28 Ağustos 2026

Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm (10)

“Tek ülkede sosyalizm”, votka tekeli ve Sovyet alkolizminin Stalinist kökleri

Lev Trotskiy, 1923. Aynı yıl Trotskiy, devlet bütçesini votka satışından elde edilecek gelire dayandırma girişimine karşı çıkarak bunun işçi sınıfı ve Sovyet devleti açısından yıkıcı sonuçlar doğuracağı uyarısında bulundu.
Bu dizinin önceki bölümlerinde, Mihail Gorbaçov yönetiminin Mayıs 1985’te başlattığı alkol karşıtı kampanyanın ortaya çıkışını, uygulanan önlemleri, Sovyet bütçesinde açtığı büyük deliği, ilk yıllardaki görece başarılarını ve ardından içine sürüklendiği krizi ele aldık. Aynı zamanda, 1980’lerin ortasına gelindiğinde alkolizmin Sovyet toplumunda ne kadar büyük bir toplumsal, ekonomik ve demografik sorun hâline geldiğini göstermeye çalıştık.

Ancak geriye çok önemli bir soru kalıyor: Sovyetler Birliği’nde alkol sorunu nasıl bu boyutlara ulaştı?

Bunu yalnızca Rusya’nın çarlık döneminden devraldığı içki kültürüyle açıklamak mümkün değildir. Alkolizmin Sovyetler Birliği’nde kazandığı kitlesel boyutların önemli köklerinden biri, Stalinist bürokrasinin 1920’lerin ortalarından itibaren votka üretimi ve satışından elde edilen geliri devlet maliyesinin kalıcı unsurlarından biri hâline getirmesinde aranmalıdır.

Bu tarih, aynı zamanda Sovyet işçi devletinin bürokratik yozlaşmasının tarihidir.

Ekim Devrimi ve “ayyaşlar bütçesi”

Bolşevikler iktidara geldiklerinde votka satış yasağını sıfırdan yaratmadılar. Sert içkilere yönelik yasak Birinci Dünya Savaşı sırasında çarlık hükümeti tarafından getirilmişti. Ancak Sovyet iktidarı bu yasağı kaldırmak yerine sürdürdü ve ona farklı bir toplumsal ve siyasal içerik kazandırdı.

“Samogonla mücadeleye!” 1920’lerden
bir Sovyet propaganda afişi.
Lenin’in imzasını taşıyan 19 Aralık 1919 tarihli karar, sert alkollü içkilerin izinsiz üretimini ve içme amacıyla satışını yasaklıyordu. NEP döneminde bu yasak giderek gevşetildi; 1921’den itibaren belirli oranların altındaki şarapların satışına izin verildi. Fakat votkanın yeniden devlet eliyle üretilip satılması bundan çok daha farklı ve ilkesel bir meseleydi. [*]

Trotskiy, 1923’te Votka, Kilise ve Sinema başlıklı yazısında Ekim Devrimi’nin çarlığın “ayyaşlar bütçesi”nden vazgeçilmesini tarihsel bir kazanım olarak benimsediğini vurguluyordu. Devletin halkı içmeye teşvik ederek gelir sağlamasına dayanan sistemin ortadan kaldırılması, ona göre devrimin kazanımlarından biriydi.

Tam da bu nedenle 1923 yazında votka satışlarının devlet bütçesine gelir sağlamak amacıyla yeniden yasallaştırılmasının gündeme gelmesi önemliydi.

Tarih de dikkat çekiciydi. Lenin artık ağır hastalığı nedeniyle siyasal yaşamdan fiilen çekilmişti. Stalin ise Nisan 1922’den beri genel sekreterdi ve parti aygıtı içindeki konumunu hızla güçlendiriyordu.

Haziran 1923’te Merkez Komitesi Plenumu’nda devlet votkasına dönüş düşüncesi gündeme geldiğinde Trotskiy buna sert biçimde karşı çıktı. Merkez Komitesi ve Merkez Kontrol Komisyonu üyelerine gönderdiği mektup ve karar taslağında iki temel tehlikeye dikkat çekiyordu.

Birincisi, devlet bütçesine ekonomik inşanın başarılarından bağımsız bir gelir kaynağı yaratılacaktı. İkincisi, halkın alkol tüketiminden devlet geliri sağlanması işçi sınıfı üzerinde moral bozucu bir etki yaratacak ve işçilerin gerçek ücretlerini düşürecekti.

Başka bir deyişle sorun yalnızca alkolizm değildi. Sanayileşmenin ve devlet bütçesinin bedelini kim ödeyecekti?

Yevgeniy Preobrajenskiy
Üstelik tartışmanın kendisi de kısa süre içinde parti rejiminin bürokratikleşmesi sorunuyla birleşti. Trotskiy’in Votka, Kilise ve Sinema başlıklı yazısının Pravda’da yayımlandığı 12 Temmuz 1923 günü Politbüro, Trotskiy’in bulunmadığı bir toplantıda gazetede votka satışını tartışan yeni yazıların yayımlanmamasını kararlaştırdı. Bu sansürcü karara karşı çıkan Pravda yayın kurulu üyesi Yevgeniy Preobrajenskiy de kısa süre sonra yayın kurulundan çıkarıldı.

Trotskiy, 8 Ekim 1923’te Merkez Komitesi ve Merkez Kontrol Komisyonu üyelerine gönderdiği ünlü mektubunda iki gelişme arasında doğrudan ilişki kurdu: partiden giderek bağımsızlaşan sekreterlik aygıtı ile ekonomik inşanın başarılarından mümkün olduğunca bağımsız bir bütçe yaratma arayışı.

Votka bütçesi ile bürokratikleşme aynı tarihsel sürecin iki farklı yüzü hâline geliyordu.[**]

Devlet votkasına dönüş

Trotskiy ve onu destekleyenlerin direnişi bu dönüşü bir süre geciktirdi, fakat engelleyemedi. 25 Ağustos 1925’te votkanın devlet eliyle üretimi ve satışı resmen yeniden yasallaştırıldı.

Bu kararın zamanlaması özellikle dikkat çekicidir.

Stalin, “tek ülkede sosyalizm” teorisini 1924 sonlarında sistemli biçimde formüle etmeye başlamış; Nisan 1925’teki XIV. Parti Konferansı’na gelindiğinde Sovyetler Birliği’nin kendi güçleriyle “tam bir sosyalist toplum” kurabileceği tezi Stalinist merkezin temel siyasal-programatik dayanaklarından biri hâline gelmişti.

Burada mekanik bir neden-sonuç ilişkisi kurmamak gerekir. Votka bütçesi tartışması 1923’te, “tek ülkede sosyalizm” teorisinin formüle edilmesinden önce başlamıştı. Dolayısıyla votka tekeline dönüşün bu teoriden doğrudan türediğini söylemek tarihsel bakımdan doğru olmaz.

Sovyet devlet votkasını tanıtan bir reklam. 
Ancak ikisi aynı büyük tarihsel dönüşümün parçalarıydı.

Dünya devrimi perspektifinden uzaklaşan ve kendi iktidarını Sovyet devletinin ulusal sınırları içinde istikrara kavuşturan bürokrasi açısından temel sorunlardan biri, sanayileşme için gerekli muazzam kaynakların nereden sağlanacağıydı.

Muhalefet, planlı sanayileşmenin hızlandırılmasını, NEP burjuvazisi ile kulakların daha ağır vergilendirilmesini, dış ticaret tekelinin korunmasını ve bütün bunların işçi sınıfının parti, Sovyetler, sendikalar ve ekonomi yönetimindeki demokratik ağırlığının güçlendirilmesiyle birlikte yürütülmesini savunuyordu.

Stalinist merkez ise 1920’lerin ortalarında bu çizgiye karşı çıkarken, başka gelir kaynakları arasında halkın alkol tüketimine de yöneldi.

Stalin, Aralık 1925’te XIV. Parti Kongresi’ne sunduğu siyasi raporda, sermaye ve dış kredi yetersizliği karşısında votkayı devletin kullanabileceği “rezerv kaynaklarından biri” olarak açıkça sayıyordu.[***]

Trotskiy bunun ağır sonuçlar doğuracağı konusunda defalarca uyarıda bulundu. Ekim 1924’te, devlet votkasının samogonla —evde damıtılan kaçak içkiyle— mücadele edeceği iddiasındaki iktisadi çelişkiye dikkat çekmişti: Devlet bütçeye ciddi gelir sağlayabilmek için votkayı pahalı satarsa köylü kendi içkisini üretmeye devam edecek; samogonla rekabet edebilmek için ucuz satarsa bu kez bütçeye gelir sağlama gerekçesi ortadan kalkacaktı.

