18 Ekim 2026

Çeviri:

Emeğin payı

Michael Roberts

Yakın tarihli bir yazımda, ABD şirketlerinin kâr marjlarının (yani kârların millî gelir içindeki payının) yüzde 19,4 ile rekor düzeye, ABD’de 1940’lardan bu yana kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştığını belirtmiştim!

ABD’de şirket kârlarının millî gelir içindeki payı (1947–2026, yüzde). Şirket kârlarının payı dalgalı bir seyir izliyor; özellikle 2000’lerden itibaren yükselerek dönem sonunda zirveye ulaşıyor. Kaynak: ABD Ekonomik Analiz Bürosu (BEA), Financial Times hesaplamaları.

Buna karşılık emeğin payı tarihsel olarak en düşük düzeyine gerilemişti.

ABD’de çalışanlara yapılan ödemelerin millî gelir içindeki payı (1947–2026, yüzde). 1970’ler ve 1980’lerde yüksek düzeylerde seyreden emeğin payı, sonraki dönemde dalgalanarak geriliyor ve dönem sonunda yaklaşık yüzde 60’a düşüyor. Kaynak: ABD Ekonomik Analiz Bürosu (BEA), Financial Times hesaplamaları.
Kârların ücretlere oranını Marksist terimlerle, yani artı-değer oranı olarak ölçtüğümüzde, bu oranın hiçbir zaman bu kadar yüksek olmadığını görüyoruz. Artı-değer oranındaki bu yükseliş, ABD’de kâr oranının düşme eğilimine karşı işleyen ve kâr oranını yukarı çeken önemli bir etken oldu; bu etki özellikle salgının sona ermesinden bu yana belirginleşti. Kâr oranı, artı-değerin üretim araçları stoku ile çalışanlara yapılan ödemelerin toplamına oranıdır.

ABD’de finans dışı şirketlerin sabit sermaye stoku üzerinden hesaplanan kâr oranı (2005–2026, yüzde). 2013’te yaklaşık yüzde 13,5’e ulaşan oran, 2021’de yüzde 8,9’a geriliyor; ardından toparlanarak dönem sonunda yüzde 10,8 oluyor. Kaynak: BEA NIPA, Michael Roberts’ın hesaplamaları.
Ancak ABD millî gelirinde kârların ve ücretlerin payına ilişkin bu ölçümlere Vergi Vakfı (Tax Foundation) itiraz ediyor. Vergi Vakfı kendisini vergi politikası alanında dünyanın önde gelen partiler üstü düşünce kuruluşu olarak tanımlıyor. Kuruluşun ifadesiyle, “85 yılı aşkın süredir misyonumuz değişmedi: daha fazla ekonomik büyüme ve fırsat sağlayan vergi politikaları yoluyla insanların yaşamlarını iyileştirmek.” Vergi Vakfı, kârlara ve ücretlere giden payı ölçmek içingayrisafi millî gelir göstergesini kullanmanın yanlış olduğunu savunuyor. Kuruluşa göre, yukarıda varılan sonucun aksine, sermayenin ekonomik pastadan giderek daha büyük bir pay aldığı ya da emeğin payının 1950’lerdeki yaklaşık üçte iki düzeyinden bugün yaklaşık yarıya gerilediği doğru değil.

Bu sonuçlar neden yanlış? Vergi Vakfı’nın haklı olarak belirttiği gibi, toplam millî gelir yalnızca elde edilen kârlardan ve ücretlerden oluşmuyor; amortismanı da içeriyor. Amortisman, millî gelirin, şirketlerin eskimiş ya da ömrünü doldurmuş makine, tesis, teknoloji ve benzeri üretim araçlarını yenilemek için yatırım olarak hesaba katmak zorunda oldukları bölümüdür; yani üretim araçları stokunu genişleten bir yatırım değildir. Dolayısıyla amortisman, şirketlerin satışlardan elde ettiği kârdan düşülmeli. Başka bir deyişle, kârlara veya ücretlere giden pay, net toplam gelir, yani amortisman düşüldükten sonra kalan gelir üzerinden ölçülmeli.

Vergi Vakfı’na göre bu yapıldığında emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olmadığı görülüyor: “Emeğin payı, BLS (ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu) serisinin gösterdiğinden hem daha yüksek hem de daha istikrarlı.” Millî gelir net olarak hesaplandığında, emeğin payı 1940’ların sonlarında yaklaşık yüzde 69 düzeyindeydi; 1970’lerde yaklaşık yüzde 75’e yükselmişti. Bugün ise yüzde 68,3 düzeyinde; yani 1950’lerdekinden pek farklı değil. Vergi Vakfı’nın ifadesiyle, “Başka bir deyişle, emeğin payı ‘daha önce hiç görülmemiş’ bir düzeyde değil.”

ABD’de net yurt içi gelirin emek, sermaye ve işletme sahipleri arasındaki dağılımı (1947–2026, yüzde). Sarı çizgi emeğin, yeşil çizgi işletme sahiplerinin gelirinin tamamı sermayeye dâhil edildiğinde sermayenin payını gösteriyor. Noktalı çizgiler, doğrudan sermayeye atfedilen gelirleri ve emek-sermaye ayrımı belirsiz işletme sahibi gelirlerini ayırıyor. Hesaplamada amortisman ve vergiler düşülüyor. Kaynak: BEA ve Vergi Vakfı'nın hesaplamaları.
Ancak Vergi Vakfı’nın sunduğu verilere ve zaman serilerine daha yakından bakıldığında, bana göre daha doğru bir sonuca ulaşılıyor. Öncelikle, “amortisman”ın gayrisafi kârdan yapılan muhasebesel bir kesinti olduğunu belirtmeliyim. Amortisman olarak ayrılan tutar da sermayenin emeğin sömürülmesi yoluyla el koyduğu değerin bir parçasıdır. Gayrisafi kârdan amortisman düşülüyorsa, sabit varlıklar stokunun değerinden de düşülmeli; böylece net kâr, net sermaye stokuna oranlanmalıdır. Dolayısıyla, ceteris paribus [diğer koşullar aynı kalmak kaydıyla-K.Ü.], amortismanın millî gelirden düşülmesi sermayenin kâr oranını azaltmaz.

Millî gelir içindeki paylara gelince, Vergi Vakfı’nın ölçümünü kullansak bile emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olduğu yönündeki önceki iddia neredeyse doğrulanıyor. ABD millî gelirinde emeğin payı, 2026’da yüzde 68,3 ile yine de 1948’den bu yana en düşük düzeydeydi. Buna karşılık kârların payı da 1948’den bu yana en yüksek düzeyine yakındı.

Vergi Vakfı verileriyle ABD’de emeğin (mavi, sol eksen) ve sermayenin (kırmızı, sağ eksen) gelirden aldığı paylar (yüzde). Emeğin payı 1979’daki yüzde 77,2’lik zirvesinden dönem sonunda yüzde 68,3’e gerilerken sermayenin payı yüzde 22,8’den yüzde 31,7’ye yükseliyor. Kaynak: Vergi Vakfı'nın hesaplamaları.

Dolayısıyla emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olduğu iddiası yalnızca küçük bir abartı. Vergi Vakfı da aslında çok önemli olmayan bir farkı gereğinden fazla büyütüyor. Daha önemlisi, yukarıdaki grafik emeğin payının 1970’lerin sonunda zirveye ulaştığını gösteriyor. 1980’lerden itibaren emeğin payı geriledi ve buna karşılık sermayenin payı yükseldi. Bu, sendikal haklara ve örgütlenmeye yönelik saldırıların, özelleştirmelerin, sosyal yardımlarda ve kamu hizmetlerinde kesintilerin ve imalat sektöründeki işlerin dünyanın ucuz iş gücü bölgelerine kaydırılmasının damgasını vurduğu, neoliberal olarak adlandırılan dönemin başlangıcıydı. Bu süreç ABD sermayesinin genel kârlılığının yükselmesini sağladı.

Dahası, Vergi Vakfı’nın pay ölçümlerini Marksist kategorilere dönüştürdüğümde, artı-değer oranının 1980’den bu yana yüzde 57, Büyük Durgunluk’un sona ermesinden bu yana yüzde 32 ve salgının sona ermesinden bu yana yüzde 17 artarak İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki zirvesine yaklaştığını görüyorum.

