09 Ekim 2026

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: 

Bill Bland (3)

Bill Bland
Bir önceki bölümde işaret ettiğimiz gibi, Bill Bland’ın başında yer aldığı örgüt, işçi sınıfını burjuvaziye siyasi olarak tabi kılan Halk Cephesi politikasının sorumluluğunu Stalin’den alıp Dimitrov’a yüklemeye çalıştı. Halk Cephesi politikalarını revizyonistlerin eseri sayarak Stalin’i bu politikalardan ayırmaya çalışmak, Stalinist hareket içinde sık görülmeyen, atipik bir ideolojik operasyondu.

Tarihsel olarak savunulması mümkün olmayan bu narkozsuz ideolojik operasyonun amacı, işçi sınıfını burjuvaziye siyasal olarak tabi kılan karşı-devrimci bir politikadan Stalin’i aklamaktı. Bunun için, felaketlere yol açan siyasi çizginin sorumluluğu onun bir astına, Komintern’in başına bizzat Stalin tarafından getirilmiş olan Dimitrov’a aktarılıyordu. Bu amaçla Dimitrov’un emperyalizmin ve hatta Nazizmin ajanı olduğu öne sürülüyordu.

Tarihsel gerçekleri çarpıtan bu operasyonun ardından, Bland’ın anlatısında Stalin doğru olanı, devrimci politikaları temsil etmeyi sürdürüyor; işçi sınıfını üretim araçları üzerinde özel mülkiyetin ve kapitalist devletin savunucusu konumuna düşüren Halk Cephesi politikaları ise çevresindeki kişilerin eseri sayılıyordu. Bland, atipik bir Stalinist ideolojik operasyonu gerçekleştirmek için tipik bir Stalinist manevraya başvuruyordu.

Komintern ile Stalin arasındaki iktidar ilişkisini tersine çevirmeye çalışan bu iddianın tarihsel gerçeklerle bağdaşmadığını, hatta düpedüz saçma olduğunu görmek için Doğu Avrupa’da ve Sovyetler Birliği’nde Stalinist rejimlerin çökmesinin ardından kısmen açılan arşivleri beklemek gerekmiyordu. İddianın ilk ortaya atıldığı, konuyla ilgili çeşitli belgelerin henüz gün ışığına çıkmadığı dönemde de Bland’ın bu “tezlerinin” inandırıcı bir yanı yoktu.

Ancak sonradan açılan arşivler, Stalin ile Dimitrov arasındaki ilişkinin nasıl işlediğini çok daha ayrıntılı biçimde incelemeyi mümkün kıldı. Bu belgelerden önemli bir seçki, 2000 yılında, Bland’ın ölümünden yaklaşık bir yıl önce, Yale University Press’in Annals of Communism dizisinde yayımlanan Dimitrov and Stalin, 1934-1943: Letters from the Soviet Archives adlı kitapta bir araya getirildi.[1]

Alexander Dallin ve Fridrih İgoreviç Firsov’un yayına hazırladığı eser, ağırlıkla Dimitrov’un Stalin’e gönderdiği elliden fazla gizli mektubu ve Komintern’in faaliyetlerine ilişkin belgeleri içeriyor. Stalin’in bazı belgelere düştüğü notlar, Dimitrov’un günlüğünden aktarılan kayıtlar ve editörlerin açıklamaları, yazışmaların siyasi bağlamını tamamlıyor.

Bu belgeler, Bland’ın savunduğu hikâyenin gerçeklerle bağdaşmadığını ortaya koyuyor. Dimitrov, Stalin’in yetki ve etki alanının dışında kalabilmiş, Komintern’in siyasi çizgisini diğer “gizli revizyonistlerle” birlikte belirlemiş bir lider değil; önemli meseleleri Stalin’e ve onun yakın çevresine ileten, onlardan görüş ve talimat bekleyen bir Komintern yöneticisi. Halk Cephesi politikasına geçiş de dâhil olmak üzere, temel stratejik yönelişlerde belirleyici otorite ise Stalin ve onun başında bulunduğu Kremlin bürokrasisi.

Bu, Dimitrov’un tamamen edilgen bir konumda olduğu, hiçbir öneri geliştirmediği ya da politikaların oluşturulmasında rol oynamadığı anlamına gelmiyor elbette. Nitekim kitapta onun Temmuz 1934’te sunduğu politika değişikliği önerisi, Stalin’in üzerine düştüğü notlarla birlikte yer alıyor. Ancak bu tür öneriler geliştirmekle nihai siyasi otoriteye sahip olmak aynı şey değil. Dimitrov’un ikincil düzeyde kalan “katkıları”, Stalin’e tabi olduğu iktidar ilişkisi içinde şekilleniyor ve bu katkıdan hareketle Stalin’i politikanın sorumluluğundan çıkarmak mümkün değil.

Bland’ın, ölümünden yaklaşık bir yıl önce yayımlanan bu kitaptan haberdar olup olmadığını ya da onu okuma fırsatı bulup bulmadığını bilmiyoruz. Yaşamının son aylarındaki sağlık durumunun kitabı okuyup değerlendirmesine ne ölçüde elverdiği konusunda da elimizde yeterli bilgi yok.

Ancak Bland’ın bugünkü takipçileri, yani onu önemli bir Marksist teorisyen ve tarihçi olarak görenler açısından aynı belirsizlikler bir mazeret oluşturamaz. Sonuçta kitap çeyrek asrı aşan bir süre önce yayımlandı ve o zamandan beri okurların erişimine açık.

Yukarıda da belirttiğim gibi, Bland’ın ve örgütünün Dimitrov’la ilgili ipe sapa gelmez iddialarının saçmalığını görmek için bu kitaba ihtiyacımız yoktu. Ancak “yeni” ve inkârı mümkün olmayan belgeler ve olgular karşısında bu iddiaları savunmayı sürdürmek, tarihsel gerçekliğe karşı daha da ağır bir suç işlemek anlamına geliyor. Bland’ı önemli bir Marksist tarihçi olarak öne çıkaranların, onun bu iddialarıyla hesaplaşmaları gerekir.

Üstelik Bland’ı bugün hâlâ el üstünde tutan Stalinistlerin hesaplaşması gereken, Stalinist rejimlerin çöküşünden sonra yayımlanmış bir başka önemli kaynak daha var: Dimitrov’un günlüğü. İlk kez 1997’de Bulgarca yayımlanan günlük, 2003’te Ivo Banac’ın yayına hazırladığı kısaltılmış bir İngilizce baskıyla okura sunuldu. Türkçe çevirisi ise Rüstem Aziz tarafından yapıldı ve TÜSTAV tarafından 2004-2005 yıllarında üç cilt olarak yayımlandı.[2]

Günlük, yazışmaları tamamlayan önemli bir kaynak: Dimitrov’un Stalin’le görüşmelerini, ondan aldığı talimatları ve Komintern’in siyasi çizgisinin nasıl şekillendiğini kendi kayıtlarından izlememizi sağlıyor.