1925’in sonunda ise sonuçlar şimdiden görünmeye başlamıştı. Trotskiy devlet votkasının kırsal kesimde samogonun yerini alamadan kentlerde kök saldığını; işçilerin yaşam standardını düşürdüğünü, kültürel gelişimlerini körelttiğini ve devletin işçilerin gözündeki otoritesini zayıflattığını söylüyordu.

Veriler de hızlı bir dönüşü gösteriyordu. Kişi başına votka tüketimi 1924/25 ekonomik yılında 0,6 şişeyken, 1925/26’da 2,9’a, 1926/27’de 4,3 şişeye yükseldi.

Birleşik Muhalefet’in 1927 tarihli Beş Yıllık Plan Üzerine Karşı Tezleri ise meseleyi daha da ileri götürüyordu. Votka gelirlerinin sanayileşmeye katkısı olduğunu ileri sürmek yanıltıcıydı; çünkü içkinin yol açtığı işe devamsızlık, özensiz üretim, hatalı ürünler, makine hasarları, kazalar, yangınlar ve yaralanmalar sanayiye yüz milyonlarca ruble zarar veriyordu.

Muhalefete göre devlet sanayisinin votkadan uğradığı zarar, bütçenin votkadan sağladığı gelirden daha az değildi. Bu nedenle votkanın devlet eliyle satışına iki-üç yıl içinde son verilmeliydi.

Stalin’in cevabı ise uygulamanın “olağanüstü ve geçici bir önlem” olduğu ve yeni gelir kaynakları bulunur bulunmaz sona erdirileceği yönündeydi.

Sonraki tarihsel gelişmeler bunun tam tersini gösterecekti.

“Geçici” önlem kalıcılaşıyor

1928–1929’dan itibaren Stalinist merkez daha önce karşı çıktığı hızlandırılmış sanayileşmeye son derece sert ve bürokratik yöntemlerle yöneldi. Zorla kolektivizasyon ve zorunlu tahıl teslimatlarıyla köylülükten büyük miktarda kaynak çekilirken, işçi sınıfı düşük tüketim düzeyi, yükselen emek yoğunluğu ve çeşitli mali mekanizmalar aracılığıyla sanayileşmenin ağır yükünü sırtlandı.

Votka tekeli de bu kaynak aktarım mekanizmalarından biri oldu.

Stalin ve  Molotov, Moskova, 1933.
Stalin’in Eylül 1930’da Molotov’a yazdığı bir mektup bu politikanın mantığını bütün çıplaklığıyla gösterir. Stalin, savunma ve büyük inşaat harcamaları için gerekli kaynakları sağlamak üzere “sahte utancın” bir yana bırakılmasını ve votka üretiminin mümkün olduğunca artırılmasını istiyordu.

Talebin zamanlaması ayrıca çarpıcıydı: zorla kolektivizasyonun büyük toplumsal ve ekonomik sarsıntılar yarattığı ve Sovyetler Birliği’nin 1931–1933 büyük kıtlığına sürüklendiği dönemin hemen arifesindeydi.

Votka gelirlerinin ağırlığı hızla büyüdü. Julie Hessler’in derlediği verilere göre 1933’te devlet alkol tekeli Glavspirt’in 6,5 milyar rublelik kârı, toplam devlet bütçesinin yaklaşık yüzde 18,5’ine karşılık geliyordu. Aynı yıl votka satışlarından ek 500 milyon ruble gelir sağlanması hedefleniyordu.[****]

Böylece çarlığın “ayyaşlar bütçesi”, Stalinist bürokrasinin elinde yeniden hayat bulmuştu.

Devlet bir yandan işçi ve köylülüğün satın alma gücünün bir bölümünü yüksek fiyatlı içki satışı yoluyla bütçeye çekiyor, diğer yandan alkolün işçi sağlığı, aile yaşamı, emek üretkenliği ve toplumsal doku üzerindeki ağır sonuçlarının giderek büyümesine zemin hazırlıyordu.

Stalin’in “geçici” dediği uygulama Sovyet devlet maliyesinin kalıcı unsurlarından biri oldu.

“Bir Numaralı Meta”

Bu tarihsel sürekliliği yaklaşık yarım yüzyıl sonra eski bir Sol Muhalefet destekçisi olan Mihail Baytalskiy son derece çarpıcı biçimde ortaya koyacaktı.

Mihail Baytalskiy
Stalinist rejim tarafından üç kez tutuklanan, yıllarını hapishane, sürgün ve çalışma kamplarında geçiren Baytalskiy, Stalin döneminden sağ çıktı. 1970’lerde A. Krasikov takma adıyla samizdat olarak dolaşıma giren Bir Numaralı Meta başlıklı çalışmasında Sovyet yönetiminin artık yayımlamadığı alkol verilerini resmî istatistiklerin farklı kalemlerinden hareketle yeniden oluşturmaya çalıştı.

Hesabına göre Sovyet yurttaşları 1970 yılında alkollü içkilere 23,2 milyar ruble harcamıştı. Bu miktar devlet ve kooperatif mağazalarındaki bütün perakende harcamaların yaklaşık yüzde 15’ine, gıda harcamalarının ise yüzde 27’sine karşılık geliyordu.

Alkol Sovyet tüketim ekonomisinin “Bir Numaralı Meta”sı hâline gelmişti.

Ama Baytalskiy’nin asıl hükmü bundan daha sertti. Ona göre “Bir Numaralı Meta” aynı zamanda “Bir Numaralı Felaket” olma yolundaydı.

Baytalskiy, 1927’de Stalin’in votka tekelini sanayileşme için gerekli kaynakları sağlayacak “geçici bir önlem” olarak savunduğunu hatırlattıktan sonra yaklaşık yarım yüzyıllık deneyimin sonucunu tek cümlede özetliyordu:

“Geçici önlem kalıcı bir felakete dönüşmüştü.”[*****]

Bu sözler, 1985’e gelindiğinde ortaya çıkan tabloyu anlamak açısından son derece önemlidir.

Gorbaçov, Ligaçov ve diğer Sovyet yöneticileri alkolizme savaş ilan ettiklerinde kuşkusuz gerçek ve son derece ağır bir toplumsal sorunla karşı karşıyaydılar. Fakat mücadele ettikleri sorun yalnızca çarlık geçmişinden ya da Rus toplumunun kültürel geleneklerinden miras kalmış değildi.

Kendi yönettikleri bürokratik rejim, on yıllar boyunca alkol satışlarını devlet gelirlerinin önemli kaynaklarından biri hâline getirmişti.

Üstelik 1985 kampanyasının resmî tarih anlatısı Lenin’e ve 1919’daki yasaklara başvururken, 1920’lerde votka tekelinin yeniden kurulmasına karşı mücadele etmiş Trotskiy’in, Sol Muhalefetin ve Birleşik Muhalefetin bu konudaki görüşlerinden söz etmiyordu. Stalinist tarih yazımı onların bu mücadelesini de Sovyet toplumunun tarihsel hafızasından silmişti.

Oysa 1923’ten itibaren yapılan uyarılar son derece açıktı: Devlet bütçesini emekçi kitlelerin içki tüketimine bağlamak işçilerin gerçek gelirlerini aşındıracak, toplumsal ve kültürel gelişmeyi baltalayacak, sanayiye zarar verecek ve devletin alkolizmle mücadele etme iddiasıyla kendi mali çıkarları arasında çözülmesi giderek güçleşen bir çelişki yaratacaktı.

Sonraki altmış yıl bu uyarıları fazlasıyla doğruladı.

