19 Eylül 2026

İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (4)

“Tarih görüşü böyle olur!”

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4

Mustafa Kemal Adana Tren İstasyonu'nda (16 Şubat 1931)
Tarih 16 Şubat 1931.

Yer Adana.

Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın kendisini feshetmek zorunda kalmasından sonra üç ayı aşan bir yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal, kalması için ayrılan evin alt katında 30-35 kişilik bir toplulukla oturuyor. O sırada Adana bölgesi maarif emini -bugünkü ifadeyle millî eğitim müdürü- olan İsmail Habib Sevük de tam karşısında yer alıyor.

Sevük, “İngilizler Kıbrıs’ta yeni harflerimizi resmen kabul ettiler,” diye anlatırken Mustafa Kemal’in kendisini pek de önemsemeden dinlediğini açıkça yazıyor:

Kafasında birikmiş başka bir şeyi söylemek için sabırsızlanıp bir bahane arayan tavrıyla, anlattıklarımı önemsemeksizin dinliyor. Nitekim “İngiliz dedin de, aklıma geldi,” dedi: “İngiliz ırkı nasıl oluşmuştur?” (s. 86)

Burada son derece eşitsiz ve bu nedenle rahatsız edici bir ilişki var. Mustafa Kemal, konuyu değiştirmek istediğinde karşısındakine anlattıklarını önemsemediğini rahatlıkla hissettirebiliyor; Sevük ya da karşısında her kim varsa bundan herhangi bir rahatsızlık duymuyor veya hiyerarşideki yeri nedeniyle duymamakla yükümlü.

Mustafa Kemal, soruyu sorduktan sonra, Sevük’ün anlattıklarından anlayabildiğimiz kadarıyla, bir tür serbest çağrışımla “İngiliz’den Cermen’e, Cermen’den Goluva’ya” geçiyor ve Sezar’a karşı savaşan Galyalı komutan Vercingetorix’in adını hatırlıyor:

Vercingetorix Anıtı (Fransa)
— Neydi o, az kalsın Sezar’ı mağlup edecek olan genç Goluva başkumandanının adı neydi? Karışık çetrefil bir ismi var; haa, Versengetoriks! Fransız tarihlerine göre bu ad, “Bahadırların büyük reisi” demekmiş. Oysa heceleri ayrılınca onun ne olduğu kendiliğinden meydana çıkar: Birinci hecenin başından vavı kaldır, “er” kalır. İkinci hece “senk” yani “cenk”; üçüncü hece “torik” yani “Türk”… (s. 86)


Bu konuşma, Güneş-Dil Teorisi’nin ortaya atılmasından yaklaşık dört yıl önce, Türk Tarih Tezi’nin oluşturulduğu dönemde geçiyor. Dolayısıyla bu sözde çözümlemeyi doğrudan Güneş-Dil Teorisi’nin bir uygulaması saymak doğru olmaz. Ancak yabancı bir sözcüğü keyfî biçimde parçalara ayırma, bu parçaları biraz eğip bükerek Türkçe sözcüklere benzetme ve buradan tarihsel sonuçlar çıkarma yöntemi, birkaç yıl sonra Güneş-Dil Teorisi’nde sistemli bir görünüm kazanacak yaklaşımın bütün özelliklerini şimdiden taşıyor. Bir özel ad istenen sonuca göre parçalanıyor, sesler gerektiği gibi değiştiriliyor veya atılıyor ve Vercingetorix “er-cenk-Türk” oluveriyor.

Sevük’ün bilimsel temelden yoksun bu çözümlemeye en küçük bir itirazı yok elbette. Tam tersine, Mustafa Kemal’in sözlerinde neredeyse insanüstü bir tarih kavrayışı görüyor:

Tarih, onu humma gibi sarmış. Zaten kendisinin en keskin özelliklerinden biri, merak sardığı konuya kafasının bir tarafı ile değil, bütün kimliğiyle girmek. Konuyu ellemiyor, kucaklıyor. (s. 86-87)

Versengetorix’in adını bu sözde bilimsel yöntemle “çözümledikten” sonra Mustafa Kemal hızını alamıyor. Sevük’ün aktarımıyla, Bedros Keresteciyan’ın Türk Lisanının Etimolojik Lugati’ne göndermeler yaparak “Ege” sözcüğüne geçiyor; oradan da tarih öncesindeki büyük Türk göçlerine uzanıyor. Derken sıra maarif emininin sınava çekilmesine geliyor:

— Maarif emini, bütün bunlara ne dersin? Hem bize anlatsanıza, Kilikya’nın aslı nedir? “Çukurova”nın daha eski Türkçesine ne derlerdi? “Toros”un anlamı nereden gelir?

Sevük bunları “ahret sualleri” diye nitelendiriyor. Soruların bilimsel bilgiye dayanarak verilebilecek cevapları yoktur; fakat sınavdan geçmesini sağlayacak cevap bellidir: Soruyu soranın büyüklüğünü ve söylediklerinin doğruluğunu kayıtsız şartsız kabul etmek.

Sevük de tam olarak bunu yapıyor:

“Vallahi Gazi Hazretleri,” diyorum, “Türk tarihi hakkında şimdiye kadar bildiğimiz, hep klasik bilgi kırıntılarından ibaretti. Yer yer genel anlayışları yırtarak, yer yer genel bilinmeyenlere yeni ufuklar açacak olan bilgileri hep yüksek rehberliğinizde öğreneceğiz. Bu yüksek yol göstericiliğinizin ilk ürünü olan büyük eseri görüp okuyabildikten sonradır ki, karanlıkta kalan nice gerçekler, bize de aydınlanacaktır.” (s. 87)

Sevük’ün “büyük eser” dediği, 1930’da yalnızca 100 adet basılarak görüşleri alınmak üzere çeşitli kişilere gönderilen, 600 sayfayı aşkın Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitaptır. Sevük tek bir kanıt sunmadan, henüz okumadığı bu eserin karanlıkta kalan “nice gerçekleri” aydınlatacağını peşinen kabul ediyor. Kemalizmin ve Cumhuriyet’in aydınlanmacılığından çok söz edilir; ancak burada bilimsel kuşkunun yerini lidere iman alıyor.

Konu Torosların adından Ermenilere, oradan Kafkasya’daki halkların çeşitliliğine gelince Mustafa Kemal, “İsmail Habib, öyle tek bir kıtada böylesine çeşitli topluluklar bulunmasına ne dersin?” diye sorar.

Sevük önce Lazların gerçekte sanıldığından çok daha küçük bir topluluk olduğunu anlatır. Ardından Ermenilerin, Gürcülerin, Abazaların, Çerkeslerin ve Çeçenlerin bağımsız halklar olamayacağını ileri sürer:

Hem anlamıyorum. Laz diye, Ermeni, Gürcü diye, Abaza, Çerkez, Çeçen filan diye, öyle iki yüz binlik, yarım milyonluk, bir milyonluk küçük bağımsız topluluklar olur mu?