Bir sonraki bölümde, Bland’ın belgelerle ortaya konmuş bir başka tarihsel olguyu nasıl akıl almaz bir pişkinlikle inkâr ettiğini ele alarak bu mini diziyi bitireceğim.

[1] Alexander Dallin ve Fridrikh Igorevich Firsov (haz.), Dimitrov and Stalin, 1934-1943: Letters from the Soviet Archives, Rusça belgeleri İngilizceye çeviren Vadim A. Staklo, Annals of Communism, Yale University Press, New Haven ve Londra, 2000.

[2] Georgi Dimitrov, The Diary of Georgi Dimitrov, 1933-1949, giriş ve yayına hazırlama: Ivo Banac; Almanca bölümleri çeviren Jane T. Hedges, Rusça bölümleri çeviren Timothy D. Sergay, Bulgarca bölümleri çeviren Irina Faion, Yale University Press, New Haven ve Londra, 2003. Türkçe baskı: Georgi Dimitrov, Günlük, çev. Rüstem Aziz, TÜSTAV, İstanbul; c. 1: 9 Mart 1933–31 Ağustos 1939, 2004; c. 2: 1 Eylül 1939–5 Mayıs 1945, 2004; c. 3: 6 Mayıs 1945-6 Şubat 1949, 2005.

Devam edecek

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (1)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (2)

08 Ekim 2026

Contemporary Stalinist “historians”:

Bill Bland (2)

In the previous part, we saw that Bill Bland is promoted in Turkey as a Marxist theorist and historian who has made important contributions chiefly by circles close to Enver Hoxha’s political line. Internationally, too, Bland’s supporters appear to come predominantly from circles aligned with that line.

Yet one might expect many of the “historical analyses” Bland developed in defence of Stalin to be welcomed by other Stalinist circles too. Even if these circles do not agree with him on every issue, it would hardly be surprising if they embraced Bland as a “historian” whose work serves their own needs.

For example, I think the basic approach taken in Bland’s article “Stalin: The Myth and the Reality” would also appeal to many Stalinists who do not follow Enver Hoxha’s political line. In this article, Bland claims that “secret or potential revisionists” formed a majority within the Soviet leadership years before Stalin’s death. He “explains” the cult of personality surrounding Stalin as a means of concealing the actual power wielded by this majority. He shifts responsibility for the arrest and killing of innocent people away from Stalin and onto his opponents, whom he portrays as enemies of socialism.

One of Bland’s “lines of reasoning” is particularly striking. According to him, only someone who had lost their sanity could believe that arresting innocent people would serve the cause of socialism. Stalin, however, retained his mental faculties until his death. The killing of innocent people must therefore have been ordered by socialism’s “revisionist” enemies, rather than by Stalin and the “Marxist-Leninists” acting alongside him.

What is missing from Bland’s reasoning is precisely the link that needs to be established. How does the fact that Stalin remained of sound mind show that he did not approve the arrest and killing of innocent people? Why should it be impossible for a ruler seeking to preserve his political power to decide to punish innocent people while remaining perfectly sane? Bland assumes from the outset that Stalin could not have been responsible for such acts, then turns this assumption into a historical conclusion.

However, the problem goes beyond this logical leap. Framing the debate in terms of Stalin’s sanity also obscures the social and political function of terror. A Marxist explanation must assess Stalin’s personal responsibility while also examining how he protected the interests and power of the bureaucracy he headed. Stalinist terror was the means by which the bureaucratic caste crushed existing and potential opposition to its rule, safeguarding its material and social privileges. The liquidation of the Old Bolsheviks and revolutionary cadres also targeted the political experience of the October Revolution and the revolutionary legacy that could be drawn on against the bureaucracy. The issue, therefore, is not whether Stalin was of sound mind, but which social interests the terror protected, which political forces it eliminated, and how it was organised.

Judging by the Stalinist publications I have seen in Turkey, another contemporary Stalinist “historian”, Grover Furr, attracts far more attention than Bland. The similarities between Furr’s defence of Stalin and Bland’s deserve separate consideration. Yet despite all the effort Bland has put into defending Stalin, he does not enjoy the same standing among Stalinists in Turkey.

The main obstacle to Bland gaining the wider acceptance that Furr enjoys among other Stalinist circles is probably his rigid adherence to Enver Hoxha’s political line. Bland endorses Hoxha’s accusations of “revisionism” against other Stalinist regimes, particularly the Soviet Union and China, as well as his characterisation of the Soviet Union as “social-imperialist” and “social-fascist”. This makes it difficult for circles that defend these regimes to embrace him.

Was Dimitrov a Nazi agent too?

Yet the issue goes beyond Bland’s rigid adherence to Enver Hoxha’s political line. Some of his “historical analyses”, based on arbitrary associations rather than evidence, could make even many Stalinists exclaim, “You must be joking!”

The claims about Georgi Dimitrov provide a striking example. A report on the origins of modern revisionism by the Central Committee of the Marxist-Leninist Organisation of Britain (MLOB), which Bland chaired, describes the Comintern’s Seventh World Congress in 1935 as a “revisionist betrayal”. Dimitrov’s appointment as general secretary of the Comintern that same year is also presented as part of this betrayal.

What is at issue here goes beyond a political critique of the Popular Front policy advocated by Dimitrov. The report condemns this policy as “revisionist” and assigns responsibility to Dimitrov and those alleged to have acted alongside him. It thus combines a defence of Stalin with a condemnation of the political line adopted by the Comintern during his rule, bringing both together in a single explanation that shifts responsibility onto “hidden enemies”.

The report portrays Dimitrov, who was arrested and tried by the Nazis in 1933 on charges relating to the Reichstag fire, as a man in the service of the imperialists, a kind of mole. It also attributes the international political prestige he gained during the trial to a campaign orchestrated by Nazi intelligence.

The narrative constructed in the report runs as follows: the “astonishingly” good treatment the Nazis are said to have shown Dimitrov is taken as a sign that he had entered the service of the imperialists. The fact that not only the left but also the capitalist press in various countries joined the international campaign in support of Dimitrov is presented as grounds for reinforcing this suspicion. The report then declares that this press campaign was orchestrated by Nazi intelligence to serve imperialism by securing Dimitrov’s appointment as general secretary of the Comintern. It also stresses that, in this position, Dimitrov’s authority exceeded Stalin’s, at least formally, since Stalin was “only” the general secretary of a party affiliated to the Comintern.

Thus, the prestige Dimitrov gained through his struggle against the Nazis is recast as a means of serving them. The report claims that Dimitrov served his “imperialist masters” well at the Seventh World Congress and that the policies adopted under his leadership paved the way for the complete triumph of revisionism in the international communist movement twenty-one years later.