ABD’de kârların ücretlere oranıyla ölçülen artı-değer oranı. 1980 dolaylarında yaklaşık yüzde 30’a gerileyen oran, sonraki dönemde dalgalanarak yükseliyor ve dönem sonunda yüzde 46’yı aşarak savaşın hemen sonrasındaki zirvesine yaklaşıyor. Kaynak: Vergi Vakfı verileri, Michael Roberts’ın hesaplamaları.
Bu artış, Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi yasasına karşı işleyen temel etkenlerden biri oldu. Böylece ABD’de kârlılık, neoliberal dönemde (1982-2000), ardından Büyük Durgunluk’un sona ermesinden sonra ve salgının sona ermesinden bu yana geçen son beş yılda yükseldi.

Ancak burada bir şerh düşmek gerekiyor. Bu kâr artışının çok büyük bölümü ekonominin yalnızca birkaç temel sektöründe birikmiş durumda. 2026 ortasına kadar geçen bir yıllık dönemde ABD’de şirketlerin yurt içi faaliyetlerinden elde ettiği kârlar (yani ABD şirketlerinin yurt dışında elde ettiği kârlar hariç) 4,4 trilyon dolara ulaştı. Bu, 738 milyar dolarlık, yani yüzde 17,7’lik devasa bir artış.

Borsadaki hızlı yükselişin etkisiyle finans sektörü bu artışa 185 milyar dolarlık, yani yüzde 25’lik katkı yaptı. Enerji sektörü, hızla yükselen enerji fiyatlarının etkisiyle 135 milyar dolarlık, yani yüzde 18,2’lik katkı yaptı. Ancak listenin başında teknoloji sektörü, yani yazılım ve donanım, yer aldı. Teknoloji sektörü 738 milyar dolarlık kâr artışının 214 milyar dolarını, yani yüzde 29’unu sağladı. Finans sektörünü dışarıda bırakıp yalnızca finans dışı sektörlere baktığımızda, enerji sektörünün kâr artışındaki payı yüzde 24’e, teknoloji sektörünün payı ise yüzde 39’a yükseliyor. Dolayısıyla son bir yılda finans dışı sektörlerdeki kâr artışının neredeyse üçte ikisi yalnızca iki sektörden geldi.

ABD’de 2026 ortasına kadar son 12 ayda şirketlerin yurt içi kârlarındaki artış ve seçilmiş sektörlerin katkıları. Mavi sütunlar kâr artışını (milyar dolar), turuncu sütunlar sektörlerin toplam artıştaki payını (yüzde) gösteriyor. 738 milyar dolarlık artışın yüzde 29’u teknolojiden, yüzde 25,1’i finanstan, yüzde 18,2’si enerjiden geliyor. Kaynak: FRED https://fred.stlouisfed.org/release/tables?eid=18673&rid=53
Bu durum, yapay zekâ beklentileriyle yükselen borsada yaşanacak bir çöküşün teknoloji sektörünün kârlarında düşüşe yol açması hâlinde, ABD’de genel kârlılığın sert biçimde gerileyerek bir resesyonu tetikleyeceğine işaret ediyor.

Kaynak: "Labour’s share", Michael Roberts Blog – blogging from a Marxist economist

17 Ekim 2026

An example of vulgar impressionism

I recently read two articles by the Stalinist historian Candan Badem, published about a year ago on the website of the newspaper Yurtsever. The second article is a continuation of the first. In these articles, Badem reviews Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi (The Soviet Experiment and the Socialism of Tomorrow) [1], a two-volume work by another Stalinist author, Sinan Dervişoğlu. Badem discusses the first volume in his first article (in Turkish) [2] and the second in a follow-uparticle published about two weeks later (in Turkish) [3].

In his review of the second volume, Badem accuses Dervişoğlu of making a grossly unfair assertion about the quality and competitiveness of Soviet products, and explains his objection as follows:

[Dervişoğlu] says that the Soviets and socialist economies never had a commercially viable and competitive brand (apart from Kalashnikov)! Unfortunately, in making this claim, Dervişoğlu has come to resemble Putin: Putin, too, said that the USSR had nothing to export but galoshes! Has Dervişoğlu really never seen a Soviet Serkisov watch or a Zenit camera? Soviet Lada cars were very successful in their respective segments. During my childhood in Kars and Ardahan in the 1970s, Soviet-made scythes were the best available. Soviet tractors and combine harvesters, however, could not enter Turkey because of US and NATO influence. During perestroika, some cooperatives granted export rights by the traitor Gorbachev bought up cheap, high-quality Soviet butter on the domestic market and sold it to Europe. In my view, Gorbachev’s betrayal lay not in allowing cooperatives, but in allowing them to plunder state property and extract rents from subsidised state products.

I have not yet read Dervişoğlu’s book, so I cannot assess his arguments on this subject in this article. Here, I simply want to comment briefly on the impressionistic method Badem employs when discussing the quality and competitiveness of Soviet products and criticising Dervişoğlu.

In such a debate, our starting point should be concrete data on the structure of Soviet exports rather than impressions. The fact is that, particularly in the late Soviet period, energy products and raw materials accounted for a large share of Soviet exports to markets that generated convertible currency earnings. The data presented in A Study of the Soviet Economy, published in 1991 and prepared by experts from the IMF, the World Bank, the OECD and the European Bank for Reconstruction and Development, make this abundantly clear: in 1989, fuel and electricity accounted for 55.1 per cent of Soviet exports to advanced capitalist countries; ores, mineral concentrates, metals and metal products for 15.3 per cent; and timber and paper for 7 per cent. Together, these three categories accounted for 77.4 per cent of Soviet exports to those countries. By contrast, machinery, equipment and transport equipment accounted for only 3.2 per cent, and manufactured consumer goods for just 2.8 per cent. [4]

Without discussing the structure of Soviet exports at all, Badem cites Serkisof watches, Zenit cameras and Lada cars as examples of successful Soviet products to defend the competitiveness of Soviet industrial goods against Dervişoğlu’s criticism. He then recalls that, in Kars and Ardahan, where he spent his childhood, Soviet scythes were the best available locally. Yet he says nothing about which Soviet-made products were successful, in which periods, against which competitors or by which criteria. A few remembered brand names and childhood memories -in other words, a set of subjective impressions- take the place of economic and historical analysis.

There is no doubt that the Soviet Union produced industrial goods that were useful, durable or found buyers in certain markets. It would be pointless to argue otherwise. Yet these qualities in particular products do not negate the serious and widespread problems of quality and productivity in Soviet industry. Soviet-made goods lagged behind competing products in durability, reliability and technical performance, and this was one of the main factors limiting their international competitiveness. Moreover, being able to sell a product abroad does not, in itself, imply technological superiority or high labour productivity.

Indeed, a 1989study by Béla Balassa, a professor of political economy at Johns Hopkins University and a consultant to the World Bank, emphasised the predominance of fuel and raw materials in Soviet foreign trade and identified quality problems as one of the main obstacles to expanding manufactured exports. [5] In the terminology of Marxist value theory, the problem manifested itself in the concrete properties of these products as use-values - that is, in shortcomings in their capacity to meet needs. Of course, I do not endorse the market reforms Balassa proposed; but we cannot dismiss this concrete reality by citing a watch brand and a Soviet-made scythe.

Furthermore, Badem’s choice of Zenit as an example is highly questionable. For instance, an internalfactory assessment from 1969, published in the Zenitcamera archive, states that 40 per cent of the Zenit-7 cameras produced in August were returned following complaints. [6] This figure indicates a serious quality problem at the factory, though it would, of course, be wrong to generalise it to all Zenit models and all years. Yet simply mentioning the Zenit brand, familiar to some people above a certain age in Turkey, is not enough to establish how these cameras compared with their rivals in terms of quality and competitiveness.

The same distinctions must be drawn in the case of Lada. Badem’s claim that these cars were successful in their respective segments remains unsubstantiated unless he specifies which market, period and measure of success he means. The labour-time comparison I discussed in myearlier article on AvtoVAZ showed that finding a certain number of buyers in foreign markets did not negate serious problems of productivity and efficiency in car production. The ability to sell on international markets, product quality and labour productivity are distinct issues, but they need to be examined together.

