Çeviri:
Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı?
Joseph Choonara
Sunuş
Kısa bir süre önce bir arkadaşım, son yıllarda solda giderek daha fazla tartışılan “teknofeodalizm” konusunda ne okuyabileceğini sordu. Bu sorunun üzerinden fazla zaman geçmeden, Britanya’da yayımlanan Socialist Worker gazetesinde Joseph Choonara’nın Are tech bros the new feudal barons? başlıklı makalesine rastladım. Gazetenin 6 Haziran 2026 tarihli 3009. sayısında yayımlanan yazı, “teknofeodalizm” tezini kısaca tanıtıyor ve teknoloji devlerinin yükselişinin kapitalizmin yerini alan yeni bir üretim tarzının değil, kapitalist birikim ve rekabet mantığının en gelişmiş ifadelerinden biri olduğunu savunuyor.
Socialist Worker, Britanya’da faaliyet gösteren Sosyalist İşçi Partisi (Socialist Workers Party-SWP) tarafından çıkarılan devrimci sosyalist bir haftalık gazetedir. Makalenin yazarı Joseph Choonara ise Leicester Üniversitesi’nde siyasal iktisat dersleri veren bir akademisyen, International Socialism dergisinin editörü ve Marksist iktisat üzerine çeşitli makale ve kitapların yazarıdır.
Choonara’nın ve içinde yer aldığı siyasi geleneğin perspektifiyle benim siyasi görüşlerim arasında çok ciddi farklılıklar bulunuyor. Bununla birlikte Choonara, Marksist siyasal iktisat alanındaki çalışmalarını uzun süredir ilgiyle izlediğim ve görüşlerini önemseyerek okuduğum bir iktisatçıdır. Bu makalenin de teknofeodalizm tartışmasını tükettiğini ya da konuyla ilgili bütün sorulara cevap verdiğini düşünmüyorum. Ancak yazı, tartışmanın temel hatlarını ortaya koyan, kapitalizm ile feodalizm arasındaki farkı anlaşılır biçimde açıklayan ve teknoloji devlerinin günümüz kapitalizmi içindeki yerini kavramak için sağlam bir başlangıç noktası sunan güzel bir özet ve giriş metnidir.
Daha sonra makalenin, SWP’nin Türkiye’deki taraftarlarınca yayımlanan marksist.org’da Türkçeye çevrildiğini fark ettim. Türkçe çeviri 11 Haziran 2026’da Tekno biraderler yeni feodal baronlar mı? başlığıyla yayımlanmıştı. Sözünü ettiğim arkadaşım İngilizce okuyamadığı için makalenin Türkçeye kazandırılmış olmasına sevindim. Ne var ki çeviriyi yeterince özenli bulmadım.
Sorun yalnızca bazı cümlelerin Türkçede ağır veya yapay durmasından ibaret değildi. İngilizce söz diziminin fazlasıyla yakından izlenmesi yer yer anlaşılması güç ifadeler ortaya çıkarmış; bazı cümlelerde ise özgün metnin anlamı zayıflamış ya da değişmişti. Daha önemlisi, Marksist siyasal iktisadın temel kavramlarından bazıları yerleşik Türkçe karşılıklarıyla verilmemişti. Örneğin surplus labour için “artı-emek” yerine “fazla emek”, labour power için “emek gücü” yerine “iş gücü” kullanılmış; coercive law, economic compulsion ve accumulation of capital gibi kavramları içeren bazı cümlelerde teorik bağlantılar yeterince açık kurulamamıştı. “Karl Marx” adının “Karl Marks” biçiminde yazılması gibi tercihler de metnin genel özensizliğini artırıyordu. Bunlara ek olarak, özgün yazının polemikçi tonu ve kimi sözcüklerdeki küçümseyici ya da ironik çağrışımlar birçok yerde kaybolmuştu.
Elbette çeviri eleştirisini bir dilbilgisi titizliğine indirgememek gerekir. Özellikle teorik bir metinde kavramların doğru karşılanması, yazarın ne söylediğinin anlaşılması bakımından belirleyicidir. “Artı-emek” ile “fazla emek”, “emek gücü” ile “iş gücü” ya da “kapitalizmin yadsınması” ile “kapitalizmin reddi” arasındaki farklar yalnızca üsluba ilişkin değildir; bunlar doğrudan doğruya teorik içeriği etkiler.
