişletilmesine dayanmaktadır.
Kampanya yıllarında resmî alkol satışları sert biçimde gerilerken, tahminî samogon üretimi ters yönde yükseliyordu. Bu durum, kampanyanın alkol talebinin önemli bir bölümünü ortadan kaldırmak yerine kayıt dışı üretime ve karaborsaya ittiğini gösteriyordu.

Samogon Sovyet toplumunda zaten köklü bir olguydu; özellikle kırsal kesimde küçük hizmetlerin karşılığında ödeme aracı, eğlence ve teselli aracı, gündelik hayatın gayri resmî değiş tokuş ilişkilerinin bir parçası olarak kullanılıyordu. Odun taşıtmak, bahçe işlerini yaptırmak, ev tamiri gibi işler için bir şişe ev yapımı içki hazırlamak birçok yerde olağan bir pratikti. Bu nedenle kampanya, yalnızca yasa dışı içki üretimiyle değil, Sovyet toplumunun kıtlıklar, hizmet darboğazları, resmî dağıtım kanallarının yetersizliği ve kayıt dışı ekonomi ağlarıyla iç içe geçmiş daha geniş bir gerçekliğiyle karşı karşıyaydı.

Kaçak içki üretiminin hızla büyümesi, şeker arzında da ciddi sıkıntılar yarattı. 1986 ve 1987’de şeker satışlarında olağanüstü bir artış yaşandı; iki yıl içindeki artış, 1970-1980 arasındaki on yıllık toplam artışa ulaştı. Sovyetler Birliği dünyanın önde gelen şeker üreticilerinden biri olmasına rağmen, samogon üretimi için ortaya çıkan hammadde talebi öylesine büyüktü ki, 1987’de ülkedeki şeker üretiminin yaklaşık onda birinin kaçak içki yapımında kullanıldığı tahmin ediliyordu. Meyve hırsızlıkları da ev yapımı şarap üretiminin yaygınlaşmasıyla birlikte artıyordu.

“Üç yüz bardak çay. Şekeri ayrı verin!” Krokodil, sayı 15, 1988.
Dahası, bu süreç yer yer örgütlü suç ilişkilerini de beslemeye başladı. Şekerin ve başka hammaddelerin çalınması, içki fabrikalarından votka ve sert içkilerin zimmete geçirilmesi, polis ve fabrika yöneticilerinin rüşvetle bu ağlara dahil edilmesi gibi örnekler, kampanyanın yarattığı fiilî yarı-yasak koşullarının karaborsa ve proto-mafya ağlarına yeni bir hareket alanı açtığını gösteriyordu. Brejnev döneminde kıtlıklar, rüşvet, kayıt dışı ekonomi ve karaborsa içinde palazlanan bu ağlar, kampanyanın yarattığı yeni faaliyet ve kârlılık alanlarından yararlanıyordu.

Kampanyanın krizi propaganda düzeyinde de kendini gösterdi. Parti aygıtı medyayı hâlâ kampanyanın temel seferberlik araçlarından biri olarak görüyordu. 1986’nın son iki ayında merkezî basında konuyla ilgili yüzün üzerinde makale yayımlanmış, televizyonda elliden fazla yayın yapılmıştı. Ancak Merkez Komite Sekretaryası’na göre medya kampanyayı yeterince sistematik, yaratıcı ve etkili biçimde işlemiyordu. Gazeteciler samogon üretimindeki artışa ve alkol tüketiminin ev içine kaymasına gecikmeli tepki veriyor; alkolsüz ürün üretimine geçişi geciktiren bakanlıklar çoğu kez eleştirinin dışında kalıyordu. 1988’e gelindiğinde alkol sorununa ilişkin yazıların sayısı 1985’tekinin yarısından aza düşmüş, yayımlanan yazılar da daha yüzeysel hâle gelmişti. Başka bir deyişle, kampanyanın ideolojik seferberlik kapasitesi de etkisini kaybediyordu.