Contemporary accounts should also be considered when assessing the technological level of the Soviet car industry. In his1972 diary, Chernyaev quotes a senior Renault executive as saying that Moskvich cars and those produced in Izhevsk were on a par with the vehicles Renault had produced fifteen years earlier. In the article in which I referred to Chernyaev’s diary, I also discussed car production based on cooperation with Fiat, noting that similarities in outward appearance did not imply an equivalent technological level.

The example of butter raises even more questions. Badem writes that, during perestroika, some cooperatives bought up cheap, high-quality Soviet butter on the domestic market and sold it to Europe. Yet, according to figurespresented to the British Parliament, the European Community exported 118,000 tonnes of butter and butteroil to the USSR in January–August 1989 alone. [7] This figure does not prove that the sales Badem mentions did not take place, but it does show the broader economic context in which they occurred.

Moreover, by Badem’s own account, the cooperatives were taking advantage of the gap between domestic and export prices for state-subsidised products. Being able to buy a product cheaply at home and sell it abroad at a higher price does not show that it was produced efficiently by international standards. A profit opportunity created by state subsidies should not be confused with the competitiveness of production.

To assess the performance of Soviet industry, we need to examine labour productivity, costs, the technical characteristics of its products and the structure of its exports. Yet Badem addresses none of these and considers it enough to list a few Soviet-made products he has selected and recount a childhood memory.

It would not be unfair to say that, in defending the quality and competitiveness of Soviet products, Badem displays an extremely vulgar form of impressionism.

[1] Sinan Dervişoğlu, Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi, 2 vols., Istanbul: Canut Yayınları, 2025.

[2] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi kitabı üzerine”, Yurtsever, 22 October 2025. Available at: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-sovyet-deneyi-ve-yarinin-sosyalizmi-kitabi-uzerine-553635/

[3] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Kitabı, cilt 2: Bugünün ve Yarının Sosyalizmi”, Yurtsever, 3 November 2025. The quotation is taken from this article. Available at: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-kitabi-cilt-2-bugunun-ve-yarinin-sosyalizmi-553979/

[4] IMF, World Bank, OECD and European Bank for Reconstruction and Development, A Study of the Soviet Economy, vol. 2, 1991, section “External Trade Reform”, Table IV.3.2: “USSR: Commodity Structure of Exports, 1980–89”. The source for the table is the Soviet statistical publication SSSR v tsifrakh 1989 (1990). The percentages cited in the text refer to the category “non-socialist advanced countries”; the figure of 77.4 per cent is the sum of the shares of the three specified product groups. Available at: https://www.elibrary.imf.org/display/book/9789264134683/ch011.xml

[5] Béla Balassa, Reflections on Perestroyka and the Foreign Economic Ties of the USSR, PPR Working Paper Series, WPS 149, Washington, DC: World Bank, January 1989, especially pp. 6 and 18–19. Available at: https://documents1.worldbank.org/curated/en/716411468769321534/pdf/multi0page.pdf

[6] “Еще раз о качестве фотоаппаратов” [Once Again on the Quality of Cameras], Sovetskiy Patriot, 7 October 1969; a factory newspaper article republished in the Zenitcamera archive. Available at: https://www.zenitcamera.com/archive/history/once-again-about-quality.html

[7] “EC Food Exports”, Hansard, House of Commons, 5 March 1990, vol. 168, col. 496W. In the table covering January–August 1989, the quantity exported to the USSR under the heading “Butter (incl. butter oil)” is given as 118,000 tonnes. Available at: https://api.parliament.uk/historic-hansard/written-answers/1990/mar/05/ec-food-exports

16 Ekim 2026

Bir vülger izlenimcilik örneği

Geçtiğimiz günlerde Stalinist tarihçi Candan Badem’in yaklaşık bir yıl önce Yurtsever gazetesinin web sitesinde yayımlanan, birbirinin devamı niteliğindeki iki yazısını okudum. Bu yazılarda Badem, bir başka Stalinist yazarın, Sinan Dervişoğlu’nun iki ciltlik Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi [1] başlıklı kitabını değerlendiriyor. Badem, kitabın birinci cildini ilk yazısında [2], ikinci cildini ise yaklaşık iki hafta sonra yayımlanan ikinci yazısında [3] ele alıyor.

Badem, ikinci cildi değerlendirdiği yazıda, Sovyet ürünlerinin kalitesi ve rekabet gücü konusunda Dervişoğlu’nu çok haksız bir önermede bulunmakla suçluyor ve bu konudaki itirazını şöyle gerekçelendiriyor:

[Dervişoğlu d]iyor ki Sovyetlerin ve sosyalist ekonomilerin geçerliliği ve rekabet gücü olan bir markası (Kalaşnikov hariç) olmamıştır! Dervişoğlu ne yazık ki bu iddiasıyla Putin’e benzemiştir: Putin de SSCB galoştan başka bir ihraç maddesi yoktu demiştir! Dervişoğlu acaba hiç mi Sovyet Serkisov saati, Zenit fotoğraf makinesi görmemiştir? Sovyet Lada otomobilleri kendi segmentlerinde gayet başarılıydılar. Benim çocukluğumda 1970lerin Kars-Ardahan’ında Sovyet malı tırpanlar en kalitelisiydi. Sovyet traktörleri ve biçerdöverleri ise ABD ve NATO etkisi yüzünden Türkiye’ye giremiyordu. Perestroyka döneminde Gorbaçov haininin ihracat hakkı verdiği bazı kooperatifler ucuz ve kaliteli olan Sovyet tereyağını piyasadan toplamışlar ve Avrupa’ya satmışlardı. Bence Gorbaçov’un ihaneti kooperatiflere izin vermesi değil, kooperatiflerin devlet mülkiyetini yağmalamasına ve sübvanse edilen devlet ürünleri üzerinden rant elde etmesine izin vermesiydi.

Dervişoğlu’nun kitabını henüz okumadım. Dolayısıyla bu yazıda onun kitabında yer alan konuyla ilgili argümanları değerlendirmem de söz konusu olamaz. Burada yalnızca Badem’in Sovyet ürünlerinin kalitesini ve rekabet gücünü tartışırken ve Dervişoğlu’nu eleştirirken başvurduğu izlenimci yöntem üzerinde kısaca durmak istiyorum.

Böyle bir tartışmada çıkış noktamız izlenimler değil, SSCB’nin ihracatının yapısına ilişkin somut veriler olmalı. Gerçek şu ki, özellikle geç Sovyet döneminde, SSCB’nin konvertibl döviz kazandıran pazarlara yönelik ihracatında enerji ürünleri ve ham maddeler büyük ağırlık taşıyordu. IMF, Dünya Bankası, OECD ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası uzmanlarının hazırladığı, 1991’de yayımlanan A Study of the Soviet Economy başlıklı araştırmada aktarılan veriler bu tabloyu bütün açıklığıyla ortaya koyar: 1989’da SSCB’nin gelişmiş kapitalist ülkelere ihracatının yüzde 55,1’ini yakıt ve elektrik, yüzde 15,3’ünü maden cevherleri, maden konsantreleri, metaller ve metal ürünleri, yüzde 7’sini ise ahşap ve kâğıt oluşturuyordu. Bu üç grubun toplam payı yüzde 77,4’tü. Buna karşılık makine, ekipman ve ulaşım araçlarının payı yalnızca yüzde 3,2, sanayi tüketim mallarının payı ise yüzde 2,8 düzeyindeydi. [4]

Badem, Sovyet ihracatının yapısını hiç tartışmadan, Dervişoğlu’na karşı Sovyet sanayi ürünlerinin rekabet gücünü savunmak için Serkisof saatlerini, Zenit fotoğraf makinelerini ve Lada otomobillerini başarılı Sovyet ürünlerine örnek olarak veriyor. Ardından çocukluğunun geçtiği Kars-Ardahan’da Sovyet tırpanlarının yörede bulunan en kaliteli tırpanlar olduğunu hatırlatıyor. Ancak hangi Sovyet yapımı ürünün, hangi dönemde, hangi rakipleri karşısında, hangi ölçütlere göre başarılı olduğu konusunda bir şey söylemiyor. Akılda kalmış birkaç marka adı ve çocukluk hatıraları, yani bazı öznel izlenimler ekonomik ve tarihsel tahlilin yerine geçiriliyor.

