22 Şubat 2026

Çeviri:

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir”

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

Petro - Sheinbaum - Lula
LID: Bu son derece ciddi bir durum, Lula, Petro ve Sheinbaum gibi kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan, ancak Washington’a tabi hükümetlerin tutumunu daha da korkunç ve utanç verici hale getiriyor. Nitekim Meksika, adaya yönelik petrol sevkiyatını dahi askıya aldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Frank: Küba daha önce hiç böyle bir durum yaşamamıştı. SSCB’nin çöküşü son derece ağır bir durum yarattı; ancak Fidel Castro gibi bir liderin varlığı siyasi çöküşün önüne geçebildi. Üstelik Küba ticaret ortaklarının %85’ini kaybetmiş olmasına rağmen Latin Amerika ile ilişkilerini yeniden kurabildi. Bugün ise, sizin de belirttiğiniz gibi, Latin Amerika’daki aynı “ilerici” hükümetler Küba’ya ihanet etmiş durumda: Petro, Lula, Sheinbaum, Orsi ve hatta Ortega Küba’ya yakıt gönderebilirdi. Ancak Trump’ın Sheinbaum hakkında söylediği gibi, “iyi bir davranış sergiliyorlar” - elbette ABD’ye karşı.

Küba’ya ihanet eden hükümetlerin tutumlarını yeniden gözden geçirip Küba’ya petrol göndermeye başlamaları son derece zor. Sheinbaum pazar günü iki gemiyle gıda gönderdi: ilerici seçmenlerin gözünde fazla kötü görünmemek için verilen bir tür sadaka. Ancak Küba hükümeti, yalnız bırakıldığını ısrarla inkâr ediyor; uluslararası destek gördüğünü iddia ediyor. Söyledikleri gerçekten akıl almaz.

LID: Bu ortamda ne tür siyasal perspektiflerin öne çıktığını görüyorsunuz? Özellikle, Beyaz Saray’ın Küba hükümetiyle “görüşmeler” yürüttüğünü iddia etmesine karşın Küba hükümetinin bunu şimdiye dek reddetmiş olması dikkate alındığında, Diaz-Canel hükümetinin Trump karşısında nasıl bir tutum benimseyeceğini düşünüyorsunuz?

Alejandro Castro Espín
Frank: Geçen cuma, Diaz-Canel, rahatsız edici sorular sormayan bir basının desteğiyle, gerçeklikten tamamen kopuk bir basın toplantısı düzenledi. Kimse ne demek istediğini anlayamadı. Öncesinde büyük bir beklenti yaratılmıştı; ancak ortaya çıkan tablo büyük bir hayal kırıklığı oldu ve onu açıkça zor durumda bıraktı. Buna karşılık ertesi gün, Fidel Castro ve Raul Castro’nun büyük yeğeni -yani kardeşlerin ablasının torunu- Oscar Perez-Oliva Fraga, bugüne dek kamuoyu önünde hiç görünmemiş biri olarak, çok daha sağlam ve sade bir konuşmayla ortaya çıktı.Herhangi bir kesim, Diaz-Canel’i yetersiz göstermek ve onu Raul Castro ile Fidel Castro’in büyük yeğeniyle karşı karşıya getirmek isteyecek mi? Muhtemelen. Ayrıca Alejandro Castro Espín de var; ABD ile yürütülen görüşmeleri onun yönettiği söyleniyor.

Bunun belli bir mantığı olabilir: Alejandro Castro Espín, Küba ile ABD arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasına yönelik ilk adımlarda babasına eşlik etmişti. Gerçek şu ki iktidar, hâlâ devrimin eski muhafızlarının etrafında kümelenmiş bir çekirdeğin elinde bulunuyor ve Castro ailesi hâlâ büyük bir siyasi nüfuza sahip. Diaz-Canel, giderek daha fazla karar alma kapasitesinden yoksun, hiçbir sorunu çözemeyen ve neredeyse hiç halk desteği kalmamış zayıf bir başkan olarak görülüyor. Görevden alınması, yerine yalnızca başka bir sermaye yanlısı bürokrat getirilecek olsa bile, çoğunluk tarafından sevinçle karşılanacaktır. Raul Castro’nun siyasi muhakeme kapasitesinin ne durumda olduğu bilinmiyor; kendisi zaten 95 yaşında. Umarım bu koşullar altında hayatını kaybetmez, çünkü bu son derece istikrarsızlaştırıcı bir siyasi gelişme olur.

Raul Castro ve Diaz-Canel
Bir başka şaşırtıcı nokta ise, ABD Havana ile müzakerelerin sürdüğünü doğrularken Küba’nın bunu yalanlamasıdır. Maduro’nun kaçırılmasından kısa süre önce, bazı ABD medya kuruluşları Delcy Rodríguez’in Trump ile, PSUV’nin iktidarda kalması karşılığında Maduro’nun teslim edilmesini görüştüğünü iddia etmişti. Venezuela bunu defalarca reddetti. Ancak gerçekler, Delcy Rodríguez ile ABD arasında müzakereler yürütüldüğünü ortaya koydu. Şimdi de Diaz-Canel’in teslim edilmesi karşılığında Castroların iktidarda kalmasını sağlayacak şartlar mı ayarlanıyor acaba?

Devam edecek

21 Şubat 2026

Çeviri:

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir”

Frank García Hernandez
Aşağıdaki metin, Kübalı Trotskist tarihçi ve araştırmacı Frank García Hernandez ile yapılmış bir söyleşinin Türkçe çevirisidir.

