10 Şubat 2026

Çeviri:

SBKP’nin 20. Kongresi'nin üzerinde bir heyûla dolaşıyor

1956 yılının ilkbaharında, tarihçi Isaac Deutscher, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) 20. Kongresi’nde geçtiğini varsaydığı, beş sayfalık hayali bir sahne kaleme aldı. Gonzalo Pozo, Deutscher’in İngilizce baskısı 2024 yılında Verso Books tarafından yayımlanan Lenin's Childhood (Lenin’in Çocukluğu) adlı tamamlanmamış eserine yazdığı giriş yazısında bu metinden geniş bir alıntıya yer veriyor. [*] Pozo ayrıca, bu sahnenin Deutscher’in ölümünden sonra yayımlanan Marxism in Our Time [**] adlı kitabının Amerikan baskısında yer almasının da mümkün olduğunu, ancak Tamara Deutscher’in sonunda buna karşı çıktığını belirtiyor. Aşağıda, Pozo’nun aktardığı bu alıntının Türkçe çevirisi yer alıyor:

Kongre’nin üçüncü günü, saat akşam sekiz. Anastas Mikoyan, Sovyet delegelerine hitap ediyor; delegeler, onun diktatör Stalin hakkında ilk kez aşağılayıcı bir üslupla konuşmasına, onu “Sovyetler Birliği’nin şeytani dehası” olarak nitelemesine tanıklık ederken nefeslerini tutmuş durumda. Dinleyicilerin bir bölümü bu konuşmayı “olağanüstü bir zihinsel boşalma anı” olarak karşılıyor. Geri kalanlar ise adeta dona kalıyor; tıpkı kutsal bir tabunun beklenmedik biçimde çiğnendiğine tanık olan ilkel kabile üyeleri gibi - çünkü bunlar gerçekten de kabile mensuplarıdır (ama batıl inançlarından utanacak kadar da sofistikedirler).

Mikoyan, Lenin’in heykelinin altında konuşurken, sözlerini Lenin’in anısına getirir: “Leninist ruh ve Lenin, tüm çalışmalarımıza ve kararlarımıza sinmiştir; sanki Lenin hâlâ yaşıyor ve burada, aramızdaymış gibi! Şimdi bizi görebilseydi, nasıl da sevinirdi…” Mikoyan sözlerini toparlayıp yerine dönerken salonu bir alkış tufanı kaplar. Tam bu sırada, neredeyse fark edilmeden, başparmakları tuhaf bir biçimde yeleğine takılı, çok kısa boylu, iri kel kafalı ve kısa ama dağınık sakallı bir başka adam kürsüye çıkar. İlk anda kimse onu fark etmez; herhangi bir alkış da yükselmez. Ancak çok geçmeden salondakiler bu adamda tanıdık bir şeyler sezmeye başlar ve sonunda adamla heykel arasındaki çarpıcı benzerliği fark ederler. Derken adam, delegelere, plak kayıtlarından yüzlerce kez işittikleri o tanıdık sesle hitap etmeye başlar:

* * *

SBKP'nin 20. Kongresinden bir görüntü (1956)
Yoldaşlar, bunca yılın ardından size nasıl hitap etmem gerektiğini pek bilemiyorum. Mikoyan’ın söylediklerini duydum; kendimi sizin aranızda evimdeymiş gibi hissetmem gerektiğini, fikirlerime ne denli sadık olduğunuzu görerek sevinç duymam gerektiğini söyledi […] Keşke bütün bunları tüm kalbimle doğrulayabilseydim! Keşke Leninizm adını verdiğiniz şeye olan bağlılığınıza gerçekten sevinebilseydim! Bugün üyesi olduğunuz partide, bir zamanlar kurduğum, ilham verdiğim ve yoldaşlarımın rızasıyla uzun yıllar boyunca önderlik ettiğim o partiyi hâlâ tanıyabildiğimi söyleyebilmeyi ne çok isterdim! Hayır, hayır, hayır! Eğer böyle söyleseydim, sizi yanıltmış ve aldatmış olurdum […]

Burada hatıramı yücelten pek çok konuşmacıyı dinledim; hiçbiriniz benden söz ederken beni Büyük Lenin diye anmadan geçmediniz. Ne kadar aptalca bir alışkanlık bu! Sizler, benim öğrencilerim, nasıl olur da -bir anlığına bile olsa- böylesine kararmış bir düşünme biçimine teslim olursunuz? Size dünyaya ve kendinize Marksistçe bakmayı öğretmek için yeterince ter dökmedim mi? Gelişimin nesnel yasalarını; sınıflar, uluslar ve sınıfların kendi içlerindeki gruplar arasındaki ilişkileri görmeyi; liderleri ise sınıf çıkarlarının ve bu çıkarların, adeta birer koza gibi, sarıldığı farklı zihniyetlerin ve ideolojilerin sözcüleri olarak kavramayı öğretmedim mi? Eğer ortada herhangi bir büyüklük varsa, bu, sınıfımızın ve davamızın büyüklüğünün yansımasından başka ne olabilir? Yoksa siz, bu yansıma uğruna, onun yansıttığı canlı gerçeği mi unuttunuz - ya da daha da kötüsünü mü yaptınız? Zaman zaman, başıma böyle bir aşağılanma ve hakaretin gelebileceğine dair silik önsezilerim olmuştu. Beni kutsal bir ikonaya mı dönüştürdünüz? Benden, adına pis kokulu mumlar yaktığınız, her şeye inanmaya hazır çocuklara akıl almaz hikâyeler anlattığınız, zararsız ve gülünç bir koruyucu aziz mi yarattınız […]?

Lenin, Komünist Enternasyonal'in Üçüncü Dünya Kongresi'nde (1921)
Eğer bana bu hakareti reva gördüyseniz, o hâlde ben de kendimi sizin amansız düşmanınız ilan ediyorum ve tüm gücümü size karşı seferber edeceğime yemin ediyorum! Yoksa beni çaresiz sanarak kendinizi mi avutuyorsunuz? Siz, ikiyüzlülüğünüzün mahkûmu olduğunuz için -yalnızca bu nedenle bile- fikirlerimi hâlâ yaymaya devam ediyorsunuz. Beni bir koruyucu aziz gibi kullanabilmeniz, ancak toplu eserlerimi yayımlamanıza ve yeniden yayımlamanıza bağlıdır; o yazılar ise çocuklarınızın zihinlerini kaçınılmaz olarak kışkırtır, onları en tehlikeli devrimci huzursuzluklara sürükler ve bütünüyle ikiyüzlü babalarına karşı çevirir! Ha-ha-ha!