Hiç kuşkusuz Sovyetler Birliği’nde işe yarayan, dayanıklı veya belirli pazarlarda alıcı bulan sanayi ürünleri üretilmiştir. Bunun tersini savunmak anlamsız olur. Ancak belirli ürünlerin bu özelliklere sahip olması, Sovyet sanayisinin yaygın ve ciddi kalite ve üretkenlik sorunlarını ortadan kaldırmaz. Sovyet yapımı malların dayanıklılık, güvenilirlik ve teknik performans bakımından rakiplerinin gerisinde kalması, uluslararası rekabet güçlerini sınırlayan önemli etkenlerden biriydi. Ayrıca bir ürünün dışarıya satılabilmesi de tek başına teknolojik üstünlük veya yüksek emek üretkenliği anlamına gelmez.

Nitekim Johns Hopkins Üniversitesi’nde siyasal iktisat profesörü ve Dünya Bankası danışmanı olan Béla Balassa’nın 1989 tarihli araştırması, Sovyet dış ticaretinde yakıt ve ham maddelerin ağırlığını vurgularken, mamul mal ihracatının geliştirilmesinin önündeki temel engellerden biri olarak kalite sorununa işaret ediyordu. [5] Marksist değer teorisinin terminolojisiyle ifade edersek, sorun bu ürünlerin kullanım değerlerinin somut özelliklerinde, yani ihtiyaçları karşılama kapasitelerindeki eksikliklerde kendini gösteriyordu. Elbette Balassa’nın önerdiği piyasa reformlarını benimsiyor değilim; fakat ortadaki bu somut gerçeği de bir saat markasını ve Sovyet yapımı bir tırpanı örnek göstererek geçersiz kılmamız mümkün olmaz.

Bunun ötesinde, Badem’in Zenit örneği son derece tartışmalıdır. Söz gelimi Zenitcamera arşivinde yayımlanan 1969 tarihli bir fabrika içi değerlendirmede, ağustosta üretilen Zenit-7 fotoğraf makinelerinin yüzde 40’ının şikâyetler üzerine geri döndüğü belirtiliyor. [6] Bir işletme için ciddi bir kalite sorununun göstergesi olan bu oranı bütün Zenit modellerine ve bütün yıllara genellemek elbette yanlış olur. Ancak yalnızca Türkiye’de belirli bir yaşın üzerindeki insanların bir bölümünün tanıdığı Zenit markasını anmak da bu makinelerin rakipleri karşısındaki kalite ve rekabet gücünü ortaya koymaya yetmez.

Lada konusunda da aynı ayrımları yapmak gerekir. Badem’in bu otomobillerin kendi segmentlerinde başarılı oldukları yolundaki iddiası, hangi pazarın, dönemin ve başarı ölçütünün kastedildiği açıklanmadan havada kalıyor. Daha önce AvtoVAZ üzerine yazımda ele aldığım emek-zaman karşılaştırması, otomobillerin dış pazarlarda belli bir sayıda alıcı bulmasının üretimdeki ciddi üretkenlik ve etkinlik sorunlarını ortadan kaldırmadığını gösteriyordu. Uluslararası pazarda satış yapabilmek, ürün kalitesi ve emek üretkenliği birbirinden farklı, fakat birlikte incelenmesi gereken konulardır.

Sovyet otomobil sanayisinin teknik düzeyi konusunda da dönemin tanıklıkları dikkate alınmalıdır. Çernyayev’in 1972 günlüğünde aktardığı bir Renault üst düzey yöneticisi, Moskviç ve İjevsk’te üretilen otomobillerin Renault’nun on beş yıl önce ürettiği araçların düzeyinde olduğunu söylüyordu. Çernyayev’in günlüğüne referans yaptığım yazıda ayrıca, Fiat’la yapılan iş birliğine dayanan üretime de değinerek, dış görünüşteki benzerliğin teknik düzeyde eşitlik anlamına gelmediğini belirtmiştim.

Tereyağı örneği ise daha da düşündürücüdür. Badem, perestroyka döneminde bazı kooperatiflerin ucuz ve kaliteli Sovyet tereyağını iç piyasadan toplayıp Avrupa’ya sattığını yazıyor. Oysa Britanya parlamentosuna sunulan verilere göre, Avrupa Topluluğu yalnızca Ocak–Ağustos 1989’da SSCB’ye 118 bin ton tereyağı ve tereyağı yağı ihraç etmişti. [7] Bu veri, Badem’in sözünü ettiği satışların yapılmadığını kanıtlamaz; ancak anlattığı satışların ne tür bir ekonomik tablo içinde gerçekleştiğini gösterir.

Üstelik Badem’in kendi açıklamasına göre kooperatifler devletçe sübvanse edilen ürünlerin fiyat farkından yararlanıyordu. İçeride düşük fiyatla satın alınan bir ürünü dışarıda daha yüksek fiyatla satabilmek, o ürünün üretiminde uluslararası ölçekte verimli olunduğunu göstermez. Devlet sübvansiyonundan kaynaklanan bir kazanç fırsatı ile üretimin rekabet gücü birbirine karıştırılmamalı.

Sovyet sanayisinin performansını tartışmak için emek üretkenliğine, maliyetlere, ürünlerin teknik özelliklerine ve ihracatın yapısına bakmak gerekir. Badem ise bunlara hiç değinmeden, seçtiği birkaç Sovyet yapımı ürünü ve bir çocukluk hatırasını sıralamayı yeterli görüyor.

Badem’in Sovyet ürünlerinin kalitesini ve rekabet gücünü savunurken izlenimciliğin son derece vülger bir hâlini sergilediğini söylersek, haksızlık etmiş olmayız.

[1] Sinan Dervişoğlu, Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi, 2 cilt, İstanbul: Canut Yayınları, 2025.

[2] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Sovyet Deneyi ve Yarının Sosyalizmi kitabı üzerine”, Yurtsever, 22 Ekim 2025. Çevrimiçi erişim: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-sovyet-deneyi-ve-yarinin-sosyalizmi-kitabi-uzerine-553635/

[3] Candan Badem, “Sinan Dervişoğlu’nun Kitabı, cilt 2: Bugünün ve Yarının Sosyalizmi”, Yurtsever, 3 Kasım 2025. Alıntı bu yazıdan yapıldı. Çevrimiçi erişim: https://yurtsever.org.tr/2025/sinan-dervisoglunun-kitabi-cilt-2-bugunun-ve-yarinin-sosyalizmi-553979/

[4] IMF, Dünya Bankası, OECD ve Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası, A Study of the Soviet Economy, cilt 2, 1991, “External Trade Reform” bölümü, Tablo IV.3.2: “USSR: Commodity Structure of Exports, 1980–89”. Tablonun kaynağı Sovyet istatistik yayını SSSR v tsifrakh 1989’dur (1990). Metindeki oranlar tablonun “sosyalist olmayan gelişmiş ülkeler” kategorisine aittir; yüzde 77,4, belirtilen üç ürün grubunun paylarının toplamıdır. Çevrimiçi erişim: https://www.elibrary.imf.org/display/book/9789264134683/ch011.xml

[5] Béla Balassa, Reflections on Perestroyka and the Foreign Economic Ties of the USSR, PPR Working Paper Series, WPS 149, Washington, DC: Dünya Bankası, Ocak 1989, özellikle s. 6 ve 18–19. Çevrimiçi erişim: https://documents1.worldbank.org/curated/en/716411468769321534/pdf/multi0page.pdf

[6] “Еще раз о качестве фотоаппаратов” [Fotoğraf makinelerinin kalitesi üzerine bir kez daha], Sovetskiy Patriot, 7 Ekim 1969; Zenitcamera arşivinde yeniden yayımlanan fabrika gazetesi yazısı. Çevrimiçi erişim: https://www.zenitcamera.com/archive/history/once-again-about-quality.html

[7] “EC Food Exports”, Hansard, Avam Kamarası, 5 Mart 1990, cilt 168, sütun 496W. Ocak–Ağustos 1989 dönemini kapsayan tabloda SSCB’ye gönderilen miktar, “Butter (incl. butter oil)” başlığı altında 118 bin ton olarak verilmektedir. Çevrimiçi erişim: https://api.parliament.uk/historic-hansard/written-answers/1990/mar/05/ec-food-exports

14 Ekim 2026

Why do the vast majority of Stalinists not embrace Bill Bland?