1982 doğumlu Hernandez, tarihçi, sosyolog ve siyasi analisttir. Küba solunun tarihine ve Bolşevik Devrimi’nin mirasına dair çalışmalarıyla tanınıyor. Trotskist bir perspektiften Küba’daki rejimi ve uygulamalarını eleştirel biçimde inceleyen az sayıdaki akademisyen ve aktivistten biridir.

Buradaki çeviri, ilk olarak Meksika merkezli La Izquierda Diario’da yayımlanmış olan söyleşinin Küba’daki komünist muhalefet çevrelerinin önemli platformlarından biri olan Communists Cuba’da yer alan versiyonuna dayanmaktadır.

* * *

9 Şubat 2026

La Izquierda Diario de México’nun [Meksika’nın Sol Günlüğü] Frank García Hernández ile yaptığı söyleşi. Sorular: Pablo Oprinari ve Milton D’Leon

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

9 Şubat 2026 itibarıyla Havana'dan bir görüntü
LID: Küba’ya yönelik emperyalist saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu saldırının arkasında sizce hangi etkenler bulunuyor?

Frank: Küba’daki durumu küresel krizin bir parçası olarak kavramadan hiçbir soruya yanıt verilemez. Amerika Birleşik Devletleri Maduro’yu kaçırabildiyse, bunun nedeni yalnızca Delcy Rodríguez ve kliğinin bir anlaşma yapmış olması değil; aynı zamanda Rusya’nın henüz Ukrayna’yı yenememiş olması ve Putin’in Kiev’i dize getirmek için Trump’ın desteğine ihtiyaç duymasıdır. Maduro’ya Moskova’da sığınma teklif edildiği biliniyor; Beşar Esad’ınkine benzer bir kaderi yaşamak istemeyen Maduro, iktidarı kaybetmek istemeyenler tarafından feda edildi. Açıkça görülüyor ki ne generaller ne de Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) sivil kanadı her şeyi kaybetme riskini göze alabildi; Trump da savaş riskini göze almak istemedi. Bu durum, PSUV kliğinin ideolojik yozlaşma düzeyini gözler önüne seriyor: Bu klik yalnızca Maduro’yu değil, Küba’yı da teslim etti.

Ancak Küba söz konusu olduğunda, Rusya ve Çin’in suç ortaklığını bir kez daha teşhir etmenin zamanı gelmiştir: Adaya yakıt ulaşmıyorsa, bunun nedeni onu tedarik eden tüm ülkelerin sevkiyatı durdurmuş olmasıdır. Küba’nın Venezuela’ya bağımlı olduğu doğrudur; ancak aynı zamanda Rus petrolüne de bağımlıydı.

Açıkçası, Küba söz konusu olduğunda Putin de Ukrayna’yı kazanmak uğruna onu gözünü kırpmadan feda etti. Bu yeni bir durum değil; emperyalistlerin öteden beri sergilediği bir davranış biçimidir. Bugün ise yeni emperyalist ittifakların yol açtığı sonuçlara ve sözde devrimci hükümetlerin ideolojik bakımdan tam bir çöküşüne tanık oluyoruz.

LID: Bu bağlamda, 1962’den beri yürürlükte olan emperyalist abluka nedeniyle zaten çok ağır koşullar altında yaşayan, üstelik Küba hükümetinin ekonomik ve sosyal eşitsizliği artıran ve derin siyasal baskıyla şekillenen politikaları yüzünden durumu daha da kötüleşen emekçi kitlelerin bugün karşı karşıya olduğu tablo nedir?

Frank: Küba toplumunun çoğunluğu bugünkü tabloyu anti-emperyalist direniş penceresinden değil, günlük hayatta kalma mücadelesi açısından yaşıyor. Küba halkının, ağırlaşan sorunlarının başlıca kaynağı olarak ABD’yi gördüğü yönündeki algı gerçeği yansıtmıyor. Sokakta duyulan ve hissedilen şey, hükümete yönelik büyük bir bıkkınlıktır. Hem Venezuela’da hem de Küba’da Trump, Küba hükümetinin düşük popülaritesini bildiği için bu tür adımları atabileceğini de biliyordu. Bugün hiçbir Küba lideri, işçi sınıfının ABD’ye karşı olası bir direnişine öncülük edecek ölçüde bir siyasi sermayeye sahip değil. Diaz Canel’in başkanlığı devralmasından bu yana Küba halkının siyasal demobilizasyonu giderek derinleşti. Raul Castro’nun sahneden çekilmesiyle birlikte, iktidarı elde tutmak açısından son derece işlevli olan tüm o destansı anlatılar da ortadan kayboldu. Eski kuşağın yerine geçenler ise ne gerekli yeni desteği yaratabildiler ne de mevcut desteği koruyabildiler.