“Georgi Dimitrov in the dock.” Soviet cartoon depicting the Reichstag fire trial (1933).
Where, then, is the documentary evidence that Dimitrov worked with Nazi intelligence? The report provides no documents to support this accusation. The fact that the capitalist press also joined the campaign in his support is treated as proof that Nazi intelligence directed it. The leap from supporting the release of a political prisoner to installing that person at the head of an international organisation through an intelligence operation is made without establishing any concrete link.

Two different issues need to be distinguished here. Criticising the policies advocated by Dimitrov is one thing (though, of course, it was Stalin who shaped those policies); claiming that Dimitrov was in the service of the imperialists and Nazi intelligence is quite another. The former requires an examination of the political programme, the decisions taken and their consequences. The latter is a specific accusation that requires separate proof. The fact that a political line is wrong or harmful to the working class does not in itself demonstrate that the person advocating it is working for a foreign intelligence agency.

As in Bland’s defence of Stalin, here too a preconceived narrative takes the place of evidence. Stalin’s image as a defender of socialism is preserved, while the policies being criticised -which Stalin himself had in fact developed- and the disasters that occurred are attributed to hidden enemies around him. The historical relationships that should be investigated are replaced by an explanation that vindicates Stalin in every case and strains even ordinary common sense.

There is, in fact, nothing original about this method. The “method” Stalinism used to accuse its political opponents is now turned against a Stalinist leader, Dimitrov. Conflicts that should be examined in terms of programmes, class interests and political choices are recast as the activities of agents and secret services. Questions about what the opposing view advocates and which social interests it represents are thus pushed into the background; accusations about whom its proponents are secretly working for take the place of debate. The same logic of accusation that the Stalinist regime employed against Trotsky and other opponents is thus turned against a prominent Stalinist leader, Dimitrov.

With the inquisitorial logic employed in the Moscow show trials, it is, of course, possible to brand anyone judged guilty in advance an agent and a traitor.

To be continued

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (1)

07 Ekim 2026

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: 

Bill Bland (2)

Bir önceki bölümde, Türkiye’de Bill Bland’ı önemli katkılar yapan bir Marksist teorisyen ve tarihçi olarak öne çıkaranların özellikle Enver Hoca’nın siyasi çizgisine yakın çevreler olduğunu gördük. Uluslararası planda da Bland’ın taraftarlarının ağırlıkla bu siyasi çizgi etrafında yer alanlardan oluştuğu anlaşılıyor.

Oysa Bland’ın Stalin’i savunmak için geliştirdiği “tarihsel analizlerin” birçoğunun başka Stalinist çevrelerde de memnuniyetle karşılanması beklenebilir. Bu çevrelerin, her konuda hemfikir olmasalar bile, Bland’ı kendi ihtiyaçlarına cevap veren bir “tarihçi” olarak benimsemeleri şaşırtıcı olmazdı.

Örneğin, Bland’ın “Stalin:Efsane ve Gerçek” (Stalin: The Myth and the Reality) başlıklı yazısındaki temel yaklaşımın, Enver Hocacı olmayan pek çok Staliniste de çekici geleceğini düşünüyorum. Bland bu yazıda, Stalin’in ölümünden yıllar önce Sovyet yönetiminde “gizli ya da potansiyel revizyonistlerin” çoğunluğu oluşturduğunu ileri sürüyor. Stalin'in etrafındaki kişi kültünü, bu çoğunluğun gerçek iktidarını gizleyen bir araç olarak “açıklıyor”. Masum insanların tutuklanıp öldürülmesinin sorumluluğunu ise Stalin’den alıp onun sosyalizm karşıtı muhaliflerine yüklüyor.

Buradaki “akıl yürütmelerinden” biri özellikle dikkat çekici. Bland’a göre, masum insanların tutuklanmasının sosyalizme hizmet edeceğini ancak akıl sağlığını yitirmiş biri düşünebilir. Stalin ise ölümüne kadar akli yetilerini korumuştur. Öyleyse masum insanların öldürülmesi, Stalin’in ve onunla birlikte hareket eden “Marksist-Leninistlerin” değil, sosyalizmin “revizyonist” düşmanlarının talimatıyla gerçekleşmiş olmalıdır.

Bland’ın muhakemesinde eksik olan şey, tam da kanıtlanması gereken bağlantıdır. Stalin’in akıl sağlığını korumuş olması, masum insanların tutuklanmasını ve öldürülmesini onaylamadığını nasıl gösteriyor? Siyasi iktidarını korumaya çalışan bir yöneticinin, akıl sağlığı yerinde olduğu hâlde masum insanların cezalandırılmasına karar vermesi neden mümkün olmasın? Bland, Stalin’in böyle bir sorumluluk taşıyamayacağını daha baştan kabul ediyor; ardından bu kabulü tarihsel bir sonuca dönüştürüyor.

Ancak sorun yalnızca bu mantıksal sıçramadan ibaret değil. Stalin’in akıl sağlığı üzerinden yürütülen tartışma, terörün toplumsal ve siyasi işlevini de görünmez kılıyor. Marksist bir açıklama, Stalin’in kişisel sorumluluğunu değerlendirirken onun başında bulunduğu bürokrasinin çıkarlarını ve iktidarını nasıl koruduğunu da incelemek zorundadır. Stalinist terör, maddi ve toplumsal ayrıcalıklarını koruyan bürokratik kastın, iktidarına yönelik mevcut ve olası muhalefeti ezmesinin aracıydı. Eski Bolşeviklerin ve devrimci kadroların tasfiyesi, Ekim Devrimi’nin siyasi deneyimini ve bürokrasiye karşı başvurulabilecek devrimci birikimi de hedef alıyordu. Dolayısıyla mesele, Stalin’in akıl sağlığının yerinde olup olmaması değil; terörün hangi toplumsal çıkarları koruduğu, hangi siyasi güçleri ortadan kaldırdığı ve nasıl örgütlendiğidir.

Türkiye’deki Stalinist yayınlarda gördüğüm kadarıyla, diğer bir çağdaş Stalinist “tarihçi” olan Grover Furr, Bland’a kıyasla çok daha fazla ilgi görüyor. Furr’un Stalin savunusuyla Bland’ınki arasındaki benzerlikleri ayrıca ele almak gerekir. Ancak Stalin’i savunmak için göstermiş olduğu bütün çabaya rağmen Bland, Türkiyeli Stalinistler arasında aynı ölçüde iltifat görmüyor.

Bland’ın Furr gibi diğer Stalinist çevrelerde daha geniş kabul görmesini zorlaştıran başlıca etken, onun Enver Hoca’nın siyasi çizgisine olan katı bağlılığı olsa gerek. Bland’ın, Hoca’nın Sovyetler Birliği ve Çin başta olmak üzere diğer Stalinist rejimlere yönelttiği “revizyonizm” suçlamalarını ve Sovyetler Birliği’nin “sosyal-emperyalist”, “sosyal-faşist” olarak nitelendirmesini benimsemesi, bu yönetimleri savunan çevrelerin onu sahiplenmesini güçleştiriyor.