Bunlar şüphesiz, büyük bir ırkın doğuyu ve batıyı çalkalayan heybetli gelgitleri sırasında, o dağlık ve dalgalı araziye bıraktığı tortulardır. Coğrafyanın sarplığıyla onlar ayrı kümeler halinde kalarak, dilleri ve âdetleri değiştiği için, kendilerini ayrı birer ırk sandılar. Oysa bağımsız olarak, hiç yavru ırk olur mu? Yavru ırklar mutlaka büyük bir ana ırka bağlıdır. (s. 89-90)

Burada sözde tarih tezinin siyasal anlamı bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor. Çeşitli halkların ayrı dilleri, kültürleri ve tarihleri, bağımsız varlıklarının kanıtı sayılmıyor; bu halklar büyük bir “ana ırk”ın dağlık arazide kalmış “tortuları”na indirgeniyor.

Mustafa Kemal’in Sevük’ün cevabına tepkisi kısa ve son derece anlamlı:

Gazi gözlerini bütün topluluk üzerinde gezdirerek, memnuniyetini gösteren bir tavırla, “Tarih görüşü böyle olur” dedi. (s. 90)

Önce ulaşılacak sonuç belirleniyor; sonra sözcükler parçalanıyor, binlerce yıllık zaman dilimleri aşılıyor ve farklı halklar büyük bir “ana ırk”ın kolları ilan ediliyor. Kanıtın yerini benzerlik, tartışmanın yerini liderin onayı alıyor.

Toplantıdan çıktıktan sonra Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa, Sevük’ün sırtını okşar ve onu kutlar:

— Üç aylık gezide tarihten kimse böyle başarılı olamadı; aferin sana iyi sınav verdin. (s. 90)

Bu sözler bütün sahnenin özetidir. Sevük, tarih bilgisinin doğruluğunu gösterdiği için değil, Mustafa Kemal’in kurduğu çerçeveye en uygun cevabı verdiği için başarılı sayılmıştır.

Ancak bütün bu sözde bilimsel tarih kurgusunu yalnızca Mustafa Kemal’in veya çevresindekilerin bilim dışı tarih merakıyla açıklamak yeterli değildir. Türk Tarih Tezi’ni ve ardından gelen Güneş-Dil Teorisi’ni, üzerinde yükseldikleri sınıf ilişkilerinden ve maddi çıkarlardan kopararak ele alamayız.

Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde İttihatçı iktidar altında ivme kazanan ve Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da sürdürülen bu süreçte, Müslüman-Türk bürokrasi ve eşraf ile gelişmekte olan Müslüman-Türk burjuvazisi, ticaret ve sanayinin önemli bir bölümünü elinde tutan gayrimüslim burjuvazinin ekonomideki ağırlığını kırmaya ve ekonomiyi Müslüman-Türk unsurlar lehine yeniden düzenlemeye yöneldi. Ermeni Soykırımı, tehcir, katliam, zorunlu göç ve mübadele sonucunda gayrimüslim halkların çok büyük bir bölümü yaşadıkları topraklardan uzaklaştırılırken evleri, arazileri, dükkânları, fabrikaları ve diğer servetleri de el değiştirdi. Bu mülksüzleştirme, Müslüman-Türk burjuvazisinin güçlenmesinin ve sermaye birikiminin başlıca kaynaklarından biri oldu.

Türk Tarih Tezi ise gayrimüslimlerin mal ve mülklerine el konulması yoluyla Müslüman-Türk burjuvazisinin sermaye birikimini hızlandıran politikalara geriye dönük tarihsel meşruiyet sağlama işlevi gördü. Anadolu’nun binlerce yıldır Türk olduğunu ileri sürmek, bu topraklarda daha önce yaşamış veya hâlâ yaşayan halkları tarihsel bakımdan ikincil ve yabancı unsurlara ya da aslında Türklüklerini unutmuş topluluklara indirgiyordu.

Bu ideolojik kurgunun görünürde çelişkili iki yüzü vardı. Gayrimüslimler bir yandan milletin içindeki yabancı ve güvenilmez unsurlar olarak tasfiye ediliyor, öte yandan bağımsız bir tarihsel varlığa sahip olmadıkları, büyük “ana ırk”tan kopmuş ve benliklerini yitirmiş topluluklar oldukları söyleniyordu. Fakat bu çelişki ideolojinin işlevini azaltmıyor; tersine, ona ihtiyaçlara göre kullanılabilecek iki ayrı araç sağlıyordu: Tasfiye edilecekler yabancılaştırılıyor, geride kalanların ayrı kimlikleri ise inkâr ediliyordu.

Sevük’ün Türk Tarih Tezi’nin düşünsel çerçevesine yaslanarak Ermenileri, Gürcüleri, Lazları, Abazaları, Çerkesleri ve Çeçenleri büyük bir “ana ırk”ın tortuları sayması bu nedenle masum bir tarih yanılgısı değildir. Ayrı halkların dillerini, kültürlerini ve tarihlerini inkâr eden bu görüş, Türkiye’yi etnik ve dinsel bakımdan homojenleştirme siyasetinin ideolojik dayanaklarından biridir. Aynı hedef doğrultusunda farklı topluluklara karşı farklı yöntemlere başvurulmuştur: Gayrimüslimlerin büyük bölümü tasfiye edilip mülksüzleştirilirken, Müslüman fakat Türk olmayan halkların ayrı kimlikleri inkâr edilmiş ve egemen ulusal kimlik içinde eritilmeleri amaçlanmıştır.

Emperyalist güçlerin Türkleri aşağılayan ırkçı tezlerine verilecek ilerici cevap, ırklar hiyerarşisini tersine çevirerek Türkleri bütün uygarlıkların kaynağı ilan etmek olamazdı elbette. Mustafa Kemal’in doğrudan yön verdiği bu burjuva-milliyetçi, sözde bilimsel tarih ve dil tezleri, emperyalist güçlerin kullandığı ırkçı düşünce kalıplarından kopmak yerine bunları, gayrimüslimlerin tasfiyesi ve mülksüzleştirilmesi yoluyla palazlandırılmaya çalışılan yeni hâkim sınıfın ve onun ulus-devletinin ihtiyaçlarına uyarlama girişimleriydi.

Adana’da verilen “tarih sınavı”, bu nedenle yalnızca bilimin yerini lidere bağlılığın almasının değil, tarihin yeni ulus-devletin ve onun hâkim sınıflarının maddi çıkarlarına göre yeniden kurulmasının da küçük fakat son derece açıklayıcı bir örneğidir.

Bitti

18 Eylül 2026

İsmail Habib Sevük’s Together with Atatürk (Atatürk’le Beraber) (3)

The blind spot in “X-ray Vision”: Hitler

PART 1 | PART 2 | PART 3

A report on the meeting between Hitler and Mahmut Bey (Soydan), MP for Siirt, during the latter’s visit to Berlin in 1933 (Milliyet, 16 July 1933).
At the end of the previous instalment, I said that I would return to a passage in İsmail Habib Sevük’s essay entitled “X-ray Vision” which genuinely surprised me when I first read it. After describing the worldwide response to Atatürk’s death, Sevük turns his attention to Adolf Hitler:

The world seemed to be speaking with one voice: “He is not yours alone; he is ours as well.” The memory of that momentous death enveloped the world like the air surrounding the planet.

Of all the words spoken around the world during those days of mourning, it was Hitler’s admission that struck me most. Five years earlier, when the German head of state received our late Siirt deputy Mahmut in Berlin, he had said: “When I embarked upon my work, and placed my faith in its success, I always took your leader as my model.” The late chief columnist of Milliyet reported this valuable testimony in his newspaper at the time, with that gentle pen of his and without any fanfare; yet not only foreigners but even many among us remained unaware of it.

Hitler was still new then. He could make such a statement, knowing that it would appear in only one Turkish newspaper. But Hitler now? Hitler, before whom the victors of the world now presented themselves, and whose voice rang out more powerfully than any other across the globe… Yet this time, too, he spoke with candour -and not merely to one Turkish newspaper but to the entire world. Recalling what he had told Deputy Mahmut five years earlier, he once again acknowledged and proclaimed:

“I took Atatürk as my model.” For Atatürk was the first to rise up against the victors of the world, the first to crush injustice and make right prevail.

To have discerned, even then, the dwarf concealed within the seemingly gigantic victors of the world -that is what we call “X-ray vision”. And now Hitler, alongside us, says the same once again. (pp. 6-7)

Akşam, 28 Nisan 1939

Hitler’s admiration for Atatürk, and the extent to which he took Turkey’s experience -from the collapse of the Ottoman Empire through the National Struggle and into the Atatürk era- as a model, have been widely debated in Turkey, particularly since the publication of Stefan Ihrig’s Ataturk in the Nazi Imagination in 2014. For now, however, I shall not enter into that debate. I have not yet read Ihrig’s book. Moreover, to reach a judgement on so serious a subject, it would not be enough simply to read the book: one would also need to examine carefully the claims it advances and the responses made to them.

Here, I shall confine myself to the passage from Sevük quoted above.

“X-ray Vision” was published in Cumhuriyet on 24 December 1938. The Second World War had not yet begun. By then, however, the character of Hitler and the regime he had established was no longer a secret, even to those who did not follow politics closely. The Nazi dictatorship had eliminated political opposition, abolished the trade unions, enacted the Nuremberg Laws depriving Jews of their rights as citizens, rapidly rearmed Germany and remilitarised the Rhineland. Austria had been annexed in March 1938; in September, with the approval of Britain and France at Munich, Czechoslovakia’s Sudetenland had been ceded to Germany. Only a few weeks before Sevük’s article appeared, the Kristallnacht pogrom had taken place: Jewish homes and businesses had been looted, synagogues set ablaze and tens of thousands of Jews deported to concentration camps.

In Sevük’s eyes, however, Hitler is not first and foremost the dictator responsible for all this, but a great statesman before whom “the victors of the world now presented themselves” and whose voice rings out more powerfully than any other across the globe. Hitler’s declaration that he had taken Atatürk as his model clearly pleases Sevük and even fills him with pride. Sevük laments the fact that such “valuable” testimony was not more widely known, either in Turkey or in the rest of the world.

This satisfaction is also connected to a broader sentiment that surfaces from time to time throughout the book. Sevük repeatedly emphasises the approval, esteem and admiration that Atatürk received from foreign statesmen, journalists and intellectuals. In his eyes, such attention is not merely a personal tribute to a single leader. In the figure of Atatürk, Turkey itself is gaining acceptance and respect in the world; in a sense, it is once again being “treated as a country that matters”.

The message Sevük wishes to convey to his reader may be summarised as follows: Look, Atatürk is not merely a leader whom we admire; the whole world acknowledges his greatness. He is restoring our country’s lost prestige. Turkey, in turn, can share in that prestige only insofar as it rallies behind him and does not stray from the path he has shown.

Atatürk’s personal prestige is thus directly identified with that of the country. Loyalty to Atatürk is transformed from allegiance to a particular leader or political programme into the very condition for the country to command respect in the world. In this conception, it is Atatürk who wins international esteem; the part assigned to the people is to stand behind him and share in the prestige he has secured.

It is precisely here that the special significance Sevük attaches to praise from Hitler lies. The more powerful and influential in the world the person offering the praise, the greater the prestige Atatürk -and, through him, Turkey- appears to acquire. Sevük therefore does not question the nature of the regime represented by the man offering that praise. Rather than casting doubt on Hitler’s words, his power makes them all the more valuable in Sevük’s eyes.

The expression “the victors of the world” is particularly significant here. By it, Sevük means the victors of the First World War and the post-war order they established. In his view, Atatürk had been the first to realise that these victors were not as powerful as they appeared, to rise up against them and ultimately to make right prevail. Hitler, in turn, was now forcing those same victors into retreat and thereby confirming the truth that Atatürk had discerned years earlier.

Sevük thus places Hitler’s moves -from the Rhineland through Austria to the Sudetenland- on the same historical trajectory as Atatürk’s struggle against the imperialist victors. He fails to see the vast social and political gulf between the two; he draws a parallel between a war of national liberation and Nazi Germany’s expansionism simply because both challenged the victors of the First World War. Hitler’s admiration for Atatürk is, in his eyes, powerful confirmation from outside of this supposed similarity.

We cannot, of course, infer from this passage that Sevük was aware of all Hitler’s policies and practices and individually approved of each one. Yet the fact that he could speak of Hitler with such admiration only a few weeks after Kristallnacht shows that the barbarity of the Nazi regime evidently carried no weight in his political judgement. Hitler’s praise is turned directly into yet another proof of Atatürk’s greatness, without any consideration of who it came from or what kind of regime that person represented.

Further research would be needed to determine how widespread Sevük’s perspective was among pro-regime intellectuals in Turkey in late 1938. For now, I do not wish to make any categorical generalisation. Nevertheless, the fact that these lines could appear in Cumhuriyet, one of the regime’s staunchest and most influential newspapers, suggests that this outlook was not peculiar to Sevük alone.

It is here that the article’s most striking irony emerges. Sevük calls Atatürk’s ability to discern in advance “the dwarf within the seemingly gigantic victors of the world” a form of “X-ray vision”. Yet when he himself looks at Hitler -who was driving Europe and the whole world towards catastrophe- he fails to see beyond the outward appearance of power and success.

Thus “X-ray Vision” unwittingly records a major blind spot in Sevük’s own vision -and at precisely the moment when the whole world had reached the brink of a terrifying abyss.

To be continued

17 Eylül 2026

İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (3)

“Röntgenli görüş”ün kör noktası: Hitler

BÖLÜM 1BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3

Siirt Milletvekili Mahmut Bey'in (Soydan), 1933'te Berlin'i ziyaretinde, Hitler'le yaptığı görüşmenin haberi (Milliyet, 16 Temmuz 1933).
Bir önceki bölümün sonunda, İsmail Habib Sevük’ün “Röntgenli Görüş” başlıklı yazısında yer alan ve ilk okuduğumda beni gerçekten şaşırtan bir pasaja döneceğimi söylemiştim. Sevük, bu yazısında Atatürk’ün ölümünün bütün dünyada yarattığı yankıyı anlattıktan sonra sözü Adolf Hitler’e getiriyor:

Dünya tek ağızdan adeta şöyle diyordu: “O yalnızca sizin değil, bizimdir de.” Büyük ölümün anısı, gezegeni çerçeveleyen hava gibi dünyayı kapladı.

