15 Mayıs 2026

Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm (1)

Küçük bir not: Daha önce bölümler hâlinde hazırladığım yazı dizilerini her zaman araya başka konuları sokmadan, birbirini izleyen parçalar olarak yayımlamaya özen gösterdim. Bu dizide ise uygulama farklı olacak. “Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm” başlığı altında ele alacağım konu daha geniş bir araştırmayı gerektirdiği için dizinin tamamlanması daha uzun sürecek. Ne zaman tamamlanacağı ve ne kadar uzun olacağı konusunda şu an için benim de pek bir fikrim yok. Bu nedenle dizinin bölümleri arasında başka konulardaki yazılara da yer vereceğim. Okurun dizinin bütününü kolayca takip edebilmesi için blogun üst menüsünde bu başlık altında ayrı bir bölüm açacağım. Amacım, dizi tamamlandığında yazıları gözden geçirerek ve metinleri birbirine bağlayarak küçük bir kitapçık hâline getirmek.

Konuyla ilgili görüşlerinizi, önerilerinizi - kaynak önerileri dâhil - eleştirilerinizi ve düzeltmelerinizi yorumlarda benimle paylaşırsanız çok sevinirim.

* * *

Sarhoşluk ve alkolizmle mücadele: Kampanya başlıyor

Mihail Gorbaçov, 11 Mart 1985’te Sovyetler Birliği Komünist Partisi (SBKP) Genel Sekreterliği görevine seçildikten kısa bir süre sonra, Sovyet yönetimi hem toplumun günlük hayatına doğrudan müdahale eden hem de kısa sürede dünya genelinde ilgi uyandıran ilk büyük politika hamlelerinden birini uygulamaya koydu.

7 Mayıs 1985’te SBKP Merkez Komitesi “Sarhoşluk ve alkolizmin üstesinden gelinmesine yönelik önlemler hakkında” başlıklı kararı kabul etti. Aynı gün SSCB Bakanlar Kurulu da 410 sayılı “Sarhoşluk ve alkolizmin üstesinden gelinmesine ve kaçak içki üretiminin kökünün kazınmasına yönelik önlemler hakkında” başlıklı kararı çıkardı.

16 Mayıs’ta ise SSCB Yüksek Sovyeti Prezidyumu “Sarhoşluğa karşı mücadelenin güçlendirilmesi hakkında” başlıklı kararnameyi yayımladı. Bu belgeler 17 Mayıs 1985’te Pravda’da yayımlanarak kampanya kamuoyuna resmen ilan edilmiş oldu.

17 Mayıs 1985 tarihli Pravda gazetesinin birinci sayfası. Sayfada SBKP Merkez Komitesi’nin “Sarhoşluk ve alkolizmin üstesinden gelinmesine yönelik önlemler hakkında” başlıklı kararı yayımlandı. Aynı gün yayımlanan belgelerle Gorbaçov döneminin alkol karşıtı kampanyası kamuoyuna resmen ilan edilmiş oldu.
Bu nedenle birçok kaynak, Gorbaçov döneminin alkol tüketimini ve alkolizmi hedef alan bu geniş çaplı kampanyasının başlangıç tarihi olarak 17 Mayıs 1985’i esas alır. Kampanya, göreve yeni gelen Genel Sekreter’in ilk büyük toplumsal müdahalelerinden biri olarak kısa sürede yalnızca Sovyet yurttaşlarının gündelik hayatında değil, SSCB’nin konsolide bütçesi ve dolayısıyla ekonomisi üzerinde de ciddi sonuçlar doğuracaktı. (Bu etkileri daha sonraki bölümlerde ayrıntılı bir biçimde ele alacağız.)

O tarihte Gorbaçov dönemiyle özdeşleşecek “sihirli” kavram çifti, glasnost ve perestroyka, henüz siyasal sahnenin merkezine yerleşmemişti. Bu nedenle kampanya, göreve gelir gelmez böyle geniş çaplı bir müdahaleyi başlatan lider olarak Gorbaçov’la - kimi zaman da uygulamadaki rolü nedeniyle Yegor Ligaçov’la birlikte - özdeşleştirildi. Ancak Anatoliy Çernyayev’in 1985 yılına ait günlüğüne düştüğü notlar, hazırlıkların önceki lider Konstantin Çernenko’nun hayatta olduğu dönemde zaten başladığını gösteriyor. Örneğin Çernyayev, 2 Mart 1985 tarihli günlüğünde şu notu düşmüştü:

B.N. [Boris Nikolayeviç Ponomarev], alkolizmle mücadele kampanyasına ilişkin yeni bir Merkez Komite kararı vesilesiyle Politbüro’nun bütün yardımcılarını ve çalışanlarını topladı. Bazı rakamlar verdi: Alkolizm nedeniyle dört milyon kişi zorunlu tedavi görüyor; yüz binlerce genç, alkolün etkisi altında işlenen suçlar nedeniyle ıslah kolonilerinde ve kamplarda bulunuyor. Alkoliklerin yüzde yirmi beşi kadın.

Bizim bölümümüzdeki duruma gelince, esas olarak mesai saatleri üzerinde durdu; oysa parti bürosunun toplanmasının doğrudan nedenlerinden biri, daha geçen gün Jilin’in körkütük sarhoş bir halde B.N.’nin odasına sendeleyerek girmiş olmasıydı... Koridorlarda sarhoş dolaşmayı alışkanlık hâline getirmiş on-on iki kişinin adı bir çırpıda sayılabilirdi. Şapoşnikov da bunlardan biri; ancak o, içki âleminin ardından işe hiç gelmiyor - bir gün, iki gün, yarım gün; başkan yardımcılığı konumundan yararlanarak... Üstelik bu içki âlemleri haftada iki üç kereden az olmuyor. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1985), çev. Anna Melyakova, ed. Svetlana Savranskaya, s. 23.)

Buradan, 2 Mart 1985’ten önce konuyla ilgili en azından hazırlık aşamasında olan yeni bir Merkez Komite kararının bulunduğunu anlıyoruz. 

Çernyayev, günlüğüne 6 Nisan 1985 tarihinde düştüğü notta ise iki gün önceki Politbüro toplantısına atıfla, “Perşembe günü Politbüro alkolizm konusunu yeniden görüştü” diye yazıyor [vurgu bana ait]. Buradaki “yeniden” sözcüğü önemlidir; çünkü konunun Politbüro’da daha önce de en az bir kez tartışılmış olduğunu gösterir.

1985 tarihli Sovyet alkol karşıtı propaganda afişi: “Raporlu!” Afiş, alkolizmi çalışma disiplinini bozan ve toplumsal yaşamı çürüten bir sorun olarak resmediyor.
Çernyayev’in zaman zaman iş yoğunluğu ya da başka sebeplerle ihmal edebildiği günlüğünden, bu önceki Politbüro toplantısının tam olarak ne zaman yapıldığını saptamak mümkün değil. Ancak Çernyayev 4 Nisan 1985 tarihli Politbüro toplantısında yapılan tartışmalara günlüğünde genişçe yer ayırır:

Solomentsev raporu sundu. Dokuz milyon [alkol nedeniyle kendini bilmez hâle gelmiş] insan sokaklardan toplanmış. Bir buçuk milyon kişi zorunlu tedavi altında. Sarhoşların ve alkoliklerin üçte birinden fazlasını kadınlar oluşturuyor. Alkoliklerin yarısını ise gençler oluşturuyor. Oysa Çarlık Rusyası’nda kadın alkolizmi neredeyse hiç yoktu; gençlik alkolizmi ise yok denecek kadar azdı. Kişi başına tüketilen alkol miktarı bakımından devrim öncesi Rusya’yı iki buçuk kat aşmış durumdayız. Doğrudan kayıp yılda otuz milyar ruble; dolaylı sonuçları da hesaba katarsak bu rakam seksen milyar rubleyi buluyor. [Örneğin yalnızca ayıltma merkezlerinin personel sayısı 75.000 kişiye ulaşıyor. Ama yaptıkları işle hiçbir sonuç elde edilmiyor.] Buna karşılık votka satışından sağlanan kâr beş milyar [ruble].

Gorbaçov, meselenin yalnızca günümüzün büyük toplumsal sorunu olmadığını; halkımızın biyolojik durumunu, halkın genetik geleceğini de ilgilendirdiğini söyledi. Bu sorunu çözemezsek komünizm söz konusu bile olamaz, dedi.

Devlet Planlama Komitesi başkan yardımcısı Dementsov, votka gelirlerine ilişkin kalemlerin hemen kaldırılmamasını “rica etmeye” kalkışıp bunun telafi edilmesinin zor olacağını söyleyince, Gorbaçov onunla alay etti: “Komünizme votka şişesinin sırtında mı gideceksiniz!”

Alınacak önlemler belirlendi: “Bormotuha” [ucuz meyveli alkollü içki] üretimine tamamen son verilecek; votka üretimi keskin biçimde azaltılacak; evde damıtılan votka için kesilen cezalar ilk yakalanmada yüz ya da iki yüz ruble değil, bin ruble olacak. Raykomlara [bölge komitelerine] ve obkomlara [oblast komitelerine] bağlı, yönetici kadrolara ayrılmış bütün restoranlar tasfiye edilecek. Pek çok vesileyle ziyafet verilmesi yasaklanacak. Her düzeydeki yöneticiler açısından işe sarhoş gelmenin cezası derhâl ve tavizsiz biçimde görevden alma olacak; bu ceza partiden ihraç edilmeye kadar varabilecek. Ayrıca bu tür bütün vakalar basında yayımlanacak.

Ne var ki Politbüro’daki birçok kişi - konu iki saat boyunca tartışıldı - 1973’te de en az bunun kadar sert bir karar alındığını hatırlattı. Bir-iki yıl boyunca bazı adımlar atılmış, ama ardından durum daha da kötüleşmişti: O tarihten bu yana alkol tüketimi iki katına çıktı.

Bu arada Merkez Komite personeli ile “resmî görev gereği” bu tür içkili ortamlara katılmak zorunda kalan uluslararası ilişkiler uzmanları hakkında da bazı şeyler söylendi. Böylece bir uyarı yapılmış oldu.

Ama ne yapmalı? Bölüm başkan yardımcısı Şapoşnikov - aygıtın şansölyesi olacak adam! - bölümdeki bütün ayyaşların başını çekiyor ve neredeyse her gün, üstelik işyerinde de yeni rekorlar kırıp duruyor! (a.g.e., s. 39-40)

Çernyayev’in notları, Politbüro’nun sorun hakkında nasıl bilgilendirildiğini, konuyla ilgili ne tür tartışmalar yapıldığını ve hangi önlemlerin kararlaştırıldığını göstermesi bakımından önemli. Ancak bu notlar daha fazlasını da içeriyor: Kampanya yalnızca Sovyet toplumsal yaşamını zehirleyen ve çürüten alkolizm sorununa değil, Stalinist parti aygıtının kendi içindeki çürümeye, içki kültürüne ve disiplin zaafına da temas ediyordu. [*]

[*] Bu sorunun sonraki yıllardaki en bilinen ve çarpıcı örneklerinden biri Boris Yeltsin oldu. Stalinist parti-devlet aygıtının içinden yetişmiş eski üst düzey bürokratlardan Yeltsin’in alkolle bağlantılı davranışları, özellikle Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra uluslararası düzeyde birçok skandala yol açtı.

14 Mayıs 2026

Gün Benderli’s Trotskyists (2)

Two young Trotskyists in Budapest: Lukas and Jean Benoit

PART 1 | PART 2

A still from Gün Benderli’s 2025 interview with the Nâzım Hikmet Foundation for Culture and Arts in Moscow.
In the first part, we examined Gün Benderli’s impressions of Bert, the American Trotskyist whom she met in Geneva in the summer of 1951. Bert was the first Trotskyist Benderli had ever met; yet this encounter also revealed how Stalinist political training had stifled and blunted both her own and her husband’s capacity for independent thought. Although they found Bert personally likeable, what he said was regarded by Benderli and her circle not as views worthy of discussion, but rather as “fabrications of class enemies.”

In her memoirs, Benderli also speaks of two other Trotskyists whom she met in Budapest more than twenty years after meeting Bert: Lukas, from Peru, and Jean Benoit, from France [*]. These later encounters were different from the first. For by then, as Benderli herself put it, she knew “far more, and far closer to the truth” about Trotsky than she had during her Geneva years. Moreover, as with Bert, Benderli remembers these two young Trotskyists with affection.

Let us give the floor to our author:

There would be two more Trotskyists in my life whom I loved dearly. I met both of them in Budapest in the 1970s. In fact, these young men were friends of my children, and I too grew very fond of them. One was Peruvian: Lukas; the other French: Jean Benoit. Lukas’s father was Peru’s ambassador in Budapest. Lukas and his sister had met my son and daughter somewhere, and they soon became very close.

They would often meet either at our home or at the ambassador’s residence; there were even nights when they stayed at ours, or my children stayed at theirs. Each time Lukas came to our house, he would hold forth to me about Trotsky. It was he who gave me the French edition of Trotsky’s famous book on the degeneration of the Soviet revolution. By then I knew far more about Trotsky than I had in Switzerland, and much of it was closer to the truth; on many points, I agreed with Lukas. (p. 149)

The book that Lukas gave Benderli in French translation was most likely Trotsky’s masterpiece The Revolution Betrayed - which we regard as the greatest Marxist work of the twentieth century. Benderli’s remark that “on many points I agreed with Lukas” is therefore significant. This does not mean that she had embraced Trotskyism. But it does mean that a “communist” schooled in Stalinist political training could, years later, acknowledge that Trotsky’s criticisms of the Soviet bureaucracy and the degeneration of the Stalinist regime contained a substantial element of truth. The defensive withdrawal that had characterised her attitude towards Bert in the early 1950s had, by the 1970s, given way in her encounter with Lukas to a more attentive, more open and more questioning stance.

Graffiti in Budapest in the early 1970s: “Russians, get out! Twenty-seven years is enough!”
Yet Benderli’s recollection of Lukas is not confined to this exchange of ideas. The fact that Lukas was the son of the Peruvian ambassador, that he formed a close friendship with the Benderli family, and that the children became close enough to spend nights at one another’s homes also attracted the attention of the police and intelligence apparatus in Hungary. What Benderli recounts is significant because it shows how, under Stalinist bureaucratic regimes, even everyday relationships could be placed under surveillance, suspicion and control:

During the four years of the Peruvian ambassador’s posting in Budapest, this warm and close relationship also left an unpleasant memory for both me and my son.

Embassies and consulates, I suppose, are monitored to some extent by the national security services everywhere in the world; but at that time in Hungary, I also witnessed how absurdly such monitoring could be carried out. Having noticed - or observed - the close relationship between our children, the Hungarian Foreigners’ Police one day summoned my son and asked him to report to them who came to the Peruvian ambassador’s residence and what went on there. When Can heard this, he was naturally both angry and frightened. At first he did not tell me. After thinking it over for a while, he must have decided that it would be better for me to know, and one day he told me. I was deeply angered by the attempt to use my son as an instrument in such a thing. Yet I knew that confronting the person who made such a proposal would backfire badly and could land one in serious trouble. Such proposals are made once and are not repeated. If no response comes from the person approached, it is treated as though the proposal had never been made. If you try to tell others about it, or attempt to lodge some sort of complaint, the first thing they will do is deny it and then smear you.

I told Can to take no notice, to behave as if nothing of the kind had happened, and to carry on as before. That is what he did. And they never bothered him again. (pp. 149-150)

Benderli was understandably angered by the attempt by the police and intelligence apparatus to make use of her son in such a scheme; yet, knowing the workings of the regime well enough, she judged that an open complaint might create an even greater danger. In these lines, the climate of fear and caution that permeated everyday life under the Stalinist bureaucratic regimes of Eastern Europe is laid bare. Even the friendships of children and young people could be turned into potential channels for gathering information.

* * *

The other Trotskyist whom Benderli came to know in Budapest in the 1970s was the Frenchman Jean Benoit. Whereas in the Lukas anecdote political discussion and bureaucratic surveillance are intertwined, in the portrait of Jean Benoit a more personal, more sorrowful and tragic tone comes to the fore:

The other Trotskyist I came to know and love dearly was Jean Benoit. He too was young, yet mature for his age and an exceptional person. He came from an aristocratic French family. Having broken off relations with his family, he had begun living with his wife and a few friends in one of the suburbs of Paris. When, after finishing university, my son went to Paris to pursue a doctorate with our meagre resources, he received a great deal of help from Jean Benoit, although they had met only by chance. When Jean Benoit came to visit us in Budapest, we spoke at length on many subjects, including Trotsky and Trotskyism. When he spoke of Trotskyism, he was so sincere, so deeply convinced, and invested such hope in what he believed, that I took great care not to shake his convictions.

I shall always remember Jean Benoit with affection and sorrow. Shortly after he went to America, having been invited there as a research physicist, we learnt that he had taken his own life by shooting himself in the head. We do not know why. Perhaps one reason was that, one day, he had come to see the ideal to which he had devoted his whole life - and, with it, life itself - as meaningless. Men endure great disappointments in the political and ideological spheres far less easily than women, and are shaken by them far more deeply. I witnessed this during the great regime changes in the countries of the East. Perhaps this is because nature created woman as destined for motherhood, and for that reason endowed her with greater resilience. (p. 150)

The portrait of Jean Benoit reveals a different aspect of Benderli’s relationship with Trotskyists from what we see in the cases of Bert and Lukas. Here, what comes to the fore is not only the discussions about Trotsky, but also the fragility of a young man deeply and sincerely devoted to his ideals. Benderli’s remark that she took “great care not to shake” Jean Benoit’s convictions shows that she was now in an entirely different position vis-à-vis her Trotskyist interlocutors. The defensive and closed attitude she had displayed towards Bert had, in her encounter with Jean Benoit, given way to a considerate, compassionate and protective stance.

Nevertheless, Benderli’s reflections on Jean Benoit’s suicide must be read with caution. She suggests that this tragic death may have been connected to the political and ideological disappointments he had experienced; yet the text provides no concrete evidence to support such a claim. This possibility therefore remains at the level of conjecture. Moreover, her generalisation that men endure political disillusionment less easily than women is, from today’s perspective, problematic and open to debate. Still, these lines do not diminish the value of Benderli’s testimony; rather, they remind us that she too was speaking from within the horizons of her own time, her own world of experience, and the limits of her thinking.

* * *

Thus, Benderli’s Trotskyists - Bert, Lukas and Jean Benoit - do not remain merely figures of personal friendship. Taken together, these three encounters also trace the intellectual distance travelled by a TKP militant: from the youthful years in which Stalinist political training had left her entirely closed to Trotskyism, to a later, more mature period in which she acknowledged that there were elements in Trotsky’s criticisms that were “closer to the truth”. Yet this distance had its limits. Over time, Benderli came to see the distortions, repressive practices and bureaucratic decay of the Stalinist world more clearly, though not without certain ruptures. Nevertheless, she never considered adopting Trotskyism as a coherent political alternative.

In the final pages of her book, Benderli writes: “On that day [20 August 1968, the day on which the Warsaw Pact forces invaded Czechoslovakia - k.ü.], when I heard that dreadful news on the radio, I drew a line under the course I had chosen in the struggle I had undertaken to make all the children of the world happy.” [**] The expression she uses here is ambiguous. Although she may have “drawn a line under” that course inwardly, it appears that she continued for some time to be an active member of the TKP abroad. We do not know exactly when her practical ties with the party leadership were severed, or when they “went dormant”. At the same time, she continued to work for the Turkish service of Budapest Radio - which carried on broadcasting until the collapse of the Stalinist regime in Hungary - even though she had been sidelined by the TKP.

In Benderli’s narrative, these Trotskyists from different parts of the world occupy a special and meaningful place; yet Trotskyism itself never became a political way forward for her. Bert, Lukas and Jean Benoit remain in her memoirs as people remembered with affection, respect and, at times, sorrow. Through them, Benderli came to see more clearly some of Stalinism’s distortions, its repressive practices and some of its murderous crimes, and to make better sense of them than before. Yet these encounters did not lead her to grasp the historical and social roots of those crimes through the revolutionary Marxist perspective of Trotskyism. Benderli’s Trotskyists remain, in her political life, traces not of an alternative embraced, but of a truth belatedly recognised and yet never followed through to the end.

[*] Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, Istanbul: İletişim Yayınları, 2022, pp. 149-150.

[**] Ibid., p. 399.

Concluded

13 Mayıs 2026

Gün Benderli’nin Trotskistleri (2)

Budapeşte’de iki genç Trotskist: Lukas ve Jean Benoit

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

Gün Benderli’nin 2025 yılında Moskova Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı’na verdiği söyleşiden bir kare.
Birinci bölümde, Gün Benderli’nin 1951 yazında Cenevre’de tanıdığı Amerikalı Trotskist Bert’le ilgili izlenimlerini ele almıştık. Bert, Benderli’nin hayatında tanıdığı ilk Trotskistti; fakat bu karşılaşma, aynı zamanda Stalinist siyasi eğitimin onun ve eşinin bağımsız düşünme becerisini nasıl iğdiş edip uyuşturduğunu da gösteriyordu. Bert’i kişisel düzeyde sevimli bulsalar da onun söyledikleri, Benderli ve çevresi için tartışmaya değer görüşler değil, “sınıf düşmanlarının uydurmaları”ydı.

Benderli, anılarında Bert’ten yirmi yılı aşkın bir süre sonra Budapeşte’de tanıştığı iki Trotskisten daha söz eder: Perulu Lukas ve Fransız Jean Benoit [*]. Bu ikinci karşılaşmalar, ilkinden farklıdır. Çünkü artık Benderli, kendi ifadesiyle, Trotskiy hakkında Cenevre yıllarındakinden “çok daha fazla ve gerçeğe yakın şeyler” bilmektedir. Üstelik Benderli, Bert’te olduğu gibi, bu iki genç Trotskisti de sevgiyle hatırlar.

Sözü yazarımıza bırakalım:

Hayatta böyle çok sevdiğim iki Troçkist daha olacaktı. İkisiyle de 1970'li yıllarda Budapeşte'de karşılaştım. Aslında çocuklarımın arkadaşları olan bu gençleri ben de çok sevdim. Biri Perulu idi: Lukas, diğeri Fransız'dı: Jean Benoit. Lukas'ın babası Peru'nun Budapeşte büyükelçisiydi. Lukas ve kız kardeşi, oğlum ve kızımla bir yerde tanışmışlar ve kısa zamanda çok kaynaşmışlardı.

Bizim evde ya da büyükelçinin rezidansında sık sık buluşurlar, hatta bazı geceler onların bizde, benim çocuklarımın onlarda kaldığı olurdu. Lukas, bize her gelişinde, bana, Troçki hakkında nutuklar çekerdi. Troçki'nin yozlaşan Sovyet devrimi hakkındaki ünlü kitabının Fransızcasını bana o hediye etti. O zamanlar artık Troçki hakkında İsviçre'de olduğundan çok daha fazla ve gerçeğe yakın şeyler biliyor ve birçok konuda Luka'ya hak veriyordum. (s. 149)

Lukas’ın Benderli’ye Fransızca çevirisini hediye ettiği kitap muhtemelen Trotskiy’in başyapıtı sayılan ve bizce 20. yüzyılın en büyük Marksist eseri olan İhanete Uğrayan Devrim’di. Benderli’nin “birçok konuda Luka’ya hak veriyordum” demesi bu nedenle önemlidir. Bu, onun Trotskizme katıldığı anlamına gelmez. Fakat Stalinist siyasi eğitimden geçmiş bir “komünistin”, yıllar sonra, Trotskiy’in Sovyet bürokrasisine ve Stalinist rejimin yozlaşmasına ilişkin eleştirilerinde ciddi bir gerçek payı bulunduğunu kabul etmesi anlamına gelir. 1950’lerin başlarında Bert karşısındaki savunmacı kapanma hâlinin yerini, 1970’li yıllarda Lukas karşısında daha dikkatli, daha açık ve daha sorgulayıcı bir tutum almıştır.

1970'lerin başlarında Budapeşte’de bir duvar yazısı: “Ruslar, defolun! 27 yıl yetti!”
Ancak Benderli’nin Lukas’la ilgili anısı yalnızca bu fikir alışverişinden ibaret değildir. Lukas’ın Peru büyükelçisinin oğlu olması, Benderli ailesiyle kurduğu yakın dostluk ve çocukların birbirlerinin evlerinde kalacak kadar samimi hâle gelmesi, Macaristan’daki polis-istihbarat aygıtının da dikkatini çeker. Benderli’nin anlattıkları, Stalinist bürokratik rejimlerde gündelik ilişkilerin bile nasıl izlenebilir, şüpheli ve denetlenebilir ilişkiler hâline getirildiğini göstermesi bakımından önemlidir: 

Peru büyükelçisinin dört yıllık Budapeşte görevi sırasında süren bu candan ve yakın ilişkinin gerek bende gerekse oğlumda kötü bir anısı da kalmıştır.

Elçilikler, konsolosluklar sanırım dünyanın her yerinde o ülkenin milli emniyeti tarafından belirli ölçüde izlenir ama, o sıralarda Macaristan’da bunun çok aptalca yapılmak istendiğine de tanık oldum. Çocuklarımız arasındaki yakın ilişkiyi fark eden ya da gözleyen Macar Yabancılar Polisi, bir gün oğlumu çağırmış ve Peru büyükelçisinin evine kimlerin geldiğini, orada olan biteni Yabancılar Polisine haber vermesini istemiş. Can bunu duyunca elbette hem çok kızmış hem de korkmuş. Önce bana söylememişti. Bir süre düşündükten sonra, herhalde benim bilmemi daha doğru bulmuş olacak ki, bir gün söyledi. Fena halde içerlemiştim oğlumun böyle bir şeye alet edilmek istenmesine. Fakat bu türden öneriler yapıldığında, bunu yapanın üzerine gitmenin çok daha ters tepki yapacağını, insanın başına büyük dert açacağını biliyordum. Bu türden öneriler bir defa yapılır, bir daha tekrarlanmaz. Ve önerinin yapıldığı taraftan yanıt gelmezse hiç yapılmamış gibi davranılır. Bunu başkalarına söylemeye, şikâyet falan etmeye kalkarsanız ilk yapacakları şey, inkâr etmek ve sizin üstünüze çamur atmak olacaktır.

Can’a, hiç oralı olmamasını, böyle bir şey hiç olmamış gibi davranmasını, eskisi gibi harekete devam etmesini söyledim. Öyle de yaptı. Ve bir daha kendisine ilişmediler. (s. 149-150)

Benderli, polis-istihbarat aygıtının oğlunu böyle bir şeye alet etmek istemesine haklı olarak öfkelenir; fakat rejimin işleyişini yeterince iyi bildiği için açık bir şikâyetin daha büyük bir tehlike yaratabileceğini düşünür. Bu satırlarda, Doğu Avrupa’daki Stalinist bürokratik rejimlerin gündelik hayata sinmiş korku ve ihtiyat iklimi bütün açıklığıyla görülür. Çocukların ve gençlerin arkadaşlıkları bile potansiyel bir bilgi toplama kanalına dönüştürülmek istenmektedir.

* * *

Benderli’nin 1970’li yıllarda Budapeşte’de tanıdığı diğer Trotskist ise Fransız Jean Benoit’dır. Lukas anekdotunda politik tartışma ile bürokratik gözetim iç içe geçerken, Jean Benoit portresinde daha kişisel, daha hüzünlü ve trajik bir ton öne çıkar:

Tanıdığım ve çok sevdiğim diğer Troçkist, Jean Benoit da gençti, fakat yaşına göre olgun ve çok değerli bir insandı. Aristokrat bir Fransız ailesinden geliyordu. Ailesiyle ilişkisini kesmiş, birkaç arkadaşı ve karısıyla birlikte Paris'in banliyölerinden birinde yaşamaya başlamıştı. Oğlum, üniversiteyi bitirip doktora yapmak üzere kıt olanaklarımızla Paris'e gittiği zaman, tesadüfen karşılaşmış oldukları halde, Jean Benoit'dan çok yardım görmüştü. Jean Benoit, Budapeşte'ye bizi ziyarete geldiğinde, birçok konudan, bu arada Troçki'den, Troçkizmden de çok söz ettik. Troçkizmden konuşurken o kadar içten ve o kadar inanıyor ve umut bağlıyordu ki inandıklarına, onu sarsmamaya büyük özen gösterdim.

Jean Benoit'yı daima sevgiyle ve üzüntüyle anacağım. Fizik araştırmanı olarak davet edildiği Amerika'ya gittikten kısa bir süre sonra beynine bir kurşun sıkarak hayatına son verdiğini öğrendik. Nedenini bilmiyoruz. Belki bunda bütün yaşamını verdiği idealini ve dolayısıyla hayatını, bir gün anlamsız bulmuş olmasının da payı vardır. Erkekler politik ve ideolojik alanlardaki büyük hayal kırıklıklarına, kadınlara oranla çok daha güç dayanıyor, çok daha kuvvetle sarsılıyorlar. Ben buna doğu ülkelerindeki büyük rejim değişiklikleri sırasında tanık oldum. Bu, belki de doğanın kadını analığa aday olarak yaratması ve bu nedenle kadına daha büyük direnç vermesindendir. (s. 150)

Jean Benoit portresi, Benderli’nin Trotskistlerle kurduğu ilişkinin Bert ve Lukas örneklerinden farklı bir yönünü gösterir. Burada artık yalnızca Trotskiy üzerine yapılan tartışmalar değil, ideallerine büyük bir içtenlikle bağlı genç bir insanın kırılganlığı da öne çıkar. Benderli’nin, Jean Benoit’nın inançlarını “sarsmamaya büyük özen göstermesi”, onun Trotskist muhataplarına karşı artık bütünüyle farklı bir yerde durduğunu gösterir. Bert karşısındaki savunmacı ve kapalı tutumun yerini, Jean Benoit karşısında dikkatli, şefkatli ve koruyucu bir tavır almıştır.

Bununla birlikte, Benderli’nin Jean Benoit’nın intiharı üzerine yaptığı yorum ihtiyatla okunmalıdır. Benderli, bu trajik ölümün Jean Benoit’nın yaşadığı politik ve ideolojik hayal kırıklıklarıyla ilişkili olabileceğini ileri sürer; ancak metinde bunu destekleyen somut herhangi bir bilgi vermez. Bu nedenle söz konusu ihtimal, bir varsayım düzeyinde kalır. Ayrıca erkeklerin politik hayal kırıklıklarına kadınlardan daha güç dayandığına dair genellemesi de bugünden bakıldığında sorunlu ve tartışmalıdır. Yine de bu satırlar, Benderli’nin tanıklığının değerini azaltmaz; fakat bize onun da kendi döneminin, deneyim dünyasının ve düşünsel sınırlarının içinden konuştuğunu hatırlatır.

* * *

Böylece Benderli’nin Trotskistleri -Bert, Lukas ve Jean Benoit- yalnızca kişisel dostlukların konusu olarak kalmazlar. Bu üç karşılaşma, aynı zamanda bir TKP militanının Stalinist siyasi eğitimden geçerek Trotskizme bütünüyle kapalı olduğu gençlik yıllarından, Trotskiy’in eleştirilerinde “gerçeğe yakın” yanlar bulunduğunu kabul ettiği daha olgunluk dönemine uzanan zihinsel mesafeyi de gösterir. Fakat bu mesafenin sınırları vardır. Benderli, Stalinist dünyanın çarpıtmalarını, baskıcı uygulamalarını ve bürokratik çürümesini zaman içinde, belirli kırılmalarla bile olsa giderek daha açık biçimde görür; buna rağmen Trotskizmi hiçbir zaman tutarlı bir siyasi alternatif olarak benimsemeyi gündemine almaz.

Benderli kitabının son sayfalarında, “dünyanın tüm çocuklarını mutlu etmek için giriştiğim savaşta seçtiğim yola, o gün [20 Ağustos 1968’de Varşova Paktı güçlerinin Çekoslovakya’yı işgal ettikleri günü kastediyor - k.ü.] o korkunç haberi Radyo’da dinlediğim gün noktayı koydum” diye yazar. [**] Burada kullandığı ifade muğlaktır. Kendi içinde “noktayı koymuş” olsa da anladığımız kadarıyla bir süre daha TKP’nin yurtdışında faaliyet gösteren aktif bir üyesi olmaya devam eder. TKP yönetimi ile fiili ilişkisinin tam olarak ne zaman koptuğunu ya da “uykuya yattığını” bilmiyoruz. Öte yandan, Macaristan’da Stalinist rejim yıkılana kadar yayın faaliyetini sürdüren Budapeşte Radyosu’nun Türkçe servisinde çalışmaya -TKP tarafından bir kenara itilmiş olduğu halde- devam eder.

Benderli’nin anlatısında dünyanın farklı köşelerinden gelen bu Trotskistler özel ve anlamlı bir yer tutar; ama Trotskizm, onun için hiçbir zaman siyasi bir çıkış yolu hâline gelmez. Bert, Lukas ve Jean Benoit, onun anılarında sevgiyle, saygıyla ve yer yer hüzünle hatırlanan insanlar olarak kalırlar. Onlar sayesinde Benderli, Stalinizmin bazı tahrifatlarını, baskıcı uygulamalarını ve işlediği canice suçların bir kısmını daha açık görür ve eskiye göre daha iyi anlamlandırır; fakat bu karşılaşmalar onu bu suçların tarihsel ve toplumsal köklerini Trotskizmin devrimci Marksist perspektifiyle kavramaya götürmez. Benderli’nin Trotskistleri, onun siyasi hayatında benimsenmiş bir alternatifin değil, geç fark edilmiş ama sonuna kadar takip edilmemiş bir hakikatin izleri olarak kalır.

[*] Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İstanbul: İletişim Yayınları, 2022, s. 149-150.

[**] a.g.e., s. 399.

Bitti 

12 Mayıs 2026

Gün Benderli’s Trotskyists (1)

The first Trotskyist she met: Bert

PART 1 | PART 2

Nâzım Hikmet and Gün Benderli-Togay.
On this blog, we have previously referred on various occasions to Gün Benderli [*], who was active for many years as a member and leading figure of the Stalinist Communist Party of Turkey (TKP), and who currently lives in Hungary. [**]

Before moving on to Budapest from Paris, where she and her husband Necil Togay had gone in 1950, Benderli travelled to Switzerland in the summer of 1951 and lived for a time in Geneva. In her memoir Su Başında Durmuşuz (We Have Stood by the Water), she recalls a young American she met there: Bert. A US citizen and university student, Bert was, in Benderli’s own words, the first Trotskyist she had met in her life.

In her book, under the subheading “The first Trotskyist I met: Bert” [***], Benderli says that she remembers this young American “very well for three reasons.” The first was that she learnt from Bert what “hygiene meant in everyday life.” The second was that he introduced her to cigarettes. As for the third, it is best given in Benderli’s own words:

As for the third reason, Bert was a Trotskyist. He would often come to our room and argue that the Soviet revolution had gone off course and become a degenerated, failed (raté) revolution. He would say that Stalin had had Trotsky killed, which made us extremely angry. At the time, all we knew about Trotsky came from the History of the Bolshevik Party of the Soviet Union, which was the only book we had read on the subject. For years this book was treated as something of a bible; all Marxist education began with committing this party history to memory. Anyone who read it, learnt it thoroughly, and especially if they had also read Marx’s Manifesto, was regarded as a great authority. For some of our Marxists who knew no language other than Turkish, the only sources of knowledge were these books, whose Turkish translations were extremely poor. Naturally, it was not easy to argue with Bert, who had read a great many books in English and could back up his arguments. True, we had acquired enough French to read books in that language, but at the time we preferred to read the books taught at the Workers’ University in Paris - perhaps because their language was easier. These were limited to works such as Politzer’s Elementary Principles of Philosophy, books which I would later realise were rather simplistic, even primitive. In short, arguing with Bert was not easy. Yet whatever he said, however much evidence he produced, we stuck to what we thought we knew, refused to believe any of it, and said that it was all fabrications by class enemies. And of course, since these were fabrications by class enemies, not only did we refuse to believe them; we did not even want to hear what Trotskyism was, who Trotsky was, or what he stood for. Bert was one of the few genuinely cultivated Americans I have ever met. He was also pleasant and well-mannered. Whatever we said, he never lost his temper. Bert was the first person I ever met who said he was a Trotskyist. I was very fond of Bert. (pp. 148-149)

What makes this passage interesting and valuable is not merely that Benderli recounts a colourful anecdote from her Geneva years. Its real significance lies in the candour with which it reveals how Stalinist political culture operated in the mind of a young TKP militant. Whether Bert’s assertions were true or not was, at that moment, not even a matter for discussion for Benderli, her husband, or their circle. For what they knew about Trotsky and Trotskyism consisted solely of a handful of Stalinist sources based on distortions of history and Marxism. Moreover, they did not merely believe these sources; they categorically refused even to hear any alternative explanation.

In Benderli’s memoir, Bert appears not only as “the first Trotskyist she met”, but also as a figure who exposed the intellectual limits of a generation shaped by Stalinist training - someone in whose presence they felt intellectually outmatched. Moreover, there is no hostile tone towards Bert in Benderli’s account. On the contrary, she remembers him as a “genuinely cultivated”, “pleasant” and “well-mannered” young man. This is precisely what makes the passage all the more intriguing: Bert, whose political arguments were utterly rejected - indeed, whose statements were dismissed as “fabrications by class enemies” - is nevertheless remembered with affection on a personal level.

One further point needs to be made about this brief anecdote. Benderli writes: “Bert was the first person I ever met who said he was a Trotskyist.” Of course, this sentence does not mean that she had previously met Trotskyists who, for one reason or another, had refrained from identifying themselves as such. There can be no doubt that, when writing these lines, Benderli had in mind Stalinists whom she had earlier seen accused of being Trotskyists, but who in reality had nothing whatsoever to do with Trotskyism. [****]

[*] Gün Benderli (b. 1930, Istanbul): In the late 1940s, Benderli supported the Communist Party of Turkey and the efforts to secure Nâzım Hikmet’s release from prison. Under political pressure, she went to Paris in 1950 and later to Budapest. She left her law studies at the Sorbonne unfinished and began working as a Turkish-language broadcaster at Budapest Radio. She continued in this role, with some interruptions, until the Turkish-language broadcasts were closed down after the change of regime in Hungary. Benderli produced important translations that brought leading figures of Hungarian literature to Turkish readers. She has also published four memoirs: Su Başında Durmuşuz (2003), Sofralar ve Anılar (2012), Giderayak - Anılarımdaki Nâzım Hikmet (2020), and Yazı Kalır - Anılarımdaki Budapeşte Radyosu (2024). She was also a member of the four-person team that compiled a Turkish-Hungarian dictionary.

[**] See: The Kremlin bureaucracy’s “Potemkin” vehicles and Shortages of consumer goods in Stalinist regimes: The testimony of Gün Benderli

[***] Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, Istanbul: İletişim Yayınevi, 2022, pp. 147-149.

[****] See: An anecdote from Hasdal Military Prison: “Trotskyist” as a political term of abuse

To be continued

11 Mayıs 2026

Gün Benderli’nin Trotskistleri (1)

Tanıdığı ilk Trotskist: Bert

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2

Nâzım Hikmet ve Gün Benderli-Togay.
Bu blogda, uzun yıllar Stalinist Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) üyesi ve yöneticisi olarak faaliyet göstermiş, halen Macaristan’da yaşayan Gün Benderli’den [*] daha önce farklı vesilelerle söz etmiştik. [**]

Benderli, eşi Necil Togay’la birlikte 1950 yılında gittikleri Paris’ten Budapeşte’ye geçmeden önce, 1951 yazında İsviçre’ye giderek bir süre Cenevre’de yaşadı. Su Başında Durmuşuz başlıklı anı kitabında, burada tanıdığı genç bir Amerikalıdan, Bert’ten söz eder. ABD vatandaşı ve üniversite öğrencisi olan Bert, Benderli’nin kendi ifadesiyle, hayatında tanıdığı ilk Trotskisttir.

Benderli, kitabında “Tanıdığım ilk Troçkist: Bert” alt başlığı altında [***] bu genç Amerikalıyı “üç nedenden ötürü çok iyi hatırladığını” belirtir. İlk neden, “hijiyenin günlük yaşamda ne demek olduğunu” Bert’ten öğrenmiş olmasıdır. İkincisi, Bert’in onu sigarayla tanıştırmasıdır. Üçüncü nedeni ise Benderli’nin kendi sözleriyle aktaralım:

Üçüncü nedene gelince, Bert bir Troçkist idi. Sık sık odamıza gelir, Sovyet devriminin yolundan sapmış, yozlaşmış (raté) bir devrim olduğunu savunurdu. Troçki'yi, Stalin'in öldürttüğünü söyler, bizi son derece kızdırırdı Bert. Troçki'nin kim olduğunu, o zamanlar sadece okuduğumuz Sovyetler Birliği Bolşevik Partisi Tarihi'nden biliyorduk. Yıllar boyunca bu kitap, bir başucu kitabı bellenmiş, bütün Marksizm öğretimi, bu parti tarihinin hatmedilmesiyle başlatılmıştır. Bu kitabı okuyan, iyice belleyen, hele bir de Marx'ın Manifesto'sunu okursa allame olur çıkardı. Türkçeden başka dil bilmeyen kimi Marksistlerimizin bilgi kaynağı, Türkçe çevirileri son derece kötü olan bu kitaplardı. Tabii ki İngilizce yazılmış pek çok kitabı okumuş olan Bert'le, argüman göstererek tartışmak kolay olmuyordu. Gerçi öğrendiğimiz Fransızcayla kitap okuma fırsatı geçmişti elimize ama, o sıralarda Paris'te İşçi Üniversitesi'nde okutulan kitapları okumayı yeğlemiştik. Belki de dilinin daha kolay olmasından ötürü. Bunlar da örneğin Politzer'in Felsefenin Temel İlkeleri gibi oldukça basit, hatta ilkel olduklarını ilerde anlayacağım bazı kitaplarla sınırlı kalmıştı. Velhasıl kolay olmuyordu Bert'le tartışmak. Fakat ne söylerse söylesin, ne kadar delil getirirse getirsin, biz bildiğimizden şaşmıyor, söylediklerinin hiç birine inanmıyor, bunların hepsinin sınıf düşmanlarının uydurmaları olduğunu söylüyorduk. Ve elbette sınıf düşmanlarının uydurması olduğu için bunlara inanmadıktan başka, Troçkizmin ne olduğunu, Troçki'nin kim olduğunu, neyi savunduğunu duymak bile istemiyorduk. Bert, ender rastladığım geniş kültürlü Amerikalılardan biriydi. Sevimli ve terbiyeli idi de. Biz ne söylersek söyleyelim çileden çıkmadı hiç. Bert, benim rastladığım ve Troçkist olduğunu söyleyen ilk Troçkisttir. Bert'i çok sevmiştim. (s. 148-149)

Bu pasajı ilginç ve değerli kılan şey, yalnızca Benderli’nin Cenevre yıllarına ait renkli bir anekdot aktarması değildir. Asıl önemlisi, Stalinist politik kültürün genç bir TKP militanının zihninde nasıl işlediğini açık yüreklilikle göstermesidir. Bert’in söylediklerinin doğru olup olmadığı, o sırada Benderli, eşi ve çevresi açısından tartışılacak bir konu bile değildir. Çünkü Trotskiy ve Trotskizm hakkında bildikleri, tarihin ve Marksizmin çarpıtılmasına dayanan sınırlı sayıdaki Stalinist kaynaktan ibarettir. Dahası, yalnızca bu kaynaklara inanmakla kalmazlar; başka bir açıklamayı duymayı bile kategorik olarak reddederler.

Bert, Benderli’nin anılarında yalnızca “tanıdığı ilk Trotskist” olarak değil, aynı zamanda Stalinist eğitimden geçmiş bir kuşağın zihinsel sınırlarını görünür kılan, karşısında kendilerini yetersiz hissettikleri bir figür olarak da belirir. Üstelik Benderli’nin anlatısında Bert’e karşı düşmanca bir ton yoktur. Tam tersine, onu “geniş kültürlü”, “sevimli” ve “terbiyeli” bir genç olarak hatırlar. Bu da pasajı daha ilginç kılar: Politik olarak hiçbir sözüne inanılmayan, hatta söyledikleri “sınıf düşmanlarının uydurması” sayılan Bert, kişisel düzeyde sevgiyle anılır.

Bu kısa anekdotla ilgili son bir noktaya daha değinmek gerekir. Benderli, “Bert, benim rastladığım ve Troçkist olduğunu söyleyen ilk Troçkisttir” diye yazmış. Elbette bu cümle, daha önce de Trotskistler gördüğü, fakat onların kendilerini şu ya da bu nedenle Trotskist olarak tanımlamaktan geri durdukları anlamına gelmiyor. Benderli’nin bu satırı yazarken aklında, daha önce Trotskist olmakla suçlandıklarına tanık olduğu, ama gerçekte Trotskizmle uzaktan yakından ilgisi olmayan Stalinistlerin bulunduğuna hiç şüphe yok. [****]

[*] Gün Benderli (d. 1930, İstanbul): 1940’lı yılların sonlarında Türkiye Komünist Partisi’ne ve Nâzım Hikmet’in tahliyesi için yürütülen çalışmalara destek verdi. Politik baskılar nedeniyle 1950’de Paris’e, ardından Budapeşte’ye gitti. Sorbonne’da sürdürdüğü hukuk eğitimini yarıda bırakarak Budapeşte Radyosu’nda Türkçe yayıncılık yapmaya başladı. Bu görevini, bazı kesintilerle birlikte, Macaristan’daki rejim değişikliğinden sonra Türkçe yayınlar kapatılana kadar sürdürdü. Macar edebiyatının önde gelen isimlerini Türkçeye kazandıran önemli çeviriler yaptı. Anı türünde ise dört eseri bulunuyor: Su Başında Durmuşuz (2003), Sofralar ve Anılar (2012), Giderayak - Anılarımdaki Nâzım Hikmet (2020) ve Yazı Kalır - Anılarımdaki Budapeşte Radyosu (2024). Ayrıca Türkçe-Macarca sözlük hazırlayan dört kişilik ekibin üyelerinden biridir.

[**] Bkz. Kremlin bürokrasisinin "Potemkin" arabaları ve Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı: Gün Benderli’nin tanıklığı.

[***] Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İstanbul: İletişim Yayınları, 2022, s. 147-149.

[****] Bkz. Hasdal Askerî Cezaevi’nden bir anekdot: Siyasî hakaret sözcüğü olarak “Trotskist”

Devam edecek

10 Mayıs 2026

Gorbachev’s statistics on the agricultural sector

The misery of Soviet agriculture and bureaucratic waste

Mikhail Gorbachev 

By the mid-1980s, the acute problems afflicting the Soviet Union’s agricultural sector went far beyond the decades-old productivity problems at the stage of production. They formed part of a broader structural crisis encompassing the entire chain from field to table. Deficiencies in the harvesting, processing, storage, transport and packaging of agricultural produce meant that a significant proportion of output was wasted before it ever reached the consumer.

Shortly after his election as General Secretary, at a Politburo meeting held on 11 April 1985, Mikhail Gorbachev presented data on the agricultural and food system which showed that the Soviet food system was not merely inefficient, but had also become extraordinarily wasteful. The agricultural statistics presented by the newly elected General Secretary to the members of the Politburo may be summarised as follows:

  • In the processing of agricultural produce, 50-60 per cent of the work was still done by hand. Labour productivity in this area was two and a half times lower than in capitalist countries.
  • A total of 1,300 factories producing milk, cheese and butter, 200 meat-processing and packaging plants, 103 canneries and 60 starch and glucose syrup factories had been built without waste-treatment facilities. The result was serious damage to the environment.
  • The weakest link in the processing of agricultural produce was storage. Existing storage facilities for fruit, vegetables and potatoes met only 26 per cent of the required capacity; moreover, even those facilities fell short of contemporary standards.
  • Of the 11.2 million storage units, only one-third were equipped with cooling systems, and only 19 per cent with ventilation systems. In the sugar industry, only 20 per cent of sugar beet could be stored under suitable conditions.
  • Many regions did not have enough grain silos. Some 140 meat-processing and packaging plants lacked refrigeration systems, while 42 per cent of the facilities were in urgent need of major repairs.
  • Only 55 per cent of the demand for the modern machinery and equipment required to process agricultural produce was being met. As a result of these conditions, losses of agricultural raw materials could reach as high as 25 per cent.
  • In the trade sector alone, storage and transport losses were enormous: 1 million tonnes of potatoes, around 1.3 million tonnes of vegetables, and 3-4 million tonnes of sugar beet were going to waste. In addition, 100,000 tonnes of meat was lost during the preparation of cattle for slaughter and their transport.
  • Eight million tonnes of milk was being fed to calves; 18 million tonnes of skimmed milk and 6.5 million tonnes of whey were being used as animal feed. Because of insufficient processing capacity, up to 1 million tonnes of fish was going to waste.
  • The food industry’s need for modern packaging methods was being met by only 50 per cent. For manufactured goods, the figure fell to 30 per cent, and for fruit and vegetables to just 10 per cent. Inadequate packaging led to the spoilage of fruit and vegetables and caused enormous losses.
  • Gorbachev concluded by saying that, if cooperative workers had enough reliable transport vehicles at their disposal, they could increase purchases of agricultural produce from the population by 15-20 per cent - equivalent to 1.5 billion roubles.

On the basis of these bleak figures, Soviet agriculture in the mid-1980s could be likened to a giant with large-scale productive capacity, yet structurally half-paralysed. [*] Possessing some of the world’s most extensive agricultural land, the Soviet Union was nonetheless compelled in the 1980s to import colossal quantities of grain from the imperialist countries in order to feed its own population and sustain its livestock programmes. The record 55.5 million tonnes of grain imported in 1984/85 was not merely the outcome of a poor harvest; it was the reflection, in foreign trade statistics, of the structural blockages that had accumulated within the Soviet agricultural and food system over many years. [**]

To see the picture more clearly, it is necessary to compare it with the situation in the imperialist countries. Food loss and waste were, of course, by no means absent in those countries; within the logic of the capitalist mode of production, considerable waste was generated, particularly at the retail and consumer stages. Yet the nature of waste in the Soviet Union was different. The former may be called capitalist waste, the latter bureaucratic waste. In the Soviet Union, bureaucratic losses were concentrated above all at the stages of harvesting, storage, processing, packaging and transport.

A cartoon by the French cartoonist Plantu satirising the Soviet agricultural bureaucracy. The line at the bottom encapsulates how the bureaucracy reduced workers’ alienation from the production process to a mere “lack of motivation”: “Whatever we do, they simply won’t be motivated!”
From the 1950s onwards, cold-chain systems, refrigerated transport, modern packaging, supermarket logistics and food-processing technologies became increasingly widespread in the imperialist countries, whereas in the Soviet Union most storage facilities lacked even adequate cooling and ventilation systems. This was not merely a matter of technical backwardness; it was also the outcome of the hierarchy of priorities built into the bureaucratic planning system. The plan could record production in terms of tonnage, but it could not guarantee, to the same extent, the product’s ultimate use-value - that is, whether it actually reached the consumer.

Gorbachev’s 1985 observation that “the weakest link was storage” was no coincidence. It was the predictable outcome of a bureaucratic allocation of resources which, for decades, had treated agricultural infrastructure as a secondary priority. The Stalinist regime, with its emphasis on heavy industry, defence and large-scale production targets, had consistently pushed into the background the question of how agricultural produce was to be preserved after the harvest, processed, packaged and delivered to the consumer. This neglect was directly connected to the chronic shortages of consumer goods that became one of the fundamental problems of everyday life for broad layers of the Soviet population: even when output appeared, on paper, to have been produced, it often failed to reach either the table or the shelves because it could not be processed, stored or distributed in time. [***]

The Soviet food system bore a striking resemblance to the pattern which, many years later, the FAO would identify in its general classification of food losses for developing - or, in the older terminology, underdeveloped - countries: losses were concentrated not, as in industrialised countries, primarily at the retail and consumer stages, but rather after harvest, during storage, processing and transport. [****]

Another dimension of this colossal waste was the alienation produced by bureaucratic planning. In the absence of socialist democracy, workers who had no say in the planning process could not become the real controllers of production and distribution. Meanwhile, potatoes rotting in storage, meat-processing plants without refrigeration, or vegetables spoiling for lack of packaging remained mere entries in a bureaucratic ledger, losses for which no one was held directly accountable. For this reason, socialist democracy is not only a morally or politically desirable principle; it is also a vital condition for economic efficiency, for the preservation of social resources, and for the organisation of production in accordance with real needs.

History, however, is never short of ironies. From 1978 until his election as General Secretary in 1985, Gorbachev had himself been one of the highest-ranking party officials responsible for agriculture in the Soviet Union. Thus, the bleak picture he presented to the Politburo in the spring of 1985, in his capacity as General Secretary, was not merely a legacy he had inherited; it was also the product of the very bureaucratic apparatus in which he himself had been directly involved for years.

[*] By the mid-1980s, the problems of the Soviet agricultural sector were not confined to the statistics Gorbachev presented to the Politburo. There were numerous structural weaknesses, including design flaws in tractors and combine harvesters, frequent breakdowns of agricultural machinery, shortages of spare parts, and inadequate maintenance and repair services. A more comprehensive analysis of Soviet agriculture would require a far more extensive study; for that reason, these issues will not be examined separately in the present article.

[**] According to a 1986 USDA report, the USSR imported a record 55.5 million tonnes of grain in the 1984/85 marketing year. See United States Department of Agriculture, USSR Agriculture and Trade Report, May 1986.

[***] See, Stalin’s “theoretical contribution”; The testimony of Gün Benderli; The testimony of Vera Tulyakova Hikmet; The testimony of Anatoly Chernyaev; The testimony of Anthony Barnett; The testimony of Zekeriya Sertel (2); The testimony of Zekeriya Sertel (1); Queue etiquette in Stalinist Albania

[****] FAO, Global Food Losses and Food Waste: Extent, Causes and PreventionRome, 2011. The report notes that, while the overall level of food loss and waste in industrialised countries is comparable to that in developing countries, in developing countries more than 40 per cent of losses occur at the post-harvest and processing stages, whereas in industrialised countries more than 40 per cent occur at the retail and consumer stages.

09 Mayıs 2026

Gorbaçov’un sunduğu tarım sektörü istatistikleri

Sovyet tarımının sefaleti ve bürokratik israf

Mihail Gorbaçov
1980’lerin ortalarında Sovyetler Birliği’nde tarım sektörünün yaşadığı akut sorunlar, üretim aşamasında on yıllardır süregelen verimlilik sorunlarının ötesinde, tarladan sofraya uzanan bütün zinciri kapsayan daha geniş bir yapısal krizin parçasıydı. Tarımsal ürünlerin hasadı, işlenmesi, saklanması, taşınması ve ambalajlanmasındaki yetersizlikler, ürünlerin önemli bir bölümünün tüketiciye ulaşmadan ziyan olmasına yol açıyordu.

Mihail Gorbaçov’un genel sekreter seçildikten kısa bir süre sonra, 11 Nisan 1985’te yapılan bir Politbüro toplantısında tarım ve gıda sistemine ilişkin aktardığı veriler, Sovyet gıda sisteminin yalnızca verimsiz değil, aynı zamanda olağanüstü derecede israfçı bir yapıya büründüğünü gösteriyordu. Çiçeği burnunda genel sekreterin Politbüro üyelerine sunduğu tarımsal istatistikler özetle şu bilgileri içeriyordu:

  • Tarımsal ürünlerin işlenmesi alanında işlerin yüzde 50-60’ı hâlâ elle yapılıyordu. Tarımsal ürünlerin işlenmesinde emek üretkenliği, kapitalist ülkelerdekinin iki buçuk kat gerisindeydi.
  • 1.300 süt, peynir ve tereyağı fabrikası, 200 et işleme ve paketleme tesisi, 103 konserve fabrikası ve 60 nişasta ve glikoz şurubu fabrikası, atık arıtma sistemi kurulmadan inşa edilmişti. Bunun sonucu olarak çevreye büyük zarar veriliyordu.
  • Tarımsal ürünlerin işlenmesindeki en zayıf halka depolamaydı. Meyve, sebze ve patates için mevcut depolar, ihtiyaç duyulan kapasitenin yalnızca yüzde 26’sını karşılıyordu; üstelik var olan depoların kendisi de günün standartlarına uygun değildi.
  • 11,2 milyon depolama biriminin yalnızca üçte birinde soğutma sistemi, yalnızca yüzde 19’unda ise havalandırma sistemi vardı. Şeker sektöründe pancarın sadece yüzde 20’si uygun depolarda muhafaza edilebiliyordu.
  • Birçok bölgede yeterli tahıl silosu yoktu. 140 et işleme ve paketleme tesisinde soğutma sistemi bulunmuyordu; tesislerin yüzde 42’si ise acil ve kapsamlı onarıma ihtiyaç duyuyordu.
  • Tarımsal ürünlerin işlenmesinde ihtiyaç duyulan modern makine ve teçhizat talebinin yalnızca yüzde 55’i karşılanabiliyordu. Bütün bu koşulların sonucu olarak tarımsal hammaddelerdeki kayıplar yüzde 25’e kadar ulaşıyordu.
  • Sadece ticaret alanında, depolama ve taşıma sırasında çok büyük miktarlarda ürün kaybediliyordu: 1 milyon ton patates, yaklaşık 1 milyon 300 bin ton sebze, 3-4 milyon ton şeker pancarı ziyan oluyordu. Büyükbaş hayvanların kesime hazırlanması ve taşınması sırasında 100 bin ton et kaybediliyordu.
  • 8 milyon ton süt buzağılara veriliyor; 18 milyon ton yağsız süt ve 6,5 milyon ton peynir altı suyu hayvan yemi olarak kullanılıyordu. İşleme kapasitesinin yetersizliği nedeniyle 1 milyon tona kadar balık bozuluyordu.
  • Gıda sanayiinin modern ambalajlama yöntemlerine duyduğu ihtiyaç ancak yüzde 50 oranında karşılanabiliyordu. Sanayi ürünlerinin ambalajlanmasında bu oran yüzde 30’a, meyve ve sebzelerde ise yüzde 10’a düşüyordu. Ambalaj yetersizliği meyve ve sebzelerin bozulmasına ve çok büyük kayıpların ortaya çıkmasına neden oluyordu.
  • Gorbaçov konuşmasını, kooperatif çalışanlarının ellerinde yeterli sayıda kaliteli nakliye aracı bulunması hâlinde, halktan tarımsal ürün alımlarını yüzde 15-20 oranında, yani 1,5 milyar ruble artırabileceklerini söyleyerek tamamlıyordu.

Bu iç karartıcı verilere bakarak, 1980’lerin ortasındaki Sovyet tarımını büyük ölçekli üretim kapasitesine sahip, ama yapısal olarak kısmi felç geçirmiş bir deve benzetmek mümkün. [*] Dünyanın en geniş tarımsal alanlarından birine sahip olan Sovyetler Birliği, kendi halkını beslemek ve hayvancılık programlarını sürdürebilmek için 1980’lerde emperyalist ülkelerden devasa miktarlarda tahıl ithal etmek zorunda kalıyordu. 1984/85 döneminde yapılan 55,5 milyon tonluk rekor tahıl ithalatı, yalnızca kötü bir hasadın sonucu değil, Sovyet tarım ve gıda sisteminin yıllar içinde biriktirdiği yapısal tıkanmanın dış ticaret rakamlarına yansımış hâliydi. [**]

Tabloyu daha iyi görebilmek için emperyalist ülkelerdeki durumla bir kıyaslama yapmak gerekiyor. Elbette bu ülkelerde de gıda kaybı ve israf yok değildi; kapitalist üretim tarzının kendi mantığı içinde, özellikle perakende ve tüketici aşamasında ortaya büyük bir israf çıkıyordu. Ancak Sovyetler Birliği’ndeki israfın niteliği farklıydı. İlkine kapitalist israf, ikincisine bürokratik israf diyebiliriz. Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik kayıplar daha çok hasat, depolama, işleme, ambalajlama ve taşıma aşamalarında yoğunlaşıyordu.

Fransız karikatürist Plantu’nun Sovyet tarım bürokrasisini hicveden bir karikatürü. En alttaki cümle, bürokrasinin emekçilerin üretim sürecine yabancılaşmasını nasıl “motivasyon eksikliği” olarak gördüğünü özetliyor: “Ne yaparsak yapalım, bir türlü motive olmuyorlar!”
Emperyalist ülkelerde 1950’lerden itibaren soğuk zincir, frigorifik taşıma, modern ambalajlama, süpermarket lojistiği ve gıda işleme teknolojileri giderek yaygınlaşırken, Sovyetler Birliği’nde depoların büyük bölümünde yeterli soğutma ve havalandırma sistemi bile yoktu. Bu, yalnızca teknik bir geri kalmışlık değil, bürokratik planlama sisteminin öncelikler hiyerarşisinin de bir sonucuydu. Plan, ton cinsinden üretimi kayda geçirebiliyor; fakat ürünün nihai kullanım değerini, yani gerçekten tüketiciye ulaşıp ulaşmadığını aynı ölçüde güvence altına alamıyordu.

Gorbaçov’un 1985’te yaptığı “en zayıf halkanın depolama olduğu” saptaması bir tesadüf değildi. Bu, tarımsal altyapıyı on yıllar boyunca ikincil bir öncelik olarak gören bürokratik kaynak tahsisinin öngörülebilir sonucuydu. Ağır sanayiye, savunmaya ve büyük ölçekli üretim hedeflerine öncelik veren Stalinist rejim, tarımsal ürünlerin hasattan sonra nasıl korunacağı, nasıl işleneceği, nasıl paketleneceği ve tüketiciye nasıl ulaştırılacağı sorularını sürekli olarak ikinci plana itmişti. Bu ihmal, Sovyetler Birliği’nde geniş halk kesimlerinin gündelik hayatının temel sorunlarından biri hâline gelen kronik tüketim malları kıtlığıyla doğrudan bağlantılıydı: ürün kâğıt üzerinde üretilmiş görünse bile, çoğu zaman işlenemediği, saklanamadığı ya da zamanında dağıtılamadığı için tüketicinin sofrasına ve raflara ulaşamıyordu. [***]

Sovyet gıda sistemi, FAO’nun yıllar sonra gıda kayıpları üzerine yaptığı genel sınıflandırmada gelişmekte olan -eski ifadesiyle azgelişmiş- ülkeler için tarif ettiği örüntüye şaşırtıcı ölçüde benziyordu: kayıplar, sanayileşmiş ülkelerde olduğu gibi esas olarak perakende ve tüketici aşamasında değil, daha çok hasat sonrası, depolama, işleme ve taşıma aşamalarında yoğunlaşıyordu. [****]

Bu muazzam boyutlara ulaşan israfın bir başka yüzü de bürokratik planlamanın yarattığı yabancılaşmaydı. Sosyalist demokrasinin yokluğunda planlama sürecinde söz hakkı olmayan işçiler üretim ve dağıtım sürecinin gerçek denetleyicileri hâline gelemezken, depolarda çürüyen patates, soğutma sistemi olmayan et tesisi ya da ambalajsızlıktan bozulan sebze, hesabı kimse tarafından doğrudan sorulmayan bürokratik bir kayıp kalemi olarak kalıyordu. Bu nedenle sosyalist demokrasi yalnızca ahlaki ya da siyasal bakımdan arzu edilir bir ilke değildir; ekonomik etkinliğin, toplumsal kaynakların korunmasının ve üretimin gerçek ihtiyaçlara göre örgütlenmesinin de yaşamsal koşuludur.

Öte yandan tarihin ironileri bitmez. Gorbaçov, 1978’den genel sekreter seçildiği 1985’e kadar Sovyetler Birliği’nde tarımdan sorumlu en üst düzey parti yetkililerinden biriydi. Dolayısıyla 1985 baharında genel sekreter sıfatıyla Politbüro’ya sunduğu bu karanlık tablo, yalnızca devraldığı bir mirasın değil, kendisinin de yıllarca içinde yer aldığı bürokratik yönetim mekanizmasının bir sonucuydu.

[*] 1980’li yılların ortalarında Sovyet tarım sektörünün sorunları, Gorbaçov’un Politbüro üyelerine sunduğu bu istatistiklerle sınırlı değildi. Traktör ve biçerdöverlerdeki tasarım hataları, tarım makinelerinin sık arızalanması, yedek parça yokluğu, bakım-onarım hizmetlerinin yetersizliği gibi çok sayıda yapısal zaaf söz konusuydu. Sovyet tarımına yönelik daha bütünsel bir tahlil çok daha oylumlu bir çalışmayı gerektireceği için, bu yazıda söz konusu sorunlar üzerinde ayrıca durmayacağız. 

[**] USDA’nın 1986 tarihli bir raporuna göre SSCB, 1984/85 pazarlama yılında 55,5 milyon ton tahıl ithal ederek rekor düzeye ulaşmıştı. Bkz. United States Department of Agriculture, USSR Agriculture and Trade Report, Mayıs 1986.

[***] Bkz. Stalin’in “teorik katkısı”Gün Benderli’nin tanıklığıVera Tulyakova Hikmet’in tanıklığıAnatoliy Çernyayev’in tanıklığıAnthony Barnett’in tanıklığıZekeriya Sertel'in tanıklığı (2)Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı

[****] FAO, Global Food Losses and Food Waste: Extent, Causes and Prevention, Roma, 2011. Raporda, sanayileşmiş ülkelerde gıda kayıp ve israfının gelişmekte olan ülkelerdeki düzeye yakın olduğu, ancak gelişmekte olan ülkelerde kayıpların yüzde 40’tan fazlasının hasat sonrası ve işleme aşamalarında; sanayileşmiş ülkelerde ise yüzde 40’tan fazlasının perakende ve tüketici aşamalarında ortaya çıktığı belirtilir.