Dimitrov da mı Nazi ajanı?

Ancak mesele, Bland’ın Enver Hoca’nın siyasi çizgisine katı bağlılığıyla sınırlı değil. Kanıt yerine keyfî çağrışımlara dayandırdığı “tarihsel analizlerinin” bazıları, pek çok Staliniste bile “Yok artık!” dedirtebilecek türden.

Georgi Dimitrov hakkındaki iddialar bunun çarpıcı bir örneği. Bland’ın başkanlığını yaptığı Britanya Marksist-Leninist Örgütünün (MLOB), modern revizyonizmin kökenlerine ilişkin Merkez Komitesi raporu, Komintern’in 1935’teki VII. Dünya Kongresi’ni “revizyonist ihanet” olarak nitelendiriyor. Dimitrov’un aynı yıl Komintern genel sekreterliğine yükselişi de bu ihanetin bir parçası olarak sunuluyor.

Burada söz konusu olan, Dimitrov’un savunduğu Halk Cephesi politikasına yönelik siyasi bir eleştiriyle sınırlı değil. Raporda bu politika “revizyonist” olarak mahkûm edilirken sorumluluk Dimitrov’a ve onunla birlikte hareket ettiği ileri sürülen kişilere yükleniyor. Böylece Stalin’i savunmakla, onun döneminde Komintern’in benimsediği çizgiyi mahkûm etmek, sorumluluğu “gizli düşmanlara” aktaran aynı açıklama içinde birleştiriliyor.

Rapor, 1933’te Reichstag yangınıyla bağlantılı suçlamalar nedeniyle Naziler tarafından tutuklanıp yargılanan Dimitrov’u, emperyalistlerin hizmetindeki bir insan, bir tür köstebek olarak gösteriyor. Onun dava sırasında elde ettiği uluslararası siyasi itibarı da Nazi istihbaratının yönlendirdiği bir kampanyaya bağlıyor.

Raporda kurulan hikâye şöyle: Nazilerin Dimitrov’a gösterdiği ileri sürülen “şaşırtıcı” iyi muamele, onun emperyalistlerin hizmetine girmiş olduğunun işaretidir. Dimitrov lehine yürütülen uluslararası kampanyaya yalnızca solun değil, çeşitli ülkelerdeki kapitalist basının da katılması, bu şüpheyi güçlendiren bir olgu olarak sunulur. Ardından, bu basın kampanyasının Nazi istihbaratının yönlendirmesiyle yürütüldüğü ve amacının Dimitrov’u Komintern genel sekreterliğine taşıyarak emperyalizme hizmet etmek olduğu ilan edilir. Dimitrov’un bu görevdeki yetkisinin, en azından biçimsel olarak, Komintern’e bağlı bir partinin “yalnızca” genel sekreteri olan Stalin’inkini aştığı da özellikle vurgulanır.

Böylece Dimitrov’un Nazilere karşı mücadelesiyle kazandığı itibar, Naziler hesabına çalışmasının aracına dönüştürülüyor. Rapor, Dimitrov’un VII. Dünya Kongresi’nde “emperyalist efendilerine” iyi hizmet ettiğini; onun önderliğinde kabul edilen politikaların, yirmi bir yıl sonra uluslararası komünist harekette revizyonizmin tam zaferine zemin hazırladığını ileri sürüyor.

“Georgi Dimitrov sanık kürsüsünde.” Reichstag yangını davasını konu alan Sovyet karikatürü (1933).
Peki, Dimitrov’un Nazi istihbaratıyla çalıştığını gösteren belge nerede? Raporda bu suçlamayı destekleyen herhangi bir belge sunulmuyor. Onun lehine yürütülen kampanyaya kapitalist basının da katılmış olması, Nazi istihbaratının bu kampanyayı yönettiğinin kanıtı yerine geçiriliyor. Bir siyasi tutuklunun serbest bırakılmasını desteklemekle, o kişiyi istihbarat operasyonuyla bir uluslararası örgütün başına yerleştirmek arasındaki mesafe, herhangi bir somut bağlantı gösterilmeden kapatılıyor.

Burada iki farklı meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Dimitrov’un savunduğu politikaları eleştirmek başka şey (ki bu politikaları şekillendiren kişi elbette Stalin’di); onun emperyalistlerin ve Nazi istihbaratının hizmetinde olduğunu iddia etmek başka şey. Birincisi, siyasi programın, kararların ve bunların sonuçlarının incelenmesini gerektirir. İkincisi ise ayrıca kanıtlanması gereken somut bir suçlamadır. Siyasi bir çizginin yanlışlığı ya da işçi sınıfına verdiği zarar, o çizgiyi savunan kişinin yabancı bir istihbarat örgütü adına çalıştığını kendiliğinden göstermez.

Bland’ın Stalin savunusunda olduğu gibi, burada da kanıtın yerini önceden kurulmuş bir hikâye alıyor. Stalin sosyalizmin savunucusu olarak korunurken, eleştirilen -ve aslında bizzat Stalin’in geliştirmiş olduğu- politikalar ve yaşanan felaketler onun çevresindeki gizli düşmanların işi sayılıyor. Araştırılması gereken tarihsel ilişkilerin yerine, Stalin’i her durumda haklı çıkaran ve gündelik mantığın bile sınırlarını zorlayan bir açıklama yerleştiriliyor.

Aslında burada özgün bir yöntemle karşılaşmıyoruz. Stalinizmin siyasi karşıtlarını suçlamak için kullandığı “yöntem”, bu kez Stalinist bir lidere, Dimitrov’a yöneltiliyor. Programlar, sınıf çıkarları ve siyasi tercihler üzerinden incelenmesi gereken çatışmalar, ajanların ve gizli servislerin faaliyetleri olarak kurgulanıyor. Böylece karşıt görüşün neyi savunduğu ve hangi toplumsal çıkarlara karşılık geldiği soruları geri plana itiliyor; onun kimin hesabına çalıştığına ilişkin suçlama, tartışmanın yerini alıyor. Stalinist rejimin Trotskiy’e ve diğer muhaliflere karşı kullandığı suçlama mantığı, bu kez ünlü bir Stalinist lidere, Dimitrov’a yöneltilmiş oluyor.

Göstermelik Moskova Duruşmalarında kullanılan bu engizisyon mantığıyla, önceden suçlu olduğuna karar verilen herkesi ajan ve hain ilan etmek mümkün elbette.

Devam edecek

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (1)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (3)

06 Ekim 2026

Contemporary Stalinist “historians”:

Bill Bland (1)

Bill Bland (1916-2001), one of the most ardent defenders of Stalin and Stalinism in recent history, remains a figure held in high regard and promoted in Turkey by Stalinist circles that fully or partly embrace Enver Hoxha’s political line. Since the early 2000s, some of his works have been translated into Turkish, his studies have been presented in glowing terms, and his historical interpretations have been cited as sources in various publications.