A friend who had read my four-part mini-series on Bill Bland sent me a question that had occurred to him. He did not follow these matters closely and had first heard of Bland through these articles.

His question was roughly as follows:

It has been thirty-five years since these regimes collapsed. Why do Kremlin-aligned Stalinists still shy away from openly embracing Bland? I can understand why they were hostile towards one another while the regimes they supported were still standing. But now, after all this time, why do they continue to exclude one another?

At first glance, it is a fair question. One might expect someone who defends Stalin with such fervour to be held in high esteem in all circles that continued to defend him after most of the bureaucratic workers’ states collapsed between 1989 and 1991.

Bill Bland

Yet a shared admiration for Stalin is still not enough to secure agreement on the subsequent history of the Soviet Union.

Of course, relations between these circles have changed over the past thirty-five years. Many of the old dividing lines between different versions of Stalinism have lost their sharpness; some have become considerably blurred. The fact that some Stalinists from the pro-Kremlin tradition who have not drifted towards liberalism have embraced Grover Furr’s arguments is also part of this shift. In particular, to the extent that they have adopted the explanation that “Khrushchev came along and ruined everything”, they have moved a considerable distance from their earlier narratives, which presented Soviet history as a continuous process of socialist development.

But blaming Khrushchev and advancing “theses” that at times echo Maoism and Hoxhaism is not the same as accepting what Bland had to say about the post-Stalin Soviet Union.

In his “masterpiece”, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union, Bland writes:

On the basis of Marxism-Leninism, therefore, the contemporary Soviet state -despite its trappings of red flags- is a fascist-type state of a new type, in which the contemporary Communist Party functions essentially as did the fascist parties in Fascist Italy, Nazi Germany and Falangist Spain.[1]

By “the contemporary Soviet state”, he means the Soviet Union under Brezhnev in 1980, when the book was first published. Bland is not merely saying that Khrushchev slandered Stalin or pursued some misguided policies. He characterises the Soviet Union as a fascist-type state and its ruling party as an organisation performing the same function as fascist parties.

We can now better understand why a political current whose history and identity were shaped by its defence of this state and its ruling party cannot readily embrace Bland. The issue is not merely what its adherents think of long-dead Soviet leaders; it is how they assess their own past.

Accepting Bland’s judgement would mean acknowledging that the state they had defended for years as “the bastion of socialism” was in fact a fascist-type state, and that the party they had supported performed the function of a fascist party.

“The people of the Soviet Union will surely
rise up and throw off their fascist oppressors.”
Drawing published in the Hoxhaist magazine 
Communist Line, 22 April 1976.

Many more similar examples could be drawn from this book and Bland’s other writings. Yet the short paragraph quoted above is enough on its own to explain why, even after all these years, those who carry on the pro-Kremlin Stalinist tradition still find it difficult to embrace Bland. The regimes they defended have disappeared; the political identity they built around those regimes lives on, even though it has lost many of its former foundations and changed considerably.

To conclude, let me briefly state my own view on the matter: Bland’s characterisation of the Soviet Union as a capitalist and “fascist-type” state is a criminal political stance with grave consequences. This approach opens the door to rejecting the duty to defend the gains of the October Revolution against an imperialist attack, to drawing the working class into a position of neutrality, and even to portraying the attack as a “struggle against fascism”.

The fundamental distinction here is between the political power of the Stalinist bureaucracy and the social foundations of the Soviet Union. Fighting the bureaucracy did not preclude defending nationalised property and the planned economy -the products of the October Revolution- against imperialism and capitalist restoration. On the contrary, resisting the threat the bureaucracy posed to these gains was itself part of their defence.

Bland’s framework makes no such distinction. By characterising the Soviet Union as a fascist capitalist state, you also deny the concrete existence of a distinct social foundation that must be defended against imperialist attack. This stance exposes just how hollow Bland’s claims to uncompromising “anti-revisionism” and “anti-imperialism” really are: the “theory” he developed in the name of defending Stalin becomes a framework that negates the duty to defend the gains of the October Revolution against imperialism.

[1] Bill Bland, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union, first published in 1980; second edition, 1995, https://revolutionarydemocracy.org/archive/BlandRestoration.pdf, p. 129.

See also:

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (1)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (2)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (3)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (4)

13 Ekim 2026

Stalinistlerin büyük çoğunluğu Bill Bland’ı neden bağırına basmıyor?

Bill Bland hakkında hazırladığım dört bölümlük mini diziyi okuyan bir arkadaşım, aklına takılan bir soruyu bana iletti. Bu konularla fazla ilgilenmediği için Bland’ın adını da ilk kez bu yazılarda duymuştu.

Sorusu kabaca şöyleydi:

Bu rejimlerin yıkılmasının üzerinden 35 yıl geçmiş. Kremlin çizgisindeki Stalinistler, Bland’ı açıkça benimsemekten neden hâlâ uzak duruyorlar? Peşine takıldıkları rejimler ayaktayken birbirlerine düşmanlık etmelerini anlıyorum. Ama şimdi, bunca zaman sonra neden birbirlerini dışlamayı sürdürüyorlar?

İlk bakışta haklı bir soru. Stalin’i böylesine ateşli biçimde savunan birinin, 1989-1991 yıllarında bürokratik işçi devletlerinin büyük bir bölümünün yıkılmasından sonra Stalin’e sahip çıkmayı sürdüren bütün çevrelerde el üstünde tutulmasını bekleyebilirsiniz.

Bill Bland
Ancak Stalin hayranlığında ortaklaşıyor olmak, Sovyetler Birliği’nin sonraki tarihi konusunda anlaşmak için hâlâ yeterli değil.

Elbette son 35 yılda bu çevreler arasındaki ilişkiler değişti. Stalinizmin farklı versiyonları arasındaki eski ayrım çizgilerinin birçoğu keskinliğini yitirdi; bazıları önemli ölçüde bulanıklaştı. Kremlin yanlısı gelenekten gelen ve liberalizme kaymamış kimi Stalinistlerin Grover Furr’un argümanlarına sarılması da bu değişimin bir parçası. Özellikle “Hruşçov geldi, bir çuval inciri berbat etti” açıklamasını benimsedikleri ölçüde, Sovyetler Birliği tarihini kesintisiz bir sosyalist gelişme olarak sunan eski anlatılarından epeyce uzaklaşmış durumdalar.

Ama Hruşçov’u suçlamak, yer yer Maoculuğu ve Enver Hocacılığı anıştıran “tezler” ileri sürmek, Stalin sonrası Sovyetler Birliği hakkında Bland’ın söylediklerini benimsemekle aynı şey değil.

Bland, “başyapıtı” Sovyetler Birliği’nde Kapitalizmin Restorasyonu adlı kitabında şöyle yazıyor:

Dolayısıyla, Marksizm-Leninizm temelinde değerlendirildiğinde, dönemin Sovyet devleti -kızıl bayraklarla süslenmiş olmasına rağmen- yeni türden, faşist tipte bir devlettir. Bu devlette dönemin Komünist Partisi, esas olarak Faşist İtalya, Nazi Almanyası ve Falanjist İspanya’daki faşist partilerin işlevini yerine getirmektedir.[1]

Burada “dönemin Sovyet devleti” derken kastettiği, kitabın ilk yayımlandığı 1980’deki, yani Brejnev yönetimindeki Sovyetler Birliği. Bland yalnızca Hruşçov’un Stalin’e iftira attığını veya bazı yanlış politikalar uyguladığını söylemiyor. Sovyetler Birliği’ni faşist tipte bir devlet, onu yöneten partiyi de faşist partilerle aynı işlevi gören bir örgüt olarak nitelendiriyor.

Şimdi, siyasi geçmişini ve kimliğini bu devleti ve partiyi savunarak oluşturmuş bir çevrenin Bland’ı neden kolayca bağrına basamayacağını daha iyi anlayabiliriz. Mesele yalnızca çoktan ölmüş Sovyet yöneticileri hakkında ne düşündükleri değil; kendi geçmişlerini nasıl değerlendirdikleri.

Bland’ın bu hükmünü kabul etmek, yıllarca “sosyalizmin kalesi” diye savundukları devletin aslında faşist tipte olduğunu; destekledikleri partinin de faşist bir partinin işlevini yerine getirdiğini kabul etmek anlamına gelir.