Eğer bir koruyucu aziziniz varsa, şunu dehşetle fark edeceksiniz: Koruyucu aziziniz, çocuklarınızın başlıca baştan çıkarıcısıdır! Eğer beni kutsal bir ikonaya dönüştürdüyseniz, şunu da unutmayın: Ben, ikiyüzlü başlarınızın üzerinde patlayabilecek, dinamit yüklü bir ikonayım […] Söyleyin bana, doğruyu söyleyin: Beni kutsal bir ritüelin nesnesi hâline mi getirdiniz? Doğruyu söyleyin! […] Ne yazık ki suskunluğunuzu bir cevap olarak almak zorundayım. Suçluluk yüzlerinize, dudaklarınıza nasıl da yapışıp kalmış! Kendi partimde böyle yüzler göreceğim aklıma gelmezdi! Yoksa buraya yanlışlıkla mı geldim? Siz gerçekten Bolşeviklerin çocukları mısınız? Yetki komisyonunun raporunu sunan kişiyi dinledim. Kongrenizdeki 1.600 delegenin yalnızca yirmi ikisinin Ekim Devrimi’nden önce partimize katıldığını söyledi. Yirmi iki! Daha fazlası yok mu? Peki geri kalanlara ne oldu? Devrimi yapalı otuz sekiz yıl oldu. Yoldaşlarımızın çoğu o zamanlar çok gençti; çoğu partiye daha delikanlılık çağında katılmıştı. Genç işçiler, çıraklar, okul sıralarından yeni kalkmış öğrenciler… Dar kafalılar bizimle “çocuk devrimciler partisi” diye alay ederdi; ama biz, hayatın eşiğinde duran, bu yüzden hayattan büyükleri kadar az değil, daha fazla şey bekleyen gençlere önderlik eden bir gençlik partisi olmaktan gurur duyuyorduk. Yirmi iki! Ötekiler nerede? Tanrılar onları öylesine mi sevdi de hepsini bu kadar genç yaşta yanlarına aldı? […]

Size soruyorum; Bolşevik Parti bu mu? Parti, benim zamanımda, eylemde -kelimenin tam manasıyla- birliği sağlar, ama düşünce alanında da çeşitliliğini korurdu. Fikirlerin durmaksızın kaynaştığı, sürekli bir düşünsel mayalanma içinde olan bir partiydi! Salondan liderlerinize laf attığınız, onların sözünü kestiğiniz oluyor mu? Onlara hiç karşı çıkıyor musunuz? Parti tabanınız bir zamanlar bizim tabanımızın bize verdiği o sert dersleri, liderlerine vermiyor mu artık? Yoksa siz büsbütün yeni bir Bolşevik türü müsünüz de aranızdaki o yirmi iki eski üye, hafızasını yitirmiş, yok edilmiş bir kabilenin son Mohikanları mı? Devrim adına, artık ağzınızı açın! Konuşun! Konuşun! Konuşun!

[*] Isaac Deutscher, Lenin’s Childhood, Tamara Deutscher tarafından kaleme alınan özgün giriş ve Gonzalo Pozo’nun Yıldönümü Baskısı için yazdığı giriş ile birlikte, Verso Books, Londra, 2024, s. 22–23.

[**] Isaac Deutscher, Marxism in Our Time, ed.: Tamara Deutscher, Ramparts Press, 2. baskı, Berkeley, 1973.

09 Şubat 2026

Nâzım Hikmet and Stalinist state terror (addendum):

“They were going to kill me!”

In a recent article I published, titled Nâzım Hikmet and Stalinist state terror, I referred to a highly striking anecdote -long overlooked- which suggests that in 1952, during the early years of Nâzım Hikmet’s exile in the Soviet Union, he was targeted for elimination by the Stalinist state apparatus. The anecdote was recounted by Yevgeny Yevtushenko, one of the most internationally renowned figures of Soviet poetry. [*]

After publishing that article, I recalled that a different version of the same anecdote also appears in Zekeriya Sertel’s book Nâzım Hikmet’in Son Yılları (Nâzım Hikmet’s Final Years), which I had read many years ago. Sertel-one of Nâzım Hikmet’s few companions during his years in exile-first published the book in 1978. He therefore recorded this dreadful truth eleven years before Yevtushenko.

In his book, under the subheading “Nâzım: ‘They Were Going to Kill Me’”, Sertel recounts what Nâzım Hikmet personally told him:

According to Nâzım, during Stalin’s era a decision was once even taken to have him physically eliminated. He had recounted this episode to all his acquaintances, myself included. The story is as follows. One day, Nâzım Hikmet’s driver came to him and said that he could no longer continue working and wished to resign. Yet Nâzım treated his driver as a friend: he paid him a generous salary, invited him to his table, and kept him close as a companion. Taken aback by this request, he asked:

“What’s the matter, Ivan? Have we done something to upset you? Is your salary too low?”

The driver, embarrassed and stammering, replied:

“No. But I can no longer work for you.”

“Why?”

“Because…” he said, and fell silent.

It was clear that something was weighing on him. He kept stammering, unable to bring himself to speak.

At last, he blurted it out:

“I’ve been ordered to kill you in a staged car accident. I can’t do it. I care for you too much, so I’m stepping down.” (Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet’in Son Yılları, Remzi Kitabevi, 3rd ed., Istanbul, pp. 192-193.)

At the Budapest radio station, April 1954. Back row (from left to right): Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet, Necil Togay. Front row: Sabiha Sertel, Bianca, Gün Benderli (Togay), unknown, Korolowskiy.
From this account, we can draw the following conclusion: the story -which had likely left a deep and lasting traumatic mark on Nâzım Hikmet- was told not only to Sertel but to many of his acquaintances.