Before I began writing this article, I asked myself: “Who exactly is promoting Bill Bland in Turkey, and which political circles do they belong to?” When I looked into who had published his books, praised his work and drawn on his views, I came up with the following list:

[The links in the list below and the following paragraph lead to texts in Turkish.]

  • Ceylan Yayınları
    published his book The Restoration of Capitalism in the Soviet Union (Sovyetler Birliği’nde Kapitalizmin Restorasyonu) in 2005, translated by Tamer Balcı. The book’s description presents Bland’s work as “a collection of documents that simply must be studied”.
  • Su Yayınevi published Joseph Stalin: Myth and Reality (Jozef Stalin: Söylence ve Gerçek) in 2009, compiled and translated by Garbis Altınoğlu. In his introduction to the book, also available online, Altınoğlu highly praises Bland’s research and endorses his interpretation that Stalin was not a ruler who wielded absolute authority.

To these publications we can add some writings by individual authors. For example, in one of his articles from December 2016, the Stalinist writer Hasan Ozan İltemur does not fully accept Bland’s thesis that Stalin was in a minority within the party leadership, but finds it significant in relation to the period after 1945. Another Stalinist writer, İbrahim Okçuoğlu, cites numerous Soviet sources via Bland in his study “Commodity Production and the Law of Value under Socialism (II)” (“Sosyalizmde MetaÜretimi ve Değer Yasası (II)”). Bland thus appears in some writings as an authority whose historical interpretations are endorsed, and in others as a source of quotations and documents.

The list may not be particularly long or impressive, but it should not be dismissed lightly.

Of course, I do not claim that it is exhaustive; I may have overlooked some publications and authors. Even so, I think it gives a clear enough picture of who in Turkey holds Bill Bland in high regard, promotes him and uses his work as a source.

Many of Bill Bland’s essays and books are available in their original English in the Bill Bland archive on the Marxists Internet Archive. Alongside his work in “history” and “theory”, Bland wrote plays, directed two films and created a ballet. The archive also includes his work in art and literature.

A short biography of Bland

Bill Bland
Bill Bland was born into a well-to-do family on 28 April 1916 in Ashton-under-Lyne, in the north of England. After the printing works managed by his father closed during the Great Depression, he left school at fifteen and began working. While working as an optician’s assistant, he continued his education part-time and qualified as an optician himself. He visited the Soviet Union in 1937 and emigrated to New Zealand before the Second World War, later joining the Communist Party there. In Auckland, he served as the party’s district secretary and ran its political education activities.

In 1950, he returned to the United Kingdom, continued to earn his living as an optician and transferred his membership to the Communist Party of Great Britain (CPGB). He opposed The British Road to Socialism, the programme adopted by the party in 1951 and endorsed by Stalin. The programme envisaged a peaceful transition to socialism through parliament, which Bland could not reconcile with his understanding of Marxism-Leninism.

Khrushchev’s “Secret Speech” at the 20th Congress of the Communist Party of the Soviet Union (CPSU) in 1956 and the acceptance of criticism of Stalin within the CPGB deepened Bland’s disagreement with the party line. Nevertheless, he did not leave the party immediately. As he became involved in the self-described “anti-revisionist” organisations that emerged in Britain during the 1960s, he retained his CPGB membership for a time.

Bland became chairman of the Marxist-Leninist Organisation of Britain (MLOB), founded in 1967. Following the Cultural Revolution, he began studying the Chinese revolution and Mao’s views, concluding that Mao’s political and theoretical line was “revisionist”. This assessment deepened his disagreements with members of the organisation who remained loyal to Mao.

However, Bland’s opposition to Mao did not end his support for the Albanian leadership, which was then allied with China. He continued to regard Albania under Enver Hoxha as socialist. His stance on Albania was also one of the causes of division within the MLOB. After the organisation split in the mid-1970s, Bland took the lead in founding a group called the Communist League.

Bland rejected Mao’s line but continued to defend Stalin and Enver Hoxha, remaining a supporter of Hoxha for the rest of his life.

To be continued

Contemporary Stalinist “historians”: Bill Bland (2)

05 Ekim 2026

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: 

Bill Bland (1)

Stalin’in ve Stalinizmin yakın dönemdeki en ateşli savunucularından biri olan Bill Bland (1916–2001), Türkiye’de de özellikle Enver Hoca’nın siyasi çizgisini tamamen veya kısmen benimseyen Stalinist çevrelerde önemsenen ve öne çıkarılan bir isim. 2000’li yıllardan itibaren eserlerinin bir bölümü Türkçeye çevrilmiş; çalışmaları övgüyle tanıtılmış ve tarihsel yorumları çeşitli yayınlarda kaynak gösterilmiş.

Bu yazıyı kaleme almaya girişmeden önce kendi kendime, “Türkiye’de Bill Bland’ı tam olarak kimler, hangi siyasi çevreler öne çıkarıyor?” diye sordum. Kitaplarını yayımlayanları, çalışmalarını övgüyle tanıtanları ve görüşlerine başvuranları araştırdığımda, karşıma şöyle bir liste çıktı:

  • Ceylan Yayınları
    , Sovyetler Birliği’nde Kapitalizmin Restorasyonu adlı kitabını Tamer Balcı’nın çevirisiyle 2005’te yayımlamış. Kitabın tanıtımında Bland’ın çalışması, “mutlaka incelenmesi gereken belgeler yığını” olarak sunuluyor.
  • Su Yayınevi, Garbis Altınoğlu’nun derleyip çevirdiği Jozef Stalin: Söylence ve Gerçek kitabını 2009’da yayımlamış. Altınoğlu, kitaba yazdığı ve çevrimiçi olarak da okunabilen girişte Bland’ın araştırmalarını güçlü biçimde övüyor ve onun Stalin’in mutlak otorite sahibi bir yönetici olmadığı yönündeki yorumunu benimsiyor.
  • Teori ve Politika, Altınoğlu’nun bu girişini 26 Aralık 2023’te “Marksizmin Gerçekliği ve Stalin” başlığıyla yeniden yayımlamış. Dergi, metne eklediği sunuşta Altınoğlu’nun Stalin savunusunu olumlu değerlendiriyor.
  • Evrensel, “Türkiye’den neden Sovyetolog çıkmadı -2” başlıklı yazıda Bland’ı, Sovyetler Birliği üzerine “çok detaylı ve değerli çalışmalar” üreten araştırmacılar arasında sayıyor. Gazetede yayımlanan Alfonso Casal söyleşisinde ise Bland, “Hoca’dan önce Hocacı” diye anılan öncü bir “anti-revizyonist” olarak tanıtılıyor.
  • Teori ve Eylem, 28 Mart 2023’te Stalin’in bir başka ateşli savunucusu Grover Furr’un “Sovyetler Birliği Eylül 1939’da Polonya’yı işgal etti mi? Hayır!” başlıklı yazısını yayımlamış. Furr, bu yazıda Bland’ın 1939 Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı üzerine incelemesini “mükemmel bir anlatım” olarak nitelendiriyor. Alfonso Casal’ın Bland’ı olumlu biçimde andığı söyleşi de dergide “ABD, emperyalizm ve ABD’li komünistler” başlığıyla yayımlanmış.
  • Gazete Patika'da yayımlanan Kerem Yıldırım imzalı “Sovyetler Birliği’nde sosyalizm ne zaman yenildi?” başlıklı yazıda Bland’ın kapitalizmin restorasyonu kitabına çok sayıda atıf yapılıyor. Bununla birlikte, yazı Stalin’e eleştiriler de yöneltiyor; dolayısıyla burada Bland’ın bütün görüşlerinin benimsenmesinden değil, çalışmasının kaynak olarak kullanılmasından ve kısmen benimsenmesinden söz etmek gerekiyor.
  • Türkiye Direniyor, Bland’ın “1939 Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı” başlıklı metnini Türkçe olarak yayımlayarak yazılarının dolaşımına katkıda bulunuyor.