İç ticaretin özelleştirilmesi fiyatların hızla yükselmesine yol açtı ve halk kesimlerini doksanlı yıllardakine benzer bir krizle karşı karşıya bıraktı. Ancak doksanlı yıllardan farklı olarak, bu kez gıda ürünleri bulunabiliyordu; yalnızca serbest piyasa fiyatlarıyla. Devlet işçi sınıfını kendi kaderine terk etti; hastaneler ve okullar giderek kötüleşirken ilaç kıtlığı normalleşti, devlet ise boş kalan oteller inşa etmeye yöneldi. Ayrıca Küba hükümeti özel sektöre ithalat izni verdi; öyle ki özel süpermarketlerin rafları ağzına kadar doluyken, devletin tedariki hem yetersiz kaldı hem de kimi zaman özel sektörden bile daha pahalıydı. Böylece hükümet, gıda temini gibi en temel sorunları dahi çözemeyen, boş sloganları tekrarlayan bir çete görüntüsü verirken, özel sektörü adeta bir kurtarıcı olarak sundu. “KOBİ’ler olmasaydı, aç kalırdık” ifadesi Küba’da sıkça duyuluyor. Bu, işçi sınıfının karnını burjuvazi sayesinde doyurduğunu söylemesidir. Bu mantığın ideolojik boyutu kavrandığında, Küba’da bugün yaşanan siyasal çöküşün düzeyi de anlaşılır.

Durum o kadar vahim ki, beş gün önce Havana’da şehir içi ulaşım tamamen durdu; Havana Üniversitesi kapılarını kapattı; enerji kullanımını rasyonelleştirmek için az sayıdaki turist birkaç otelde toplandı ve geçen pazar günü uçaklara yalnızca 24 saat yetecek kadar yakıt kaldığı bildirildi. Eğer Küba’da uçaklara yakıt ikmali sorunu çözülmezse, ülkeye giriş ve çıkış tarihinde ilk kez fiilen duracak. Yalnızca başka bir ülkede yakıt ikmali yapabilecek kadar yakıtı olan gemiler ya da uçaklar giriş-çıkış yapabilecek; bu ise olağan bir durum değil.

Vurgulamak istediğim bir diğer önemli nokta, ciddi yakıt kıtlığı ve devlet ulaşımının çöküşü karşısında, Santiago de Cuba’daki San Luis belediyesi yetkililerinin tabutların taşınması için at arabalarını devreye sokmuş olmalarıdır. Söz konusu araç, bir hayvan tarafından çekilmek üzere özel olarak tasarlanmış, pencereli kapalı bir metal yapıdan oluşuyor. Bu durumu ciddi bir yetersizlik olarak kabul etmek yerine, iktidar partisine yakın çevreler bu uygulamayı bir “başarı” ya da benzin kıtlığı nedeniyle ailelerin hizmetten mahrum kalmaması için pratik bir alternatif olarak sunuyor.

Bu haber sosyal medyada büyük tepki yarattı. Vatandaşlar, krizin artık yalnızca günlük yaşamı (gıda, elektrik) etkilemekle kalmayıp, “son veda”nın ciddiyetini ve saygınlığını da ortadan kaldırdığını dile getiriyor. Bu tablo, Küba devletinin en temel hizmetleri dahi sağlayamaz hale geldiğini ve halkı cenazelerini bile geçmiş yüzyılların koşulları altında kaldırmaya mecbur bıraktığını gösteriyor.

Devam edecek

20 Şubat 2026

Anatoly Chernyaev’s 1974 diary (1)

The Kremlin’s proxy mass organisations and bureaucratic corruption

Anatoliy Chernyaev, one of the Soviet Union’s senior apparatchiks, notes in his 1974 diary that, as he puts it, “the Bulgarians (Ivan Ganev), the Czechs (Vladimir Iancu), the Poles (Bogush Suyka), and the Germans (Bruno Mahlow)” took part in a two-day “secret Communist meeting” - to which he adds the following note:

Financing the Peace Council, the World Federation of Trade Unions and others, because every year they have a deficit that almost exceeds the original budget. They burn it on their mistresses, various “events,” trips and a lavish lifestyle – these professional fighters for peace. (p. 49)

From these two sentences, the following conclusions can be drawn:

  • In those years, the World Peace Council, the World Federation of Trade Unions, and several other international organisations-which persistently claimed to be independent-were in fact covertly financed by the Soviet Union.
  • The leaders of these organisations showed little regard for budgetary discipline, running annual deficits that nearly matched their total budgets.
  • These organisations-above all the Peace Council-were marked by serious corruption at the top, with leading figures freely squandering the funds channelled to them on personal indulgences and lavish lifestyles.

1 July 1952. At the World Peace Council Congress held in East Berlin, Pablo Picasso’s dove appears above the stage alongside a banner reading “Germany must be a country of peace”. To the right of centre, Nâzım Hikmet stands out, wearing a light-coloured jacket and striking an imposing pose
Chernyaev, writing these lines in a sarcastic tone, does not concern himself with whether the corruption in question carried any structural significance beyond the individual immorality and decay of the organisations’ leading members. For him, the note represents nothing more than an irritating, yet entirely routine, observation.

However, to grasp the corruption that took place within the Kremlin’s proxy international mass organisations-financed and steered behind closed doors-we must turn to Leon Trotsky’s analysis of the Soviet bureaucracy: his assessment of the social origins of the bureaucratic caste, the material privileges it enjoyed, and its role in shaping foreign policy.

The Kremlin’s proxy mass organisations-the World Federation of Trade Unions, peace councils, and cultural associations-were integral components of an international bureaucratic network. Funds channelled from state resources, along with conferences, travel, hospitality, and international contacts, served a dual function: both to bolster the Kremlin’s international legitimacy vis-à-vis the imperialist countries and to reward international figures who, through their prominence and leadership within these organisations, lent direct or indirect support to the Kremlin’s foreign-policy line.

The sharp turn in the Kremlin’s foreign policy under the Stalinist counter-revolution-the shift from the perspective of “world revolution” towards accommodation with the international status quo, that is, the imperialist world system-went hand in hand with the financing of these organisations not as instruments of revolutionary internationalism, but as tools for generating influence and legitimacy in line with the foreign-policy interests of the bureaucratic caste.