“Sovyetler Birliği halkı, başındaki
faşist zalimleri mutlaka ayaklanarak
devirecektir.” Enver Hocacı Communist
Line
dergisinde yayımlanan çizim,
22 Nisan 1976.
Bland’ın bu kitabından ve diğer çalışmalarından daha birçok benzer örnek vermek mümkün. Ancak yukarıdaki kısa paragraf bile tek başına, aradan geçen onca yıla rağmen Bland’ın Kremlin yanlısı Stalinist geleneğin sürdürücüleri açısından neden kolayca benimsenebilecek bir isim olmadığını açıklamaya yeter. Savundukları rejimler ortadan kalktı; o rejimlerle kurdukları siyasi kimlik ise eski dayanaklarının birçoğunu kaybetmiş ve önemli ölçüde değişmiş olsa da yaşamayı sürdürüyor.

Bitirirken konuyla ilgili kendi görüşümü de kısaca belirteyim: Bland’ın Sovyetler Birliği’ni kapitalist ve “faşist tipte” bir devlet olarak tanımlaması, çok ağır siyasi sonuçları olan kriminal bir tutumdur. Bu yaklaşım, emperyalist bir saldırı karşısında Ekim Devrimi’nin kazanımlarını savunma görevinin reddedilmesine, işçi sınıfının tarafsızlığa sürüklenmesine ve hatta saldırının “faşizme karşı mücadele” diye sunulmasına kapı açar.

Buradaki temel ayrım, Stalinist bürokrasinin siyasi iktidarıyla Sovyetler Birliği’nin toplumsal temelleri arasındadır. Bürokrasiye karşı mücadele etmek, Ekim Devrimi’nin ürünü olan kamulaştırılmış mülkiyeti ve planlı ekonomiyi emperyalizme ve kapitalist restorasyona karşı savunmayı dışlamıyordu. Tersine, bürokrasinin bu kazanımlar üzerinde oluşturduğu tehdide karşı mücadele de onların savunulmasının bir parçasıydı.

Bland’ın çizdiği çerçeve böyle bir ayrım yapmıyor. Sovyetler Birliği’ni faşist bir kapitalist devlet olarak tanımladığınızda, emperyalist saldırı karşısında savunulması gereken farklı bir toplumsal temelin somut varlığını da reddetmiş oluyorsunuz. Bland’ın bu tutumu, onun tavizsiz “anti-revizyonizm” ve “anti-emperyalizm” iddialarının içinin aslında ne kadar boş olduğunu ortaya koyuyor: Stalin’i savunmak adına geliştirdiği "teori", Ekim Devrimi’nin kazanımlarını emperyalizme karşı savunma görevini ortadan kaldıran bir çerçeveye dönüşüyor.

[1] Bill Bland, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union, ilk baskı 1980, ikinci baskı 1995, https://revolutionarydemocracy.org/archive/BlandRestoration.pdf, s. 129. Alıntı İngilizce aslından çevrilmiştir.

Aynı zamanda bkz.:

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (1)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (2)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (3)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (4)

12 Ekim 2026

Contemporary Stalinist “historians”:

Bill Bland (4)

I ended my previous article on Bill Bland by saying that I would examine “how he denied, with astonishing brazenness, yet another historical fact established by documentary evidence”.

Let us now turn to that matter.

Sheldon Harte

Our subject is the two attempts to assassinate Leon Trotsky in 1940. The first was an armed raid on Trotsky’s home in Mexico on 24 May. Trotsky and his household miraculously survived the attack; no one was killed during the raid. However, one of Trotsky’s American volunteer guards, Sheldon Harte -who would later be revealed to have been a Stalinist agent- left with the attackers. Harte was subsequently murdered on the orders of a senior NKVD agent in charge of the operation.

The second and more widely known attempt was the ice-axe attack carried out by Ramón Mercader in Trotsky’s study on 20 August. Trotsky died of his injuries the following day.

According to Bland, the first attack was a staged assassination attempt organised by Trotsky himself or by people collaborating with him, with the aim of discrediting Stalin and the Soviet Union:

It is clear that the Mexican authorities preferred to drop proceedings against the preparators [sic] of the "assault" on Trotsky’s house rather than risk exposure of the fact that the ‘assault’ had been a spurious one, organized by or in collusion with Trotsky.[1]

In his 1994 article “The Assassination of Trotsky”, Bland repeated this claim and denied any connection between either attack and the Soviet leadership:

The Trotskyites claim the intrusion into Trotsky’s home in May 1940 was a genuine attempt to assassinate him, and that this and the actual assassination itself in August were both carried out by Soviet agents on Stalin’s orders.

But leaving aside the fact that Marxist-Leninists reject individual terrorism as a legitimate form of struggle, there is no evidence to connect Stalin or the Soviet government with either the phoney attempt or the real assassination.[2]

In Bland’s account, Mercader -the perpetrator of the second, “successful” attack- was not a Soviet agent but a disaffected, disillusioned follower of Trotsky. This portrayal of Mercader was devised during the preparations for the assassination and, after the murder, became one of the principal lies used by Soviet propaganda. Bland repackages this old cover-up story as a historical explanation.

Some of the bullet holes left by the first attack.
In short, Bland denies any connection between either assassination attempt and Stalin or the Soviet leadership. His effort to exonerate Stalin goes so far as to deny outright a murder conspiracy established by extensive documentary evidence and testimony. We shall not set out here, one by one, the evidence and testimony showing that Stalin personally ordered the NKVD to assassinate Trotsky.

Indeed, we might feel justified in ending this article here by saying that “Bland denied historical facts with breathtaking shamelessness”. What point could there be in dwelling any further on the claims of someone who so brazenly denied and distorted obvious facts? If there are people who believe this nonsense and admire Bland for voicing it, we could simply say: let them carry on living with the delusions of their own making.

Yet the issue is not merely what Bland believed or how his followers see him. These claims are still circulated through books, political publications and social media; readers seeking historical knowledge are presented with these lies as a Marxist explanation. To leave these claims unanswered, dismissing them as nonsense unworthy of further attention, would therefore be to allow historical facts to be displaced by lies and distortions -however absurd- concocted to exonerate Stalin.

The recycling of an old slander

There is nothing original about Bland’s claim concerning the May attack. The “self-assault” lie was put forward by the Stalinist press immediately after the raid and, without any supporting evidence, was parroted in sections of the Mexican bourgeois press and the international press. Bland recycled this old Stalinist slander under the guise of “Marxist-Leninist” historiography and continued to defend it in his 1994 article, more than half a century after the event.

Moreover, Bland extends this narrative to the conduct of the Mexican authorities. He claims that they halted proceedings against the attackers because they feared it would be revealed that the attack had been staged by Trotsky or in collusion with him. Thus, without presenting any evidence, he also attributes to the Mexican authorities an intention to conceal this supposed plot to discredit Stalin and the Soviet Union.

Siqueiros being interrogated.

Yet the attack was investigated, and the leader of the attackers -the Stalinist Mexican painter David Alfaro Siqueiros- was arrested. He later travelled to Chile on a visa provided by another well-known Stalinist, the poet and diplomat Pablo Neruda. The fact that Siqueiros was released from prison and was able to leave the country does not show that the attack was staged. Rather than address the attacker’s responsibility, however, Bland declares that the intended victim organised the attack.

We are familiar with this method from earlier instalments in the series. First, it is assumed that Stalin cannot have been responsible; then events are reconstructed to preserve that assumption. In Dimitrov’s case, political prestige gained in the struggle against the Nazis was turned into a supposed indication that he was a Nazi agent. Here, Trotsky -who miraculously survived a horrific armed attack- is accused of having organised the attack on himself. The very claim that needs to be proved is taken as fact from the outset of the narrative.

The rewarded “disaffected follower”

Bland applies the same method to Mercader’s life after his release from prison:

There is nothing to connect Stalin or Marxist-Leninists with the fact that on his release from his Mexican prison the assassin went to Czechoslovakia. By 1960 Stalin himself had been dead for eight years and Czechoslovakia was ruled by a gang of anti-socialist revisionists.[2]

First, let us correct a minor chronological error: Stalin died in 1953. By 1960, therefore, seven years had passed since his death, not eight. But this simple miscalculation is not the main problem with Bland’s reasoning.