Toplumsal hoşnutsuzluk kamuoyu yoklamalarına da yansıyordu. 1987’den itibaren daha düzenli yapılmaya başlanan Sovyet kamuoyu araştırmaları, halkın önemli bir bölümünün kampanyanın uygulanış biçiminden memnun olmadığını ve beklenen sonuçların alınamadığını düşündüğünü gösteriyordu. Bu hoşnutsuzluk giderek Gorbaçov’un şahsına da yöneldi. Gorbaçov anılarında, insanların saatlerce kuyrukta beklemekten ve özel bir vesileyle bile votka ya da şarap alamamaktan bıktığını, öfkenin en çok “her şeyden sorumlu tutulan” Genel Sekreter’e yöneldiğini kabul eder. Ona takılan “Maden Suyu Sekreteri” lakabı, bu toplumsal tepkinin sembollerinden biri hâline gelmişti.

Kampanyanın bürokratik örgütlenmesinin en önemli araçlarından biri olan Tüm Birlik Gönüllü Ayıklık Mücadelesi Cemiyeti de aynı dönemde krize sürüklendi. Kuruluşundan kısa süre sonra 450 bin şubeye ulaşan, binlerce yerel büro ve 6.500 kişilik sürekli kadroyla çalışan bu devasa örgüt, üye aidatları harcamalarını karşılamaya yetmeyen ve açıkları merkezî devlet bütçesi tarafında finanse edilen masraflı bir bürokratik aygıta dönüşmüştü. Üstelik Cemiyet’in kendi pratiği de “ayıklık” iddiasıyla açıkça çelişiyordu: Ogonyok dergisine göre üyelerin en az üçte biri içki içiyor, bazı şube başkanları ayıltma merkezlerinde son buluyor, işçiler fabrikalardaki toplantılara fiilen zorla götürülüyordu. Böylece “gönüllü toplumsal seferberlik” görüntüsü giderek inandırıcılığını yitiriyordu.

“Ayıklık Cemiyeti, İlçe Şubesi.” Krokodil, sayı 35, 1988.
Ekim 1988’de Merkez Komite Sekretaryası Cemiyet’in çalışmalarını “yeniden yapılandırma” kararı aldı. Tam zamanlı aygıtın yarı yarıya azaltılması, “gerçek ayıklık gönüllüleri”nin korunması ve faaliyetlerin daha geniş “alkol karşıtı eğitim merkezleri”ne yöneltilmesi önerildi. Fakat bu düzenlemeler temel bir iyileşme sağlamadı. İçki satışına ilişkin kısıtlamaların gevşetilmesi, Cemiyet’in tasfiye edilebileceği söylentileri, üyeler arasında moral bozukluğunu artırdı. Şubeler kapanmaya, faaliyetler zayıflamaya başladı. Kampanyanın başında kitlesel destek görüntüsü yaratmak için kullanılan bu örgüt, 1988’den itibaren geri çekilişin ve çözülüşün sembollerinden biri hâline geldi.

Sonuçta, Ekim 1988’de Merkez Komite’nin aldığı yeni bir kararla, alkolizmle mücadelenin bu biçimine fiilen son verildi. Bu, kampanya kapsamındaki bütün uygulamaların bir anda ortadan kalktığı anlamına gelmiyordu; bazı kısıtlamalar, yüksek fiyatlar ve üretimdeki gecikmeli uyarlamalar bir süre daha devam etti. Ancak siyasal ağırlık merkezi değişmişti. Gorbaçov yönetimi, derinleşen ekonomik kriz karşısında artık perestroykayı hızlandırmaya, işletme özerkliğine, kâr ölçütlerine, sözleşme ilişkilerine ve piyasa mekanizmalarına daha geniş alan açmaya yöneliyordu. Alkol karşıtı kampanya ise açık bir bilanço çıkarılmadan, toplum önünde demokratik bir tartışmaya konu edilmeden, yine bütünüyle bürokratik bir biçimde sönümlenmeye bırakıldı.

Kampanya sönümlenirken, onun yerini giderek daha açık biçimde işçi sınıfını piyasa disipliniyle terbiye etmeyi hedefleyen yeni bir reform çizgisi almaya başladı. Gorbaçov’un danışmanlarından Nikolay Şmelev’in 1989’da işini kaybetme tehdidini “tembelliğe, sarhoşluğa ve sorumsuzluğa karşı” en etkili ilaç olarak sunması bu dönüşümün anlamını özetliyordu.

Böylece alkol karşıtı kampanyanın sönümlenmesi, yalnızca başarısız bir halk sağlığı politikasının sonu değil; Stalinist bürokrasinin idari baskı ve ahlakçı seferberlikten piyasa disiplini ve kapitalist restorasyon yönündeki reformlara geçişinin de anlamlı bir göstergesi hâline geliyordu.