Undoubtedly, the Soviet state was compelled to conduct diplomacy, secure allies, and establish spheres of influence in a world dominated by the imperialist powers. However, bureaucratic corruption transformed this necessity into a regime of privilege grounded in secrecy, entirely beyond the control of workers and other labouring strata. Managers, diplomats, and party officials were remunerated in ways that socially separated them from the working class, granted access to special forms of consumption, and rewarded accordingly; the proxy organisations, in turn, became materially dependent on state largesse, and it was under these conditions that their leaders sank up to their necks in corruption.

Another destructive effect-one that Anatoliy Chernyaev does not mention (and, as a Stalinist bureaucrat, it is hardly surprising that he does not dwell on it)-is that the privileged lifestyles of the “professional peace fighters” eroded genuine anti-imperialist and anti-war consciousness. Such corruption, once inevitably perceived by workers and other labouring strata, weakened their willingness to struggle, fostered distrust, and severed the link between political discourse and material reality. In this way, it became a dynamic that steadily blunted revolutionary potential.

Finally, the phenomenon to which Chernyaev points is by no means confined to the Soviet Union of the 1970s, nor is it merely a matter of the past. Today, in both capitalist and so-called “socialist” countries, state-funded NGOs, official trade-union centres, and international umbrella organisations often continue to function as vehicles of state policy and as elements of patronage-based proxy networks.

Source: Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1974), trans. Anna Melyakova, ed. Svetlana Savranskaya.

18 Şubat 2026

Anatoliy Çernyayev'in 1974 günlüğünden (1)

Kremlin’in vekil kitle örgütleri ve bürokratik yozlaşma

Üst düzey Sovyet aparatçiklerinden Anatoliy Çernyayev, 1974 tarihli günlüğünde, kendi ifadesiyle, “Bulgarların (İvan Ganev), Çeklerin (Vladimir Iancu), Polonyalıların (Boguş Suyka) ve Almanların (Bruno Mahlow) katıldığı” ve iki gün süren “gizli bir komünist zirvede” ele alınan konuları sıralarken şu notu düşer:

Barış Konseyi’ni, Dünya Sendikalar Federasyonu’nu ve diğerlerini finanse ediyoruz; çünkü her yıl neredeyse ilk belirledikleri bütçe kadar açık veriyorlar. Barışın bu profesyonel savaşçıları parayı metreslerine, çeşitli "etkinliklere", seyahatlere ve gösterişli bir yaşam sürmek için saçıp savuruyorlar. (s. 49)

Bu iki cümleden şu sonuçları çıkarmak mümkün:

  • O yıllarda ısrarla bağımsız örgütler olduklarını ileri süren Dünya Barış Konseyi’ni, Dünya Sendikalar Federasyonu’nu ve bazı diğer uluslararası örgütleri aslında Sovyetler Birliği örtük biçimde finanse etmektedir.
  • Bu örgütlerin yöneticileri bütçe disiplinine önem vermemekte, her yıl neredeyse bütçeleri kadar açık vermektedir.
  • Bu örgütlerin, özellikle de Barış Konseyi’nin önde gelen üyeleri ciddi bir yozlaşma içindedir ve örgütlerine sağlanan finansmanı kişisel zevkleri ve lüks yaşamları için har vurup harman savurmaktadır.

1 Temmuz 1952'de Doğu Berlin'de düzenlenen Dünya Barış Konseyi Kongresi'nde sahnenin üzerinde Picasso'nun güvercini ve “Almanya barış ülkesi olmalıdır” yazılı pankart görülüyor. Ortanın sağında açık renk ceketi ve heybetli duruşuyla Nâzım Hikmet de hemen dikkat çekiyor
Çernyayev bu satırları alaycı bir tonla kaleme alırken, söz konusu yozlaşmanın örgütlerin önde gelen üyelerinin bireysel ahlâksızlığı ve çürümüşlüğünün ötesinde yapısal bir anlam taşıyıp taşımadığı üzerinde durmuyor. Onun açısından bu not, can sıkıcı ama aynı zamanda olağan bir gözlemden ibarettir.

Oysa Kremlin’in kapalı kapılar ardında finanse edip yönlendirdiği vekil uluslararası kitle örgütlerinde yaşanmış olan yozlaşmayı kavrayabilmek için Lev Trotskiy’in Sovyet bürokrasisine ilişkin tahliline -bürokratik kastın toplumsal kökenlerine, sahip olduğu maddi ayrıcalıklara ve dış politikayı biçimlendirmedeki rolüne dair değerlendirmelerine- başvurmamız gerekir.

Kremlin’in vekil kitle örgütleri -Dünya Sendikalar Federasyonu, barış konseyleri, kültürel dernekler- uluslararası bürokratik ağın organik birer parçasıydı. Devlet kaynaklarından aktarılan fonlar, konferanslar, seyahatler, ağırlamalar ve uluslararası temaslar ise ikili bir işlev görüyordu: hem emperyalist ülkeler karşısında Kremlin’in uluslararası meşruiyetini artırmak hem de bu örgütlerin vitrininde ve yönetiminde yer alan, Kremlin'in dış politika çizgisine doğrudan ve dolaylı destek veren uluslararası figürleri ödüllendirmek.