Bu yayınlara bazı kişisel çalışmalar da eklenebilir. Örneğin, Stalinist yazar Hasan Ozan İltemur, Aralık 2016 tarihli yazılarından birinde, Bland’ın Stalin’in parti yönetiminde azınlıkta kaldığı tezini bütünüyle kabul etmese de 1945 sonrası için dikkate değer buluyor. Bir diğer Stalinist yazar İbrahim Okçuoğlu ise “Sosyalizmde Meta Üretimi ve Değer Yasası (II)” başlıklı çalışmasında çok sayıda Sovyet kaynağını Bland aracılığıyla aktarıyor. Böylece Bland, kimi yazılarda tarihsel yorumları benimsenen bir otorite, kimilerinde ise alıntı ve belge sağlayan bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor.

Çok uzun ve etkileyici olmasa da hafife alınmaması gereken bir liste.

Elbette bu listenin eksiksiz olduğunu iddia etmiyorum; gözümden kaçan yayınlar ve yazarlar olabilir. Yine de listenin, Türkiye’de Bill Bland’ın kimler tarafından önemsendiği, öne çıkarıldığı ve kaynak olarak kullanıldığı konusunda yeterince fikir verdiğini düşünüyorum.

Bill Bland’ın yazı ve kitaplarının önemli bir bölümünün İngilizce orijinallerine Marxists Internet Archive bünyesindeki Bill Bland arşivinden erişmek mümkün. Bland, “tarih” ve “teori” alanlarındaki çalışmalarının yanı sıra oyunlar yazmış, iki film yönetmiş ve bir bale eseri hazırlamış. Arşivde sanat ve edebiyat alanındaki çalışmalarına da yer veriliyor.

Bland’ın kısa biyografisi

Bill Bland
Bill Bland, 28 Nisan 1916’da İngiltere’nin kuzeyindeki Ashton-under-Lyne’da, maddi durumu iyi bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmiş. Büyük Buhran sırasında babasının yönettiği matbaanın kapanmasının ardından, 15 yaşında okulu bırakıp çalışmaya başlamış. Bir optisyenin yanında yardımcı olarak çalışırken eğitimini yarı zamanlı sürdürmüş ve kendisi de optisyen olmuş. 1937’de Sovyetler Birliği’ni ziyaret etmiş; İkinci Dünya Savaşı öncesinde Yeni Zelanda’ya göç ederek daha sonra bu ülkenin Komünist Partisine katılmış. Auckland’da parti örgütünün bölge sekreterliğini üstlenmiş ve siyasi eğitim çalışmalarını yürütmüş.

1950’de Birleşik Krallık’a dönmüş, geçimini optisyenlik yaparak sağlamayı sürdürmüş ve parti üyeliğini Büyük Britanya Komünist Partisi'ne (CPGB) aktarmış. Partinin 1951’de kabul ettiği, Stalin’in de onayladığı Britanya’nın Sosyalizme Giden Yolu (British Road to Socialism) programına karşı çıkmış. Sosyalizme parlamenter yoldan barışçıl geçişi öngören bu programı, savunduğu Marksizm-Leninizm anlayışıyla bağdaştıramamış.

Hruşçov’un 1956’da SBKP’nin XX. Kongresi’nde yaptığı “Gizli Konuşma” ve CPGB içinde Stalin’e yönelik eleştirilerin benimsenmesi, Bland’ın parti çizgisiyle anlaşmazlığını derinleştirmiş. Bununla birlikte, partiden hemen ayrılmamış; 1960’larda Britanya’da gelişen ve kendisini “anti-revizyonist” olarak tanımlayan örgütlenmelere katılırken bir süre daha CPGB üyeliğini sürdürmüş.

Bland, 1967’de kurulan Britanya Marksist-Leninist Örgütü'nün (MLOB) başkanlığını üstlenmiş. Kültür Devrimi’nin ardından Çin devrimini ve Mao’nun görüşlerini incelemeye girişmiş; Mao’nun siyasi ve teorik çizgisinin “revizyonist” olduğu sonucuna varmış. Bu değerlendirme, Mao’ya bağlılıklarını sürdüren örgüt üyeleriyle arasındaki anlaşmazlıkları derinleştirmiş.

Ancak Bland’ın Mao’ya karşı çıkması, o sırada Çin’le ittifak hâlinde bulunan Arnavutluk yönetimine desteğini sona erdirmemiş. Enver Hoca’nın yönettiği Arnavutluk’u sosyalist olarak görmeyi sürdürmüş. Arnavutluk’a ilişkin bu tutum da MLOB içindeki ayrışmanın nedenlerinden biri olmuş. Örgütün 1970’lerin ortasında bölünmesinin ardından Bland, Komünist Liga adlı bir örgütün kuruluşuna öncülük etmiş.

Bland, Mao’nun çizgisini reddederken Stalin’i ve Enver Hoca’yı savunmayı sürdürmüş; yaşamının sonuna kadar Enver Hoca taraftarı olarak kalmış.

Devam edecek

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (2)

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (3)

04 Ekim 2026

Hazal Yalın’s footnote

I have published several interrelated articles on this blog about the Soviet Union’s demands in 1945 for territory from Turkey and bases in the Straits. In these articles, I sought to challenge the Stalinists who claim that these demands were a "Cold War fairy tale" by drawing on a range of sources: Molotov’s interviews, Khrushchev’s memoirs, accounts in official Soviet histories and diplomatic documents from the period.

This time, I would like to approach the same issue from a slightly different angle. I shall discuss a long footnote on page 206 of Hazal Yalın’s book 1945: Türkiye–SSCB İlişkileri (1945: Turkey–USSR Relations).[1]

I have read the book. In the coming days, I shall read it again, this time more carefully and with notes. I may then write a separate article about it. Here, however, without attempting to assess the book as a whole, I would like to focus on the footnote that caught my attention while reading.