On the other hand, there are several differences between the version recounted by Sertel and Yevtushenko’s account-differences that clearly merit closer attention. Let us briefly consider them.
  • In Sertel’s version of the story, neither Yuri Vasilyev nor Yevtushenko -who, in Yevtushenko’s own account, are present when the driver makes his confession- are mentioned. According to Sertel, after learning that he had been instructed to carry out an assassination disguised as a “traffic accident”, the driver refuses to comply, explains the situation to Nâzım Hikmet, and resigns from his post as a result. (Sertel does not give a precise date; however, given that he refers to the incident as having occurred “during Stalin’s era”, and in light of Yevtushenko’s account, it is easy to infer that it must have taken place in 1952. Of course, at that time, it is hardly credible that an ordinary driver could reject such an order-one coming from the very top-and simply walk away without paying any price.) [**]
  • In the scene witnessed by Yevtushenko, however, the picture is both far more coherent and far darker. According to this version, the driver received the order directly from Lavrentiy Beria in 1952. (There is little doubt that the instruction itself came from Joseph Stalin.) The driver refused the order and was tortured as a result, yet he did not change his position. His resistance was finally broken only when Beria threatened to have the driver’s wife raped if the order were not carried out. The driver made this confession three years later, in 1955 -after Stalin’s death- while heavily intoxicated.
  • The story recounted by Sertel was not an event he personally witnessed; rather, it was an account he wrote down after hearing it directly from Nâzım Hikmet. It is therefore entirely plausible that certain elements were simplified or altered as the story passed from one person to another.
  • It is possible that, in recounting the story to Sertel, Nâzım Hikmet deliberately left Yevtushenko and Vasilyev out of the narrative in order to spare them any trouble. Stalin was dead; yet the Stalinist police state continued to exist in full institutional force.
  • On the other hand, it is well known-and at times openly acknowledged by Nâzım Hikmet himself-that his memory was weak. By contrast, Yevtushenko appears to have had a far stronger one. It is also known that, in some of his accounts, Nâzım Hikmet made changes that tended to mythologise his own role, and that he sometimes-again, in his own words-told lies without any particular purpose. [***]
Conclusion: The truth remains unchanged

In conclusion, one undeniable fact remains: Nâzım Hikmet -himself a Stalinist, yet one who at times raised his voice, at considerable personal risk, against the practices he witnessed in the Soviet Union and found intolerable- was targeted for elimination by the Stalinist state apparatus in 1952, almost certainly on Joseph Stalin’s verbal order. Owing to a series of delays, and ultimately to Stalin’s death on 5 March 1953, Nâzım Hikmet survived largely as a matter of chance.

[*] Yevgeni Yevtuşenko, " Great Actor - Pity about the Play!", in Romantic Communist: The Life and Work of Nâzım Hikmet, New York, St. Martin’s Press, 1999.

[**] Nâzım Hikmet’s failure to mention the driver’s drunkenness when recounting the story to Sertel, and his reshaping of the narrative in a way that suggests the driver took such a grave risk purely for his sake, was likely intended to convey the message: “Do you see how strong a circle of affection and respect I have built around myself?”

[***] A detailed discussion of Nâzım Hikmet’s weak memory, his tendency towards self-mythologisation, and his occasional habit of telling both minor and major lies would lead this article significantly away from its intended focus. For that reason, we confine ourselves here to merely pointing to these traits. Perhaps in the future there will be an opportunity to examine these matters in greater detail. For the time being, let us simply cite three lines from his poem Autobiography, written in 1961, as an illustration: “If I felt shame for someone I lied / I lied so as not to grieve others / but I also lied for no reason” (Nâzım Hikmet, Beyond the Walls: Selected Poems, trans. Ruth Christie, Richard McKane & Talât Sait Halman, Anvil & Yapı Kredi Yayınları, 2003, Istanbul, p. 233.)

08 Şubat 2026

Nâzım Hikmet ve Stalinist devlet terörü (ek): 

“Beni öldüreceklerdi!”

Geçtiğimiz günlerde yayımladığım Nâzım Hikmet ve Stalinist devlet terörü başlıklı yazıda; Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki sürgün yıllarının başlarında, 1952’de, Stalinist devlet aygıtı tarafından ortadan kaldırılmak istendiğine işaret eden ve uzun yıllardır görmezden gelinen son derece çarpıcı bir anekdota yer vermiştim. Bu anekdotu aktaran, Sovyet şiirinin dünya çapında tanınmış isimlerinden Yevgeniy Yevtuşenko’ydu. [*]

Bu yazıyı yayımladıktan sonra, Zekeriya Sertel’in yıllar önce okuduğum Nâzım Hikmet’in Son Yılları adlı kitabında da aynı anekdotun farklı bir versiyonunun yer aldığı aklıma geldi. Nâzım Hikmet’in sürgün yıllarında az sayıdaki dert ortağından biri olan Sertel’in kitabı ilk olarak 1978’te yayımlandı. Dolayısıyla bu korkunç gerçeği, Sertel, Yevtuşenko’dan 11 yıl önce kayda geçirmiş.

Sertel kitabında, “Nâzım: ‘Beni Öldüreceklerdi’” alt başlığı altında, Nâzım Hikmet’in kendisine bizzat anlattıklarını şöyle aktarır:

Hatta Nazım'ın anlattığına göre, Stalin devrinde bir defa vücudunun ortadan kaldırılmasına bile karar verilmiştir. Nazım bu olayı bütün tanıdıklarına ve bu arada bana da anlatmıştı. Hikaye şudur. Nazım Hikmet'in şoförü bir gün gelip işe devam edemeyeceğini ve çekilmek istediğini söyler. Oysa Nazım şoförüne bir arkadaş muamelesi yapardı. Ona bol maaş verir, onu sofrasına oturtur, ahbaplık ederdi. Şoförünün bu isteği karşısında şaşırarak sorar:

– Hayrola, İvan, yüreğini kıracak bir şey mi yaptık? Maaşın mı az geliyor?

Şoför, sıkılarak ve kekeleyerek,

– Hayır, der. Ama artık yanınızda çalışamayacağım.

– Neden?

– Çünkü, der ve durur.

Belli ki ağzında bir şeyler var. Kekeleyip duruyor ve söyleyemiyor.

Nihayet baklayı ağzından çıkarır,

– Sizi bir otomobil kazasında öldürme emrini aldım. Bunu yapamayacağım. Sizi çok seviyorum, onun için çekiliyorum. (Zekeriya Sertel, Nâzım Hikmet’in Son Yılları, Remzi Kitabevi, 3. Baskı, İstanbul, s. 192-193.)