Kremlin’in Stalinist karşıdevrimle birlikte dış politikasında ortaya çıkan keskin yön değişimi -“dünya devrimi” perspektifinden uluslararası statükoyla, yani emperyalist dünya sistemiyle uzlaşmaya doğru kayışı- bu örgütlerin devrimci enternasyonalizmin araçları olarak değil, bürokratik kastın dış politika çıkarları doğrultusunda nüfuz ve meşruiyet üretme araçları olarak finanse edilmeleriyle el ele gitti.

Kuşkusuz Sovyet devleti, emperyalist devletlerin egemen olduğu bir dünyada diplomasi yürütmek, müttefikler kazanmak ve etki alanı oluşturmak zorundaydı. Ne var ki, bürokratik yozlaşma bu zorunluluğu işçilerin ve diğer emekçi kesimlerin üzerinde hiçbir kontrolünün bulunmadığı, gizliliğe esas alan bir ayrıcalık rejimine dönüştürdü. Yöneticiler, diplomatlar ve parti görevlileri işçi sınıfından toplumsal olarak ayrışacak biçimde ücretlendirildi, özel tüketim olanaklarına kavuşturuldu ve ödüllendirildi; vekil örgütler ise maddi olarak devlet lütfuna bağımlı hâle getirildi ve bu örgütlerin yöneticileri işte bu koşullar altında gırtlaklarına kadar yolsuzluğa battılar.

Çernyayev’in sözünü etmediği -ayrıca bir Stalinist bürokrat olarak bunun üzerinde durmaması da şaşırtıcı değildir- bir başka yıkıcı etki ise “profesyonel barış savaşçılarının” ayrıcalıklı bir yaşam sürmelerinin, gerçek emperyalist savaş karşıtı bilincin altını oyuyor olmasıdır. Bu tür bir yozlaşma, bu durumdan eninde sonunda haberdar olan işçilerin ve diğer emekçi kesimlerin saflarında mücadele şevkini zayıflatır, güvensizliği besler ve siyasal söylem ile maddi gerçeklik arasındaki bağı koparır. Bu da devrimci potansiyeli körelten bir dinamiğe dönüşür.

Son olarak, Çernyayev’in işaret ettiği olgu, 1970’lerin Sovyetler Birliği’yle sınırlı, geçmişte kalmış bir mesele değildir. Bugün hem kapitalist hem de sözde “sosyalist” ülkelerde devlet tarafından finanse edilen STK’lar, resmî sendika merkezleri ve uluslararası çatı örgütleri çoğu kez devlet politikasının taşıyıcısı ve himayeye dayalı vekâlet ağlarının unsurları olarak işlev görmeye devam etmektedir.

Kaynak: Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1974), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya.

16 Şubat 2026

“It’s of no importance!”

The following passage is taken from Molotov Remembers [*], a book based on the extensive interviews conducted by the Soviet journalist and writer Feliks Chuyev with Molotov. (The Turkish translation was published by Yordam Kitap under the title Molotov Anlatıyor [**].) The subject discussed in the text concerns an incident mentioned in Nikita Khrushchev’s memoirs and also referred to in the report presented by Mikhail Suslov at the February 1964 Plenum of the CPSU Central Committee.

Khrushchev refers to a note in which Nikolai Yezhov proposed the exile from Moscow of certain wives of “enemies of the people”. He writes that Molotov, in his own hand, added the words “To be shot” beside one of the names. Suslov’s report further states that Molotov commuted a ten-year prison sentence imposed on the wife of a senior Party official to the death penalty.

Molotov, decades later, explained this decision -which he himself described as “military” in character- in the following terms:

“You know what Khrushchev said about you?” asked Shota Ivanovich. “He recalled some woman from 1937. A list of convicts was reported to him: women sentenced to ten years in jail. Molotov crossed out the verdict printed on the paper and wrote, ‘To be shot.’”

This excerpt is also in Suslov’s report on the China question-of 1961, I believe. [***] But you are not quoting it correctly. He said that in one instance I had written in my own hand next to the name of a woman on a list that the decision in her case must be handed down by a military tribunal. I should add there actually was such an instance. I was authorized to have access to this list and to amend it. And so I did.

What was the charge against her? Who was she?

It’s of no importance.

Why were the repressions extended to wives and children?

What do you mean, why? They had to be isolated somehow. Otherwise they would have served as conduits of all kinds of complaints. And a certain amount of demoralization. That’s a fact, definitely. That was evident at the time. (pp. 309-310 [****])

In response to the question, “What was the charge against her? Who was she?”, Molotov replied, decades later: “It’s of no importance.”

“It’s of no importance!”

An execution list from 1937 bearing the signatures of Molotov, Stalin, Voroshilov, Kaganovich, and Zhdanov during the Great Terror.
Molotov’s reply is a concise expression of the ethical and political decay produced by the bureaucratic counter-revolution that began in the mid-1920s in the Soviet Union. The practice of “punishing wives and children” amounted to the transformation of the principle of collective responsibility into collective punishment, serving to secure the power of the privileged bureaucratic caste. Here, it was not individual guilt, concrete evidence, or legal responsibility that proved decisive, but the potential “danger” and possible “demoralisation” as perceived by the bureaucratic caste. That Molotov, even decades later, could defend this approach without the slightest hesitation reflects not merely personal rigidity but the inner logic of the Stalinist regime itself.

[*] Felix Chuev, Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, ed. Albert Resis (Chicago: Ivan R. Dee, 1993).

[**] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor, trans. Ayşe Hacıhasanoğlu and Suna Kabasakal (Istanbul: Yordam Kitap, 2nd edn, March 2010).