Bu nedenle, teknofeodalizm tartışmasına yararlı bir giriş sunduğunu düşündüğüm bu makalenin çevirisini özgün İngilizce metinle cümle cümle karşılaştırarak baştan sona gözden geçirmeye karar verdim. Aşağıda yayımladığım metin, marksist.org’da yer alan ilk Türkçe çevirinin dil, anlatım ve kavramsal terminoloji bakımından önemli ölçüde düzeltilmiş hâlidir.
* * *
“Teknofeodalizm” terimi, hayatımızın her alanına hükmediyor gibi görünen dev teknoloji şirketlerinin giderek artan egemenliğini tanımlamak üzere solda yaygın biçimde kullanılıyor.Yunanistan’ın eski maliye bakanı Yanis Varoufakis ve Fransız iktisatçı Cédric Durand gibi sol görüşlü isimler, bu yeni sistemin kapitalizmin yerini almakta olduğunu savunuyor. Siyaset kuramcısı Jodi Dean ise neofeodalizm terimini benzer bir anlamda kullanıyor.
Donald Trump’ın 2025’teki göreve başlama töreninde ona bağlılıklarını sunmak üzere Elon Musk’la birlikte saf tutan “tekno biraderler”, gerçekten de krallarının huzuruna çıkan feodal baronlara benziyordu.
Şirketlerin insanlığın yaratıcı birikimini yağmalayıp üretken yapay zekâ aracılığıyla bize yeniden satmaları konusunda da gelirlerini azamiye çıkarmak için çevrimiçi faaliyetlerimizden veri devşirmelerinin meşruiyeti konusunda da kaygılar var.
Ancak bunun da ötesinde, teknofeodalizm bizi ezen sisteme karşı mücadeleyi yanlış yönlendirebilecek yanıltıcı bir terimdir.
Karl Marx, yazılarında feodal ve kapitalist üretim tarzlarını birbirinden ayırır. Her ikisini de sömürüye dayalı üretim tarzları olarak görür.
Feodalizm, feodal beyin toprağına bağlı köylülerin karşılığı ödenmemiş emeğine el koymaya dayanıyordu. Feodal bey, köylünün ürününün bir kısmına el koyma ya da onu kendi malikânesinde angarya çalışmaya zorlama hakkını dayatmak için şiddete veya şiddet tehdidine başvururdu.
Kapitalizm ise farklıdır. Feodal bir köylü, toprağı işlemek için gerekli araçların bir kısmına sahip olabilirdi ya da ortaklaşa kullanılan bazı topraklardan yararlanabilirdi. Kapitalizmde ise işçiler, en önemli üretim araçlarına ancak emek güçlerini ücret karşılığında satarak erişebilirler.
Bu, Sanayi Devrimi’nin tekstil fabrikaları için ne kadar geçerliyse, günümüzün “şeytani fabrikaları”[*] -Amazon depoları ya da Çin’de akıllı telefonların monte edildiği dev Foxconn fabrikaları- için de o kadar geçerlidir.
Feodalizmde sömürü açıktı ve zor yoluyla dayatılırdı. Kapitalizmde ise sömürü ücret ilişkisinin ardına gizlenir.
Çalışma günü iki bölüme ayrılır: İşçinin ücretinin karşılığını üretecek kadar değer yarattığı süre ve geriye kalan süre. İşçi, bu ikinci bölümdeki “artı-emeği”yle kapitalistler için yeni değer üretir; kârların temelini de bu oluşturur.
Egemenlerimiz, mülkiyetleri ya da kârları ciddi biçimde tehdit edildiğinde hâlâ zora başvururlar; ancak çoğu zaman dolaysız ekonomik zorlama yeterlidir. Köylü hanesi görece kendi kendine yeterli olabilirdi. İşçiler ise yaşayabilmek için ihtiyaç duydukları şeyleri satın almak zorunda oldukları bir piyasayla karşı karşıyadır. Bu da onları genellikle ücretli iş aramaya itmeye yeter.
Feodalizmde köylülerin çoğunun hayatı kuşkusuz son derece ağırdı. Ancak Marx’a göre feodal toplumda feodal bey, “az çok sınırlı bir ihtiyaçlar çerçevesiyle” kısıtlanmıştı ve üretimin kendi niteliği, köylülerden koparılacak artı-emeğe yönelik “sınırsız bir açlık” doğurmuyordu.