Mercader’s life after his release was not confined to Czechoslovakia. He travelled via Cuba to Czechoslovakia and then on to the Soviet Union. Far from ostracising him, the Soviet leadership awarded him the title of Hero of the Soviet Union and the Order of Lenin under Khrushchev, whom Bland regarded as a treacherous “revisionist”. He later settled in Cuba and, in 1974, began working as an adviser in the Cuban Ministry of the Interior. He died in Havana in 1978. Trotsky’s supposedly disillusioned follower spent the rest of his life under the patronage of Stalinist regimes and even held a post in the state apparatus of one of them.

Ramón Mercader with Fidel Castro’s elder brother, Ramón Castro, in Cuba.
Bland’s reasoning explains nothing. The fact that Stalin was no longer alive in 1960 says nothing about his responsibility for the murder committed in 1940. Nor does calling subsequent Soviet leaders “revisionists” erase the role played by Stalin and his executioners in organising the murder, Mercader’s ties to Soviet intelligence, or the fact that he was later rewarded for that murder.

Instead of examining the historical connections, Bland uses his own political classifications as grounds for denying them. Responsibility for what was done under Stalin’s rule is shifted onto “hidden revisionists”, while the connections that emerged after Stalin’s death are attributed to overt “revisionists”. In every case, Stalin is absolved of responsibility.

From all this, Bland draws the following conclusion:

There is, therefore, no truth whatsoever in the theory that in 1940 Trotsky represented any kind of threat to Stalin and his aims.[2]

.Ramón Mercader’s grave in
Kuntsevo Cemetery, Moscow.
He is buried under the name
Ramón Ivanovich López.

This claim by Bland also directly contradicts the narrative of the Moscow show trials, which he himself defended. In those trials, Trotsky was portrayed as the head of an international conspiracy organising acts of sabotage and assassinations to overthrow the Soviet leadership. Yet Bland maintains that by 1940 Trotsky posed no threat whatsoever to Stalin or his aims. How, then, can these two accounts be reconciled? On what grounds can one conclude that Trotsky, portrayed at the trials as such a grave danger, posed no threat at all just a few years later? The explanation Bland offers to exonerate Stalin thus raises questions about the very official narrative he defends.

Bland uses the same method to defend Stalin in every example we have examined in these four articles. Rather than assessing Stalin’s responsibility on the basis of historical research, he assumes from the outset that Stalin bore no responsibility and reshapes history accordingly. People who do not fit this assumption are recast as hidden enemies, documents are reduced to insignificant details, and political murders are turned into plots devised by the opposing side.

We cannot know with certainty whether Bland truly believed what he said. Yet what matters in historical scholarship is not the author’s sincerity but how his claims relate to the evidence and how he deals with the facts he encounters. Sincerely believing a claim does not make it historically true, nor does it excuse denying facts established by documentary evidence.

[1] Bill Bland, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union. Online text: oneparty.co.uk.

[2] Bill Bland, “The Assassination of Trotsky”, February 1994, Marxists Internet Archive.

Concluded

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (1)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (2)

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (3)

11 Ekim 2026

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: 

Bill Bland (4)

Bill Bland’la ilgili bir önceki yazıyı, onun “belgelerle ortaya konmuş bir başka tarihsel olguyu nasıl akıl almaz bir pişkinlikle inkâr ettiğini” ele alacağımı söyleyerek bitirmiştim.

Şimdi o konuya gelelim.

Sheldon Harte
Konumuz, 1940 yılında Lev Trotskiy’e yönelik iki suikast girişimi. Bunlardan ilki, 24 Mayıs’ta Trotskiy’in Meksika’daki evine düzenlenen silahlı baskındı. Trotskiy ve ev halkı bu saldırıdan mucize eseri sağ kurtuldu; baskın sırasında ölen olmadı. Ancak Trotskiy’in Amerikalı gönüllü koruma görevlilerinden Sheldon Harte -daha sonra Stalinist bir ajan olduğu ortaya çıkacaktı- saldırganlarla birlikte olay yerinden ayrıldı. Harte, sonrasında operasyonu yürüten kıdemli bir NKVD ajanının talimatıyla öldürüldü.

İkinci ve daha çok bilinen girişim ise 20 Ağustos’ta Ramón Mercader’in Trotskiy’in çalışma odasında gerçekleştirdiği buz baltalı saldırıydı. Trotskiy, aldığı ağır yaranın ardından ertesi gün yaşamını yitirdi.

Bland’a göre ilk saldırı, bizzat Trotskiy’in veya onunla iş birliği yapan kişilerin düzenlediği, Stalin’i ve Sovyetler Birliği’ni kötü göstermeyi hedefleyen sahte bir suikast girişimiydi:

Meksikalı yetkililerin, Trotskiy’in evine yönelik “saldırının” Trotskiy tarafından veya onunla iş birliği içinde düzenlenmiş sahte bir olay olduğunun açığa çıkması riskini almak yerine, “saldırıyı” gerçekleştirenler hakkındaki işlemleri durdurmayı tercih ettikleri açıktır.[1]

Bland, 1994 tarihli “Trotskiy Suikastı” başlıklı yazısında da aynı iddiayı savunuyor ve iki saldırının da Sovyet yönetimiyle bağlantısını reddediyordu:

Trotskistler, Mayıs 1940’ta Trotskiy’in evine girilmesinin onu öldürmeye yönelik gerçek bir girişim olduğunu ve hem bunun hem de ağustosta gerçekleşen suikastın Stalin’in emriyle Sovyet ajanları tarafından gerçekleştirildiğini ileri sürüyorlar.

Ancak Marksist-Leninistlerin bireysel terörizmi meşru bir mücadele biçimi olarak reddettikleri gerçeğini bir yana bıraksak bile, Stalin’i veya Sovyet hükümetini ne sahte girişimle ne de gerçek suikastla ilişkilendiren herhangi bir kanıt vardır.[2]

İkinci, “başarılı” saldırıyı gerçekleştiren Mercader de onun anlatısında bir Sovyet ajanı değil, Trotskiy’in hoşnutsuz, hayal kırıklığına uğramış bir takipçisiydi. Mercader’i böyle gösteren açıklama, suikastın hazırlıkları sırasında oluşturulmuştu; cinayetin ardından da Sovyet propagandasının kullandığı başlıca yalanlardan biri oldu. Bland, bu eski örtbas hikâyesini tarihsel bir açıklama olarak yeniden sunar.

İlk saldırıda oluşan kurşun deliklerinin bazıları.
Kısacası Bland, iki suikast girişiminin de Stalin ve Sovyet yönetimiyle bağlantısını reddeder. Stalin’i aklama çabasını, çok sayıda belge ve tanıklıkla ortaya konmuş bir cinayet örgütlenmesini bütünüyle inkâr etme noktasına vardırır. Stalin’in NKVD’ye Trotskiy’in öldürülmesi emrini bizzat verdiğini gösteren kanıtları ve tanıklıkları burada tek tek aktarmayacağız.

Aslında bu yazıyı burada, “Bland tarihsel gerçekleri akıl almaz bir utanmazlıkla inkâr eden biriydi” diyerek bitirsek yanlış bir iş yapmış olmayız diye düşünebiliriz. Bariz gerçekleri böylesine pervasızca inkâr eden ve çarpıtan birinin iddiaları üzerinde daha fazla durmanın ne anlamı olabilir? Bu deli saçmalarına inanan ve bunları dile getirdiği için Bland’a hayranlık duyanlar varsa, bırakalım onlar da kendi ürettikleri sanrıların içinde yaşamayı sürdürsünler, diyebiliriz.

Ancak mesele yalnızca Bland’ın neye inandığı ya da takipçilerinin onu nasıl gördüğü değil. Bu iddialar kitaplar, siyasi yayınlar ve sosyal medya aracılığıyla hâlâ dolaşıma sokuluyor; tarihsel bilgi arayan okurlara bu yalanlar Marksist bir açıklama olarak sunuluyor. Dolayısıyla bu iddiaları yanıtsız bırakmak, üzerinde durmaya değmeyecek deli saçmaları olarak adlandırıp geçmek, tarihsel gerçeklerin yerini Stalin’i aklamak için üretilmiş -ne kadar abuk sabuk olsalar da- yalan ve tahrifatın almasına göz yummak olur.