[***] Molotov misremembers the date of the report. As noted above, it was in fact delivered in 1964.

[****] In the Turkish translation published by Yordam Kitap (the publisher states that the book was translated from French and cross-checked against the Russian original), the passage reads as follows:

- “Do you know what Khrushchev said about you?” asks Shota Ivanovich. “He told a woman about it. It was 1937. They brought in a list - a list of women sentenced to ten years. Molotov struck it out. He wrote: ‘Shoot them.’”

- “It is in Suslov’s report on the Chinese question, I believe in 1961. Only you have not recounted it correctly. He said that, in connection with a woman’s surname, a military decision had been written by me. I must add this: such an incident did indeed occur. I received this list with the decision on it and corrected it. I amended it.”

- “Who was that woman?”

- “It’s of no importance.”

- “Why did the purges also include women and children?”

- “What do you mean, why? To some extent they had to be isolated. They might have lodged all sorts of complaints…” (pp. 445-446 [I translated the Turkish version of Yordam Kitap into English.])

A comparison with the English translation reveals that the Turkish version of the passage contains several significant omissions and shifts in meaning.

First, the phrase in the English text, “He recalled some woman from 1937”, is rendered in the Turkish edition as “Bir kadına anlatmış” (“He told a woman about it”). This rendering alters the subject-object relationship and significantly distorts the meaning. In the original, Khrushchev recalls a woman from 1937; in the Turkish version, however, the wording suggests that something was told to a woman.

Secondly, the English text makes it explicit that Molotov, in his own hand, noted that the decision in a woman’s case “must be handed down by a military tribunal”. In the Turkish translation, however, this formulation is rendered more ambiguously, and the reference to a military tribunal loses its explicit force.

More importantly, the three sentences at the end of the English passage - “And a certain amount of demoralisation. That’s a fact, definitely. That was evident at the time.” - are absent from the Turkish edition. This omission is decisive for assessing both the tone of the text and Molotov’s mindset. These sentences show that the justification based on “demoralisation” was advanced with categorical certainty, making clear that the practice of collective punishment was regarded not merely as an administrative necessity but as a deliberate and consciously defended political choice.

In addition, the phrase “conduits of all kinds of complaints” is rendered in the Turkish translation as “şikâyette bulunabilirlerdi” (“they could have lodged complaints”), thereby significantly narrowing its meaning. The English text, by contrast, expresses a more structural concern: that wives and children might function as carriers, channels, or lines of transmission for complaints. The Turkish version thus reduces the scope of the original, obscuring the broader anxiety about their potential role as conduits of dissent.

In short, what is at stake here is not merely a matter of stylistic difference. There are also interventions that affect the historical and political meaning of the text. Such omissions and semantic shifts risk presenting Molotov’s line of defence as less severe than it in fact was, thereby softening the mindset that consciously legitimised collective punishment.

15 Şubat 2026

“Bir önemi yok!”

Aşağıdaki pasaj, Sovyet gazeteci ve yazar Feliks Çuyev’in Molotov’la yaptığı uzun söyleşilerden oluşan ve İngilizcede Molotov Remembers [*] adıyla yayımlanan kitaptan alınmıştır. (Kitabın Türkçe çevirisi Molotov Anlatıyor başlığı ile Yordam Kitap tarafından yayımlandı. [**]) Metinde ele alınan konu, Nikita Hruşçov’un anılarında yer verdiği ve aynı zamanda 1964 Şubat’ında SBKP Merkez Komitesi’nin Şubat Plenumu’nda Mihail Suslov tarafından sunulan raporda da değinilen bir olaya ilişkindir.

Hruşçov, Nikolay Yejov’un “halk düşmanlarının” eşlerinden bazılarının Moskova’dan sürgün edilmesini önerdiği bir nottan söz eder. Bu notun üzerinde Molotov’un, isimlerden birinin yanına kendi el yazısıyla “Kurşuna dizilsin” ibaresini düştüğünü belirtir. Suslov’un raporunda ayrıca, Molotov’un önde gelen bir parti yöneticisinin eşine verilmiş on yıllık hapis cezasını ölüm cezasına çevirdiği de ifade edilir.

Molotov, aradan onlarca yıl geçtikten sonra, kendi ifadesiyle “askerî” nitelikte olduğunu söylediği bu kararını aşağıdaki şekilde açıklamaktadır:

Hruşçov’un sizin hakkınızda ne söylediğini biliyor musunuz? diye sordu Şota İvanoviç. “1937 yılından bir kadını anımsadığını söylüyor. Molotov’a bir hükümlüler listesi rapor edilmişti: On yıl hapis cezasına çarptırılmış kadınlar. O da kâğıtta basılı olan hükmün üzerini çizdi ve ‘Kurşuna dizilsin’ diye yazdı.”

Bu alıntı Suslov’un Çin meselesine ilişkin raporunda da var - sanırım 1961 tarihli. [***] Ama siz doğru aktarmıyorsunuz. O, bir olayda, bir kadının adının yanına, davasındaki kararın bir askerî mahkeme tarafından verilmesi gerektiğini kendi el yazımla yazdığımı söyledi. Şunu da eklemeliyim ki gerçekten böyle bir olay oldu. Bu listeye erişme ve üzerinde değişiklik yapma yetkim vardı. Ben de yaptım.

Kadına yöneltilen suçlama neydi? Kimdi o?

Bunun bir önemi yok.

Baskı uygulamaları neden eş ve çocukları da kapsayacak biçimde genişletildi?