Hazal Yalın is also a Stalinist writer. Yet on the question of the Soviet Union’s demands for territory and bases from Turkey, she takes a different position from many Stalinists in Turkey. She does not deny that these demands were made; she also criticises the arguments used to justify that denial.

The footnote appears at the very beginning of the section entitled ‘Molotov’s Official Statement on the USSR’s Withdrawal of Its Territorial Demand’ (Molotov’un, SSCB’nin Toprak Talebinden Vazgeçtiğine Dair Resmî Açıklaması). The heading itself contains a phrase that deserves some attention: withdrawing a territorial demand. If no such demand had been made, why would it have been withdrawn?

A post denying the Soviet Union’s territorial demand on Turkey: Çağlar Tekin, 26 March 2021. 
Çağlar Tekin’s response:
“Stalin made no territorial demands on Turkey. The Soviet archives are open — consult them instead of relying on gossip… This lie belongs to the pro-American bureaucrats Feridun Cemal Erkin and Selim Sarper. The Soviets said, ‘Let us defend the Straits together’, which was an implicit warning because Nazi weapons had been allowed to pass through!”
Post by ‘Tarihte O An’:
“1948: Turkish tanks heading towards the border after Stalin demanded Kars.”

Yalın notes that the Soviet Union’s territorial demand is generally not acknowledged within the Turkish left, out of concern about providing ammunition for anti-communist propaganda. She also points out that this is not confined to circles seeking to defend the Soviet Union.

I shall not discuss the full scope of this observation here. But the problem it points to is important. Opposing anti-communist propaganda is one thing; denying a historical fact that has been used in that propaganda is another. The former does not require the latter.

Indeed, I emphasised the same distinction in my latestarticle. We must oppose attempts by Turkey’s ruling classes and their political representatives to whip up anti-communist hysteria. But this does not require us to disregard the demands for territory and bases made by Stalin’s government. The fact that a demand was used for propaganda does not prove that it was never made. Moreover, these demands, put forward as a result of Stalin’s irrational insistence in disregard of the reservations conveyed to him, undoubtedly deserve extremely harsh criticism.

The passage in Yalın’s footnote that gave me particular pause is the following. She sets out an argument frequently used by those who have discussed this issue with her:

If there had been a demand for territory and/or bases, there would at least have been a Soviet note submitted to Turkey — in other words, an official document. Yet there is no such document. Therefore, there was no demand for territory or bases.

A familiar line of reasoning, isn’t it?

This was also one of the central points at issue in Behlül Özkan’s article. He acknowledged that Molotov had put forward conditions involving border changes and bases in response to Turkey’s proposal for an alliance. Yet because there was no written diplomatic note and these conditions were presented as terms of an alliance, he did not regard them as ‘demands’.

Yalın does not mention Özkan by name in this footnote. I am therefore not suggesting that she is engaging in a direct polemic with him. But the reasoning she criticises clearly overlaps with Özkan’s approach.

Conditions conveyed by a foreign minister to another country’s ambassador cannot be treated as though they had never been communicated simply because no separate diplomatic note was drawn up. We must also consider to whom a written document was presented and in what context. The Soviet delegation’s proposal for bases, submitted at Potsdam in July 1945, was in writing; but it was not an ultimatum sent to Ankara. I specifically emphasised this distinction in my latest article as well.

Yalın lays bare the contradiction in this denialist reasoning with the following sentence:

According to this mindset, the Soviet Union withdrew its demands for territory and bases, but this does not mean that it ever made those demands!

Indeed, this was exactly what went through my mind when I wrote about the official Soviet publication of 1974. How can one acknowledge that the demands were withdrawn in 1953 while maintaining that no such demands had been made before then?

Another important aspect of the footnote is its explanation of how Khrushchev’s and Molotov’s testimony is dismissed. Yalın explains that Khrushchev’s attitude towards Stalin and the fact that Molotov served for a time as foreign minister under Khrushchev are used as grounds for rejecting what the two men said. She also specifically points out that Molotov continued to defend Stalin and stand by him.

Of course, we cannot accept testimony uncritically simply because it comes from an insider. Memoirs and interviews must be checked against contemporary documents. But assessing the reliability of sources is not the same as dismissing them out of hand because they say things we would rather not hear.

I have fundamental disagreements with Hazal Yalın over Stalin and Stalinism. This footnote does not resolve those differences. But I consider her criticism of the rejection of historical facts on ideological grounds to be well founded.

It would therefore be quite wrong to equate her approach with that of Yalçın Küçük, who categorically denies that the demands were made, or that of Behlül Özkan, who accepts their substance but denies that they constituted demands.

This is where the value of the footnote lies: a writer who defends Stalin acknowledges that the Soviet Union demanded territory and bases from Turkey and criticises the reasoning used to deny this fact. So even among Stalinists, a voice can be heard that does not resort to denial or to devising arguments to sustain it.

[1] Hazal Yalın, 1945: Türkiye–SSCB İlişkileri, Istanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2021, p. 206, footnote 220.

See also:

Crashing into the hard truth while trying to turn history on its head

Molotov Speaks: territorial and Straits base demands on Turkey in 1945

What do Khrushchev’s memoirs tell us?

The Kremlin’s mid-1970s “diplomatic” manoeuvre

Stalin looking at the map

A demand predating 1945: Bases in the Straits

02 Ekim 2026

Hazal Yalın’ın dipnotu

Sovyetler Birliği’nin 1945 yılında Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep etmesi konusunda blogda birbiriyle bağlantılı birkaç yazı yayımladım. Bu yazılarda, söz konusu taleplerin bir “Soğuk Savaş masalı” olduğunu ileri süren Stalinistlerin karşısına farklı kaynakları çıkarmaya çalıştım: Molotov’un söyleşilerini, Hruşçov’un anılarını, Sovyet resmî tarihinin açıklamalarını ve dönemin diplomatik belgelerini.

Bu kez aynı meseleye biraz farklı bir yerden bakmak istiyorum. Hazal Yalın’ın 1945: Türkiye-SSCB İlişkileri başlıklı kitabının[1] 206. sayfasındaki uzun bir dipnottan söz edeceğim.

Kitabı okudum. Önümüzdeki günlerde bir kez daha, bu defa daha dikkatle ve not alarak okuyacağım. Ardından kitap hakkında ayrıca bir yazı yazabilirim. Ancak burada kitabın tamamını değerlendirmeye girişmeden, okurken dikkatimi çeken bu dipnot üzerinde durmak istiyorum.

Hazal Yalın da Stalinist bir yazar. Ne var ki Sovyetlerin Türkiye’den toprak ve üs talebi konusunda, Türkiye’deki Stalinistlerin önemli bir bölümünden farklı bir tutum alıyor. Taleplerin varlığını inkâr etmiyor; bu inkârın nasıl gerekçelendirildiğini de eleştiriyor.