Bu aktarımdan, öncelikle şu sonucu çıkarıyoruz: Nâzım Hikmet’in üzerinde muhtemelen derin bir travmatik iz bırakan bu hikâye, yalnızca Sertel’e değil, pek çok tanıdığına da anlatılmıştır.

Öte yandan, Sertel’in aktardığı versiyon ile Yevtuşenko’nun anlattıkları arasında üzerinde durmayı hak eden bazı farklılıklar var. Bunları kısaca ele alalım:

  • Sertel’in aktardığı hikâyede, şoförün itirafına tanık olan Yuri Vasilyev’in ve Yevtuşenko’nun adı geçmez. Şoförün, kendisinden bir “trafik kazası” süsü verilmiş suikast düzenlemesi istendiğini öğrendikten sonra bu talebi reddettiği, durumu Nâzım Hikmet’e açıkladığı ve bu nedenle görevinden ayrıldığı anlatılır. (Sertel’in versiyonunda kesin bir tarih verilmiyor; ancak “Stalin devrinde” diye yazmış olmasına bakarak ve Yevtuşenko’nun anlattıklarından olayın 1952’de yaşanmış olması gerektiğini kolayca çıkarabiliriz. Elbette o dönemde, sıradan bir şoförün böyle en yukarıdan gelen bir talimatı reddedip, hiçbir bedel ödemeden çekip gitmesi pek inandırıcı değildir.) [**]
  • Yevtuşenko’nun tanıklık ettiği sahnede ise tablo hem çok daha mantıklı hem de çok daha karanlıktır. Bu versiyona göre şoför, 1952 yılında bu talimatı bizzat Lavrentiy Beria’dan almıştır. (Hiç kuşkusuz, ona da bu emri veren Yosif Stalin’di.) Şoför emri reddetmiş, bu nedenle işkence görmüş; ancak yine de tutumunu değiştirmemiştir. Ne var ki Beria’nın, talimatın yerine getirilmemesi hâlinde şoförün eşine yönelik tecavüz tehdidini devreye sokmasıyla direnci kırılır. Şoför bu itirafı üç yıl sonra, 1955’te -yani Stalin’in ölümünün ardından- zil zurna sarhoş bir halde yapar.
  • Sertel’in aktardığı hikâye, bizzat tanıklık ettiği bir olay değil; Nâzım Hikmet’ten dinleyip kaleme aldığı bir aktarımdır. Dolayısıyla kulaktan kulağa geçme sürecinde bazı unsurların sadeleşmiş ya da değişmiş olması son derece mümkündür.
  • Nâzım Hikmet’in, hikâyeyi Sertel’e aktarırken Yevtuşenko ve Vasilyev’i anlatının dışına çıkarmış olması, onların başının ağrımaması için bilinçli bir tercih olabilir. Stalin ölmüştür; ancak Stalinist polis devleti bütün kurumlarıyla varlığını sürdürmektedir.
  • Öte yandan, Nâzım Hikmet’in hafızasının zayıf olduğu bilinen ve kendisinin de zaman zaman itiraf ettiği bir durumdur. Buna karşılık, Yevtuşenko’nun çok daha güçlü bir belleğe sahip olduğu anlaşılıyor. Ayrıca Nâzım Hikmet’in, bazı anlatılarda kendisini mitleştirmeye yönelik değişiklikler yaptığı ve kimi zaman -yine kendi ifadesiyle- belirgin bir amacı olmaksızın yalanlar söylediği de bilinmektedir. [***]

Sonuç: Gerçek değişmiyor

Sonuç olarak, ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek var: Kendisi de bir Stalinist olan, ancak Sovyetler Birliği’nde tanık olduğu ve tahammül edilemez bulduğu uygulamalara karşı zaman zaman sesini tehlikeli biçimde yükselten Nâzım Hikmet, Stalinist devlet aygıtı tarafından 1952 yılında -hiç kuşkusuz Yosif Stalin’in sözlü emriyle- ortadan kaldırılmak istenmiştir. Yaşanan ertelemeler ve nihayet Stalin’in 5 Mart 1953’teki ölümü sayesinde, Nâzım Hikmet büyük ölçüde tesadüflerin sonucu olarak hayatta kalmıştır.

[*] Yevgeni Yevtuşenko, “Önsöz: Oyuncu Müthiş, Ama Oyun Berbat!”, Romantik Komünist: Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri içinde, çev.: M. Barış Gümüşbaş, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2011.

[**] Nâzım Hikmet’in hikâyeyi Sertel’e aktarırken şoförün sarhoşluğundan söz etmemesi ve anlatıyı, şoförün böylesi büyük bir riski bizzat kendisi için göze aldığı izlenimini verecek şekilde yeniden kurgulaması, muhtemelen çevresine “etrafımda ne denli güçlü bir sevgi ve saygı çemberi oluşturduğumu görüyor musunuz?” mesajını vermeyi amaçlıyordu.

[***] Nâzım Hikmet’in hafızasının zayıflığı, kendini mitleştirme ve zaman zaman irili ufaklı yalanlar söyleme huyu üzerinde ayrıntılı olarak durmamız halinde bu yazı amacından ciddi ölçüde sapacaktır. O nedenle burada onun bu özelliklerine sadece işaret etmekle yetiniyoruz. Belki ileride bu konular üzerinde daha ayrıntılı olarak durma imkânımız olur. Şimdilik Nâzım Hikmet’in 1961 tarihinde kaleme aldığı Otobiyografi başlıklı şiirinden şu üç mısrayı örnek olarak vermekle yetinelim: “başkasının hesabına utandım yalan söyledim / yalan söyledim başkasını üzmemek için / ama durup dururken de yalan söyledim” (Nâzım Hikmet, Son Şiirleri (1959-1963), Adam Yayınları, 14. Baskı, İstanbul, s. 100.)

06 Şubat 2026

Nâzım Hikmet and Stalinist state terror

Romantic Communist: The Life and Work of Nâzım Hikmet [*], co-authored by Saime Göksu and Edward Timms, is regarded as one of the most comprehensive biographies of Nâzım Hikmet. The book’s foreword was written by Yevgeny Yevtushenko (1932-2017), one of the most internationally renowned figures of Soviet poetry. [**]

An anecdote recounted in the foreword opens a particularly dark window onto Nâzım Hikmet’s position in the Soviet Union and the workings of the Stalinist bureaucracy.