Eski bir iftiranın yeniden dolaşıma sokulması

Bland’ın Mayıs saldırısı hakkındaki iddiasının özgün bir yanı yok. “Kendi kendine saldırı” (self-assault) yalanı, baskının hemen ardından Stalinist basın tarafından ortaya atılmış; hiçbir kanıt sunulmaksızın Meksika’daki burjuva basınının ve uluslararası basının bir bölümünde papağan gibi tekrarlanmıştı. Bland’ın yaptığı, bu eski Stalinist iftirayı “Marksist-Leninist” tarihçilik kılığında yeniden dolaşıma sokmak ve 1994 tarihli yazısında, olaydan yarım yüzyılı aşkın bir süre sonra hâlâ savunmaktı.

Üstelik Bland, bu anlatıyı Meksikalı yetkililerin tutumuna da uyguluyor. Yetkililerin, saldırının Trotskiy tarafından veya onunla iş birliği içinde düzenlenmiş sahte bir olay olduğunun açığa çıkmasından çekindikleri için saldırganlar hakkındaki işlemleri durdurduklarını ileri sürüyor. Böylece hiçbir kanıt sunmadan, Meksikalı yetkililere de Stalin’e ve Sovyetler Birliği’ne kara çalmayı hedefleyen bu sözde tertibi gizleme niyeti atfediyor.

Siqueiros sorguda
Oysa saldırıya ilişkin soruşturma yürütüldü ve saldırgan grubun başındaki Stalinist Meksikalı ressam David Alfaro Siqueiros tutuklandı. Daha sonra, bir başka tanınmış Stalinistin, şair ve diplomat Pablo Neruda’nın sağladığı vizeyle Şili’ye gitti. Siqueiros’un cezaevinden çıkıp ülke dışına gidebilmiş olması, saldırının sahte olduğunu göstermez. Bland ise saldırganın sorumluluğunu tartışmak yerine, hedef alınan kişiyi saldırının tertipçisi ilan ediyor.

Bu yöntemi dizinin önceki bölümlerinden tanıyoruz. Önce Stalin’in sorumlu olamayacağı kabul ediliyor; ardından olaylar bu kabulü koruyacak biçimde yeniden kurgulanıyor. Dimitrov söz konusu olduğunda Nazilere karşı kazanılmış siyasi itibar, Nazi ajanlığının işaretine dönüştürülüyordu. Burada ise korkunç bir silahlı saldırıdan mucize eseri sağ kurtulan Trotskiy, kendisine yönelik saldırıyı düzenlemekle suçlanıyor. Kanıtlanması gereken iddia, anlatının daha başında gerçek kabul ediliyor.

Ödüllendirilen “hoşnutsuz takipçi”

Bland, Mercader’in cezaevinden çıktıktan sonraki hayatını da aynı yöntemle ele alıyor:

Katilin Meksika’daki cezaevinden çıktıktan sonra Çekoslovakya’ya gitmesiyle Stalin’i veya Marksist-Leninistleri ilişkilendiren hiçbir şey yoktur. 1960’a gelindiğinde Stalin’in ölümünün üzerinden sekiz yıl geçmişti ve Çekoslovakya, sosyalizm karşıtı revizyonistlerden oluşan bir çete tarafından yönetiliyordu.[2]

Önce küçük bir tarih hatasını düzeltelim: Stalin 1953’te öldü. Dolayısıyla 1960’ta ölümünün üzerinden sekiz değil, yedi yıl geçmişti. Ancak Bland’ın muhakemesindeki asıl sorun bu basit hesap hatası değil.

Mercader’in tahliye sonrasındaki hayatı Çekoslovakya’dan ibaret değildi. Küba üzerinden Çekoslovakya’ya, ardından Sovyetler Birliği’ne gitti. Sovyet yönetimi onu dışlamak şöyle dursun, Bland’ın hain bir “revizyonist” saydığı Hruşçov’un yönetimi sırasında “Sovyetler Birliği Kahramanı” unvanıyla ve Lenin Nişanı’yla ödüllendirdi. Daha sonra Küba’ya yerleşti ve 1974’te Küba İçişleri Bakanlığında danışman olarak çalışmaya başladı. 1978’de Havana’da öldü. Trotskiy’in sözde hayal kırıklığına uğramış takipçisi, hayatının geri kalanını Stalinist yönetimlerin himayesinde geçirmiş, üstelik bu yönetimlerden birinin devlet aygıtında görev üstlenmişti.

Ramon Mercader, Fidel’in ağabeyi Ramon Castro ile Küba’da.
Bland’ın ileri sürdüğü gerekçe, mantıksal olarak hiçbir şeyi açıklamaz. Stalin’in 1960’ta hayatta olmaması, 1940’ta işlenen cinayetteki sorumluluğu hakkında hiçbir şey söylemez. Sonraki Sovyet yöneticilerine “revizyonist” demek de cinayetin örgütlenmesinde Stalin’in ve cellatlarının oynadıkları rolü, Mercader’in Sovyet istihbaratıyla ilişkisini ve daha sonra da işlediği cinayet nedeniyle ödüllendirildiği gerçeğini ortadan kaldırmaz.

Bland, tarihsel bağlantıları incelemek yerine, kendi siyasi sınıflandırmalarını bu bağlantıları inkâr etmenin gerekçesi olarak kullanıyor. Stalin döneminde yapılanların sorumluluğu “gizli revizyonistlere”, Stalin’in ölümünden sonra ortaya çıkan bağlantılar ise açık “revizyonistlere” yükleniyor. Stalin, her durumda sorumluluktan kurtarılıyor.

Bland bütün bunlardan şu sonucu çıkarıyor:

Dolayısıyla Trotskiy’in 1940’ta Stalin ve onun amaçları açısından herhangi bir tehdit oluşturduğu teorisinde hiçbir doğruluk payı yoktur.[2]

Moskova'daki Kuntsevo
Mezarlığı'nda bulunan
Ramon Mercader'in mezarı.
Ramon Ivanoviç Lopez
adıyla gömülüdür.
Bland’ın bu iddiası, savunduğu göstermelik Moskova Duruşmaları’nın anlatısıyla da doğrudan çelişir. Duruşmalarda Trotskiy, Sovyet yönetimini devirmek için sabotajlar ve suikastlar örgütleyen uluslararası bir komplonun başı olarak gösteriliyordu. Bland ise 1940’a gelindiğinde onun Stalin ve amaçları açısından hiçbir tehdit oluşturmadığını söylüyor. Peki, bu iki anlatı nasıl bağdaştırılıyor? Duruşmalarda böylesine büyük bir tehlike olarak sunulan Trotskiy’in birkaç yıl sonra hiçbir tehdit oluşturmadığı sonucuna hangi gerekçeyle varılıyor? Bland’ın Stalin’i aklamak için başvurduğu açıklama, savunduğu resmî anlatının kendisine de sorular yöneltiyor.

Bland’ın Stalin’i savunmak için başvurduğu yöntem, bu dört yazıda ele aldığımız örneklerin hepsinde aynı. Tarihsel araştırmadan hareketle Stalin’in sorumluluğunu değerlendirmek yerine, onun hiçbir sorumluluk taşımadığını peşinen kabul edip tarihi buna göre düzenliyor. Bu kabulle bağdaşmayan kişiler gizli düşmanlara, belgeler önemsiz ayrıntılara, siyasi cinayetler ise karşı tarafın tertiplerine dönüştürülüyor.

Bland’ın söylediklerine gerçekten inanıp inanmadığını kesin olarak bilemeyiz. Ancak tarihçilik bakımından belirleyici olan, yazarın içtenliği değil, iddialarının kanıtlarla ilişkisi ve karşısına çıkan olguları nasıl ele aldığıdır. Bir iddiaya içtenlikle inanmak, onu tarihsel gerçek hâline getirmez; belgelerle ortaya konmuş olguları inkâr etmeyi de mazur göstermez.

[1] Bill Bland, The Restoration of Capitalism in the Soviet Union. Çevrimiçi metin: oneparty.co.uk.

[2] Bill Bland, “The Assassination of Trotsky”, Şubat 1994, Marxists Internet Archive. Alıntılar İngilizce aslından çevrilmiştir.

Bitti

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (1)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (2)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (3)