Devam edecek

05 Temmuz 2026

Announcement:

After an editorial pause that lasted longer than I had expected

“Either/or”: A 1983 Soviet anti-alcohol propaganda poster by P. Letunov. By placing a bottle labelled “vodka” opposite a baby, the poster presents the alcohol problem as a social issue threatening the family and future generations.
On 4 June, I announced that I had begun reworking the first eight instalments of the series I have been publishing on the blog under the general heading "Stalinism and Alcoholism in the Soviet Union", with a view to eventually turning them into a small booklet. As I noted in that announcement, this was by no means simply a matter of placing the blog posts one after another. It required strengthening the internal connections between the texts, expanding certain sections, removing repetitions, filling in gaps, and reshaping the existing material into a more coherent draft suitable for booklet format.

Today, 4 July 2026, I have completed this stage. The reworking and expansion of the first eight instalments has produced a text that now runs to some 80 pages in Word. In this way, the essays previously published on the blog in separate parts have, for the time being, been brought together into a more solid and coherent whole - one that may be regarded as the first major section of the draft booklet.

This, of course, does not mean that the work is complete. The series will continue from where it left off. After writing and publishing the new instalments, I intend to review the entire draft booklet once more, make the necessary additions, and then share the text with friends who may be able to spare the time to read it, opening it up for discussion and inviting their comments and suggestions.

Because of this editorial work, I was able to update the blog only to a limited extent for about a month. Yet this pause did not stem from abandoning the project; on the contrary, it arose from the need to put the sections published so far on a firmer footing. Now that this stage is behind me, I shall resume publishing on the blog more regularly.

04 Temmuz 2026

Duyuru:

Umduğumdan daha uzun süren edisyon arasının ardından

“Ya o, ya bu”: P. Letunov’un 1983 tarihli Sovyet alkol karşıtı propaganda afişi. Üzerinde “votka” yazılı şişeyi bir bebeğin karşısına yerleştiren afiş, alkol sorununu aileyi ve gelecek kuşakları tehdit eden bir toplumsal mesele olarak sunuyor.
Blogda “Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm” üst başlığı altında yayımladığım yazı dizisinin ilk sekiz bölümünü, daha sonra küçük bir kitapçık haline getirmek üzere yeniden işlemeye başladığımı 4 Haziran’da duyurmuştum. O duyuruda da belirttiğim gibi, bu çalışma blog yazılarını basitçe alt alta eklemekten ibaret değildi. Metinlerin iç bağlantılarını güçlendirmek, bazı bölümleri genişletmek, tekrarları ayıklamak, eksik kalan noktaları tamamlamak ve eldeki malzemeyi kitapçık formatına uygun, daha bütünlüklü bir taslak haline getirmek gerekiyordu.

Bugün bu aşamayı tamamlamış bulunuyorum. İlk sekiz bölüm üzerinde yürüttüğüm yeniden işleme ve genişletme çalışmasının ardından ortaya Word’de 80 sayfayı bulan bir metin çıktı. Böylece daha önce blogda parça parça yayımlanmış olan yazılar, şimdilik kitapçık taslağının ilk büyük bölümü sayılabilecek daha sağlam ve daha tutarlı bir bütün haline gelmiş oldu.

Bu, elbette çalışmanın tamamlandığı anlamına gelmiyor. Yazı dizisi kaldığı yerden devam edecek. Dizinin yeni bölümlerini yazıp yayımladıktan sonra, kitapçık taslağının tamamını bir kez daha gözden geçirmek, gerekli eklemeleri yapmak ve sonrasında metni okumaya vakit ayırabilecek arkadaşlarımla paylaşarak tartışmaya açmak istiyorum.

Bu edisyon çalışması nedeniyle yaklaşık bir ay boyunca blogu büyük ölçüde güncelleyemedim. Ancak bu ara, çalışmanın yarım bırakılmasından değil, tersine, bugüne kadar yayımlanmış bölümlerin daha sağlam bir zemine oturtulması ihtiyacından kaynaklandı. Şimdi bu aşama geride kaldığına göre, blogda yeniden daha düzenli yayın yapmaya başlayacağım.