In 1955, Nâzım Hikmet, together with the artist Yuri Vasilyev (1939-1999), invited Yevgeny Yevtushenko to his dacha in Peredelkino, near Moscow. At one point in the conversation, a drunken old man appeared at the door. What followed is best told in Yevtushenko’s own words:

I’ve something “For Christ’s sake forgive me, Nazim -relieve me of my sin... I must tell you.” Violet tears trickled from his hat to the floor. Nazim hauled him up: “Up you get, brother -you don’t have to say a thing.” “No, I’m certainly going to tell you. I’ve been carrying it around with me for so many years and I can’t stand it any more.” Tripping over his words, the newcomer told the story that was tormenting him. 

In 1951 Nazim had an official car with a driver put at his sole disposal. The newcomer was that very driver. They became friends, and Nazim had once even been invited to his home. In 1952 the driver had been summoned to the Lubyanka. He was shocked to see Beria himself appear in front of him. 

“Do you know who it is you’re driving around?”, Beria asked him. “A Peace Prize winner...a Turkish communist...a great poet...a friend of the Soviet Union...”, answered the bewildered driver. “He’s not a friend of the Soviet Union but an enemy,” muttered Beria, “an experienced enemy who has put on the mask of a revolutionary. He wants to kill Comrade Stalin. But we can’t arrest him-he’s too famous; besides, he’s Turkish. You must help us remove him. How tricky would it be for a good professional driver to stage a realistic-looking accident? We’d have one spy fewer!”

“I can’t believe it,” said the driver. “He’s like a father to me.” “We each only have one father,” said Beria darkly. Next day the driver was called into the Lubyanka again and his agreement was demanded. The driver was given a beating, but he refused to agree. Then his wife was brought into the office, and after that some hardened criminals. “These nice boys haven’t tried out any female flesh for years,” said the policeman, eloquently looking first at them and then at the driver’s wife. The driver got the message and agreed. 

Several times he was alerted that the accident was to take place the following day, but for one reason or another it would be postponed at the last minute. Then Stalin died, and Beria was shot. Nazim got a car of his own and no longer needed the official one. His driver went off to drive a taxi -anything to get away from the government that had nearly made him into a murderer. But his guilt towards Nazim burned on inside him, tormented him and gave him no peace: so now he had come to repent. 

During this story, which made my blood run cold, I looked at Nazim rather than at the driver. He had the self-control of the real conspirator: not a muscle of his face moved. Or had he maybe guessed it all before? “Lift the sin off my soul,” begged the driver again. “There’s no sin involved,” replied Nazim. “Better have a drink of vodka. My doctors have told me not to, but I reckon I can take a little with the right person. And you, brother, are an honest man. How are your wife and children getting on? I remember her very well. She made nice cherry pastries when I came and visited you.... Incidentally, did you know that the Russian word for cherry, vishnya, comes from Turkish?” None of us had known that. (pp. xx-xxii)

Yevgeny Yevtushenko
As Yevtushenko himself notes, this anecdote makes one’s blood run cold. In a country described as the fatherland of socialism, the very idea that an artist who had spent much of his life in prison and endured immense repression for the sake of socialism could be eliminated through an “accident‑staged” assassination is horrifying in its own right. What is more, the fact that his driver - a worker, no less - was coerced into carrying it out through the threat of rape against his wife lays bare, in all its starkness, the way the Stalinist state apparatus operated.

Solomon Mikhoels
Assassinations staged as traffic accidents were among the tactics to which the Stalinist police state - particularly during Stalin’s rule - resorted from time to time. One of the best-known and most thoroughly documented examples is the killing of the renowned Jewish theatre director Solomon Mikhoels (1890-1948). In January 1948, during a visit to Minsk, Mikhoels was eliminated according to a special scenario prepared with Stalin’s approval. The murder was made to look like a traffic accident; the operation was personally organised by Deputy Minister of State Security Sergey Ogoltsov and the head of the Belarus MGB, Lavrentiy Tsanava.

What is truly striking is this: to the best of my knowledge, the fact that Nâzım Hikmet narrowly escaped becoming a victim of state terror purely by chance is scarcely discussed in Turkey - particularly within circles that define themselves as socialist or communist. And yet this information appears in the foreword of a book that, by Turkish standards, is a bestseller, there for all to see.

At this point, a number of questions inevitably arise. Is it perhaps assumed that Yevgeny Yevtushenko simply fabricated this story? I have encountered no such claim. Or is it taken for granted that the matter is best brushed aside through a tacit conspiracy of silence - that such “incidents” are best left unexamined? Or is there some other reason for the indifference with which the story Yevtushenko relates is treated?

Whatever the justification, ignoring this story does not merely amount to a refusal to confront the past and the facts; it also means persisting in a refusal to understand why the very idea of socialism has suffered such a profound erosion of credibility over decades.

[*] Saime Göksu and Edward Timms, Romantic Communist: The Life and Work of Nâzım Hikmet, New York, St. Martin’s Press, 1999.

[**] Yevgeni Yevtuşenko, " Great Actor - Pity about the Play!", in Romantic Communist: The Life and Work of Nâzım Hikmet, New York, St. Martin’s Press, 1999, pp. xiii-xxiii.

05 Şubat 2026

Nâzım Hikmet ve Stalinist devlet terörü

Romantik Komünist: Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri, [*] Saime Göksu ve Edward Timms’in birlikte kaleme aldıkları ve Nâzım Hikmet üzerine yazılmış en kapsamlı biyografilerden biri olarak kabul edilen bir çalışma. Sovyet şiirinin dünya çapında tanınmış isimlerinden Yevgeniy Yevtuşenko (1932-2017) ise kitabın önsözünü kaleme almış. [**]

Önsözde aktarılan bir anekdot Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki konumuna ve Stalinist bürokrasinin işleyişine ilişkin son derece karanlık bir pencere açıyor. 