1923-1924 yıllarında bürokratik yozlaşma belirginleşirken Trotskiy’in ve daha sonra Sol Muhalefeti oluşturacak kadroların votka tekeline dönüşe karşı itirazları etkisizleştirildi. 1925’te dünya devrimi perspektifinden kopan “tek ülkede sosyalizm” Stalinist merkezin egemen programı hâline gelirken, neredeyse eş zamanlı olarak votka üzerindeki devlet tekeli yeniden kuruldu. Zorla kolektivizasyonun sarsıntıları ve büyük kıtlığa giden süreç içinde Stalin votka üretiminin azami ölçüde artırılmasını istedi. Sonraki on yıllarda ise alkol gelirleri Sovyet devlet maliyesinin vazgeçilmesi giderek güçleşen bir parçasına dönüştü.

Bu uğursuz tarihsel zincir, “tek ülkede sosyalizm” programının mali ve sınıfsal mantığının önemli bir yönünü son derece açık biçimde ortaya koyuyor.

1985’te aynı bürokratik rejimin mirasçısı olan yöneticiler alkolizme karşı yarı içki yasağı niteliğinde bir savaş ilan ettiklerinde ise, gerçekte on yıllar boyunca kendi mali ve toplumsal politikalarının besleyip ağırlaştırdığı bir sorunla karşı karşıyaydılar.

[*] Helena Stone, “The Soviet Government and Moonshine, 1917–1929”, Cahiers du monde russe et soviétique, c. 27, sayı 3–4 (1986), s. 359–361; Leon Trotsky, “Vodka, the Church, and the Cinema”, Problems of Daily Life and Other Writings on Culture & Science, Monad Press, 1973, s. 31.

[**] Vadim Z. Rogovin, Was There an Alternative? 1923–1927, Mehring Books, 2021, s. 167–169, 178; Leon Trotsky, “October 8, 1923 Letter from Leon Trotsky to the Central Committee and the Central Control Commission”, 8 Ekim 1923.

[***] Rogovin, Was There an Alternative? 1923–1927, s. 454–456; J. V. Stalin, “The Fourteenth Congress of the C.P.S.U.(B.): Political Report of the Central Committee”, 18 Aralık 1925; Leon Trotsky vd., The Platform of the Joint Opposition, 1927, Bölüm 4.

[****] Julie Hessler, A Social History of Soviet Trade, Princeton University Press, 2004; Lars T. Lih, Oleg V. Naumov ve Oleg V. Khlevniuk (haz.), Stalin’s Letters to Molotov, 1925–1936, Yale University Press, 1995, s. 209; Vadim Z. Rogovin, Bolsheviks Against Stalinism, 1928–1933, Mehring Books, 2019, s. 507.

[*****] A. Krasikov [Mihail Baytalskiy], “Commodity Number One”, Roy Medvedev (der.), The Samizdat Register I–II, W. W. Norton, 1977 ve 1981. Baytalskiy’nin yaşamı için ayrıca bkz. Mikhail Baitalsky, Notebooks for the Grandchildren, çev. Marilyn Vogt-Downey, Brill, 2025.

Bitti

20 Ağustos 2026

Çeviri:

Trotskiy suikastının 86. yılında: “Nasıl Oldu” (Natalya Sedova’nın yazısı)

Lev Trotskiy ve Natalya Sedova, Norveç’te ev hapsinde tutuldukları Villa Oskarsborg’da, 1936.
Lenin’le birlikte Ekim Devrimi’nin iki büyük önderinden biri olan Lev Davidoviç Trotskiy, 86 yıl önce bugün, 20 Ağustos 1940’ta Meksika’daki evinde Stalinist bürokrasinin ajanı Ramón Mercader tarafından ölümcül biçimde yaralandı. Ertesi gün, 21 Ağustos’ta hastanede hayatını kaybetti.

Trotskiy’in eşi Natalya Sedova, bundan yaklaşık üç ay sonra, Kasım 1940’ta, hayat arkadaşının ve yoldaşının son gününü ve ölümünü anlatan Nasıl Oldu (How It Happened) başlıklı son derece etkileyici bir yazı kaleme aldı. Mayıs 1941’de Fourth International’da (Dördüncü Enternasyonal) yayımlanan bu yazının Türkçe çevirisini geçen yıl blogda dört bölüm hâlinde yayımlamıştım.

Nasıl Oldu, yalnızca tarihsel bir belge değil, Trotskiy’in öldürülmesine en yakından tanıklık eden insanlardan birinin birinci elden anlatısıdır.

Sedova, Trotskiy’in 20 Ağustos sabahından başlayarak saldırının hemen öncesini, çalışma odasından yükselen korkunç çığlığı, yüzü kanlar içindeki Trotskiy’i gördüğü anı, hastaneye yetişme telaşını ve hayat arkadaşının son saatlerini anlatır. Trotskiy’in ölümcül yarasına rağmen saldırganın öldürülmesini engellemeye çalışması ve onun konuşturulmasını istemesi de bu anlatının çarpıcı ayrıntılarından biridir.

Trotskiy’in Meksika’nın Coyoacán semtindeki evi.
Sedova’nın hafızasında Trotskiy’in ölüm anındaki yüzü bütün canlılığıyla kalmıştır. Yazısını ise Trotskiy’in insanlığın özgür geleceğine duyduğu inancın son yıllarında zayıflamak bir yana daha da güçlendiğini vurgulayarak ve katillerin er ya da geç hesap vereceğini söyleyerek bitirir.

Bugün Sedova’nın Kasım 1940’ta bilemeyeceği çok önemli bir şeyi de biliyoruz:

Mercader yalnız değildi.

Trotskiy’in öldürülmesi, tek başına hareket eden bir Stalinistin işlediği bireysel bir cinayet değildi. Stalinist gizli polis aygıtının yıllar boyunca hazırladığı, birçok ülkeye yayılan ve Trotskist hareketin içine ajanların yerleştirilmesine kadar uzanan geniş bir operasyonun son halkasıydı.

Bu gerçeklerin ortaya çıkması uzun yıllar aldı; muhtemelen tamamı da hâlâ ortaya çıkmış değil.

Mercader’in kendisi de Trotskiy’in evine bir anda ulaşmamıştı. “Jacques Mornard” ve “Frank Jacson” sahte kimliklerini kullanmış, Trotskist çevreyle bağlantı kurmuş ve zaman içinde Trotskiy’in güvenlik çemberinin içine girmeyi başarmıştı. Onun gerçek kimliği ile Stalinist gizli polisle bağlantısının bütün boyutları da ancak cinayetten yıllar sonra açığa çıkacaktı.

20 Ağustos 1940’ta ölümcül biçimde yaralanan Trotskiy hastanede. Ertesi gün hayatını kaybetti.
Trotskiy’i öldürenler onun yalnızca hayatına değil, temsil ettiği siyasi ve tarihsel sürekliliğe de -yani Ekim Devrimi’nin enternasyonalist programına, dünya sosyalist devrimi perspektifine ve Stalinist bürokrasiye karşı devrimci Marksist muhalefete- son vermek istiyorlardı.

Çok ağır bir darbe vurdukları inkâr edilemez. Ama amaçlarına da ulaşamadılar!

Trotskiy suikastının 86. yıldönümünde, Natalya Sedova’nın bu kısa ama son derece güçlü tanıklığını okumamış olanlara okumalarını, daha önce okumuş olanlara ise yeniden okumalarını öneriyorum:

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3 |  Bölüm 4

14 Ağustos 2026

Examples of the Stalinist bureaucracy’s approach to human health and the environment

While working to turn my still-unfinished blog series, published under the general heading Stalinism and Alcoholism in the Soviet Union, into a small booklet, I added to Chapter Six of the draft a boxed section giving examples of some of the grave crimes committed by the Stalinist regime against human health and the natural environment. I would like to share the text of that section here as well.

Before presenting the text, it is worth adding that the devastation inflicted by capitalist restoration on the environment and workers’ health in today’s Russia and the other former Soviet republics is likewise extremely severe. What the two periods have in common is the complete exclusion of the working class from democratic participation in production and investment decisions and from any democratic control over those decisions. The real solution lies in placing the means of production under the democratic control of the international working class and subjecting production, not to the profit motive, but to democratic and rational planning based on human needs and ecological imperatives, while also taking account of humanity’s relationship with nature.

* * *

For decades, under conditions in which the working class had no democratic control over the means of production, the Stalinist bureaucracy pursued an inefficient, wasteful and predatory policy of industrialisation, with no regard for the grave human and environmental costs it caused. The list of crimes committed by the Stalinist bureaucracy against human health and the natural environment is a long one. Here, however, we shall confine ourselves to just a few examples, in order to help the reader visualise the concrete consequences of this approach.