Dipnot, “Molotov’un, SSCB’nin Toprak Talebinden Vazgeçtiğine Dair Resmî Açıklaması” başlıklı bölümün hemen başında yer alıyor. Daha başlıkta, üzerinde biraz durmayı gerektiren bir ifade var: Toprak talebinden vazgeçmek. Ortada bir talep yoksa neden vazgeçilmiş olsun?

Sovyetler Birliği'nin Türkiye’den toprak talebini inkâr eden bir paylaşım: Çağlar Tekin, 26 Mart 2021.
Yalın, Türkiye solunda antikomünist propagandaya malzeme vermeme kaygısıyla, Sovyetler Birliği’nin toprak talebinde bulunduğunun genellikle kabul edilmediğini söylüyor. Üstelik bunun yalnızca Sovyetler Birliği’ni korumaya çalışan çevrelerle sınırlı olmadığını da belirtiyor.

Bu tespitin bütün kapsamını burada tartışmayacağım. Ama işaret ettiği sorun önemli. Antikomünist propagandaya karşı çıkmak başka şey, bu propagandada kullanılmış bir tarihsel olguyu inkâr etmek başka. Birincisi, ikincisini gerektirmiyor.

Nitekim son yazımda ben de aynı ayrım üzerinde durmuştum. Türkiye’de egemen sınıfların ve onların siyasi temsilcilerinin antikomünist histeri yaratmaya yönelik girişimlerine karşı çıkmalıyız. Ancak bunun için Stalin yönetiminin toprak ve üs taleplerini yok saymamız gerekmiyor. Bir talebin propaganda konusu yapılmış olması, o talebin hiç ileri sürülmediğini kanıtlamaz. Üstelik Stalin’in konuyla ilgili kendisine iletilen çekinceleri kulak ardı eden akıldışı ısrarıyla gündeme getirilen bu talepler de hiç kuşkusuz son derece sert bir eleştiriyi hak ediyor.

Yalın’ın dipnotunda beni özellikle durup düşündüren bölüm ise şu. Kendisiyle bu meseleyi tartışanların sıkça kullandıkları argümanı şöyle aktarıyor:

Bir toprak ve / veya üs talebi olsaydı hiç değilse Türkiye’ye sunulmuş bir Sovyet notası, yani resmî bir belge olurdu; oysa öyle bir şey yok. Demek ki toprak ve üs talebi de yok.

Tanıdık bir akıl yürütme biçimi, öyle değil mi?

Behlül Özkan’ın yazısında da meselenin düğümlendiği noktalardan biri buydu. Molotov’un Türkiye’nin ittifak önerisine karşı sınır değişikliği ve üs koşullarını ileri sürdüğü kabul ediliyor; fakat yazılı bir nota bulunmadığı ve bunlar ittifakın koşulları olarak sunulduğu için “talep” sayılmıyordu.

Yalın bu dipnotta Özkan’ın adını anmıyor. Dolayısıyla onunla doğrudan polemik yürüttüğünü söylemiyorum. Ancak eleştirdiği muhakemenin Özkan’ın yaklaşımıyla kesiştiği açık.

Bir dışişleri bakanının başka bir ülkenin büyükelçisine ilettiği koşullar, ayrıca bir nota hazırlanmadığı için söylenmemiş hâle gelmez. Üstelik yazılı belgenin kime ve hangi bağlamda sunulduğunu da ayırmak gerekir. Sovyet heyetinin Temmuz 1945’te Potsdam’a sunduğu üs önerisi yazılıydı; fakat Ankara’ya gönderilmiş bir ültimatom değildi. Son yazımda bu ayrımı da özellikle belirtmiştim.

Yalın, inkârcı muhakemenin vardığı çelişkiyi şu cümleyle görünür kılıyor:

Bu halet-i ruhiye göre Sovyetler Birliği, toprak ve üs talebinden vazgeçmiştir ama bu durum toprak ve üs talebinde bulunduğu anlamına gelmez!

Doğrusu, daha önce 1974 tarihli resmî Sovyet yayını üzerine yazarken benim de aklımdan geçen buydu. 1953’te taleplerden vazgeçildiğini kabul edip öncesinde böyle taleplerin bulunmadığını söylemek nasıl mümkün olabilir?

Dipnotun bir başka önemli yanı da Hruşçov ve Molotov’un tanıklıklarının nasıl elendiğine ilişkin açıklaması. Yalın, Hruşçov’un Stalin’e karşı tutumunun ve Molotov’un Hruşçov döneminde bir süre dışişleri bakanlığı yapmış olmasının, bu iki ismin söylediklerini reddetmek için gerekçe olarak kullanıldığını anlatıyor. Molotov’un Stalin’i savunmayı, ona sahip çıkmayı sürdürdüğünü de özellikle hatırlatıyor.

Elbette bir tanıklığı sırf içeriden geliyor diye sorgulamadan kabul edemeyiz. Anıları ve söyleşileri dönemin belgeleriyle karşılaştırmak gerekir. Fakat kaynakların güvenilirliğini tartışmakla, hoşumuza gitmeyen şeyleri söyledikleri için onları peşinen elemek aynı şey değildir.

Hazal Yalın’la Stalin ve Stalinizm konusunda çok köklü görüş ayrılıklarım var. Bu dipnot, o ayrılıkları ortadan kaldırmıyor. Ama burada tarihsel olguların ideolojik gerekçelerle reddedilmesine yönelttiği eleştiriyi yerinde buluyorum.

Bu nedenle onun yaklaşımını, talepleri kategorik biçimde inkâr eden Yalçın Küçük’ünkiyle ya da içeriklerini kabul edip talep niteliğini reddeden Özkan’ınkiyle aynı kefeye koymak kesinlikle doğru olmaz.

Dipnotun değeri de burada: Stalin’i savunan bir yazar, Sovyetlerin Türkiye’den toprak ve üs talep ettiğini kabul ediyor ve bu gerçeği inkâr etmek için kullanılan muhakemeyi eleştiriyor. Demek ki Stalinistler arasından da bu konuda inkârcılığa ya da inkârı sürdürmek için gerekçe üretmeye sığınmayan bir ses çıkabiliyor.

[1] Hazal Yalın, 1945: Türkiye-SSCB İlişkileri, İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi, 2021, s. 206, dipnot 220.

Ayrıca bkz.:

Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak

Molotov Anlatıyor: 1945’te Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talebi

Hruşçov’un anıları ne söylüyor?

Kremlin’in 1970’lerin ortasındaki “diplomatik” manevrası

Stalin haritaya bakarken

1945’in öncesine uzanan bir talep: Boğazlarda üs

Hazal Yalın’ın kitabındaki söz konusu dipnotun tamamı: