26 Nisan 2026

Çeviri:

Arjantin: İşçilerin ve Öğrencilerin Küba ile Bağımsız Dayanışma Kampanyası

19 Nisan 2026

Aşağıda, Arjantin solunun önde gelen örgütleri tarafından 19 Nisan’da başlatılan İşçilerin ve Öğrencilerin Küba ile Bağımsız Dayanışma Kampanyası’nın yayımladığı çağrı metninin Türkçe çevirisi yer almaktadır.

* * *

Yankee emperyalizminin onlarca yıldır Küba’yı boğmak için uyguladığı abluka, Donald Trump hükümetinin aldığı canice önlemlerle daha da ağırlaştırıldı; üçüncü ülkeler, adaya petrol sağlamamaları için tehdit edildi.

Gezegenimiz sanki Yankee emperyalizminin sömürge alanıymış gibi, bu gangstervari emperyalist dayatma, Küba’yı kuşatma altına alarak Küba hükümetini ya teslim olmaya ya da karşı-devrime kapı aralayacak çaresiz bir toplumsal patlamayla karşı karşıya kalmaya zorlamayı amaçlıyor.

Sheinbaum, Lula ve Petro’nun ‘ilerici’ hükümetleri, Trump ve Marco Rubio’nun emirlerine boyun eğerek petrol göndermeyi durdurdular; oysa Küba’nın ağır enerji kriziyle başa çıkabilmek için her şeyden önce gerçekten ihtiyaç duyduğu şey petroldür.

Küba’ya aylardır tek bir damla petrol bile ulaştırılmadı.

Küba’ya yönelik bu kuşatma, Filistin’e karşı yürütülen soykırımcı savaş, Nicolás Maduro’nun kaçırılması ve yerine Delcy Rodríguez’in kukla hükümetinin geçirilmesi ya da İran’a karşı savaş gibi, Yankee emperyalizminin küresel ölçekte hegemonyasındaki gerilemeyi tersine çevirmeye dönük saldırısının bir parçasıdır.

Bu saldırı bağlamında, tüm Latin Amerika’yı Yankee emperyalizminin sömürge mandası hâline getirme politikasının parçası olarak Küba’yı yeniden sömürgeleştirmeyi amaçlıyorlar.

Küba hükümetini, onun piyasa reformları programını ve Küba için bir çözüm olarak lüks turizmin teşvik edilmesini; ayrıca bu politikanın eşitsizliği artıran ve Küba emekçi halkının kazanımı olan sosyal hizmetleri aşındıran etkilerini eleştiriyoruz.

Ülkenin bürokratik ekonomik ve siyasi yönetimini, emekçi çoğunluğun durumunu kötüleştirip onları her alanda bürokratik baskıya maruz bıraktığı için eleştirdiğimiz gibi, Kübalı işçilerin ve Küba halkının hakları için gösteri yapma hakkını da savunuyoruz. Ancak bu, çözümün Küba’nın Yankee emperyalizmi tarafından yeniden sömürgeleştirilmesinde ya da canice ablukayı destekleyen Miami parazitlerinin iktidara gelmesinde olmadığını gözden kaçırdığımız anlamına gelmez.

Çözüm, okuma yazma bilmemenin, veremin ve büyük toprak mülkiyetinin hüküm sürdüğü eski Küba’ya geri dönmek değildir.

Çözüm, baş lobiciliğini bizzat Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun yaptığı Miami solucanlarının işletmelerini yeniden tesis etmek değildir.

Çözüm, yeniden Yankee emperyalizminin genelevi ve kumarhanesi hâline gelmek değildir.

Çözüm, Küba’nın bağımsızlığını savunmaktır; bu bağımsızlık ancak ekonomiyi demokratik biçimde planlayan gerçek bir işçi sınıfı hükümeti tarafından güvence altına alınabilir.

Yankee emperyalizminin Küba’yı yeniden sömürgeleştirmesi, Küba işçi sınıfının çektiği sıkıntıları ve uğradığı haksızlıkları yalnızca daha da ağırlaştıracaktır!

Küba’nın emekçi halkı kendi kaderini kendisi belirlemelidir.

Kahrolsun Küba’ya yönelik emperyalist Yankee ablukası! 

Latin Amerika hükümetlerini, özellikle de Sheinbaum, Lula ve Petro hükümetlerini, Trump’ın emirlerine karşı gelerek Küba’ya petrol göndermeye zorlayalım!

Küba’nın kaderini belirleme hakkı yalnızca Küba’nın emekçi halkına aittir!


Kampanyanın koordinasyonunu üstlenen örgütler:

Sosyalist İşçi Partisi
Sosyalist Sol
İşçi Partisi
Yeni MAS
Devrimci İşçi Akımı
Kendi kaderini tayin ve özgürlük
Sosyalist İşçi Örgütü

Kaynak: Argentina: Campaña Independiente de Solidaridad Obrera y Estudiantil con Cuba, Comunistas Cuba

Ayrıca bkz.:

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir” 

Küba ekonomisinin çöküşü 

Balseros’tan bugüne: Küba halkının bitmeyen krizi

24 Nisan 2026

Çeviri:

Esteban Volkov’un kızı Patricia Volkov anlatıyor

Yukarıdaki kısacık video, Lev Trotskiy’in ailesinin (Bronştayn ailesinin), Meksika ile Rusya arasında parçalanmış trajik geçmişine kısaca değiniyor. 

Siyasete ister karışmış olsun ister karışmamış, Trotskiy’in akrabası olmak, Stalin’in bu insanlardan intikam alması için yeterli sebepti. Bronştayn ailesinin üyelerini on yıllar boyunca izleyen dehşetin sonu bir türlü gelmedi. 

Ailenin hayatta kalan ve dünyanın farklı köşelerine dağılmış üyeleri, Sovyetler Birliği’nde Stalinist rejimin ölüm döşeğine düştüğü 1988 yılında, Fransız devrimci Marksist tarihçi Pierre Broué ile Meksika’da ressam olarak yaşayan Victor Serge’in oğlunun çabaları sayesinde yeniden temas kurabildi. (Bkz. Alain Brossat, Bronştayn Ailesi’nin trajedisi.) 

Videoda konuşan Dr. Patricia Amalia Volkov-Fernández, 1957 doğumlu Meksikalı bir hekim. Trotskiy’in torunu Esteban Volkov’un dört kızından biri, yani Trotskiy’in büyük torunu. Patricia Volkov-Fernández, Meksika’da HIV/AIDS ve hastane enfeksiyonlarının kontrolü alanında önde gelen uzmanlardan biri olarak kabul ediliyor. 

Agencia EFE tarafından 4 Haziran 2016’da yayımlanan bu kayıt, [*] Patricia Volkov-Fernández’in tanıklığı üzerinden, Stalinist baskıların Bronştayn ailesinde açtığı derin ve kuşaklar boyu süren etkileri kişisel ve somut bir düzlemde gözler önüne seriyor. 

Aşağıda Patricia Volkov’un İspanyolcadan İngilizceye otomatik çeviriyle aktarılmış sözlerinin Türkçe çevirisi yer alıyor.

Babam [Esteban Volkov], Lev Trotskiy’in torunudur. Büyük büyükbabam Ramón Mercader tarafından öldürülmeden kısa bir süre önce Meksika’ya gelmişti. Şunu söyleyebilirim ki bu, hayatımı bütünüyle belirleyen bir şey oldu. Çünkü biz küçükken, Trotskiy’in öldürüldüğü evde yaşıyorduk; hemen yanında. Babam o evi hep korudu ve Trotskiy’in çalışma odası da onun bıraktığı hâliyle muhafaza edildi.

Bugün binlerce, on binlerce insanın yaşadığı siyasî baskıyı biliyoruz. Ama sanırım özellikle babamın ailesi bu baskıdan en ağır şekilde etkilenenlerden biri oldu. Belki en çok etkilenen diyemem ama çok, çok ağır bir biçimde ve son derece acımasızca etkilendiler.

Bence o, hayatı boyunca insanların koşullarını iyileştirmek için mücadele etmiş biriydi. Sürekli devrim fikrine inanıyordu ve tek ülkede sosyalizm anlayışına inanmıyordu. Sanırım bizim hayatımızı en çok etkileyen şeylerden biri “hakikat duygusu” oldu. Evet, hakikat duygusu. Çünkü ailemizde hep şu iz kaldı: Tarihi nasıl çarpıtabilirsiniz? Fotoğrafları nasıl tahrif edebilirsiniz, insanları nasıl fotoğraflardan silip yerine başkalarını koyabilirsiniz?

Bu yüzden önemli olan, her zaman gerçeği belgeleyen dokümanlara sahip olmaktır.

[*] EFE, kendi kurumsal tanıtımına göre İspanyolca dünyanın önde gelen haber ajansı ve küresel ölçekte faaliyet gösteren büyük bir multimedya haber kuruluşudur.

23 Nisan 2026

Brezhnev’s final months:

The scandal in Baku (2)  

PART 1 | PART 2

A scene from the official welcoming ceremony in Baku in 1982.
After becoming head of the Azerbaijani Communist Party in 1969, Heydar Aliyev went on to rule the country for many years almost as though it were his own personal fiefdom. The extravagant display of sycophancy he staged during Brezhnev’s 1982 visit was, beyond doubt, not merely the product of a personal weakness of character.

The talk of “historic days” surrounding an empty official visit, the displays of national dancing, the flag-waving crowds lined up for miles along the route, and the exaggerated protocol more befitting the visit of a foreign head of state - all this was far more than the product of a tasteless fondness for ostentation. The real aim was to make oneself visible to the ageing leader in decline by offering up loyalty through the most extravagant gestures, to score points against rivals - including by eclipsing another Soviet republic regarded as a rival, even an enemy - and to consolidate one’s political standing and privileges in Moscow’s eyes. Among senior Stalinist officials, competition for office, influence and bureaucratic privilege, together with the intrigues that accompanied it, was one of the regime’s enduring features.

Aliyev, as a Stalinist political operator who knew the rules of this game all too well, squandered the country’s resources in order to stage a political spectacle that was lavish in form but utterly impoverished in substance.

The tragic thing was this: everyone, according to his place in the hierarchy, played his allotted part in this charade, more or less well. But by the early 1980s, very few people were left in the Soviet Union who still took part in it with any genuine belief. Just think of those who repeatedly broke into thunderous applause for a leader who could barely even read the text placed in front of him. Do you suppose there was even a single person among them who sincerely believed that what was being said truly deserved such applause, and that there was nothing - to put it mildly - odd about the whole spectacle?

Video footage from Brezhnev’s 1982 visit to Baku. Click on the image to watch the video.
In his diary, Chernyaev asked the following question about Aliyev in a tone of anger and disgust: “Is he just an idiot, or is he so cynical?” As a senior Stalinist apparatchik, Chernyaev’s indignation was directed above all at the fact that Aliyev had taken sycophancy and toadying towards the leader to grotesque excess. I very much doubt that he would have objected to a more “reasonable” degree of obsequiousness.

On the other hand, there was another side to the coin. Stalinist bureaucrats at the head of the Soviet republics could, amid the arbitrariness of a repressive police-state regime, find themselves exposed to risks that were sometimes more or less foreseeable and at other times wholly unexpected. Moreover, such risks could at times have devastating consequences.

An anecdote recounted by the journalist Murat Yetkin in his book Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı (A Book of Intrigues for the Curious), in connection with Brezhnev’s 1982 visit to Baku, allows us to see the other side of the coin. Aliyev told Yetkin, during the latter’s years at NTV, how Brezhnev’s 1982 visit to Baku had placed both him and his family in a dangerous situation. What Aliyev told Yetkin reveals the world of fear, panic and intrigue that lay behind this spectacle, which Chernyaev had observed from his own vantage point at the summit of the Kremlin bureaucracy.

Yetkin relates the story in his book as follows:

(…) Brezhnev decided to pay a visit to Azerbaijan.

In fact, this was a trip for which Aliyev had long been lobbying; the Soviet leader was to come not to Armenia, but once again to Azerbaijan, even though he had already visited it before.

But the decision came at a moment when Moscow was in turmoil.

When the plane from Moscow landed in Baku on 24 September 1982, an even more alarming picture emerged: Brezhnev’s health had deteriorated badly, and he had all but turned into a living corpse.

Aliyev’s wife, Zarifa, was an ophthalmologist, a physician. The moment she saw Brezhnev coming down the steps of the plane, she whispered in Aliyev’s ear: “Get rid of him at once - send him back. He mustn’t die here.”

Aliyev was thunderstruck.

The visit had in fact been planned to last a week, but Aliyev was hoping to stretch it out to ten days, thereby enhancing his standing in Moscow; sending Brezhnev back immediately was out of the question.

But if Brezhnev were to die in Baku, Aliyev could hardly explain it away either by pointing to his age - he was already over eighty [*] - or to the disastrous state of his health. Yuri Andropov, then head of the KGB and later to become leader of the Soviet Union, was his patron, but Aliyev had many enemies in Moscow, not least because he had risen to the top from a Muslim republic. In the intrigue-ridden world of the Kremlin, he would have been held directly responsible for Brezhnev’s death, perhaps even branded an enemy of the people and punished with the utmost severity.

“I began by shortening the programme,” Aliyev recalled in his bunker, furnished like some prehistoric cave. Using Brezhnev’s steadily worsening health as a pretext, he had managed, little by little, to cut the visit in half. Each passing day worked against him.

At last, the day of departure came. Brezhnev and his wife were seen off onto the plane at Baku Airport; farewells were waved, and the aircraft took off. But the Aliyev family did not return home. They remained at the airport.

As Brezhnev’s plane was taking off, another aircraft had already moved into position at the end of the runway and was waiting there with its engines running.

It was a military aircraft kept ready to spirit the Aliyev family off to Turkey.

For the Aliyevs, Brezhnev’s flight from Baku to Moscow must have felt endless. For if the Soviet leader were to die on the journey back, all fingers would once again be pointed at Aliyev, and he would be accused of plotting Brezhnev’s assassination. (…)

At last, a message arrived from one of Abid Sharifov’s men stationed at Moscow Airport: “They landed safely.” Reassured by this news, they still did not return home, but continued to wait at the airport. A second message then came through, saying that the Brezhnevs had entered the official residence in Moscow; only then was responsibility no longer the Azerbaijanis’.

“We breathed a sigh of relief,” Aliyev said. “Only then did we return home. Otherwise, we were off to Turkey.”

Aliyev - who had worked for years for the Soviet secret police, the KGB, slipping secretly into Trabzon, Erzurum and who knows where else on espionage missions, and who had gone on to serve on the twelve-member Politburo, [**] the Soviet Union’s highest ruling body - found himself reduced to making plans to seek refuge in Turkey, fearing that if Brezhnev were to die of natural causes, he would nevertheless be accused of being involved in a murder plot. (Murat Yetkin, Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, Doğan Kitap, 7th edn, October 2017, Istanbul, pp. 200-202)

Brezhnev’s condition during his visit to Baku was, in fact, something of a metaphor for the state of the Soviet Union at the time. There was a leader who was physically struggling even to remain on his feet, and around him a vast bureaucracy constantly manoeuvring to preserve the status quo, its own position and its material privileges.

That a powerful figure like Aliyev - with a KGB background and having risen all the way to the Politburo - could feel so vulnerable in the face of the mere possibility that an elderly and gravely ill leader might die of natural causes while visiting his republic is particularly significant, because it reveals the climate of mistrust that prevailed among senior bureaucrats.

Perhaps the most ironic aspect of the story is that, in his desperation, Aliyev thought of Turkey as a safe haven. For years, he had conducted intelligence operations against Turkey, regarding it as an “ideological enemy” and a field of operations. Yet this former KGB general and senior Soviet bureaucrat, at his moment of greatest peril, imagined Turkey as a way out. Aliyev’s confession, made years later, is especially instructive in that it shows how, in the final period of the Stalinist regime in the Soviet Union, fear and hypocrisy, spectacle and paranoia, were intertwined at the very summit of the bureaucracy.

[*] Murat Yetkin describes Brezhnev at that point as “over eighty”; however, Brezhnev was born in 1906. He was therefore in fact 75 years old in September 1982.

[**] Yetkin’s reference to a “twelve-member Politburo” is not entirely accurate. The membership of the Soviet Politburo was not fixed; before 1990, it generally consisted of around 12 to 15 full members and 5 to 8 candidate members. In the Politburo elected after the 26th Party Congress in 1981, there were 14 full members and 8 candidate members. Moreover, at the time of Brezhnev’s visit to Baku in September 1982, Heydar Aliyev was not yet a full member of the Politburo but, since 1976, a candidate member. He was elevated to full membership only on 22 November 1982.

Concluded

22 Nisan 2026

Brejnev’in son ayları: 

Bakü’de yaşanan skandal (2)

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

1982’de Bakü’de düzenlenen resmî karşılama töreninden bir görüntü.
1969 yılında Azerbaycan Komünist Partisi’nin başına geçen ve ülkesini uzun yıllar adeta kendi şahsî egemenlik alanı gibi yöneten Haydar Aliyev’in, Brejnev’in 1982’deki ziyareti sırasında sergilediği abartılı dalkavukluk gösterisi, basit bir karakter zaafının sonucu değildi hiç kuşkusuz.

İçi boş bir resmî ziyaret için yapılan “tarihî günler” edebiyatı, millî dans gösterileri, güzergâh boyunca kilometrelerce dizilmiş bayraklı kalabalıklar, yabancı bir devlet başkanının ziyaretini andıran abartılı protokol… Bütün bunlar, zevksiz bir gösteriş merakının ürünü olmaktan çok daha fazlasıydı. Asıl amaç, çökmekte olan yaşlı lidere en abartılı jestlerle sadakat sunarak kendini görünür kılmak, rakipleri karşısında puan toplamak (buna rakip, hatta düşman gözüyle bakılan bir diğer Sovyet cumhuriyetini gölgede bırakmak da dâhildi), Moskova nezdinde siyasî konumunu ve ayrıcalıklarını tahkim etmekti. Stalinist üst düzey yöneticiler arasında makam, nüfuz ve bürokratik imtiyazlar uğruna yaşanan rekabet ve buna eşlik eden komplolar, rejimin süreklilik gösteren özelliklerindendi.

Aliyev de bu oyunun kurallarını çok iyi bilen bir Stalinist siyaset simsarı olarak, ülkenin kaynaklarını hoyratça harcayıp içerik bakımından son derece yoksul bir siyasî çayır tiyatrosu sahneye koymuştu.

İşin acıklı yanı şuydu: hiyerarşideki yerine göre herkes bu oyunda kendisine düşen rolü iyi kötü oynuyordu, ama 1980’li yılların başlarına gelindiğinde Sovyetler Birliği’nde bu oyuna gerçekten inanarak katılan çok az insan kalmıştı. Eline verilmiş metni bile doğru dürüst okuyamayan lideri sık sık şiddetle alkışlayanları bir düşünelim. Bu insanların içinde, söylenenlerin gerçekten böyle bir alkışı hak ettiğine ve ortada, en hafif ifadeyle, tuhaf bir şey bulunmadığına samimiyetle inanan tek bir kişi bile var mıydı dersiniz?

Brejnev’in 1982’deki Bakü ziyaretine ait video görüntüleri. Videoyu izlemek için lütfen resme tıklayın.
Çernyayev, günlüğünde öfke ve tiksinti içinde Aliyev hakkında şu soruyu sormuş: “Bu adam sadece aptal mı, yoksa son derece sinik biri mi?” Üst düzey bir Stalinist aparatçik olan Çernyayev’in kızgınlığı, esas olarak, Aliyev’in lidere dalkavukluk ve yaltaklanma işini ölçüsüz biçimde abartmış olmasına yönelikti. Daha “makul” bir düzeydeki yaltaklanmaya onun da itiraz edeceğini sanmıyorum.

Diğer yandan madalyonun bir de öteki yüzü vardı. Sovyet cumhuriyetlerinin tepesinde yer alan Stalinist bürokratlar, baskıcı polis devleti rejiminin keyfiliği içinde kimi zaman az çok öngörülebilir, kimi zaman ise hiç beklenmedik risklerle karşı karşıya kalabiliyorlardı. Üstelik bu riskler bazen çok yıkıcı sonuçlar da doğurabiliyordu.

Gazeteci Murat Yetkin’in Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı’nda, Brejnev’in 1982 Bakü ziyareti bağlamında aktardığı bir anekdot, madalyonun öteki yüzünü görmemizi sağlıyor. Haydar Aliyev, NTV’de çalıştığı yıllarda kendisiyle görüşen Yetkin’e, Brejnev’in 1982’deki Bakü ziyaretinin kendisini ve ailesini nasıl tehlikeli bir durumda bıraktığını anlatmış. Aliyev’in Yetkin’e anlattıkları, Çernyayev’in kendi durduğu yerden, yani Kremlin bürokrasisinin doruklarından gözlemlediği bu gösterinin arkasında nasıl bir korku, panik ve entrika dünyasının bulunduğunu ortaya koyuyor.

Yetkin kitabında şöyle anlatıyor: 

(…) Brejnev Azerbaycan seyahatine çıkmaya karar verdi.

Bu aslında Aliyev'in uzun süredir lobi çalışması yaptığı bir geziydi; Devlet Başkanı Ermenistan'a değil, daha önce ziyaret etmiş olduğu halde yine Azerbaycan'a gelmeliydi.

Ama karar öyle bir zamanda çıkmıştı ki, Moskova kaynıyordu.

Moskova uçağı 24 Eylül 1982 günü Bakü'ye indiğinde daha vahim bir tablo ortaya çıktı: Brejnev'in sağlık durumu hayli bozulmuş, adeta canlı cenazeye dönmüştü.

Aliyev'in eşi Zarife Hanım, göz doktoruydu, tıp insanıydı. Brejnev'in uçaktan inişini görür görmez Haydar Bey'in kulağına "Bir an önce kurtul bundan, geri gönder" dedi, "burada ölmesin."

Aliyev'in başından aşağıya kaynar sular dökülmüştü.

Gezi aslında bir hafta olarak planlanmıştı ama Aliyev onu on güne yaymayı, böylece Moskova'daki gücünü artırmayı düşünüyordu; Brejnev'i hemen geri göndermesi söz konusu değildi.

Ancak Brejnev Bakü'de ölecek olursa, bunu ne sekseni geçmiş yaşıyla [*] ne de had safhada bozuk sağlık durumuyla açıklayabilirdi Aliyev. KGB'nin başındaki (daha sonra devlet başkanı olacak olan) Yuri Andropov onun hamisiydi ama Müslüman bir cumhuriyetten gelip en tepeye tırmandığı için Moskova'da düşmanı çoktu. Yani Kremlin'in entrikalarla örülü dünyasında bu ölümden doğrudan sorumlu tutulacak, belki halk düşmanı ilan edilip en ağır şekilde cezalandırılacaktı.

"Önce seyahat programını kısaltmakla başladım" diye anlatıyordu Aliyev, tarih öncesi mağara gibi döşenmiş sığınağında. Brejnev'in giderek bozulan sağlığını da bahane ederek, kısalta kısalta yarıya indirebilmişti seyahati. Her geçen gün aleyhineydi.

Nihayet dönüş günü geldi çattı. Brejnev ve eşini Bakü Havalimanı'nda uçağa bindirdiler, el salladılar; uçak kalktı, ama Aliyev ailesi eve dönmedi, havaalanında kaldı.

Brejnev'in uçağı kalkış yaptığı sırada bir başka uçak pistin başına çıkmış, motorları çalışır vaziyette beklemeye başlamıştı.

Bu, Aliyev ailesini Türkiye'ye kaçırmak üzere yol hazırlıklarını yapmış bir askeri uçaktı.

Aliyevler için bekleyişi bitmek bilmeyen bir Bakü-Moskova yolculuğu olmuştu Brejnev'inki. Çünkü Devlet Başkanı ola ki dönüş yolunda hayatını kaybederse yine bütün parmaklar Aliyev'in üzerine çevrilecek, Brejnev'e suikast düzenlemekle suçlanacaktı. (…)

Nihayet Abit Şerifov'un Moskova Havaalanı'na yerleştirdiği bir adamından "Salimen indiler" haberi geldi. Bu haberle rahatladılar ama eve dönmediler, havalimanında beklemeye devam ettiler. İkinci haber, Brejnevlerin Moskova'daki başkanlık konutuna girdiğini söylüyordu; artık sorumluluk Azerilerden çıkmıştı.

"Bir oh çektik" dedi Aliyev, "Evimize öyle döndük. Yoksa Türkiye'ye gidiyorduk."

Yıllarca Sovyet gizli servisi KGB adına çalışmış, casusluk amacıyla Trabzon'a, Erzurum'a, başka kim bilir nerelere gizlice girip çıkmış, Sovyetler'in en üst yönetim organı olan 12 kişilik Politbüro'da görev almış Aliyev, [**] Brejnev'in eceliyle ölmesi halinde cinayet komplosuyla suçlanacağı endişesiyle çareyi Türkiye'ye sığınma planı yapmakta bulmuştu. (Murat Yetkin, Meraklısı İçin Entrikalar Kitabı, Doğan Kitap, 7. baskı, Ekim 2017, İstanbul, s. 200-202)

Brejnev’in Bakü ziyareti sırasındaki hali, aslında Sovyetler Birliği’nin o dönemki durumunun bir metaforu gibidir. Fiziksel olarak ayakta durmakta zorlanan bir lider ve onun etrafında statükoyu, kendi konumunu ve maddî ayrıcalıklarını korumak için manevralar yapıp duran devasa bir bürokrasi vardı.

Aliyev gibi güçlü, KGB geçmişi olan ve Politbüro’ya kadar yükselmiş bir figürün, “yaşlı ve çok hasta liderin ülkesini ziyaret ederken eceliyle ölmesi” ihtimali karşısında kendisini bu kadar savunmasız hissetmesi, üst düzey bürokratlar arasında var olan güvensizlik iklimini göstermesi bakımından özellikle önemli.

Hikâyenin belki de en ironik yanı, Aliyev’in can havliyle sığınacak liman olarak Türkiye’yi düşünmüş olmasıdır. Yıllarca Türkiye’ye karşı istihbarat faaliyetleri yürütmüş, Türkiye’yi “ideolojik düşman” ve “operasyon sahası” olarak görmüş eski KGB generalinin ve üst düzey Sovyet bürokratının, en sıkıştığı anda Türkiye’yi bir çıkış kapısı olarak tahayyül etmesi son derece manidardır. Aliyev’in yıllar sonra gelen bu itirafı, Sovyetler Birliği’nde Stalinist rejimin son döneminde, bürokrasinin tepe noktalarında korku ile ikiyüzlülüğün, gösteri ile paranoyanın nasıl iç içe geçtiğini göstermesi bakımından ayrıca öğreticidir.

[*] Murat Yetkin, Brejnev’in o tarihteki yaşı için “sekseni geçmiş” ifadesini kullanmış; ancak Brejnev 1906 doğumludur. Dolayısıyla, 1982 Eylül ayında aslında 75 yaşındaydı.

[**] Yetkin’in “12 kişilik Politbüro” ifadesi tam olarak doğru değil. Sovyet Politbürosu’nun üye sayısı sabit değildi; 1990 öncesinde genellikle yaklaşık 12-15 asil üye ile 5-8 aday üyeden oluşuyordu. 1981’de toplanan 26. Parti Kongresi sonrasında seçilen Politbüro’da ise 14 asil ve 8 aday üye bulunuyordu. Ayrıca Haydar Aliyev, Brejnev’in Eylül 1982’deki Bakü ziyareti sırasında henüz Politbüro’nun asil üyesi değil, 1976’dan beri aday üyesiydi; asil üyeliğe ancak 22 Kasım 1982’de yükseltildi.

Bitti

21 Nisan 2026

Brezhnev’s final months:

The scandal in Baku (1)  

PART 1 | PART 2

Leonid Brezhnev (1982)

From 1964 onwards, Leonid Brezhnev stood at the head of both the Communist Party of the Soviet Union (CPSU) and the state apparatus. The final years of his rule were marked not only by economic stagnation and a gradually deepening crisis, but also by his increasingly visible physical and mental decline. This decline did not set in overnight. Insider testimony and diplomatic observations from the period suggest that the deterioration in Brezhnev’s health became particularly pronounced from the mid-1970s onwards.

By 1975, it was already clearly felt within Kremlin circles that he was no longer the Brezhnev of old; on television, signs of absent-mindedness, increasingly faltering speech, and a general loss of composure were beginning to show. Anatoly Chernyaev, whose eleven diaries covering the years 1972-82 I have read to date, likewise made numerous notes from 1975 onwards pointing to this state of affairs.

It appears that Brezhnev’s health problems cannot be reduced to a single ailment. The most reliable accounts point to a complex picture in which cardiovascular disease, high blood pressure, the effects of heavy smoking, possible strokes or stroke-like neurological episodes, and a concomitant dependence on medication were all intertwined. While American diplomatic assessments noted that Brezhnev’s health had deteriorated markedly, that he tired easily, and that he suffered from serious circulatory problems, Soviet insiders likewise reported that he was increasingly slurring his speech, could read only the large-print texts placed before him, and at times gave the impression of not fully understanding what he was saying.

After 1976, these problems were no longer merely a matter whispered about in the corridors of the Kremlin. In Brezhnev’s public appearances, a vacant stare, an expressionless face, slowed movements, trembling hands and, at times, a disjointed manner of speaking became increasingly noticeable. The regime tried to conceal all this as far as possible; official broadcasts were edited, problematic footage was removed, and ceremonial choreography was tightened still further. Yet despite all these efforts, it became ever harder to hide the fact that the man at the very top of the Soviet Union was now undergoing serious physical and mental disintegration.

Brezhnev’s personal decline, combined with the workings of the Stalinist bureaucratic apparatus, created an even greater political danger. The possibility that a leader whose mental clarity had been so badly eroded - yet who still wielded such vast powers - might simply read out whatever was placed before him, and that this could automatically be transformed into “state policy”, revealed the extent of the rot at the very top of the system. A diseased regime continuing to function around a sick leader!

An episode recounted in Chernyaev’s 1982 diary lays bare just how absurd, shameful and, at the same time, dangerous this whole arrangement had become. The following passage is taken from his diary entry of 29 September 1982. This tragicomic scandal, which took place during Brezhnev’s visit to Baku, is particularly striking because it shows how the physical and mental disintegration at the very top of the regime had by then assumed the character of a public farce.

Leonid Brezhnev with Heydar Aliyev, head of the Azerbaijani Communist Party, during his visit to Baku.
Brezhnev was in Baku at the end of last week: he presented an order to the republic for the last Five-Year Plan.

Aliyev surpassed all records of ass-licking and servility, called these days “historic.” (Even under Stalin there wasn’t such vulgarity and crassness in praising the leadership.) And it’s impossible to understand – is he just an idiot, or is he so cynical: as if to say, here, eat it! I will get my share, and then come what may…

But that’s not the point right now. Sunday really turned out to be “historic.”

I was on my way to dacha. The radio station Mayak indicated 11a.m. and I asked the driver to turn up the volume: a direct transmission from Baku. Aliyev opened and gave the floor… the slurred speech began, meaning our leader was going through a bad stretch of his flickering consciousness. Evidently, he did not understand or hear what he was saying, and all his energy was focused on reading the next word (which he did not always manage). Every phrase was followed by applause, thunderous applause. About ten minutes went by. He already started saying “Afghanistan” instead of “Azerbaijan,” and suddenly stopped completely… There was some rustling, then noise and thunderous applause. Suddenly you could hear him saying, “It’s not my fault…” Then several seconds of silence and he added, “I’ll have to read it from the beginning.” Applause.

The next day at work, I asked those who were watching it on TV – what happened? Of course, by the time it was shown in Vremya, [*] everything was cleaned up.

The following took place.

Brezhnev read about three pages, printed in inch-size font. At this point, people noticed Aleksandrov’s confused expression on the screen, he was sitting in the presidium next to Aliyev and was “in line” with the speaker, only above him. He feverishly raised pages close to his nearsighted eyes and threw up his hands. He repeatedly went from one folder to the other, and finally jumped up and ran to the podium. He approached the speaker from one side… The latter cast an unseeing glance at him and continued to read. Aleksandrov ran to the other side, making signs, but the speaker waived him off and continued to read. Finally, “Sparrow” [**] had to take the speaker by his elbow. At this moment the cameras switched to show the audience and Aliyev began to applaud furiously to mask the awkward situation and the pause.

The words “not my fault” were uttered when the camera was again directed at the podium and Andrey Mikhailovich Aleksandrov-Agentov was seen hastily leaving. When Brezhnev said these words, he threw an angry look in his direction.

So, he had been reading the wrong text and would have never noticed, even when the word “Afghanistan” appeared. As it turned out, he had been reading the speech for the meeting with the leadership of the republic, which had confidential passages not meant for the press (I was personally able to compare what I heard in the car with the text of this second speech that was published the next day).

Alas! It was less than two weeks ago that Bovin and I were discussing our fears that while Brezhnev is in this condition, anything could be slipped to him and it immediately becomes policy against which no one dares to lift a finger. And now these fears are confirmed.

There was a great deal of coverage of him being taken to various “objects” in Baku. He looks completely senile.

The protocol of his meetings there was copied from the protocol of a head of state’s visit to a foreign state: guard of honor, waving a saber, anthems of the USSR and the Azerbaijan SSR, a parade by the guard of honor, an escort of cars and motorcycles… The same thing when visiting monuments, when seeing him off at the airport… Not to mention the national dances “along the entire route” and folk crowds with flags and banners along the entire 30 kilometers from the city to the airport. My first reaction was: this is a violation of the Constitution… However, upon reflection, it became clear that Aliyev proposed such a protocol and no one dared to say a word.

Today Brutents brought in his pocket a clipping from the newspaper Baku Worker. A poem by Suleyman Rustam, the People’s Poet of Azerbaijan. It’s similar to Suleyman Stalsky and Dzhambul, only they didn’t rise to such heights. [***] It has everything: our leader, radiance, happiness in every heart from just one glance, wisdom, the source of all blessings… It is impossible to convey in my, normal, language.

I read it and started laughing. Karen said: someone brought this from Baku, i.e. people see perfectly what’s going on. The paradox is that if you try to make dozens of copies of this, you will be charged with anti-Sovietism. Because it will be seen as a mockery, and no one will believe that you are sincerely delighted with this poetry. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1982), trans. Anna Melyakova, ed. Svetlana Savranskaya, pp. 49-51.)

[*] The main evening news bulletin of Soviet Central Television.

[**] Aleksandrov‑Agentov’s nickname.

[***] Suleyman Rustam (1906-1989) was a poet prominent in the official literary circles of Soviet Azerbaijan and received the title of “People’s Poet of the Azerbaijan SSR” in 1960. Suleyman Stalsky (1869-1937) was a Soviet poet of Lezgi origin from Dagestan, while Dzhambul Dzhabayev (1846-1945) was a well-known Kazakh folk bard who was especially promoted during the Soviet period for propaganda purposes.

To be continued

20 Nisan 2026

Brejnev’in son ayları: 

Bakü’de yaşanan skandal (1)

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

Leonid Brejnev (1982)
1964 yılından itibaren Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (SBKP) ve devlet aygıtının başında bulunan Leonid Brejnev’in iktidarının son yılları, yalnızca iktisadî durgunluk ve adım adım derinleşen krizle değil, aynı zamanda giderek daha görünür hale gelen fiziksel ve zihinsel çöküşüyle de damgalanmıştı. Bu çöküş bir anda ortaya çıkmadı. İçeriden tanıklıklar ve dönemin diplomatik gözlemleri, Brejnev’in sağlık durumundaki bozulmanın özellikle 1970’lerin ortalarından itibaren belirginleştiğini gösteriyor.

1975’e gelindiğinde, onun artık eski Brejnev olmadığı Kremlin çevrelerinde açıkça hissediliyordu; televizyon ekranına yansıyan görüntülerde dalgınlık, konuşmada pürüzlenme ve genel bir dağınıklık dikkat çekmeye başlamıştı. Bugüne kadar 1972-1982 yılları arasında tuttuğu 11 günlüğünü okuduğum Anatoliy Çernyayev de 1975’ten itibaren günlüklerine bu duruma işaret eden çok sayıda not düşmüş.

Brejnev’in sağlık sorunlarının tek bir rahatsızlıktan ibaret olmadığı anlaşılıyor. En güvenilir anlatımlar, kalp-damar hastalıkları, yüksek tansiyon, ağır sigara kullanımının etkileri, muhtemel felçler ya da felç benzeri nörolojik krizler ve bunlara eşlik eden ilaç bağımlılığının iç içe geçtiği çok yönlü bir tabloya işaret ediyor. Amerikan diplomatik değerlendirmelerinde Brejnev’in sağlığının belirgin biçimde bozulduğu, çabuk yorulduğu ve ciddi dolaşım sorunları yaşadığı not edilirken, içeriden Sovyet tanıkları da onun giderek daha sık peltek konuştuğunu, ancak önüne konulan büyük puntolu metinleri okuyabildiğini ve kimi anlarda ne söylediğini tam olarak kavrayamadığı izlenimi verdiğini aktarıyor.

1976’dan sonra ise bu sorunlar artık yalnızca Kremlin koridorlarında fısıldanan bir mesele olmaktan çıktı. Brejnev’in kamuoyu önündeki görüntülerinde donuk bakışlar, ifadesiz bir yüz, ağırlaşmış hareketler, titreyen eller ve zaman zaman kopuk hale gelen bir konuşma tarzı dikkat çekiyordu. Rejim bütün bunları mümkün olduğunca perdelemeye çalıştı; resmî yayınlar ayıklandı, sorunlu görüntüler temizlendi, törensel koreografi daha da sıkılaştırıldı. Ama bütün bu çabalara rağmen, Sovyetler Birliği’nin en tepesindeki kişinin artık ciddi bir çözülme içinde olduğu giderek daha zor gizlenir hale geliyordu.

Brejnev’in kişisel çöküşü, Stalinist bürokratik aygıtın işleyişiyle birleşerek daha büyük bir siyasal tehlike yaratıyordu. Zihinsel berraklığı böylesine aşınmış ve bu kadar büyük yetkilere sahip bir liderin önüne ne konulursa onu okuyabilmesi, hatta bunun otomatik olarak “devlet politikası”na dönüşmesi ihtimali, sistemin tepesindeki çürümenin boyutunu gösteriyordu. Hasta bir lider etrafında işlemeye devam eden hasta bir rejim! 

Çernyayev’in 1982 tarihli günlüğünde anlattığı bir olay, bu düzenin ne kadar gülünç, utanç verici ve aynı zamanda ne kadar tehlikeli hale geldiğini bütün çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Aşağıdaki pasaj, Çernyayev’in 29 Eylül 1982 tarihli günlüğünden alınmıştır. Brejnev’in Bakü ziyareti sırasında yaşanan bu traji-komik skandal, rejimin tepesindeki fiziksel ve zihinsel çöküşün artık nasıl kamusal bir fars niteliği kazandığını göstermesi bakımından özellikle dikkat çekicidir. 

Leonid Brejnev, Bakü ziyareti sırasında Azerbaycan Komünist Partisi lideri Haydar Aliyev’le birlikte.

Brejnev geçen hafta sonu Bakü’deydi: cumhuriyete son Beş Yıllık Plan dolayısıyla bir devlet nişanı takdim etti.

Aliyev dalkavukluk ve kullukta bütün rekorları kırdı; bu günleri “tarihî” ilan etti. (Stalin döneminde bile önderliği övme konusunda böylesine bir bayağılık ve kabalık görülmemişti.) Bunun ne olduğunu anlamak mümkün değil: Bu adam sadece aptal mı, yoksa son derece sinik biri mi? Sanki “alın, bunu da yutup hazmedin!” der gibi davranıyor. Ben payımı alacağım, sonrası ne olursa olsun…

Ama şimdi mesele bu değil. Pazar günü gerçekten de “tarihî” bir gün oldu.

Daçaya gidiyordum. Mayak radyo istasyonu saatin 11 olduğunu bildirdi, ben de şoförden sesi açmasını rica ettim: Bakü’den canlı yayın yapılıyordu. Aliyev açılış konuşmasını yaptı ve mikrofonu devretti… Ardından peltek bir konuşma başladı; bu da liderimizin, gidip gelen bilincinin yine kötü bir ânında olduğunu gösteriyordu. Belli ki ne söylediğini anlamıyor ya da duymuyordu; bütün enerjisi bir sonraki kelimeyi okumaya yoğunlaşmıştı (ki bunu da her zaman başaramıyordu). Her cümleyi alkışlar, şiddetli alkışlar izliyordu. Yaklaşık on dakika geçti. Artık “Azerbaycan” yerine “Afganistan” demeye başlamıştı ki birdenbire tamamen durdu… Bir hışırtı, ardından gürültü ve şiddetli alkışlar duyuldu. Sonra birden, “Bu benim suçum değil…” dediği işitildi. Ardından birkaç saniyelik bir sessizlik oldu ve sonra şunu ekledi: “Baştan okumak zorunda kalacağım.” Alkışlar.

Ertesi gün iş yerinde, yayını televizyonda izlemiş olanlara neler olduğunu sordum. Elbette, Vremya’da [*] yayımlandığında her şey çoktan ayıklanıp, temizlenmişti.

Olan şuydu.

Brejnev, iri puntolarla basılmış yaklaşık üç sayfalık bir metni okuyordu. Bu sırada insanlar ekranda Aleksandrov’un afallamış ifadesini fark ettiler; o, Aliyev’in yanında, başkanlık divanında oturuyordu ve konuşmacıyla aynı hizada, ama ondan biraz daha yukarıdaydı. Sayfaları telaşla miyop gözlerine yaklaştırıyor, sonra da ellerini iki yana açıyordu. Bir dosyadan ötekine defalarca gidip geldi; sonunda yerinden fırlayıp kürsüye koştu. Konuşmacıya bir yandan yaklaştı… Konuşmacı ona sanki orada değilmiş gibi bir bakış attı ve okumayı sürdürdü. Aleksandrov öbür yana geçti, işaretler yaptı, ama konuşmacı onu eliyle savdı ve okumaya devam etti. Sonunda “Serçe”nin [**] konuşmacıyı dirseğinden tutması gerekti. Tam o anda kameralar salondakileri göstermeye geçti ve Aliyev, bu mahcup edici durumu ve duraklamayı örtmek için tüm gücüyle alkışlamaya başladı.

Kamera yeniden kürsüye çevrildiğinde ve Andrey Mihailoviç Aleksandrov-Agentov’un oradan aceleyle uzaklaştığı görüldüğünde, “Bu benim suçum değil” sözleri duyuldu. Brejnev bu sözleri söylerken ona öfkeli bir bakış fırlattı.

Yani yanlış metni okuyormuş ve Brejnev metnin içinde “Afganistan” sözcüğü geçtiğinde bile bunu fark edebilecek durumda değildi. Meğer cumhuriyet yönetimiyle yapılacak toplantı için hazırlanmış konuşmayı okuyormuş; bu konuşmada basına açık olmayan gizli bölümler de varmış. (Arabada duyduklarımı, ertesi gün yayımlanan bu ikinci konuşmanın metniyle bizzat karşılaştırabildim.)

Ah ne yazık! Daha iki hafta bile olmamıştı ki, Bovin’le, Brejnev bu durumdayken önüne her şeyin konulabileceği ve bunun da anında, kimsenin karşı çıkmaya cesaret edemeyeceği bir politikaya dönüşebileceği yönündeki kaygılarımızı konuşmuştuk. Ve şimdi bu kaygılar doğrulanmış oldu.

Brejnev’in Bakü’de çeşitli “tesislere” götürülmesine geniş yer verildi. Tamamen bunamış gibi görünüyordu.

Oradaki protokol, bir devlet başkanının yabancı bir ülkeye yaptığı resmî ziyaretin protokolünden birebir alınmıştı: şeref kıtası, kılıçla selamlama, SSCB ve Azerbaycan SSC marşları, şeref kıtasının geçit töreni, otomobil ve motosiklet eskortu… Anıtları ziyaret ederken de, havaalanında uğurlanırken de aynı gösteriş sürüyordu… Şehirden havaalanına kadar uzanan 30 kilometrelik güzergâh boyunca sergilenen millî dansları ve yol boyunca bayraklarla, pankartlarla dizilmiş halk kalabalıklarını saymıyorum bile. İlk tepkim şu oldu: Bu, Anayasa’nın ihlalidir… Ama biraz düşününce, böyle bir protokolü Aliyev’in önerdiği ve kimsenin de buna en ufak bir itirazda bulunmaya cesaret edemediği anlaşılıyordu.

Bugün Brutents, cebinde Bakü İşçisi gazetesinden kesilmiş bir kupür getirdi. Azerbaycan’ın Halk Şairi Süleyman Rüstem’in bir şiiri. Süleyman Stalskiy ve Cambıl’ı andırıyor, ama onlar bile bu kadar ileri gitmemişti. [***] İçinde her şey var: önderimiz, nur, tek bir bakışla her kalbe yayılan mutluluk, bilgelik, bütün nimetlerin kaynağı… Bunu benim kendi normal dilimle aktarmam mümkün değil.

Okudum ve gülmeye başladım. Karen, “Bunu Bakü’den getirmişler,” dedi; yani insanlar olup biteni gayet iyi görüyor. Paradoks şu ki, bunun düzinelerce kopyasını çıkarmaya kalksan anti-Sovyet olmakla suçlanırsın. Çünkü bu bir alay konusu olarak görülür ve kimse bu şiire içtenlikle hayran olduğuna inanmaz. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1982), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 49-51.)

[*] Sovyetler Birliği Merkez Televizyonu’nun ana akşam haber bülteni.

[**] Aleksandrov-Agentov’un lakabı.

[***] Süleyman Rüstem (1906-1989), Sovyet Azerbaycan’ın resmî edebiyat çevrelerinde öne çıkan ve 1960’ta “Azerbaycan SSC Halk Şairi” unvanını alan bir şairdi. Süleyman Stalskiy (1869-1937), Dağıstanlı Lezgi kökenli bir Sovyet şairi; Cambıl Cabayev (1846-1945) ise Sovyet dönemi boyunca özellikle propaganda amaçlı olarak öne çıkarılmış ünlü bir Kazak halk ozanıydı.

Devam edecek

19 Nisan 2026

Anti-Theses on the Dissolution of the Soviet Union

Not a debate, but a rigged polemic

Kemal Okuyan, General Secretary of the Stalinist Communist Party of Turkey (TKP), has a book titled Sovyetler Birliği’nin Çözülüşü Üzerine Anti-Tezler (Anti-Theses on the Dissolution of the Soviet Union), first published in November 2005. I read the third edition of this book, published in April 2014, last year. [*]

Among the dozens of books, pamphlets and articles I have read on the nature, functioning and collapse of the Soviet Union and other Stalinist regimes, I can say without the slightest hesitation that Okuyan’s book is by far the most problematic example in terms of both method and substance - indeed, as will become clear below, downright dubious.

Okuyan’s book, as its title suggests, was written with the aim of taking up a number of theses on the dissolution of the Soviet Union - twenty-seven in all - and “refuting” them. Yet the book is marked by an astonishing methodological flaw - or rather, by outright dishonesty. Okuyan does not identify the authors of the twenty-seven theses he claims to refute; he does not quote a single passage from the writers who advanced them; nor does he make the slightest effort to cite any sources. By his own account, he himself “derives” these theses from various texts he has read and from discussions he has witnessed. In the preface to the first edition, the author says, with remarkable brazenness:

(...) the book contains no “references” whatsoever, to a quite exceptional degree. The author has ‘derived’ these “theses” from the many Turkish and English texts on the subject to which he has had access, as well as from debates he has witnessed in Turkey and in various other countries, and has taken them up one by one. (p. 16)

Instead of presenting the views he sets out to contest as they actually are, Okuyan places them within a framework of his own making, arranging them entirely as he sees fit. He himself decides how each thesis is to be formulated, which emphases are to be brought to the fore, and which arguments are to be presented in an attenuated form. In other words, rather than grappling with his opponents’ real arguments, he constructs an easily refutable caricature of them and then, with arrogant self-assurance, proceeds to smash that caricature to pieces. What emerges is, at the very least, a tightly controlled display of polemics. A more accurate description would be that it is outright intellectual charlatanry.

Kemal Okuyan

Polemical texts, of course, need not take the form of academic monographs. Yet even in such writings, a minimum degree of honesty requires that the views being challenged, the people defending them, and the context in which they are advanced should be identified. When this is not done, the reader is stripped of any real possibility of scrutiny. They cannot know whether what is being targeted is a genuinely existing argument or a version of it that the author has bent, trimmed and rendered easier to refute. The problem here is not merely the absence of references. The deeper problem is that the rules of the debate are set unilaterally by the author, while his supposed interlocutors are made to speak not in their own words, but in the words Okuyan puts into their mouths.

Such a method is compatible with neither scholarly seriousness nor intellectual honesty. It therefore cannot, under any circumstances, be defended in the name of Marxism. For genuine Marxism requires that opposing views be grasped and criticised as they are, not distorted in the process. Okuyan, however, does exactly the opposite: instead of confronting real theses, he condemns theses of his own making. For that reason, what we are dealing with in this book is not a scientific discussion grounded in the Marxist method, but a rigged Stalinist polemical contrivance.

[*] Kemal Okuyan, Sovyetler Birliği’nin Çözülüşü Üzerine Anti-Tezler, Yazılama Yayınevi, 3rd edn, April 2014, Istanbul.