Nâzım Hikmet, 1955 yılında sanatçı Yuri Vasilyev (1939-1999) ile birlikte Yevtuşenko’yu Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki daçasına davet eder. Sohbetin bir yerinde, kapıda sarhoş ve yaşlı bir adam belirir. Devamında olanları Yevtuşenko’nun kendi anlatımından dinleyelim: 

“Tanrı aşkına beni affet Nazım, beni günahımın yükünden kurtar … Sana söylemem gereken bir şey var.” Şapkasından yere menekşe rengi gözyaşları damlıyordu. Nazım adamı tutup kaldırdı: “Ayağa kalk kardeşim. Bir şey söylemek zorunda değilsin.” “Olmaz, kesinlikle söyleyeceğim. Yıllardır içimde taşıyorum ve artık dayanamıyorum.” Davetsiz misafir kendisine azap çektiren hikayeyi, dili hafiften dolaşarak anlattı.

1951 yılında Nazım'ın emrine resmi bir araba ve bir şoför verilmişti. İşte karşımızdaki adam bu şofördü. İkisi arkadaş olmuşlar, hatta bir keresinde Nazım'ı evine bile davet etmişti. Şoför 1952 yılında Lubyanka'ya çağrılmış. Karşısında bizzat Beria'yı görünce şaşkınlıktan ve korkudan küçük dilini yutacak gibi olmuş.

“Kime şoförlük ettiğini biliyor musun?” diye sormuş Beria. “Barış Ödülü sahibi … bir Türk komünisti … büyük bir şair … Sovyetler Birliği'nin bir dostu …” diye karşılık vermiş şaşkın şoför. “O Sovyetler Birliği'nin dostu değil, düşmanı” diye mırıldanmış Beria, “devrimci maskesi takmış tecrübeli bir düşman. Yoldaş Stalin'i öldürmek istiyor. Ama onu tutuklayamayız. Çok ünlü, ayrıca da Türk. Ondan kurtulmamıza yardım etmek zorundasın. İşinin ehli, iyi bir şoför için gerçek süsü verilmiş bir kaza ayarlamak zor olmaz herhalde. Başımızdan bir casus eksilir!”

“İnanamıyorum” demiş şoför. “Nazım benim için bir baba gibi.” “Hepimizin yalnızca bir tek babası var” diye karşılık vermiş Beria, kaşlarını çatarak. Ertesi gün şoför tekrar Lubyanka'ya çağrılmış ve işi kabul etmesi istenmiş. Dövülmesine rağmen, söyleneni yapmayı reddetmiş. Bunun üzerine karısını büroya getirmişler, ardından da birkaç kaşarlanmış suçluyu. Manalı manalı önce suçlulara, sonra da kadına bakan polis, “Bu cici çocuklar kaç senedir kadın yüzü görmedi” demiş. Şoför mesajı almış ve boyun eğmiş.

Birkaç kez kazanın ertesi gün yapılacağı haberini almış, ama nedense, her seferinde, son anda ertelenmiş. Daha sonra Stalin öldü, Beria da vuruldu. Bu arada Nazım'ın kendi arabası olmuş ve resmi arabaya ihtiyacı kalmamıştı. Az kalsın katil olmasına neden olacak olan devletin elinden kurtulmak için her işi yapmaya hazır olan şoför de taksiciliğe başlamıştı. Ama Nazım'a karşı duyduğu suçluluk içini kemiriyor, çektiği azaptan huzur yüzü göremiyordu. İşte şimdi af dilemeye gelmişti.

Kanımı donduran bu hikayeyi dinlerken şoförden çok Nazım'ı izliyordum. Nazım gerçek bir komplocu gibi kendisine hâkim görünüyor, kılı bile kıpırdamıyordu. Yoksa zaten her şeyi tahmin ediyor muydu? “Ruhumu bu günahtan temizle” diye yalvardı tekrar şoför. “Günah falan yok” diye karşılık verdi Nazım. “Hadi votka içelim. Doktorlar yasakladı, ama sanırım doğru adamla az bir şey içebilirim. Sen kardeşim, dürüst bir adamsın. Karın ve çocukların nasıllar? Karını çok iyi hatırlıyorum. Seni ziyarete geldiğimde harika vişneli çörekler yapmıştı … Aklıma gelmişken, Rusçadaki vişnia sözcüğünün Türkçedeki vişneden geldiğini biliyor muydunuz?” Hiçbirimiz bilmiyorduk. (s. 22-23)

Yevgeniy Yevtuşenko
Bu anekdot, Yevtuşenko’nun da belirttiği gibi, insanın kanını donduracak nitelikte. Sosyalizmin anavatanı olarak adlandırılan bir ülkede, sosyalizm uğruna mücadele verirken ömrünün büyük bölümünü zindanlarda geçirmiş, büyük baskılara uğramış bir sanatçının “kaza süsü verilmiş” bir suikastla ortadan kaldırılmasının planlanması başlı başına dehşet vericidir. Dahası, şoförünün -yani bir işçinin- karısına tecavüz tehdidiyle buna zorlanması, Stalinist devlet aygıtının nasıl çalıştığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Solomon Mihoels
Trafik kazaları yoluyla suikast düzenleme, Stalinist polis devletinin -özellikle Stalin döneminde- zaman zaman başvurduğu taktiklerden biriydi. Bunun en bilinen ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biri, ünlü Yahudi tiyatro yönetmeni Solomon Mihoels’un (1890-1948) öldürülmesidir. Mihoels, Ocak 1948’de Minsk’e yaptığı bir ziyaret sırasında, Stalin’in onayıyla hazırlanmış özel bir senaryo çerçevesinde ortadan kaldırılmıştı. Cinayet bir trafik kazası gibi gösterildi; operasyon, Devlet Güvenliği Bakan Yardımcısı Sergey Ogoltsov ve Belarus MGB şefi Lavrentiy Tsanava tarafından bizzat organize edilmişti.

Asıl çarpıcı olan ise şudur: Nâzım Hikmet’in devlet terörüne kurban gitmekten şans eseri kurtulduğu gerçeği, bildiğim kadarıyla Türkiye’de -özellikle de kendisini sosyalist ya da komünist olarak tanımlayan çevrelerde- neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Oysa bu bilgi, Türkiye standartlarına göre çok satan bir kitabın, herkesin gözünün önünde duran önsözünde yer almaktadır. 

Bu noktada ister istemez şu sorular akla geliyor: Acaba Yevtuşenko’nun bu hikâyeyi uydurduğu mu düşünülmektedir? Bu yönde herhangi bir iddiaya rast gelmedim. Yoksa konunun bir susuş komplosuyla geçiştirilmesinin -dolayısıyla bu tür “olayları” kurcalamamanın- en doğrusu olacağı mı varsayılmaktadır? Ya da Yevtuşenko’nun anlattığı hikâyeye kayıtsız kalmanın başka bir nedeni mi var?