Bütün dünya sözleri arasında, o matem zamanları, en çok Hitler’in itirafı üzerinde durmuştum. Alman devlet başkanı, beş yıl önce bizim merhum Siirt milletvekili Mahmut’u Berlin’de kabul ettiği zaman, “Yaptığım işe başlarken ve yapılan işin başarılacağına inanırken, hep sizin şefinizi kendime örnek aldım” demişti. Milliyet gazetesinin merhum başyazarı bu değerli tanıklığı gazetesinde o zaman, o yumuşak kalemiyle gösterişli bir sessizlik içinde yazdı ve değil ecnebilerin, bizden bile çoğumuzun haberi olmadı.

O zamanki Hitler yeniydi, o sözü söyleyebilirdi ve sözü tek bir Türk gazetesinde çıkacaktı. Fakat şimdiki Hitler? Dünya galiplerini ayağına getiren ve sesi artık dünya üzerinde en kuvvetli çıkan Hitler… Fakat bu sefer de samimiyetle ve yalnız bir Türk gazetesine değil, bütün dünyaya, beş yıl önce milletvekili Mahmut’a söylediği sözü hatırlatarak, tekrar itiraf ve ilan etti:

“Ben kendime Atatürk’ü örnek aldım.” Çünkü Atatürk dünya galiplerine karşı ilk şahlanan, haksızlığı ilk tepeleyip hakkı ilk muzaffer edendir.

Dev görünen dünya galiplerinin içindeki cüceyi, hem de o zaman, görmek; bizim “röntgenli görüş” dediğimiz şey. Bunu şimdi bizimle beraber Hitler de tekrar söylüyor. (s. 6–7)

Akşam, 28 Nisan 1939
Hitler’in Atatürk’e duyduğu hayranlık ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından Millî Mücadele’ye, oradan da Atatürk dönemine uzanan süreçte Türkiye’de yaşananları kendisine örnek alması, özellikle Stefan Ihrig’in 2014’te yayımlanan Ataturk in the Nazi Imagination adlı kitabından sonra Türkiye’de epeyce tartışıldı. Ancak ben şimdilik bu tartışmaya girmeyeceğim. Ihrig’in kitabını henüz okumadım. Üstelik böylesine ciddi bir konuda hüküm verebilmek için kitabı okumakla da yetinmeyip ortaya atılan iddiaları ve bunlara verilen karşılıkları dikkatle incelemek gerekir.

Burada kendimi Sevük’ün yukarıdaki satırlarıyla sınırlayacağım.

“Röntgenli Görüş”, Cumhuriyet gazetesinde 24 Aralık 1938’de yayımlanmış. O tarihte İkinci Dünya Savaşı henüz başlamamıştı. Ancak Hitler’in ve kurduğu rejimin niteliği, siyaseti yakından izlemeyenler için bile artık bir sır değildi. Nazi diktatörlüğü siyasal muhalefeti ortadan kaldırmış; sendikaları kapatmış; Yahudileri yurttaşlık haklarından mahrum bırakan Nürnberg Yasalarını çıkarmış; Almanya’yı hızla silahlandırmış ve Rheinland’ı yeniden askerîleştirmişti. Mart 1938’de Avusturya ilhak edilmiş, eylül ayında İngiltere ve Fransa’nın Münih’te verdiği onayla Çekoslovakya’nın Südet bölgesi Almanya’ya bırakılmıştı. Sevük’ün yazısından yalnızca birkaç hafta önce ise Kristal Gece pogromu gerçekleştirilmiş; Yahudilere ait evler ve iş yerleri yağmalanmış, sinagoglar yakılmış ve on binlerce Yahudi toplama kamplarına gönderilmişti.

Sevük’ün gözündeki Hitler ise bütün bunların faili olan bir diktatörden önce, “dünya galiplerini ayağına getiren” ve sesi dünyada herkesten güçlü çıkan büyük bir devlet adamıdır. Hitler’in Atatürk’ü kendisine örnek aldığını açıklaması onu açıkça memnun etmekte, hatta gururlandırmaktadır. Sevük, böylesine “değerli” bir tanıklığın hem Türkiye’de hem de dünyada yeterince bilinmemiş olmasına hayıflanıyor.

Bu memnuniyet, kitap boyunca zaman zaman karşımıza çıkan daha genel bir duyguya da bağlanıyor. Sevük, Atatürk’ün yabancı devlet adamları, gazeteciler ve aydınlar tarafından beğenildiğini, takdir edildiğini ve hayranlıkla karşılandığını özellikle vurguluyor. Atatürk’e gösterilen bu ilgi, onun gözünde yalnızca bir lidere yöneltilmiş kişisel bir övgü değildir. Atatürk’ün şahsında Türkiye de dünyada kabul edilmekte, saygı görmekte, bir bakıma yeniden “adam yerine konulmaktadır”.

Sevük’ün okuruna vermek istediği mesajı şöyle özetlemek mümkün: Bakın, Atatürk yalnızca bizim hayran olduğumuz bir önder değil; bütün dünya onun büyüklüğünü kabul ediyor. O, ülkemize kaybettiği itibarı yeniden kazandırıyor. Türkiye de ancak onun arkasında birleştiği ve gösterdiği yoldan ayrılmadığı ölçüde bu itibardan yararlanabilir.

Böylece Atatürk’ün kişisel itibarıyla ülkenin itibarı arasında doğrudan bir özdeşlik kuruluyor. Atatürk’e bağlılık, yalnızca belirli bir lidere veya siyasal programa bağlılık olmaktan çıkarılarak ülkenin dünyada saygın bir yere sahip olmasının koşulu haline getiriliyor. Bu bakışta uluslararası saygınlığı kazanan Atatürk’tür; halka düşen ise onun arkasında durmak ve kazandığı itibara ortak olmaktır.

Hitler’den gelen övgünün Sevük açısından taşıdığı özel önem de burada yatıyor. Övgünün sahibi ne kadar güçlü ve dünyada ne kadar etkiliyse, Atatürk’ün ve onun aracılığıyla Türkiye’nin kazandığı itibar da o kadar büyük görünmektedir. Bu nedenle Sevük, övgünün sahibinin nasıl bir rejimi temsil ettiğini sorgulamıyor; Hitler’in gücü, onun sözlerini kuşkulu hale getirmek bir yana, Sevük’ün gözünde daha da değerli kılıyor.

Buradaki “dünya galipleri” ifadesi özellikle önemli. Sevük bununla Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerini ve onların kurduğu savaş sonrası düzeni kastediyor. Ona göre Atatürk bu galiplerin göründükleri kadar güçlü olmadıklarını herkesten önce anlamış, onlara karşı başkaldırmış ve sonunda hakkı zafere ulaştırmıştı. Hitler de şimdi aynı galipleri gerileterek Atatürk’ün yıllar önce gördüğü gerçeği doğruluyordu.

Dolayısıyla Sevük, Hitler’in Rheinland’dan Avusturya’ya, oradan Südet bölgesine uzanan adımlarını, Atatürk’ün emperyalist galiplere karşı mücadelesiyle aynı tarihsel çizgi üzerine yerleştiriyor. İkisi arasındaki toplumsal ve siyasal uçurumu görmüyor; bir ulusal kurtuluş savaşıyla Nazi Almanyası’nın yayılmacılığını, her ikisi de Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerine meydan okuduğu için birbirine yaklaştırıyor. Hitler’in Atatürk’e hayranlığını da bu benzerliğin dışarıdan gelen güçlü bir teyidi sayıyor.