Buna karşılık kapitalizm, artı-emeğe yönelik sınırsız bir açlık duyar. Kapitalistler kural olarak birbirleriyle rekabet ederler ve bu rekabette üstünlük sağlamanın en etkili yolu, Marx’ın “sermaye birikimi” dediği süreçten geçer.Bu, kapitalistlerin işçilerin emeğinden elde ettikleri kârın bir kısmını yeniden üretime yatırmalarını gerektirir. En güçlü üretim araçlarını kullanıma sokmak, işçilerin yaptığı işleri otomatikleştirmek ve üretim ölçeğini genişletmek, kapitalistlerin etkin biçimde rekabet edebilmelerini sağlar.
Gerekli yatırımları yapmayanlar iflasa ya da piyasanın dışına sürüklenir. Dolayısıyla rekabetçi birikim, kapitalistleri kapitalist gibi davranmaya zorlayan bir yasa olarak işler. Bu aynı zamanda sistemi oluşturan firmaların zaman içinde giderek irileşme eğilimi göstermesinin nedenlerinden biridir.
Teknoloji devleri kapitalizmin yadsınması değil, onun en gelişmiş ifadesidir. Meta, Alphabet ve Amazon gibi şirketler feodal beyler gibi değil, kâra aç kapitalist işletmeler olarak faaliyet gösterir.
Google’ın ana şirketi Alphabet’i ele alalım. Şirketin temel faaliyet alanı oldukça eski usuldür: Diğer şirketlere reklam satar. Ünlü arama motoru da dâhil olmak üzere daha geniş altyapısının büyük bir bölümü bu amaca hizmet eder. Ancak bunun için emek gücünün ve sabit sermayenin harekete geçirilmesi gerekir.
Alphabet, 200.000’e yakın işçi çalıştırıyor ve yaklaşık 250 milyar dolar değerinde gayrimenkul, tesis ve ekipmana sahip. Bu rakamlar, Ford ve General Motors gibi otomotiv devlerininkini katbekat aşıyor.
Bu yatırımlar, patentler gibi “maddi olmayan varlıklardan” çok daha büyük önem taşır; teknoloji devleri olgunlaştıkça bu durum giderek daha da belirginleşir. Bu şirketler, her kapitalistin yapmak zorunda olduğu şeyi yapıyor: Rakipleriyle rekabet edebilmek için yeni teknolojilere yatırım yapıyor ve emek gücü satın alıyorlar.
Gerçekten de Alphabet yoğun bir rekabetle karşı karşıyadır. Şirketin dijital reklamcılık pazarındaki payı, Meta ve Çinli şirket Alibaba gibi rakiplerin baskısıyla, 2016’daki yüzde 31,5 düzeyinden 2023’te yüzde 27,5’e geriledi.
Amazon hakkında da benzer şeyler söylenebilir. İki Marksist yazar, Stephen Maher ve Scott Aquanno, yakın zamanda şirket üzerine son derece değerli bir çalışma yayımladılar. Bu çalışmada, Amazon’un bir tekel olduğu ve dolayısıyla üretkenliği artıran devasa yatırımlarının bir “paradoks” sayılması gerektiği yönündeki yaygın görüşe karşı çıkıyorlar.
Maher ve Aquanno’nun gösterdiği gibi Amazon çetin bir rekabetin içindedir. Bu rekabet hem perakende sektöründeki mücadeleleri hem de bugün şirketin başlıca kâr kaynağını oluşturan bulut bilişim hizmetleri alanındaki mücadeleyi kapsar. Bunun yanı sıra Amazon, öz kaynaklarından ya da borçlanma yoluyla sağladıkları devasa miktarlardaki sermayeyi seferber edebilen en büyük şirketlerin Amazon’un faaliyet gösterdiği pazarlara girme tehdidiyle de karşı karşıyadır.
Üretken yapay zekâ, bu tür şirketler açısından rekabetin yalnızca en yeni cephesidir.
Financial Times yazarı Robin Harding, geçen aralık ayında yayımlanan bir yazısında teknoloji devlerinin yapay zekâya trilyonlarca dolar akıtmasının ardındaki mantığı şöyle açıklıyordu: “Yapay zekâ sonuçta fazla yeni değer yaratmasa bile, bu son derece değerli şirketleri korumak için sırf bir sigorta tedbiri olarak servet harcamaya fazlasıyla değer.”