Ne demek neden? Bir şekilde tecrit edilmeleri gerekiyordu. Aksi takdirde her türlü şikâyetin aktarıldığı kanallar hâline gelirlerdi. Ve bu durum belli bir ölçüde demoralizasyona yol açardı. Bu bir gerçektir, kesinlikle. O dönemde bu açıkça görülüyordu. (s. 309-310 - Molotov Remembers’tan Türkçeye ben çevirdim. [****])

“Suçlama neydi? Kimdi o?” sorusuna, Molotov onca yıl sonra “Bunun bir önemi yok” diye cevap veriyor. 

“Bir önemi yok!”

Büyük Terör sırasında Molotov, Stalin, Voroşilov, Kaganoviç ve Jdanov'un imzasını taşıyan bir infaz listesi (1937)
Molotov’un bu cevabı, Sovyetler Birliği’nde 1920’li yılların ortalarında başlayan bürokratik karşı devrimin etik ve siyasî çürüyüşünün özlü bir ifadesidir. “Eş ve çocukların cezalandırılması” pratiği, kolektif sorumluluk ilkesinin fiilî olarak kolektif cezalandırmaya dönüştürülmesiydi ve ayrıcalıklı bürokratik kastın iktidarını güvence altına alma amacına hizmet ediyordu. Burada bireysel suç, somut delil ya da hukuki sorumluluk değil; bürokratik kast açısından potansiyel “tehlike” ve olası “demoralizasyon” belirleyici ölçüt hâline gelmiştir. Molotov’un onlarca yıl sonra dahi en küçük bir tereddüt göstermeden bu yaklaşımı savunabilmesi, yalnızca kişisel bir katılığı değil, Stalinist rejimin mantığını da yansıtmaktadır.

[*] Felix Chuev, Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, yay. haz. Albert Resis, Ivan R. Dee, Chicago, 1993.

[**] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor, çev.: Ayşe Hacıhasanoğlu - Suna Kabasakal, Yordam Kitap, İkinci Basım, Mart 2010.

[***] Molotov raporun tarihini yanlış hatırlıyor. Yukarıda da belirtildiği gibi rapor 1964 tarihli.

[****] Yordam Kitap’ın yayımladığı Türkçe çeviride (yayınevi kitabın Fransızcadan çevrildiğini ve Rusça orijinaliyle karşılaştırılarak kontrol edildiğini belirtiyor) bu pasaj şu şekilde yer alıyor:

- Hruşçov’un sizin hakkınızda ne dediğini biliyor musunuz? diyor Şota İvanoviç. Bir kadına anlatmış. 1937 yılı. Bir liste getirmişler: On yıla mahkûm kadınlar listesi. Molotov üstünü çizmiş. “Kurşuna dizin” yazmış.

- Suslov’un Çin sorunuyla ilgili bir raporunda var bu, galiba 1961’de. Yalnız siz doğru aktarmadınız. O, bir kadın soyadıyla ilgili olarak askeri bir kararın benim tarafından yazılmış olduğunu söyledi. Buna şunu eklemek zorundayım: Böyle bir olay oldu. Karar üzerine bu listeyi aldım ve düzelttim. Üzerinde düzeltme yaptım.

- Kimdi o kadın?

- Bunun önemi yok.

- Tasfiyeler neden kadınları ve çocukları da kapsadı?

- Ne demek, neden? Bir ölçüde izole edilmeleri gerekiyordu. Her türlü şikâyette bulunabilirlerdi… (s. 445-446)

İngilizce çeviri ile karşılaştırıldığında söz konusu pasajın Türkçe çevirisinde anlamı etkileyen bazı önemli eksiklik ve kaymalar olduğu görülmektedir.

Öncelikle, İngilizce metindeki “He recalled some woman from 1937” ifadesi, Türkçe baskıda “Bir kadına anlatmış” biçiminde aktarılmıştır. Bu çeviri, özne-nesne ilişkisini değiştirerek anlamı ciddi biçimde saptırmaktadır. Metinde Hruşçov’un 1937’den bir kadını anımsaması söz konusuyken, Türkçe çeviri sanki bir kadına bir şey anlatılmış izlenimi yaratmaktadır.

İkinci olarak, İngilizce metinde Molotov’un bir kadının davasına ilişkin kararın askerî mahkeme tarafından verilmesi gerektiğini kendi el yazısıyla not düştüğü açıkça belirtilmektedir (“must be handed down by a military tribunal”). Türkçe çeviride ise bu ifade muğlaklaştırılmış, askerî mahkeme vurgusu belirginliğini yitirmiştir.

Daha da önemlisi, İngilizce pasajın sonunda yer alan ve Molotov’un “demoralizasyon” gerekçesini açık bir kesinlikle savunduğunu gösteren üç cümle (“And a certain amount of demoralization. That’s a fact, definitely. That was evident at the time.”) Türkçe baskıda yer almamaktadır. Bu eksiklik, metnin tonunu ve Molotov’un zihniyetini değerlendirme bakımından belirleyici önemdedir. Çünkü bu cümleler, kolektif cezalandırma pratiğinin yalnızca idari bir zorunluluk değil, bilinçli ve savunulan bir siyasal tercih olarak görüldüğünü ortaya koymaktadır.

Ayrıca “conduits of all kinds of complaints” ifadesi, Türkçe çeviride “şikâyette bulunabilirlerdi” şeklinde daraltılmıştır. Oysa İngilizce metin, eş ve çocukların şikâyetlerin taşıyıcısı, iletim kanalı ya da yayılma hattı olabilecekleri yönündeki daha yapısal bir kaygıyı ifade etmektedir.