Hangi gerekçeyle olursa olsun, bu hikâyeyi görmezden gelmek, yalnızca geçmişle ve gerçeklerle yüzleşmeyi reddetmek anlamına gelmez. Bu aynı zamanda, sosyalizm fikrinin onlarca yıl boyunca neden bu kadar derin bir itibar erozyonuna uğradığını anlamamakta ısrar etmek demektir.

[*] Saime Göksu ve Edward Timms, Romantik Komünist: Nâzım Hikmet'in Yaşamı ve Eseri, çev.: M. Barış Gümüşbaş, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2011.

[**] Yevgeni Yevtuşenko, "Önsöz: Oyuncu Müthiş, Ama Oyun Berbat!", Romantik Komünist: Nâzım Hikmet'in Yaşamı ve Eseri içinde, çev.: M. Barış Gümüşbaş, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2011, s. 13-24.

02 Şubat 2026

Two bitter examples of the Stalinist culture of secrecy

In the article entitled “They're keeping the Tashkent earthquake from the public”, we referred to the following observation made by Zekeriya Sertel in his book As It Was - Socialism in the Russian Manner (Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm), in the context of the concealment of the 1966 Tashkent earthquake from both Soviet and international public opinion:

In the Soviet Union, newspapers did not report such [disaster] news, nor did radio broadcast it. Instead, you learnt about it only by word of mouth.

In this article, I would like to present two examples drawn from different sources I have read over the past year, both of which confirm and complement Sertel’s observation. The first dates from 1972, while the second relates to the mid-1960s.

A page from Chernyaev’s diary

My first source is the 1972 diary of Anatoly Chernyaev, a senior Soviet apparatchik. (We have previously cited other sections of this diary.) In his entry dated 17 October 1972, Chernyaev refers to two major air crashes that had occurred earlier that month:

On October 1st, an Il-18 airplane fell into the Black Sea a few minutes after taking off from Adler airport. One hundred and two people suffocated in the depressurized cabin. On the 13th, an Il-62 crashed while approaching Sheremetyevo airport (flying from Paris through Leningrad). One hundred seventy three people. The latter was reported in “Pravda,” there were 38 Chileans, 5 Algerians, 6 Peruvians, and Frenchman, a German, and an Englishman among the victims. Our ambassadors in Chile and Algeria were instructed to express their condolences (since these are friendly governments).

There was nothing about the Adler crash in the newspapers, only “Moskovskaya Pravda” and “Vechyorka” for a week printed little notices of mourning about the tragic death (where and how?) of this or that person, sometimes married couples. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1972), trans.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, pp. 32-33.)

In summary, of the two major civil aviation disasters that occurred within a fortnight in the Soviet Union, the crash in which numerous foreign passengers lost their lives was reported out of necessity because of the risk of international repercussions. By contrast, the Adler crash, in which 102 people were killed, was kept entirely hidden from the Soviet public, as it had no “external connection”.

My second source is the memoirs of Yıldız Sertel, the daughter of Zekeriya Sertel. In her book The Years Behind Me (Ardımdaki Yıllar), she offers the following example of bureaucratic secrecy in the Soviet Union:

My mother [Sabiha Sertel] used to say, “They carry propaganda to the point of gouging out your eyes.” Major accidents, fires, and floods were never reported. Such things, we were told, did not happen in socialist countries. We listened to London Radio to find out what was happening in the world. Sometimes we managed to tune in to Ankara as well. One day, right in the very centre of Baku, a major fire broke out in a student dormitory. Parents from the provinces whose children were staying there rushed to Baku. The entire city buzzed with the news; the grapevine went into overdrive. Yet it was impossible to know which of the circulating reports were true and which were false. Not a single word appeared in the newspapers, on the radio, or on television about the incident. Eventually, some particularly curious people came to us and asked, “You listen to London Radio. Did it say anything about the fire in Baku?” (Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar, Can Sanat Yayınları, Istanbul, December 2018, p. 287)

In the course of my reading, I will continue to share on the blog further examples of the bitter consequences of the culture of secrecy in Stalinist regimes as I come across them. When I consider the overall picture that has emerged from the articles I have published on this subject to date (listed below), I believe it is possible to summarise the fundamental characteristics of the Stalinist culture of secrecy as follows:

This 1945 Soviet poster symbolises how the state regarded the dissemination of information through unofficial channels (gossip) as a crime, and how it sought to suppress it with an “iron fist”.  (M. Karpenko, Keep your mouth shut)
Monopolisation of information: The media, archives, and education were placed under the strict control of the state and the Stalinist party apparatus. Independent sources of information were criminalised, and alternative narratives were forced underground.

Ceremonial unanimity: Public life was staged so as to project an image of unanimity; genuine debate was either conducted behind closed doors or not conducted at all. This served to conceal factional crises and to present the leadership as untouchable.

Purges and show trials: Political differences of opinion were branded as conspiracies or acts of treason; judicial proceedings were conducted in secret and were pre-arranged, thereby legitimising mass repression.

Surveillance and informing: Surveillance and informing permeated workplaces and everyday life, atomising society and paralysing the collective capacity for resistance among the working class and other sections of society.

Falsification of history: The past was rewritten so as to legitimise existing power relations; opponents were erased, and revolutionary principles were hollowed out into empty shells, becoming instruments for the defence of bureaucratic domination.

These elements also reinforced one another: secrecy bred paranoia, paranoia demanded tighter control, and control, in turn, generated still more secrecy; thus a self-perpetuating spiral of political pathology emerged.

Also see: 

01 Şubat 2026

Stalinist gizlilik kültürüne dair iki acı örnek

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar” başlıklı yazıda, Zekeriya Sertel’in Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm adlı kitabında 1966 Taşkent depreminin Sovyet ve dünya kamuoyundan gizlenmesi bağlamında aktardığı şu saptamaya yer vermiştik:

Sovyetler’de gazeteler böyle [felaket] haberleri yazmazlar, radyolar vermezler. Kulaktan kulağa işiterek öğrenirsiniz.