Sevük’ün Hitler’in bütün uygulamalarını bildiğini ve ayrı ayrı onayladığını elbette bu pasajdan çıkaramayız. Ancak Kristal Gece’den yalnızca birkaç hafta sonra Hitler’den böylesine hayranlıkla söz edebilmesi, Nazi rejiminin barbarlığının onun siyasal değerlendirmesinde hiçbir görünür ağırlık taşımadığını gösteriyor. Hitler’in övgüsü, övgünün sahibinin kim olduğu ve nasıl bir rejimi temsil ettiği sorgulanmadan, doğrudan doğruya Atatürk’ün büyüklüğünün bir başka kanıtına dönüştürülüyor.

Sevük’ün bu bakışının 1938 sonlarında Türkiye’deki rejim yanlısı aydınlar arasında ne ölçüde yaygın olduğunu ayrıca araştırmak gerekir. Şimdilik kesin bir genelleme yapmak istemiyorum. Bununla birlikte, bu satırların rejimin en sadık ve etkili gazetelerinden biri olan Cumhuriyet’te yayımlanabilmiş olması, Sevük’ün bakışının yalnızca kişisel bir tuhaflık olmadığını düşündürüyor.

Yazının en çarpıcı ironisi de burada ortaya çıkıyor. Sevük, Atatürk’ün “dev görünen dünya galiplerinin içindeki cüceyi” önceden görebilmesini “röntgenli görüş” olarak adlandırıyor. Oysa kendisi, Avrupa’yı ve bütün dünyayı felakete sürüklemekte olan Hitler’e bakarken yüzeydeki güç ve başarı görüntüsünün ötesini göremiyor.

“Röntgenli Görüş” başlıklı yazı, böylece farkında olmadan, Sevük’ün kendi görüşündeki büyük bir kör noktayı da kayda geçiriyor. Üstelik tam da bütün dünya korkunç bir uçurumun kenarına gelmişken.

Devam edecek

16 Eylül 2026

İsmail Habib Sevük’s Together with Atatürk (Atatürk’le Beraber) (2)

The capitalised “He”

PART 1 | PART 2 | PART 3

A photograph taken during Mustafa Kemal’s 1923 tour of the country, on which he was accompanied by Sevük in his capacity as a journalist. Tarsus, 18 March 1923.
In the first instalment of this series, I wrote that İsmail Habib Sevük was not only an exceptionally sincere and passionate voice of the National Struggle, but also an admirer of Atatürk through and through. As I read the book, one small but, to my mind, highly significant detail caught my attention: Sevük’s admiration shaped not only what he wrote and how he wrote it, but even his use of capitalisation.

When referring to Atatürk -or to Mustafa Kemal when recounting the years before the Surname Law- Sevük systematically capitalises the third-person singular pronoun o ("he"). Nor does he stop there: whenever a suffix is added to the pronoun, he sets it off with an apostrophe: O’nun, O’na, O’nu… (‘His’, ‘to Him’, ‘Him’…)

Throughout the book, I found only one instance in which onun (“his”) was printed with a lower-case initial. Given the remarkable consistency with which this convention is observed throughout the rest of the text, it is quite clear that this was a typographical error rather than a change in practice.

Let us take an example from the very first piece in the book. In his introduction to “X-Ray Vision”, an article published in Cumhuriyet on 24 December 1938, some six weeks after Atatürk’s death, Sevük writes:

For days and weeks, elegies were written on His (O'nun) death-our greatest national bereavement. (p. 3)

Under contemporary Turkish orthographic rules, this usage contains two distinct errors. According to the Turkish Language Association, the pronoun o, when used in place of a proper name, is not capitalised within a sentence. Nor is a suffix added to the pronoun separated from it by an apostrophe. The correct form is therefore not O’nun, but onun.

Yet what we are dealing with here is not a mere orthographic error. Sevük does not capitalise o by accident. He does so consciously and systematically, reserving this usage for one particular individual. When capitalisation and the apostrophe are used together, an ordinary pronoun is effectively transformed into a proper name. There is no longer any need even to mention Atatürk by name: the capitalised “He” is enough, on its own, to make clear who is meant.

I interpret this deliberate choice on Sevük’s part as both a written expression of his profound admiration for Atatürk and a way of investing him with a certain sanctity. Here, the capital letter is not merely an orthographic device, but also a mark of reverence and exaltation. Even the pronoun used for Atatürk cannot be the same as that used for ordinary mortals.

In fact, this deliberate orthographic choice tells us a great deal about the book’s overall approach. As I noted in the previous instalment, Mustafa Kemal is not just any historical figure in Sevük’s eyes. Nor is he a political leader whose decisions, ideas and actions should be examined and explained in their historical context-and criticised where necessary. Rather, he is a singular figure whose every word and deed is invested from the outset with a special significance. It could hardly be expected, then, that the pronoun referring to Mustafa Kemal would remain an ordinary “he”, like the one used for everyone else.

This approach has an important political consequence. When a historical process is presented as revolving around the will, genius and foresight of a single individual, its real social actors gradually disappear from view. The hundreds of thousands of people who took part in the National Struggle -workers, peasants, soldiers, local resistance organisations and conflicting social forces- recede into the background of the narrative, while at the centre of history stands a single individual who sees everything, thinks everything and does everything. To my mind, the capitalised “He” is a small but highly revealing symbol of this conception of history.

Still, to give Sevük his due, this usage was not unique to him. A brief search shows that the same practice can also be found in other texts published immediately after Atatürk’s death. One example appears in İsmet İnönü’s “Declaration to the Nation”, issued after Atatürk’s body was brought to Ankara and also reproduced in the 24 November 1938 issue of Servetifünun Uyanış:

In truth, His resting place is the heroic and faithful bosom of the Turkish nation, brimming with love for and pride in Him.

The same declaration also states that the creation of a modern state was “His chief concern”. It would seem, then, that the form O’nun, with its capital letter and apostrophe, had become part of the official language of mourning, at least in the immediate aftermath of Atatürk’s death.

More striking still is the title of a fifty-two-page book compiled by Vedat Ürfi Bengü and published by Resimli Ay Matbaası in 1939: "O"nun Ölümü Karşısında Samsun (Samsun in the Face of His Death). Atatürk’s name does not appear anywhere in the title. Nor was there any need for it: the capitalised O, all by itself, stood for Atatürk.

As I have said, I have not devoted the time to researching this question in depth. Yet even this brief survey was enough to confirm my initial impression: Sevük had not devised this practice himself. At least in the language of mourning and commemoration that emerged after Atatürk’s death, the capitalised O, together with the practice of setting off its suffixes with an apostrophe, had acquired a currency extending well beyond Sevük. Nor has this convention disappeared entirely over time. Even today, one may occasionally come across such expressions as O’nun düşünceleri (“His ideas”), O’nun gösterdiği yol (“the path He showed”) and the like in texts about Atatürk.

This brief and limited inquiry has left many unanswered-questions that continue to intrigue me.

Who first introduced this practice?

Was it already in use during Atatürk’s lifetime, or did it become widespread particularly within the language of mourning and exaltation that emerged after his death?

How widely was it adopted by newspapers and writers?

For how long was it in widespread use?

Why did it lose ground over time, and within which circles did it persist?

These are not questions that can be answered conclusively without a systematic survey of the newspapers and periodicals of the time. Who knows? Perhaps some of those reading this piece know the answer to at least one of them -or can point us towards further examples.

In the next instalment, we will return to the article entitled “X-Ray Vision” and examine a passage that genuinely struck me and took me quite by surprise when I first read it.

To be continued

15 Eylül 2026

İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (2)

Büyük harfle yazılan “O”

BÖLÜM 1BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3

Mustafa Kemal’in 1923’te çıktığı ve gazeteci olarak yanına Sevük’ü aldığı yurt gezisinden bir fotoğraf (18 Mart 1923, Tarsus).
Bu yazı dizisinin ilk bölümünde, İsmail Habib Sevük’ün yalnızca Millî Mücadele’nin son derece içten ve coşkulu bir sözcüsü değil, aynı zamanda tepeden tırnağa bir Atatürk hayranı olduğunu söylemiştim. Kitabı okurken dikkatimi çeken küçük, fakat bence oldukça anlamlı bir ayrıntı, bu hayranlığın Sevük’ün yalnızca ne anlattığını ve nasıl anlattığını değil, yazımını da belirlemesiydi.

Sevük, Atatürk’ten veya Soyadı Kanunu’ndan önceki yılları anlatırken Mustafa Kemal’den söz ettiğinde, üçüncü tekil kişi zamiri olan “o”yu sistematik biçimde büyük harfle yazıyor. Üstelik bununla da yetinmiyor; zamire bir ek geldiğinde eki kesme işaretiyle ayırıyor: “O’nun”, “O’na”, “O’nu”…

Kitap boyunca yalnızca bir yerde “onun” sözcüğünün küçük harfle yazıldığına rastladım. Metnin genelindeki son derece tutarlı uygulama dikkate alındığında, bunun bir tercih değişikliğinden çok dizgi hatası olduğu çok açık.

Örneği, kitaptaki ilk yazıdan verelim. Sevük, Cumhuriyet gazetesinde Atatürk’ün ölümünden yaklaşık bir buçuk ay sonra, 24 Aralık 1938’de yayımlanan “Röntgenli Görüş” başlıklı yazısı için kaleme aldığı sunuş paragrafında şöyle diyor:

En büyük milli matemimiz olan O’nun ölümüne, günlerce ve haftalarca mersiyeler yazıldı. (s. 3)

Bugünkü Türkçe yazım kuralları bakımından bu kullanımın iki ayrı yanlış içerdiğini belirtelim. Türk Dil Kurumuna göre özel bir adın yerine kullanılan “o” zamiri cümle içinde büyük harfle başlamaz. Zamire getirilen ek de kesme işaretiyle ayrılmaz. Dolayısıyla yazılması gereken “O’nun” değil, “onun”dur.

Ancak burada basit bir yazım yanlışından söz etmiyoruz. Çünkü Sevük “o”yu yanlışlıkla büyük harfle yazmıyor. Bunu bilinçli, sistemli ve belirli bir kişiye özgü bir uygulama olarak sürdürüyor. Büyük harf ve kesme işareti birlikte kullanıldığında sıradan bir zamir âdeta özel ada dönüştürülüyor. Atatürk’ün adını anmaya bile gerek kalmıyor: Büyük harfle yazılmış “O”, kimin kastedildiğini tek başına anlatmaya yetiyor.

Sevük’ün bu bilinçli tercihini, Atatürk’e duyduğu derin hayranlığın yazıya yansıması ve ona bir tür kutsiyet atfetme biçimi olarak yorumluyorum. Burada büyük harf yalnızca bir yazım işareti değil, aynı zamanda bir hürmet ve yüceltme işareti. Zamirin kendisi bile sıradan insanlardan söz ederken kullanılan zamirle aynı olamıyor.

Aslında bu bilinçli yazım tercihi, kitabın genel yaklaşımı hakkında bize hayli şey söylüyor. Önceki bölümde belirttiğim gibi, Sevük’ün gözünde Mustafa Kemal herhangi bir tarihsel kişilik değildir. Kararları, düşünceleri ve davranışları tarihsel koşullar içinde ele alınarak açıklanması ve gerektiğinde eleştirilmesi gereken bir siyasal önder de değildir. O, her sözüne ve her davranışına baştan özel bir anlam yüklenen benzersiz kişidir. Böyle olunca Mustafa Kemal’i gösteren zamirin de diğer insanlar için kullanılan sıradan bir “o” olarak kalması herhâlde düşünülemezdi.

Bu yaklaşımın siyasal bakımdan önemli bir sonucu var. Bir tarihsel süreç tek bir kişinin iradesi, dehası ve ileri görüşlülüğü etrafında anlatıldığında, o sürecin gerçek toplumsal özneleri giderek görünmez hâle gelir. Millî Mücadele’ye katılan yüz binlerce insan, işçiler, köylüler, askerler, yerel direniş örgütleri ve birbiriyle çatışan toplumsal güçler anlatının arka planına çekilir; tarihin merkezinde ise her şeyi gören, her şeyi düşünen ve her şeyi yapan tek bir kişi kalır. Büyük harfle yazılan “O”, bu tarih anlayışının küçük fakat son derece açıklayıcı bir simgesi gibi görünüyor bana.

Yalnız, hakkını teslim edelim: Bu kullanım Sevük’e özgü değilmiş. Yaptığım küçük bir araştırma aynı uygulamanın Atatürk’ün ölümünden hemen sonra başka metinlerde de karşımıza çıktığını gösteriyor. Örneğin İsmet İnönü’nün Atatürk’ün cenazesinin Ankara’ya getirilmesinin ardından yayımladığı ve 24 Kasım 1938 tarihli Servetifünun Uyanış dergisinde de yer alan “Millete Beyanname”de şu cümleler bulunuyor:

Hakikatte yattığı yer, Türk milletinin O’nun için aşk ve iftiharla dolu olan kahraman ve vefalı göğsüdür.

Aynı beyannamede Atatürk’ün çağdaş bir devlet kurmasının “O’nun başlıca kaygısı” olduğu da söyleniyor. Demek ki büyük harfli ve kesme işaretli “O’nun”, en azından Atatürk’ün ölümünden hemen sonra resmî yas dilinin de bir parçası hâline gelmişti.

Daha da ilginci, Vedat Ürfi Bengü tarafından hazırlanan ve 1939’da Resimli Ay Matbaası tarafından yayımlanan 52 sayfalık bir kitabın başlığının "O"nun Ölümü Karşısında Samsun olması. Burada Atatürk’ün adı başlıkta yer almıyor. Buna gerek de duyulmuyor: Büyük harfle yazılan “O”, tek başına Atatürk anlamına geliyor.

Dediğim gibi, bu konuda zaman harcayıp derinlemesine bir araştırma yapmış değilim. Ancak bu kısa tarama bile ilk tahminimi doğrulamaya yetti: Sevük bu uygulamayı kendi başına icat etmiş değildi. Büyük harfle yazılan “O” ve bu zamire getirilen eklerin kesme işaretiyle ayrılması, en azından Atatürk’ün ölümünü izleyen dönemin yas ve anma dilinde Sevük’ü aşan bir kullanım kazanmıştı. Üstelik bu alışkanlık zaman içinde bütünüyle ortadan kalkmış da değil. Bugün bile Atatürk hakkında yazılan metinlerde “O’nun düşünceleri”, “O’nun gösterdiği yol” ve benzeri ifadelere zaman zaman rastlamak mümkün.

Bu kısa ve sınırlı araştırmanın cevaplayamadığı ve aklıma takılan çok sayıda soru var.

Bu uygulamayı ilk başlatan kimdi?

Atatürk henüz hayattayken de kullanılıyor muydu, yoksa özellikle ölümünün ardından oluşan yas ve yüceltme dili içinde mi yaygınlaştı?

Gazeteler ve yazarlar arasında ne ölçüde benimsendi?

Yaygın kullanım dönemi ne kadar sürdü?

Zamanla neden geriledi ve hangi çevrelerde yaşamaya devam etti?

Bunlar, dönemin gazete ve dergilerini sistemli biçimde taramadan kesin olarak cevaplanabilecek sorular değil. Kim bilir, belki bu yazıyı okuyanlar arasında bunlardan en az birinin cevabını bilen veya bizi yeni örneklere götürebilecek olanlar vardır.

Bir sonraki bölümde yine “Röntgenli Görüş” başlıklı yazıda yer alan, ilk okuduğumda beni gerçekten çarpan ve hayli şaşırtan bir pasaja bakacağız.

Devam edecek

14 Eylül 2026

İsmail Habib Sevük’s Together with Atatürk (Atatürk’le Beraber) (1)

“Let us see what the Pasha will do”

PART 1 | PART 2 | PART 3

I read books according to a fairly systematic plan. Yet I do not want to become confined within this system of my own making or allow it to tie my hands completely. For this reason, I treat the time I set aside for reading before going to sleep as a kind of “free reading hour”. I place no restrictions on the subject matter of the books I read during that time. These are books I have bought thinking, “I ought to read this one as well”, but which fall outside the reading plans I have drawn up.

The latest book I read during these free reading hours was İsmail Habib Sevük’s Together with Atatürk (Atatürk’le Beraber). The book was prepared for publication by Lütfü Tınç. My copy is the tenth printing, published by Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Let me make one thing clear at the outset: in this series of articles, I shall not attempt to offer a comprehensive assessment of the book. I make no claim to compare Sevük’s account with historical sources, examine the book’s literary qualities or explore every aspect of the author’s intellectual trajectory during the National Struggle and the Republican period. I shall simply quote a number of passages that I found important, interesting or worthy of discussion as I read the book, and share with you the thoughts they prompted in me.

What will emerge, then, is not so much a tightly structured book review, with its beginning and end mapped out in advance, as a loosely woven series of articles. Let us begin, then, not with the book itself but with the foreword.

An unsupported assertion and an unfortunate error in a name

In his twelve-page foreword, entitled “İsmail Habib Sevük’s Articles on Atatürk”, Lütfü Tınç states that Orhan Koçak described Sevük in one of his articles as “the most sincere voice of the National Struggle” (p. xvii).

Yet Tınç provides no source for this quotation. In which of his articles did Orhan Koçak use this phrase, and in what context? Where and when was the article published? Where should a reader wishing to read Koçak’s assessment in full look for it? The foreword tells us none of this.

Of course, there is no point in treating every failure to provide a source as a major scholarly scandal. Yet when the book in question has reached its tenth printing and is published by a well-resourced publishing house, one cannot help but pause. It is strange that no editor or attentive reader should have noticed this omission over the course of the previous nine printings. If it was noticed, why it was not rectified is another question.

At the end of the foreword, an even more unfortunate error awaits us: the name of Lütfü Tınç, who prepared the book for publication, appears in capital letters as “LÜTFÜ TUNÇ”. One cannot help thinking that it would perhaps have been rather optimistic to expect an editorial process that failed to notice even that the name of the person who wrote the foreword was wrong to pick up a quotation for which no source was given.

Even so, there is no reason to become unduly sceptical. Orhan Koçak did, in all likelihood, make such an observation about Sevük. Moreover, as someone who has so far read only this one book by Sevük, I have no objection to the assessment attributed to Koçak. The İsmail Habib Sevük we encounter in Together with Atatürk is indeed a remarkably sincere, passionate and enthusiastic voice of the National Struggle.

İsmail Habib Sevük

I would, however, like to make a small addition to this description: Sevük is not only one of the most sincere voices of the National Struggle but also an admirer of Atatürk through and through. Naturally, in his accounts of the years before the Surname Law, this admiration is directed towards Mustafa Kemal.

I am not saying that he “regards Mustafa Kemal as being in the right”, “appreciates him” or “supports him”; I deliberately use the word “admirer”. For the attitude we encounter in the book goes far beyond discussing the reasons behind particular historical decisions and concluding that they were correct. Whatever Mustafa Kemal does, Sevük regards it as the best possible course of action. Whatever he says, Sevük regards it as the best possible thing that could be said.

When he becomes angry, his anger is justified, measured and appropriate; when he remains calm, his composure demonstrates the extraordinary self-command of a great statesman. If he persists in an idea, this is proof of his foresight; if he changes his mind, it shows that he has grasped the new circumstances before anyone else. When he needs to act harshly, his harshness is praiseworthy; when he needs to act gently, his gentleness is equally worthy of praise. In short, even two wholly contradictory forms of behaviour can be equally right and admirable when it is Mustafa Kemal who displays them.

Without labouring the point any further, we may sum up Sevük’s approach by slightly adapting the famous lines of Erzurumlu İbrahim Hakkı:

“Let us see what the Pasha will do-
Whatever he does is well done!”

Admiration of such intensity made the book all the more interesting to me. Of course, I cannot say that this admiration lent Sevük’s narrative vitality or, at times, great literary power. Sevük is certainly no detached observer seeking to understand and explain the historical figure before him. He looks at the man he admires and describes almost everything he sees through the lens of that admiration. Yet the very attitude that makes the book interesting also made it, for me, almost intolerable at times. As a reader, I could never feel any affinity with Sevük or warm to him. I am sure that, as a writer, he would not have been particularly troubled by so great a distance between himself and a reader like me.

Even so, this does not make the book any less worth reading today. On the contrary, it makes the book an interesting historical document in its own right. We should remember that Sevük not only tells us about Mustafa Kemal but also shows us how one of the intellectuals of the period viewed him. In other words, how Sevük tells his story deserves historical scrutiny just as much as what he tells us.

The passages I shall quote in subsequent instalments are worth reading in this light too.

To be continued

13 Eylül 2026

İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (1)

“Görelim Paşam ne eyler?”

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3

Belli bir plan çerçevesinde, oldukça sistemli biçimde kitap okuyan biriyim. Fakat kendi kurduğum bu sistemin içine sıkışıp kalmak, onun elimi kolumu tamamen bağlamasına izin vermek de istemiyorum. Bu nedenle akşamları uyumadan önce kitap okumaya ayırdığım zamanı bir tür “serbest okuma saati” olarak değerlendiriyorum. O saatlerde okuyacağım kitaplar için herhangi bir konu sınırlamam yok. “Şu kitabı da okusam iyi olur” diye düşünüp aldığım, fakat hazırladığım okuma planlarının dışında kalan kitaplar bunlar.

Bu serbest okuma saatlerinde en son İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber adlı kitabını okudum. Kitabı yayına Lütfü Tınç hazırlamış. Elimdeki nüsha, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan onuncu baskı.

Baştan belirteyim: Bu yazı dizisinde kitabın bütünsel bir değerlendirmesini yapmaya çalışmayacağım. Sevük’ün anlattıklarını tarihsel kaynaklarla karşılaştırmak, kitabın edebî özelliklerini incelemek ya da yazarın Millî Mücadele ve Cumhuriyet dönemindeki düşünsel serüvenini bütün yönleriyle ele almak gibi bir iddiam yok. Yalnızca okurken önemli, ilginç veya tartışmaya değer bulduğum bazı pasajları aktaracak ve bunların bende uyandırdığı düşünceleri sizlerle paylaşacağım.

Dolayısıyla ortaya sıkı bir sistematiğe sahip, başı sonu önceden belirlenmiş bir kitap incelemesinden çok, gevşek dokulu bir yazı dizisi çıkacak. Gelin işe kitabın kendisinden önce sunuş yazısıyla başlayalım.

Kaynağı verilmeyen bir saptama ve talihsiz bir isim hatası

Lütfü Tınç, “İsmail Habib Sevük’ün Atatürk Makaleleri” başlıklı on iki sayfalık sunuş yazısında, Orhan Koçak’ın bir makalesinde Sevük’ü “Milli [sic] Mücadele’nin en içten sözcüsü” olarak andığını belirtiyor (s. xvii).

Ne var ki Tınç bu alıntının kaynağını göstermiyor. Orhan Koçak bu ifadeyi hangi yazısında, hangi bağlamda kullanmış? Yazı nerede ve ne zaman yayımlanmış? Merak edip Koçak’ın değerlendirmesinin tamamını okumak isteyen bir okur nereye bakmalı? Bunları sunuş yazısından öğrenemiyoruz.

Elbette her kaynak gösterme eksikliğini büyük bir bilimsel skandal gibi sunmanın anlamı yok. Fakat söz konusu olan onuncu baskısını yapmış ve maddi imkânları geniş bir yayınevinden çıkmış bir kitap olunca insan ister istemez duraksıyor. Önceki dokuz baskı boyunca hiçbir editörün veya dikkatli okurun bu eksikliği fark etmemiş olması tuhaf. Fark edilmişse de bu eksikliğin neden giderilmediği ayrı bir soru.

Sunuşun sonunda bizi bundan daha da talihsiz bir hata bekliyor: Kitabı yayına hazırlayan Lütfü Tınç’ın adı büyük harflerle “LÜTFÜ TUNÇ” olarak yazılmış. İnsan ister istemez şöyle düşünüyor: Sunuş yazısını kaleme alan kişinin adının bile yanlış yazıldığını fark etmeyen bir yayın denetiminin, kaynağı belirtilmemiş bir alıntıyı fark etmesini beklemek herhâlde biraz iyimserlik olurdu.

Yine de aşırı şüpheciliğe kapılmamızı gerektiren bir durum yok. Orhan Koçak büyük olasılıkla Sevük hakkında gerçekten böyle bir saptama yapmıştır. Üstelik Sevük’ün bugüne kadar yalnızca bu kitabını okumuş biri olarak, kendisine atfedilen değerlendirmeye benim de itirazım yok. Atatürk’le Beraber’de karşımıza çıkan İsmail Habib Sevük, Millî Mücadele’nin gerçekten de son derece içten, heyecanlı ve coşkulu bir sözcüsüdür.

İsmail Habib Sevük
Ancak ben bu tanıma küçük bir ek yapmak istiyorum: Sevük yalnızca Millî Mücadele’nin en içten sözcülerinden biri değil, aynı zamanda tepeden tırnağa bir Atatürk hayranıdır. Elbette bu hayranlık, Soyadı Kanunu’ndan önceki yılları anlattığı metinlerde Mustafa Kemal’e yönelir.

“Haklı bulur”, “takdir eder” veya “destekler” demiyorum; özellikle “hayranıdır” diyorum. Çünkü kitapta karşılaştığımız tutum, belirli tarihsel kararların gerekçelerini tartışarak bunları doğru bulmanın hayli ötesine geçiyor. Mustafa Kemal ne yaparsa yapsın, Sevük’ün gözünde yapılabilecek en doğru şeyi yapmıştır. Ne söylerse söylesin, söylenebilecek en doğru sözü söylemiştir.

Sinirlendiğinde öfkesi haklı, ölçülü ve yerindedir; sakin kaldığında sükûneti büyük bir devlet adamının üstün iradesini gösterir. Bir düşüncesinde ısrar ederse bu onun ileri görüşlülüğünün kanıtıdır; düşüncesini değiştirirse yeni koşulları herkesten önce kavradığını gösterir. Sert davranması gerektiğinde sertliği, yumuşak davranması gerektiğinde yumuşaklığı övgüye değerdir. Kısacası, birbirine bütünüyle zıt iki davranış bile Mustafa Kemal tarafından sergilendiğinde aynı ölçüde doğru ve hayranlık uyandırıcı olabilir.

Lafı daha fazla uzatmadan, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ünlü dizelerini biraz değiştirerek Sevük’ün yaklaşımını şöyle özetleyebiliriz:

“Görelim Paşam ne eyler?
Neylerse güzel eyler!”

Bu ölçüde güçlü bir hayranlık kitabı benim için daha ilginç hâle getirdi. Elbette bu hayranlığın Sevük’ün anlatımına canlılık ve yer yer büyük bir edebî güç kazandırdığını söylemem mümkün değil. Sevük, karşısındaki tarihsel kişiliği anlamaya ve açıklamaya çalışan mesafeli bir gözlemci değil kesinlikle. Hayran olduğu kişiye bakıyor ve gördüğü hemen her şeyi bu hayranlığın içinden anlatıyor. Ne var ki kitabı ilginç kılan bu tutum, onu benim için aynı zamanda yer yer çekilmez hâle de getirdi. Dolayısıyla okur olarak Sevük’e bir türlü yaklaşamadım ve ısınamadım. Eminim o da yazar olarak benim gibi bir okurla arasında böylesine uzun bir mesafe bulunmasından pek rahatsız olmazdı.

Yine de bu durum kitabı bugün için okunmaya değer olmaktan çıkarmıyor. Tersine, onu kendi başına ilginç bir tarihsel belge hâline getiriyor. Sevük’ün bize yalnızca Mustafa Kemal’i anlatmadığını, aynı zamanda dönemin aydınlarından birinin Mustafa Kemal’e nasıl baktığını da gösterdiğini unutmamak gerekiyor. Başka bir deyişle, kitapta anlatılanlar kadar anlatma biçimi de tarihsel incelemenin konusu olmayı hak ediyor.

Bundan sonraki bölümlerde aktaracağım pasajları biraz da bu gözle okumakta yarar var.

Devam edecek