Kısacası, burada yalnızca üslup farklılıklarından söz etmiyoruz. Metnin tarihsel ve siyasal anlamını etkileyen müdahaleler de söz konusudur. Bu tür eksiltmeler ve anlam kaymaları, Molotov’un savunma çizgisinin sertliğini ve kolektif cezalandırmayı bilinçli biçimde meşrulaştıran zihniyeti olduğundan daha yumuşak gösterme riskini taşımaktadır.

13 Şubat 2026

Two different “spectres” of Lenin at the Twentieth Congress

In the article we published three days ago, [*] Isaac Deutscher summoned Lenin’s “ghost” to the podium at the Twentieth Congress of the CPSU. He begins by quoting the following words of Anastas Mikoyan:

[T]he Leninist spirit and Lenin has permeated all our work and decisions, as if Lenin were still alive and here with us! How he would rejoice if he could see us now …

These remarks are highly characteristic. For the “new” CPSU leadership under Khrushchev justified the steps it took in the mid-1950s by invoking the rhetoric of a “return to Lenin”. The aim of the new leadership was to place the system of bureaucratic privileges -overshadowed during the Stalin era by the constant fear of purge- on a safer and more predictable footing. Under Stalin’s rule, bureaucrats could fall from favour at the most unexpected moments and be imprisoned, exiled, or even killed. The “new” party leadership, by contrast, promised the Stalinist bureaucratic caste a stable order in which, provided they observed the rules, they could enjoy their material privileges without fear.

A photograph from the Twentieth Congress of the CPSU
The party leadership acknowledged that certain serious “excesses” had occurred in the past and proclaimed that the solution lay in fidelity to Leninist principles. Yet what was presented as “Leninist principles” amounted to little more than the refashioning -and, in many cases, the outright distortion- of Lenin’s theoretical legacy in accordance with the interests of the bureaucratic caste.

In this atmosphere, Nâzım Hikmet composed two poems welcoming the CPSU’s new orientation.

The first is dated March 1956:

Nâzım Hikmet (1956)

    Lenin came to the Twentieth Congress,
    his blue almond eyes were smiling.
    Before the opening session he entered the hall.
    He sat on the step
    at the foot of the podium
    and began to take notes.
    Unaware even of his own statue.

    To be under the same roof as Lenin,
    to feel, in our hands, with a sense of relief,
    the humanity of his intelligent hand.

    Lenin came to the Twentieth Congress.
    Over the Soviet Union,
    like white clouds at dawn,
    lay a mass of fertile hopes.

In this portrayal, Lenin appears as a figure who oversees the congress, takes it under his wing, whose very “presence” signifies that the dark days are over, and who embodies hope. No criticism is voiced of either the Twentieth Congress or the situation within the CPSU. The tone of the poem reflects the belief that the congress and the CPSU have entered upon a course in keeping with Lenin’s spirit. This approach is consistent with the framework set out in Mikoyan’s speech: Stalin’s excesses were an unfortunate deviation; now the Leninist line is being restored.

By contrast, the Lenin imagined by Deutscher adopts an entirely different perspective. This Lenin sharply rebukes the delegates; he mocks being referred to as the “Great Lenin”; he regards his transformation into a “protective saint” as an insult; he describes himself as an icon laden with dynamite. This Lenin mercilessly condemns the congress’s silence, its conformism, and its break with revolutionary principles.

Nâzım Hikmet’s second poem on the Twentieth Congress, written shortly after the first, makes this contrast even more explicit:

    A Few Words to the Communists

    Communists, I have a few words for you:
    whether you stand at the head of the state or in a dungeon,
    whether you are a rank-and-file member or a party secretary,
    Lenin must be able, at all times and in every place,
    to enter your work, your home, your whole life
    as though they were his own work, his own home, his own life.

Soviet Union magazine
(No. 3 - February1956)

In this poem, Lenin becomes an almost transcendent, quasi-sacral moral guide. He is an inner arbiter who must be admitted into every sphere, a figure of conscience, a supreme point of reference. Were one to replace the word “Lenin” with “God”, and “communists” with “believers”, the result would be a strikingly religious mode of address.

It is precisely at this point that Deutscher’s spectral Lenin steps in. He addresses the delegates with the following question:

Have you made of me your harmless and ridiculous patron-saint, to whom you burn stinking candles?

No such objection appears in these two poems by Nâzım Hikmet. Nor is there any indication that he was even aware of such a question, still less that it troubled him. On the contrary, Lenin’s “arrival” at the congress is presented as a moment of hope, purification and release. The problems within the party are conceived -just as the CPSU leadership in 1956 maintained- as matters that can be resolved through “fidelity” to Lenin.

Accordingly, Nâzım Hikmet’s stance at the 1956 moment is clear: to demonstrate allegiance to the line of the “new” CPSU leadership, which promised the privileged bureaucratic caste a safer and more stable order in which state terror no longer constituted a two-sided threat. Serious mistakes had been made in the past; yet the party was now identifying these errors from within and returning to the Leninist course. Nâzım Hikmet’s two poems thus constitute a literary reproduction of this official propaganda.

[*] With the exception of its introductory paragraph, this text is taken from the introduction by Gonzalo Pozo to Isaac Deutscher’s unfinished work, Lenin’s Childhood, published in English by Verso Books in 2024 and translated into Turkish. The English edition can be accessed here.