Bu yazıda ise Sertel’in bu gözlemini doğrulayan ve tamamlayan, son bir yıl içinde okuduğum iki farklı kaynakta rastladığım örnekleri aktarmak istiyorum. Bunlardan ilki 1972 yılına, ikincisi ise 1960’lı yılların ortalarına dair.

Çernyayev’in günlüğünden bir sayfa
İlk kaynağım, üst düzey bir Sovyet aparatçiği olan Anatoliy Çernyayev’in 1972 yılına ait günlüğü. (Bu günlüğün daha önce farklı bölümlerine de yer vermiştik.) Çernyayev, 17 Ekim 1972 günü için düştüğü notlarda, o ay meydana gelen iki büyük uçak kazasından söz eder:

1 Ekim’de Adler Havalimanı’ndan kalktıktan birkaç dakika sonra bir Il-18 uçağı Karadeniz’e düştü. Kabinde yaşanan basınç kaybı nedeniyle 102 kişi boğularak hayatını kaybetti. 13 Ekim’de ise Paris’ten, Leningrad aktarmalı olarak Şeremetyovo Havalimanı’na yaklaşan bir Il-62 düştü. 173 kişi. İkinci kazaya ‘Pravda’ gazetesinde yer verildi; kurbanlar arasında 38 Şilili, 5 Cezayirli, 6 Perulu, bir Fransız, bir Alman ve bir İngiliz vardı. (Şili ve Cezayir ‘dost hükümetler’ sayıldığından) bu ülkelerdeki büyükelçilerimize taziyelerini iletmeleri talimatı verildi.

Adler kazasına dair gazetelerde tek satır yoktu; yalnızca ‘Moskovskaya Pravda’ ile ‘Veçyorka’, bir hafta boyunca şu ya da bu kişinin -bazen de evli çiftlerin- trajik ölümüyle ilgili (nerede ve nasıl?) küçük taziye ilanları yayımladı. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1972), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 32-33.)

Özetle; Sovyetler Birliği’nde iki hafta içinde yaşanan iki büyük sivil havacılık felaketinden, çok sayıda yabancı uyruklu yolcunun hayatını kaybettiği kazaya uluslararası yankı ihtimali nedeniyle Sovyet basınında zorunlu olarak yer verilirken, 102 kişinin öldüğü Adler kazası herhangi bir “dış bağlantısı” olmadığı için, Sovyet halkından bütünüyle gizlenmişti.

İkinci kaynağım ise Zekeriya Sertel’in kızı Yıldız Sertel’in anıları. Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar adlı kitabında, Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik gizlilik pratiğine şu örneği verir:

Annem [Sabiha Sertel], "Gözünü çıkarırcasına propaganda yapıyorlar," derdi. Büyük kazalar, yangınlar, su baskınları katiyen verilmezdi. Sosyalist ülkelerde öyle şeyler olmazdı. Biz, dünyada ne olup bittiğini öğrenmek için Londra Radyosu’nu dinliyorduk. Bazen de Ankara’yı tutturuyorduk. Bir gün, Bakü’nün tam merkezinde, bir öğrenci yurdunda büyük bir yangın oldu. Yurtta çocukları olan taşralılar Bakü’ye koştu. Bütün Bakü bu haberle çınladı, kulak gazetesi işledi. Dolaşan haberlerin hangisi doğru, hangisi yalan, bilmek de kabil olmuyordu. Ne gazetelerde, ne radyo ve televizyonda tek kelime vardı bu olay hakkında. Nihayet çok merak eden bazı kimseler bize geldi. "Siz Londra Radyosu’nu dinliyorsunuz. Bakü’deki yangın hakkında bir şey söyledi mi?" diye sordular. (Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar, Can Sanat Yayınları, İstanbul, Aralık 2018, s. 287)

Yaptığım okumalarda, Stalinist rejimlerdeki gizlilik kültürünün acı sonuçlarına dair örneklerle karşılaştıkça bunları blogda paylaşmaya devam edeceğim. Bu konuda bugüne kadar yayımladığım yazılarda (listesi aşağıda yer alıyor) ortaya çıkan tabloyu bir arada düşündüğümde, Stalinist gizlilik kültürünün temel özelliklerini şu şekilde özetlemenin mümkün olduğunu düşünüyorum:

1945 tarihli bu Sovyet posteri, bilginin gayriresmi kanallardan yayılmasını (dedikoduyu) devletin nasıl bir suç olarak gördüğünü ve "demir yumrukla" nasıl bastırdığını simgeliyor. (M.Karpenko "Çeneni kapalı tut")
Bilginin tekelleştirilmesi: Medya, arşivler ve eğitim, devletin ve Stalinist parti aygıtının sıkı denetimi altındaydı. Bağımsız bilgi kaynakları suç sayılıyor, alternatif anlatılar yeraltına itiliyordu.

Törensel oybirliği: Kamusal yaşam, oybirliği görüntüsü verecek şekilde sahneleniyor; gerçek tartışmalar ya kapalı kapılar ardında yürütülüyor ya da hiç yapılmıyordu. Bu durum hizip krizlerini gizliyor ve yönetimi dokunulmaz gösteriyordu.

Tasfiyeler ve göstermelik davalar: Siyasal görüş ayrılıkları komplo ya da vatana ihanet olarak yaftalanıyor; yargı süreçleri gizli ve önceden kurgulanmış biçimde işletilerek kitlesel baskı meşrulaştırılıyordu.

Gözetim ve ihbar: İhbarcılık ve gözetim, işyerlerinden gündelik hayata kadar toplumu atomize ediyor; işçi sınıfının ve diğer halk kesimlerinin kolektif direniş kapasitesini felç ediyordu.

Tarihin tahrif edilmesi: Geçmiş, mevcut iktidar ilişkilerini meşrulaştıracak biçimde yeniden yazılıyor; muhalifler siliniyor, devrimci ilkeler içleri tamamen boşaltılmış kabuklar hâline getirilerek bürokratik egemenliği savunmanın aracına dönüştürülüyordu.

Burada sayılan unsurlar aynı zamanda birbirini besliyordu: Gizlilik paranoyayı, paranoya daha sıkı denetimi, denetim ise daha fazla gizliliği üretiyor; böylece kendini yeniden üreten bir siyasal patoloji spirali ortaya çıkıyordu.

Aynı zamanda bkz.:

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar”

Çernobil’den önce

Sovyet Stalinizmi ve gizlilik: Gorbaçov’un ifşaatı