Burada kapitalizmin bir başka klasik özelliğini görüyoruz: Tek tek şirketlerin bakış açısından akılcı görünen kararlar, toplumun bütünü açısından tümüyle akıldışıdır.
En çok harcama yapan şirketlerin -Meta, Alphabet, Microsoft ve Amazon- her biri, yatırımlarına oranla gelirlerinin ciddi biçimde gerilemesini bekliyor. Buna rağmen, rakiplerinin kendilerine üstünlük sağlamasını önlemek için ne olursa olsun yatırım yapmak zorunda olduklarını düşünüyorlar.
Bu süreçte topluma muazzam zarar verecekler.
Financial Times’tan bir başka gazeteci, Robert Armstrong, bunu nisan ayında açıkça şöyle ifade etmişti: “Yapay zekâ şirketleri ve geliştirdikleri modeller, her şeyden önce tek bir kurala uyacak: Yasanın çizdiği sınırlar içinde hissedarlarının getirilerini azamiye çıkarmaya çalışacaklar. Kâr yasası şirketin kendi iç ilkeleriyle çatıştığında ise her seferinde kâr galip gelecek.”
Yatırım dalgası artık son derece çarpık biçimler alıyor. Teknoloji devleri yıllardır devasa kârlarını yeniden üretime yatırmakla yetiniyorlardı. Ancak şimdi, rekabet kızıştıkça giderek daha fazla borçlanıyorlar.
| Çin’in Şenzen kentindeki bir Foxconn akıllı telefon fabrikası. |
Bu, İran’a karşı yürütülen savaşın enerji oburu veri merkezlerinin ihtiyaç duyduğu hidrokarbonların fiyatlarını yükselttiği ve merkez bankalarını enflasyonu dizginlemek amacıyla faiz artırmaya yönelttiği mevcut koşullarda özellikle tehlikelidir.
Kapitalist gelişmenin önceki aşamalarında olduğu gibi, bu yeni teknoloji de ekonomik, ekolojik ve toplumsal krizleri körükleyecektir. Armstrong’un ifadesiyle, “Yeni olan yapay zekâdır, kapitalizm değil.”
Neyse ki kapitalizmi böylesine yıkıcı kılan dinamik, aynı zamanda sosyalizmin önünü de açar. Feodalizmde üretici güçler kesintilerle ve son derece yavaş gelişti. Feodal toplum, göreli kıtlığın hüküm sürdüğü bir dünya olarak kaldı.
Buna karşılık kapitalizm, üretici güçleri, demokratik ve sürdürülebilir biçimde örgütlendikleri takdirde insan ihtiyaçlarını karşılamanın mümkün olacağı bir düzeye taşıdı.
Kapitalizm ayrıca toplumdaki her hayati faaliyeti büyük ölçekte yoğunlaşmış insan emeğine -yani kolektif mücadeleleri aracılığıyla sisteme meydan okuyup onu devirebilecek bir işçi sınıfına- bağımlı hâle getirmiştir.
Teknofeodalizm kuramcıları haklı olsalardı ve bir tür feodalizme geri dönmüş olsaydık, bu yol da kapanmış olurdu. Bu durumda bize de sosyalizmden vazgeçip kapitalizmin bir gün yeniden canlanmasını ummak kalırdı.
Bu tür bir karamsarlık tamamen yersizdir.
Çok sayıda işçi teknoloji sektörünün bünyesine çekilmiştir. Bunlar arasında veri merkezleri inşa edenler, reklam satanlar, çip üretim tesislerini işletenler, akıllı telefonların montajını yapanlar, Amazon depolarında veya lojistik ağlarında çalışanlar, nadir toprak elementleri ya da hidrokarbonlar çıkaranlar ve daha niceleri bulunmaktadır.
Böylece bu insanlar, mevcudu şimdiden iki milyara yaklaşan ve büyümeye devam eden küresel ücretli işçi ordusuna katılıyorlar.
Teknoloji devlerinin artık acımasız çekirdeğinde yer aldığı bu sömürü ve baskı sistemini devirmek istiyorsak, umut kaynağımız işte bu küresel ücretli işçi ordusudur.
[*] “Satanic mills”, William Blake’in Jerusalem başlıklı şiirindeki “dark Satanic mills” ifadesine göndermedir. Yazar bu sözü Amazon depoları ve Foxconn fabrikaları için ironik biçimde kullanıyor. (k.ü.)