The large-scale discharge of radioactive waste from the Mayak facilities into the Techa River system between 1949 and 1952, and the 1957 Kyshtym nuclear disaster, are among the early and striking examples. Soviet officials did not submit an official report on the Kyshtym disaster to the IAEA until 28 July 1989. IAEA sources confirm that large quantities of liquid radioactive waste were discharged from Mayak into the Techa River.

Map of the East Urals Radioactive Trace (EURT), showing the area contaminated by the Kyshtym disaster.

The same instrumental attitude towards the natural environment also had grave consequences in Central Asia. The large-scale diversion of water from the Amu Darya and Syr Darya for irrigation in order to expand cotton production played a decisive role in the drying up of the Aral Sea. According to a study prepared for the World Bank, the expansion of cotton irrigation accounted for roughly 90 per cent of the decline in river inflow to the lake.

At the Semipalatinsk nuclear test site in Kazakhstan, the Soviet Union conducted 456 nuclear tests between 1949 and 1989; radioactive fallout, particularly from atmospheric tests, exposed people living in the surrounding areas to radiation.

The Chernobyl disaster
The Chernobyl disaster became one of the most striking examples of this mode of governance, in which serious flaws in the design of the RBMK reactor and weaknesses in safety culture running through the system—from plant personnel to designers and engineers, and from ministries to regulatory bodies—reinforced one another. The IAEA’s INSAG-7 report demonstrates that the accident cannot be attributed solely to operator error, and that serious flaws in the reactor design and weaknesses in safety culture extending throughout the Soviet nuclear system’s design, operating and regulatory organisations were decisive factors. A United Nations report prepared in the aftermath of Chernobyl likewise notes that the exchange of information and the expression of differing views were restricted within the Soviet system, and that a great deal of radiation-related data was kept secret.

Another striking piece of evidence showing that this pattern was not confined to the nuclear industry can be found in Chernyaev’s diary. Chernyaev records that, at a Politburo meeting held on 11 April 1985, shortly after his election as General Secretary, Gorbachev presented various data on the agricultural and food system. According to Gorbachev, 1,300 milk, cheese and butter plants, 200 meat-processing and packaging plants, 103 canning factories and 60 starch and glucose-syrup factories had been built without waste-treatment systems; as a result, these facilities were causing severe damage to the environment.

The situation in the field of occupational health and safety was no different. In his article “Moscow, 1990: When Trotskyist Travellers Met Soviet Reality”, Simon Pirani quotes David Hopper, General Secretary of the Durham miners’ union, as saying after visiting the Pavlograd mines in eastern Ukraine in 1990: “We were deeply shocked! The safety arrangements were appalling. These were the conditions our grandfathers told us about.”

Sources:

International Atomic Energy Agency (IAEA), Scenario T: Radioactive Contamination of the Techa River, South Urals, Russia, IAEA, Vienna, 2011. Available online: https://www-ns.iaea.org/downloads/rw/projects/emras/emras-aquatic-techa.pdf. Accessed 14 June 2026.

B. V. Nikipelov, G. N. Romanov, L. A. Buldakov, M. S. Babaev, Yu. B. Kholina and E. I. Mikerin, “Accident in the Southern Urals on 29 September 1957”, Report on a Radiological Accident in the Southern Urals on 29 September 1957, INFCIRC/368, International Atomic Energy Agency (IAEA), 28 July 1989. Available online: https://www.iaea.org/sites/default/files/infcirc368.pdf. Accessed 12 August 2026.

David Tarr and Eskender Trushin, “Did the Desire for Cotton Self-Sufficiency Lead to the Aral Sea Environmental Disaster? A Case Study on Trade and the Environment”, World Bank, 2004. Available online: https://documents.worldbank.org/en/publication/documents-reports/documentdetail/433771484052748191. Accessed 16 June 2026.

International Agency for Research on Cancer (IARC), “SEMI-NUC: Prospective Cohort Study of Residents Near the Semipalatinsk Nuclear Test Site”. Available online: https://semi-nuc.iarc.who.int. Accessed 17 June 2026.

International Atomic Energy Agency (IAEA), The Chernobyl Accident: Updating of INSAG-1, Safety Series No. 75-INSAG-7, Vienna, 1992. Available online: https://www-pub.iaea.org/MTCD/publications/PDF/Pub913e_web.pdf. Accessed 22 June 2026.

UNDP and UNICEF, The Human Consequences of the Chernobyl Nuclear Accident: A Strategy for Recovery, report prepared with the support of UN-OCHA and WHO, 25 January 2002. Available online: https://cdn.who.int/media/docs/default-source/documents/publications/the-human-consequences-of-the-chernobyl-nuclear-accident53712189-b688-45ef-8164-ac2273508ec9.pdf. Accessed 27 June 2026.

Anatoly S. Chernyaev, The Diary of Anatoly S. Chernyaev, 1985, trans. Anna Melyakova, ed. Svetlana Savranskaya, Washington, DC: National Security Archive, p. 43. Available online: https://nsarchive2.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB192/Chernyaev_Diary_translation_1985.pdf. Accessed 19 July 2025.

Simon Pirani, “Durham and Ukraine Miners: Historic Links of Friendship”, Anticapitalist Resistance, 6 July 2022. Available online: https://anticapitalistresistance.org/durham-and-ukraine-miners-historic-links-of-friendship. Accessed 12 August 2026.

See also:

Before Chernobyl

“They’re keeping the Tashkent earthquake from the public”

Two bitter examples of the Stalinist culture of secrecy

The misery of Soviet agriculture and bureaucratic waste

Soviet Stalinism and secrecy: Gorbachev's revelations

12 Ağustos 2026

Stalinist bürokrasinin insan sağlığına ve çevreye yaklaşımından bazı örnekler

Blogda Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm üst başlığı altında yayımladığım -henüz tamamlanmamış olan- yazı dizisini küçük bir kitapçık hâline getirmeye çalışırken, taslak metnin Altıncı Bölüm’üne Stalinist rejimin insan sağlığına ve doğal çevreye karşı işlediği ağır suçlardan örnekler veren bir kutu ekledim. Kutudaki metni burada da paylaşmak istiyorum.

Metni aktarmadan önce şunu eklemekte fayda var: bugün Rusya’da ve diğer eski Sovyet cumhuriyetlerinde kapitalist restorasyonun çevre ve işçi sağlığı üzerinde yarattığı tahribat da son derece ağırdır. İki dönemin ortak yanı, işçi sınıfının üretim ve yatırım kararlarına demokratik katılımdan ve bu kararlar üzerinde denetimden tamamen uzak tutulmasıdır. Gerçek çözüm, üretim araçlarının uluslararası işçi sınıfının demokratik kontrolü altına alınmasından ve üretimin, kâr güdüsüne göre değil, insani ihtiyaçlar ve ekolojik gereklilikler temelinde, insanın doğayla ilişkisini de gözeten demokratik ve rasyonel bir planlamaya tabi tutulmasından geçiyor.

* * *

On yıllar boyunca işçi sınıfının üretim araçları üzerinde hiçbir demokratik denetime sahip olmadığı koşullarda, ağır insani ve çevresel maliyetleri umursamadan verimlilikten uzak, israfçı ve yağmacı bir sanayileşme politikası izleyen Stalinist bürokrasinin insan sağlığına ve doğal çevreye karşı işlediği suçlar uzun bir liste oluşturur. Burada, okurun bu tutumun somut sonuçlarını gözünde canlandırmasına yardımcı olmak için, Stalinist bürokrasinin işlediği bu suçlardan yalnızca birkaçına değinmekle yetineceğiz.

Mayak tesislerinden 1949-1952 yıllarında Teça Nehri sistemine büyük miktarlarda radyoaktif atık boşaltılması ve 1957 Kiştim nükleer felaketi bunların erken ve çarpıcı örnekleri arasındadır. Sovyet yetkilileri Kiştim felaketine ilişkin resmî bir raporu ancak 28 Temmuz 1989’da IAEA’ya sunmuştur. IAEA kaynakları Mayak’tan Teça Nehri’ne büyük miktarda sıvı radyoaktif atık boşaltıldığını doğrulamaktadır.

Kiştim felaketi sonucunda radyoaktif kirlenmeye maruz kalan bölgeyi gösteren Doğu Urallar Radyoaktif İzi (EURT) haritası.
Doğal çevreye yönelik aynı araçsal tutum Orta Asya’da da ağır sonuçlar doğurdu. Pamuk üretiminin genişletilmesi uğruna Amuderya ve Siriderya sularının büyük ölçekte sulamaya yönlendirilmesi Aral Gölü’nün kurumasında belirleyici rol oynadı. Dünya Bankası için hazırlanan bir çalışmaya göre, pamuk sulamasındaki genişleme göle ulaşan nehir akımındaki azalmanın yaklaşık yüzde 90’ından sorumluydu.

Kazakistan’daki Semipalatinsk nükleer deneme sahasında ise Sovyetler Birliği 1949-1989 arasında 456 nükleer deneme gerçekleştirdi; özellikle atmosferik denemelerin radyoaktif serpintileri çevrede yaşayan nüfusu radyasyona maruz bıraktı.

Çernobil felaketi
Çernobil felaketi, RBMK reaktörünün tasarımındaki ciddi kusurlar ile santral personelinden tasarımcılara ve mühendislere, bakanlıklardan düzenleyici kurumlara kadar uzanan güvenlik kültürü zaaflarının birbirini beslediği bu yönetim tarzının en çarpıcı örneklerinden biri hâline geldi. IAEA’nın INSAG-7 raporu, kazanın yalnızca operatör hatalarına indirgenemeyeceğini, reaktör tasarımındaki ciddi kusurların ve Sovyet nükleer sisteminin tasarım, işletme ve düzenleyici kuruluşlarına kadar uzanan güvenlik kültürü zaaflarının belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır. Çernobil’in ardından hazırlanan bir Birleşmiş Milletler raporu da Sovyet sisteminde bilgi alışverişinin ve karşı görüşlerin ifade edilmesinin sınırlı olduğunu ve radyasyonla ilgili çok sayıda verinin gizli tutulduğunu belirtmektedir.

Bu tablonun nükleer sanayiyle sınırlı olmadığını gösteren bir başka çarpıcı veri Çernyayev’in günlüğünde yer alır. Çernyayev, 1985 yılında tuttuğu günlüğünde, Gorbaçov’un genel sekreter seçildikten kısa bir süre sonra, 11 Nisan 1985’te yapılan bir Politbüro toplantısında tarım ve gıda sistemine ilişkin çeşitli veriler aktardığını kaydeder. Gorbaçov’a göre, 1.300 süt, peynir ve tereyağı fabrikası, 200 et işleme ve paketleme tesisi, 103 konserve fabrikası ile 60 nişasta ve glikoz şurubu fabrikası atık arıtma sistemi kurulmadan inşa edilmişti; bunun sonucunda bu tesisler çevreye büyük zarar veriyordu.

İşçi sağlığı ve güvenliği alanındaki tablo da farklı değildi. Simon Pirani, “Moscow, 1990: When Trotskyist Travellers Met Soviet Reality” başlıklı makalesinde, Durham maden işçileri sendikası genel sekreteri David Hopper’ın 1990’da Doğu Ukrayna’daki Pavlograd madenlerini ziyaret ettikten sonra şu gözlemde bulunduğunu aktarır: “Şoke ediciydi! İş güvenliği düzeni dehşet vericiydi. Bunlar büyükbabalarımızın bize anlattığı koşullardı.”

Kaynaklar:

International Atomic Energy Agency (IAEA), Scenario T: Radioactive Contamination of the Techa River, South Urals, Russia, IAEA, Viyana, 2011. Çevrimiçi erişim: https://www-ns.iaea.org/downloads/rw/projects/emras/emras-aquatic-techa.pdf Erişim tarihi: 14 Haziran 2026.

B. V. Nikipelov, G. N. Romanov, L. A. Buldakov, M. S. Babaev, Yu. B. Kholina ve E. I. Mikerin, “Accident in the Southern Urals on 29 September 1957”, Report on a Radiological Accident in the Southern Urals on 29 September 1957, INFCIRC/368, International Atomic Energy Agency (IAEA), 28 Temmuz 1989. Çevrimiçi erişim: https://www.iaea.org/sites/default/files/infcirc368.pdf Erişim tarihi: 12 Ağustos 2026.

David Tarr ve Eskender Trushin, “Did the Desire for Cotton Self-Sufficiency Lead to the Aral Sea Environmental Disaster? A Case Study on Trade and the Environment”, World Bank, 2004. Çevrimiçi erişim: https://documents.worldbank.org/en/publication/documents-reports/documentdetail/433771484052748191 Erişim tarihi: 16 Haziran 2026.

International Agency for Research on Cancer (IARC), “SEMI-NUC: Prospective Cohort Study of Residents Near the Semipalatinsk Nuclear Test Site”. Çevrimiçi erişim: https://semi-nuc.iarc.who.int Erişim tarihi: 17 Haziran 2026.

International Atomic Energy Agency (IAEA), The Chernobyl Accident: Updating of INSAG-1, Safety Series No. 75-INSAG-7, Viyana, 1992. Çevrimiçi erişim: https://www-pub.iaea.org/MTCD/publications/PDF/Pub913e_web.pdf Erişim tarihi: 22 Haziran 2026.

UNDP ve UNICEF, The Human Consequences of the Chernobyl Nuclear Accident: A Strategy for Recovery, UN-OCHA ve WHO desteğiyle hazırlanmış rapor, 25 Ocak 2002. Çevrimiçi erişim: https://cdn.who.int/media/docs/default-source/documents/publications/the-human-consequences-of-the-chernobyl-nuclear-accident53712189-b688-45ef-8164-ac2273508ec9.pdf Erişim tarihi: 27 Haziran 2026.

Anatoly S. Chernyaev, The Diary of Anatoly S. Chernyaev, 1985, çev. Anna Melyakova, der. Svetlana Savranskaya, Washington, DC: National Security Archive, s. 43. Çevrimiçi erişim: https://nsarchive2.gwu.edu/NSAEBB/NSAEBB192/Chernyaev_Diary_translation_1985.pdf Erişim tarihi: 19 Temmuz 2025.

Simon Pirani, “Durham and Ukraine Miners: Historic Links of Friendship”, Anticapitalist Resistance, 6 Temmuz 2022. Çevrimiçi erişim: https://anticapitalistresistance.org/durham-and-ukraine-miners-historic-links-of-friendship Erişim tarihi: 12 Ağustos 2026.

Ayrıca bkz.: 

Çernobil’den önce

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar”

Stalinist gizlilik kültürüne dair iki acı örnek

Sovyet tarımının sefaleti ve bürokratik israf

Sovyet Stalinizmi ve gizlilik: Gorbaçov’un ifşaatı

11 Ağustos 2026

Cuba: The dominant wing of the bureaucratic caste is bent on capitalist restoration

On Javier Gómez Sánchez’s article

Diaz-Canel and Raúl Castro
The day before yesterday, I published on this blog a revised Turkish translation of Cuban journalist and filmmaker Javier Gómez Sánchez’s article, “Küba ve kapitalizme tam dönüş” (“Cuba and the Complete Turn towards Capitalism”). In the brief introduction I added to the article, I noted that I have fundamental differences with Gómez Sánchez in terms of both analysis and political perspective, but that I nevertheless considered it important to publish the text because it contains significant information and observations from within Cuba itself.

Foremost among these differences is the question of Cuba’s social character. Gómez Sánchez describes Cuba as “a socialist country”, its economy as “a socialist economy”, and the Fidelista base as “communist”. I do not agree with any of these contradictory characterisations.

Cuba is neither a socialist nor a communist society, but a bureaucratically degenerated workers’ state.

In Cuba, as in all Stalinist regimes, there is a privileged bureaucratic caste that dominates the upper echelons not only of the intertwined state and party apparatuses but also of public enterprises. Its housing, access to consumer goods, the education of its children, and access to healthcare and scarce resources—in short, its way of life—are markedly different from those of the broad masses of workers and working people. This inequality has become much more visible, particularly over the past fifteen years, as large sections of the population have been driven into deep poverty and deprivation.

The economic situation of the broad masses in Cuba is extremely dire.
From 1989 onwards, in Eastern Europe and subsequently in the Soviet Union -leaving aside certain exceptional cases in which the national question became decisive- capitalist restoration was, to a large extent, an expression of the Stalinist bureaucracy’s drive to secure its own privileges through private property. A significant section of the bureaucrats who administered state property became its direct owners in the course of the restoration process.

This was precisely the historical alternative Trotsky had posed for the Soviet Union from the 1930s onwards: either the working class would overthrow the bureaucracy through a political revolution and restore workers’ democracy or, failing that, the bureaucracy would ultimately pave the way for the restoration of capitalism.

What makes Gómez Sánchez’s article particularly important from my standpoint is that it provides valuable insider information about how far developments in Cuba have advanced towards the second of these possibilities.

The author describes how, following the reforms initiated under Raúl Castro in 2011, the emerging strata of private entrepreneurs have steadily grown stronger, become integrated with the state bureaucracy and technocracy, and developed into a political force. He argues that these groups have gained considerable influence within state structures and within the Cuban Communist Party itself.

More importantly, he offers a periodisation. According to Gómez Sánchez, the period between the debates preceding the 2008 reforms and the discussions over the 2019 Constitution was when resistance within the National Assembly to the advance of capitalism was at its strongest. Thereafter, business-owning deputies and the bureaucratic layers supporting them became increasingly influential.

Taking Gómez Sánchez’s periodisation as a starting point, one can draw an analogy that he himself does not make: Cuba’s 2019 could be its equivalent of the Soviet Union’s 1985.

This, of course, does not mean that the histories of the two countries are identical. In 1985, however, capitalist restoration had not yet emerged within the Soviet bureaucracy as an explicit and fully developed programme. The balance of forces within the bureaucracy was shifting, and those sections advocating a turn towards the market and private property were beginning to take the political initiative. Within a few years, increasingly broad sections of the party–state apparatus became direct agents of restoration.

If the picture drawn by Gómez Sánchez is accurate, Cuba too is crossing a threshold of a similar character.

From this standpoint, the recently adopted package of 176 measures for “economic and social transformation” is of major significance. According to Gómez Sánchez, these include the legalisation of private banking, the sale of fuel by the private sector, the liquidation of loss-making state enterprises and the privatisation of their infrastructure, the conversion of public enterprises into joint-stock companies, and their takeover by private entities.

Considered alongside the accumulation of private capital over the past fifteen years and the integration of the bureaucracy with these new economic forces, these measures make it increasingly difficult to speak merely of the limited and temporary use of market mechanisms. The floodgates are being opened for the transformation of bureaucratic privilege into private property.

Another important aspect of Gómez Sánchez’s article is the role of the party–state apparatus in this process.

According to Gómez Sánchez, in Cuba -just as in the Stalinist regimes of the Soviet Union and Eastern Europe- economists who favour capitalist restoration, private entrepreneurs, and circles associated with them are finding ever greater support within the state and party apparatus. By contrast, voices opposing the capitalist transformation are increasingly being silenced in the official media.

These claims, of course, require further investigation. But the fundamental question is now clear:

Is the dominant wing of the bureaucracy that governs Cuba ceasing to be a caste whose social position rests on state property and becoming instead the political instrument through which that property is transformed into its own private property and that of the emerging new bourgeoisie?

The answer given by Gómez Sánchez’s article is clearly “yes”.

The metaphor Gómez Sánchez uses at the end of his article is particularly striking. In his view, the fundamental change in Cuba is that those who still hold political power no longer hold economic power:

“The ringmaster is no longer the owner of the circus.”

I think this metaphor needs to be reformulated somewhat differently:

Those running the circus now want to hold the title deed to it as well!

This, then, is the central issue facing Cuba in the period ahead. Will the bureaucratic caste succeed in transforming the political power it has held for decades into the class rule of a new property-owning bourgeoisie? Or will the Cuban working class and working people be able to emerge as an independent political force against both US imperialism and capitalist restoration?

From a Leninist standpoint, an optimistic answer to this question does not appear possible. In the absence of a revolutionary vanguard organisation of the working class, spontaneous struggles may produce important and even explosive upheavals, but they cannot develop a coherent programme against capitalist restoration or constitute an alternative political power. Under present conditions, unfortunately, there is no organised force in Cuba capable of leading the working class in the struggle to reverse the process of capitalist restoration.

10 Ağustos 2026

Küba: Bürokratik kastın egemen kanadı kapitalist restorasyonu kafaya koymuş

Javier Gómez Sánchez’in yazısı üzerine

Diaz-Canel ve Raúl Castro
Dün Kübalı gazeteci ve sinemacı Javier Gómez Sánchez’in “Küba ve kapitalizme tam dönüş” başlıklı yazısının gözden geçirilmiş Türkçe çevirisini bu blogda yayımladım. Yazıya eklediğim kısa sunuşta, Gómez Sánchez’le esaslı görüş ve siyasi perspektif farklılıklarına sahip olduğumu, buna rağmen Küba’nın içinden önemli bilgiler ve gözlemler içerdiği için metni yayımlamayı gerekli gördüğümü belirtmiştim.

Bu farklılıkların başında Küba’nın toplumsal niteliği geliyor. Gómez Sánchez Küba’yı "sosyalist bir ülke", ekonomisini "sosyalist bir ekonomi", Fidelci tabanı da "komünist" olarak tanımlıyor. Ben bu çelişkili tanımlamaların hiçbirine katılmıyorum.

Küba sosyalist ya da komünist bir toplum değil, bürokratik olarak yozlaşmış bir işçi devletidir.

Küba’da da bütün Stalinist rejimlerde olduğu gibi, iç içe geçmiş devlet ve parti aygıtlarının yanı sıra kamu işletmelerinin üst kademelerine hâkim ayrıcalıklı bir bürokratik kast vardır. Bu kastın konutları, tüketim olanakları, çocuklarının eğitimi, sağlık hizmetlerine ve kıt kaynaklara erişimi, kısacası yaşam tarzı geniş işçi ve emekçi kitlelerden farklıdır. Özellikle son on beş yılda halkın büyük kesimlerinin derin bir yoksulluğa ve yoksunluğa itilmesiyle bu eşitsizlik çok daha görünür hâle gelmiştir.

Küba'da geniş halk kitlelerinin ekonomik durumu son derece kötü
1989’dan itibaren Doğu Avrupa’da ve ardından Sovyetler Birliği’nde -ulusal sorunun belirleyici hâle geldiği kimi istisnai vakalar bir yana bırakılırsa- kapitalist restorasyon büyük ölçüde Stalinist bürokrasinin kendi ayrıcalıklarını özel mülkiyet güvencesi altına alma atılımının ifadesiydi. Devlet mülkiyetini yöneten bürokratların önemli bir bölümü, restorasyon sürecinde bu mülkiyetin doğrudan sahiplerine dönüştü.

Trotskiy’in 1930’lu yıllardan itibaren Sovyetler Birliği için ortaya koyduğu tarihsel alternatif de buydu: Ya işçi sınıfı bürokrasiyi bir siyasi devrimle devirerek işçi demokrasisini yeniden kuracak ya da bürokrasi, bu gerçekleşmediği takdirde, sonunda kapitalizmin yeniden kurulmasının yolunu açacaktı.

Gómez Sánchez’in yazısını benim açımdan özellikle önemli kılan, Küba’da ikinci olasılık yönündeki gelişmenin ulaştığı aşamaya ilişkin içeriden önemli bilgiler vermesidir.

Yazar, 2011’de Raúl Castro öncülüğünde başlatılan reformların ardından ortaya çıkan özel girişimci kesimlerin giderek güçlendiğini, devlet bürokrasisi ve teknokrasisiyle bütünleştiğini ve siyasi bir güç hâline geldiğini anlatıyor. Bu kesimlerin devlet yapıları ve bizzat Küba Komünist Partisi içinde büyük bir nüfuz kazandığını ileri sürüyor.

Daha da önemlisi, bir dönemleştirme yapıyor. Gómez Sánchez’e göre 2008 reformları öncesindeki tartışmalar ile 2019 Anayasası üzerindeki görüşmeler arasındaki dönem, Ulusal Meclis içinde kapitalist ilerleyişe karşı direnişin en güçlü olduğu dönemdi. Sonrasında ise işletme sahibi milletvekilleriyle onları destekleyen bürokratik kesimler giderek ağırlık kazandı.

Burada, Gómez Sánchez’in dönemleştirmesinden yola çıkarak onun yapmadığı bir analoji yapılabilir: Sovyetler Birliği’nin 1985’i, Küba’nın 2019’u olabilir.

Bu elbette iki ülkenin tarihinin bire bir aynı olduğu anlamına gelmez. Ancak 1985’te Sovyet bürokrasisi içinde kapitalist restorasyon henüz açık ve tamamlanmış bir program hâlini almamıştı. Bürokrasi içindeki dengeler değişiyor, piyasa ve özel mülkiyet yönündeki dönüşümü savunan kesimler siyasi inisiyatifi ele geçirmeye başlıyordu. Birkaç yıl içinde parti-devlet aygıtının giderek genişleyen bölümleri restorasyonun doğrudan taşıyıcısı hâline geldi.

Gómez Sánchez’in çizdiği tablo doğruysa, Küba’da da benzer nitelikte bir eşik aşılmaktadır.

Bu açıdan son kabul edilen 176 “ekonomik ve toplumsal dönüşüm” önlemi büyük önem taşıyor. Gómez Sánchez’e göre bunlar arasında özel bankacılığın yasallaştırılması, akaryakıtın özel sektör tarafından satılması, zarar eden devlet işletmelerinin tasfiyesi ve altyapılarının özelleştirilmesi, kamu işletmelerinin anonim şirketlere dönüştürülmesi ve özel aktörler tarafından devralınması bulunuyor.

Bunlar son on beş yılda gelişen özel sermaye birikimi ve bürokrasinin yeni ekonomik güçlerle bütünleşmesiyle birlikte düşünüldüğünde, yalnızca piyasa mekanizmalarının sınırlı ve geçici kullanımından söz etmek giderek zorlaşıyor. Bürokratik ayrıcalığın özel mülkiyete dönüşmesinin önündeki baraj kapakları açılıyor.

Gómez Sánchez’in yazısındaki bir başka önemli husus da parti-devlet aygıtının bu süreçteki rolü.

Gómez Sánchez’in anlattığına göre Küba’da -tıpkı SSCB’de ve Doğu Avrupa’daki Stalinist rejimlerde gördüğümüz gibi- kapitalist restorasyon yanlısı iktisatçılar, özel girişimciler ve bunlarla bağlantılı çevreler devlet ve parti aygıtı içinde giderek daha fazla destek buluyor. Buna karşılık kapitalist dönüşüme itiraz eden sesler resmî medyada giderek daha fazla susturuluyor.

Bu iddiaların elbette ayrıca araştırılması gerekir. Fakat temel soru artık açıktır:

Küba’yı yöneten bürokrasinin egemen kanadı, toplumsal konumunu devlet mülkiyetine dayandıran bir kast olmaktan çıkıp, bu mülkiyeti kendi özel mülkiyetine ve gelişmekte olan yeni burjuvazinin mülkiyetine dönüştürmenin siyasi aracına mı dönüşüyor?

Gómez Sánchez’in yazısının verdiği yanıt açık biçimde “evet” yönündedir.

Gómez Sánchez’in yazısının sonunda kullandığı benzetme oldukça çarpıcıdır. Ona göre Küba’daki temel değişim, siyasi iktidarı hâlâ elinde tutanların artık ekonomik gücü ellerinde tutmamasıdır:

“Sirki yöneten kişi artık sirkin sahibi değildir.”

Ben bu benzetmeyi biraz daha farklı bir biçimde formüle etmek gerektiğini düşünüyorum:

Sirki yönetenler, artık sirkin tapusuna da sahip olmak istiyorlar!

Küba’da önümüzdeki dönemin temel meselesi de budur. Bürokratik kast, onlarca yıldır elinde tuttuğu siyasi iktidarı özel mülkiyet sahibi yeni bir burjuvazinin sınıf iktidarına dönüştürmeyi başaracak mı? Yoksa Küba işçi sınıfı ve emekçi halkı hem ABD emperyalizmine hem de kapitalist restorasyona karşı bağımsız bir siyasi güç olarak sahneye çıkabilecek mi?

Bu soruya Leninist bir bakış açısından iyimser bir yanıt vermek mümkün görünmüyor. İşçi sınıfının devrimci öncü örgütünün bulunmadığı koşullarda kendiliğinden mücadeleler önemli ve hatta sarsıcı patlamalar yaratabilir; fakat kapitalist restorasyona karşı tutarlı bir program ve siyasi iktidar alternatifi oluşturamaz. Bugünkü koşullarda Küba’da kapitalist restorasyon sürecini tersine çevirme mücadelesinde işçi sınıfına öncülük edebilecek örgütlü bir güç bulunmuyor maalesef.

09 Ağustos 2026

Çeviri:

Küba ve kapitalizme tam geri dönüş

Javier Gómez Sánchez

Javier Gómez Sánchez

1984 doğumlu Kübalı sinemacı, gazeteci ve iletişimci Javier Gómez Sánchez’in bu yazısı, ilk olarak "Cuba y el giro completo al capitalismo” başlığıyla Uruguay’da çıkan haftalık gazete Brecha’nın 24 Temmuz 2026 tarihli 2122. sayısında yer aldı.

Yazının İngilizce çevirisi, yazarın izniyle, “Cuba and the complete turn towards capitalism” başlığı altında 28 Temmuz 2026’da In Defence of Marxism sitesinde yayımlandı. In Defence of Marxism, yazıyı “Küba Devrimi’nin geleceğine ilişkin tartışmaya çok ilginç bir katkı” olarak değerlendirdiğini belirtiyor.

Metnin Türkçe çevirisi de 6 Ağustos 2026’da aynı sitede yayımlandı. Aşağıda, bu Türkçe çeviriyi İngilizce metinle karşılaştırarak gözden geçirilmiş ve gerekli gördüğüm yerlerde yeniden çevrilmiş hâliyle yayımlıyorum.

Javier Gómez Sánchez’le gerek Küba Devrimi’nin tarihine gerekse sosyalizmin inşası ve Stalinizm sorununa yaklaşım bakımından esaslı görüş ve siyasi perspektif farklılıklarım var. Bununla birlikte, tıpkı In Defence of Marxism gibi, bu farklılıkların yazının önemini ortadan kaldırmadığını düşünüyorum. Küba’nın içinden yazılmış olması ve ülkede son yıllarda yaşanan ekonomik ve siyasi dönüşüme ilişkin önemli bilgiler ve gözlemler içermesi, metni okunmaya ve tartışılmaya değer kılıyor.

Burada yazıyı herhangi bir yorum eklemeden yayımlamakla yetineceğim. Gómez Sánchez’in aktardığı bilgilerin ne anlama geldiği ve Küba’da yaşanmakta olan dönüşümün nasıl değerlendirilmesi gerektiği konusunu ise ayrı bir blog yazısında ele alacağım.

* * *

Son yıllarda ortaya çıkan özel girişimci kesimler ve fikirlerini ortaklaştırdıkları ağlar, Küba’da yeni bir siyasi güç hâline geldi.

Hükümet bürokrasisi ve teknokrasisiyle bütünleşmeleri sayesinde, krizlerden yararlanarak kendi çıkarlarına uygun değişiklikleri gerçekleştirme konusunda giderek artan bir kapasiteye sahip olduklarını gösterdiler.

Devlet Konseyi tarafından kısa süre önce “toplumsal dönüşümler” başlığı altında açıklanan 176 “önlemin” özünü, gerçekte bunlardan kâr elde edebilecek bir ekonomik elitin uzun süredir hayata geçirilmesini talep ettiği girişimler oluşturmaktadır. Bu önlemler arasında özel bankacılığın yasallaştırılması, akaryakıtın özel sektör tarafından satılması, zarar eden devlet işletmelerinin tasfiyesi (altyapıları ve faaliyetleriyle birlikte özelleştirilmeleri), devlet işletmelerinin anonim şirketlere dönüştürülmesi ve özel aktörler tarafından devralınmaları yer almaktadır.

Bu önlemler olağan koşullar altında bu denli kolay gündeme getirilemezdi. Ancak Küba toplumunun COVID-19 salgınından bu yana içinde bulunduğu kesintisiz şok hâli -özellikle de ocak ayında ABD’nin Venezuela’ya saldırısından, tam petrol ablukasından ve askerî müdahale tehditlerinden bu yana- Küba’da sosyalizmden kapitalizme geçişi hedefleyen politikaların uygulanmasının önünü açtı.

Bu önlemlerin uygulanmasını zorunlu kılan, ABD saldırganlığının tırmanması değildir; çünkü bu önlemler zaten bir süredir hazırlanmaktaydı. Bunların hayata geçirilmesi için mevcut fırsattan yararlanılmasını mümkün kılan, söz konusu saldırganlığın yarattığı şok hâlidir.

Raúl Castro’nun öncülüğünde 2011 yılında başlatılan reformlardan bu yana geçen son on beş yılda hedef, sosyalist devlet ekonomisi ile kapitalist piyasanın bir arada varlığını sürdüreceği karma bir ekonomi modeli kurmaktı. Ne var ki ABD’nin ekonomik ablukası altındaki Küba devleti, bizzat bu reformların ortaya çıkardığı kapitalist güçleri denetim altında tutmayı başaramadı ve sonunda bu güçlerin baskısına yenik düştü.

Özel sermaye çevreleri; yolsuzluk, aile bağları ya da yöneticilerle kurdukları dostluk ilişkileri yoluyla, ideolojik kimlik kaybından, safdillikten ve sosyalist hareketin abluka karşısındaki güçsüzlüğünden yararlanarak devlet yapılarına ve bizzat Küba Komünist Partisi’ne (PCC) giderek daha fazla nüfuz ettiler.

Bu iş çevreleri, “Gurular” ya da (“Chicago Boys”a gönderme yapılarak) “Havana Boys” olarak anılan bir grup liberal iktisatçıyla eşgüdüm içinde, etkili bir özel medya aygıtı oluşturdu. Yıllardır özelleştirmeyi, devletin ve sosyalizmin tasfiyesini öngören önerileri birer çözüm gibi sunarak gündeme getiriyorlar. Bütün bunlar, sosyalizmi hâlâ savunan devrimci, komünist ve Fidelci bir toplumsal tabanın varlığına rağmen gerçekleşiyor; ancak bu taban tükenmiş, ezilmiş, seçeneksiz bırakılmış ve her şeyden önemlisi önderlikten yoksun durumda.

Bizzat Cumhurbaşkanı ve PCC Birinci Sekreteri, özel girişimci sektörün ve çıkarlarının sorgusuz sualsiz bir savunucusu hâline gelmiştir ve yeni politikaların “sosyalizmi kurtaracağını” sürekli yineleyip durmaktadır. Buna karşılık özel ellerdeki basın organları, daha önce gizlemeye çalıştıkları “geçiş” kavramını ve bu geçişin toplum içinde yaratacağı “kazananlar ve kaybedenler” sürecinin nasıl yönetilmesi gerektiğini artık açıkça tartışır hale gelmiştir.

Meclis kapitalist restorasyon yolunda 176 karar tasarısını oybirliğiyle kabul etti.
Halk İktidarı Ulusal Meclisi, kendisine yalnızca bir gün önce sunulan belgeyi onaylamak üzere tek oturumluk bir toplantı yaptı. Bu kısa süre içinde, 176 önlemden tek birine karşı dahi herhangi bir önerge sunulmadı. Oysa hükümetin özel şirketlerden vergileri gerektiği gibi tahsil edemediği ve bunun devasa bir bütçe açığına yol açtığı bir dönemde, sırf halktan KDV alınmaya başlanması kararı bile günler sürecek yoğun tartışmaları gerektirirdi.

2008 reformları öncesinde yürütülen tartışmalar ile 2019 Anayasası üzerindeki görüşmeler arasındaki dönemde, Ulusal Meclis kapitalizmin ilerleyişine karşı en dikkate değer direniş dönemini yaşadı. Ancak o tarihten bu yana Meclis kürsüsüne, devlet bürokrasisinin desteğini alan, sahte yurtseverlik söylemlerine başvuran ve her oturumda söz almaları sağlanan işletme sahibi milletvekillerinin söylemi hâkim oldu. Devlet televizyonu ve resmî basın da ardından bu söylemi yayınlarının odağı ve gazetelerin birinci sayfalarının başlıca konusu hâline getirdi.

Bir süredir, geçiş sürecine yönelik her türlü direniş ifadesi resmî medyada sansüre uğruyor. Kısa süre önce açıklanan önlem paketi karşısında eleştirel yazılar yazmaya cesaret eden az sayıdaki kişi ise bunları yabancı basında yayımlamak zorunda kaldı. Kübalı aydınların önemli bir bölümü ya kamuoyu önünde sessiz kalıyor ya da geçiş fikrini benimsemiş bulunuyor. Küba dışındaki kapitalizmden söz etmeye fazlasıyla istekli olan bu kesim, ülke içinde kapitalizmden söz etmekten ise kaçınıyor ve bürokrasi tarafından yönetilen bir ödül ve ceza sistemi aracılığıyla denetim altında tutuluyor.

Havana’nın Dragones mahallesinde sokakta çeşitli ürünler satan bir grup insan.
Son yıllarda, ABD’nin Küba’yı içeriden istikrarsızlaştırma stratejisinin bir parçası olarak, Küba hükümeti ablukaya ek olarak kirli bir savaşın da içine sürüklendi. ABD, Küba’daki siyasi mahkûmların sayısına ilişkin istatistikleri uluslararası alanda bir koz olarak, adeta satranç tahtasındaki taşlarmış gibi kullanıyor. Üniversiteler ise, ABD’nin finansmanı ve desteğini alan sansüre uğramış sanatçılar ile “bağımsız” gazetecilerin şikâyetleriyle doldurularak, fiilen yumuşak darbe niteliğine varan girişimlerle zehirlendi.

Öte yandan, çok gürültü çıkaran ancak çok az şey başaran muhalifler yargılanıp hapsedilmiş ya da ülkeyi terk etmeyi ehvenişer olarak seçmeye itmek amacıyla baskıya maruz bırakılmıştır; böylece “sürgün” kavramı yeniden canlandırılmıştır. Ardından bu kişilerin faaliyetleri ve mali bağlantıları devlet televizyonunda yayımlanan programlarda ifşa edilmiştir.

Buna karşılık, kapitalist restorasyonun ve özelleştirmenin ideologları olan serbest piyasa guruları, üniversite etkinliklerine davet edilmeleri ve kitaplarının yayımlanmasına sağlanan mali destek aracılığıyla aynı ABD çıkar çevreleri tarafından desteklenmelerine rağmen, saygın iktisatçılar ve akademisyenler ya da masum girişimciler olarak sunuluyorlar. Gerçekte oldukları gibi, yani ablukanın entelektüel ve iş dünyası ayağı olarak gösterilmiyorlar.

Kamuoyunun dikkati sokak protestolarına ve Miami’den gelen, silah yüklü köhne bir sürat teknesine çevrilmişken, çok daha güçlü bir karşı devrim yüzlerce kişinin katıldığı toplantılarını düzenliyor, özel sektör forumları için Havana’nın en modern otellerinde salonlar kiralıyordu. Büyük olasılıkla -ve tarih bunu kaydedecektir- o dönemde Küba Devrimi’ni sona erdirmek için asıl işi yapanlar Devlet Güvenliği tarafından hiçbir zaman sorgulanmadılar.

Bu yıl, Küba sosyalizminin tarihî lideri Fidel Castro’nun doğumunun yüzüncü yılı. Onun sözlerinden birini uyarlayacak olursak, fikirleri de yüzüncü doğum yılında ölecek gibi görünüyor. Nitekim “değiştirilmesi gereken her şeyi değiştirmek” sözü, bugün Küba’nın kapitalizme geçişinin başını çekenler tarafından gasp edilmiş durumda.

Bugün Küba’nın önündeki temel soru artık ekonomik modelden çok siyasal modele ilişkindir. Tek parti sistemi, seçim sistemi, hak ve özgürlüklere getirilen tartışmalı sınırlamalar ile siyasal modelin diğer birçok unsuru, bir zamanlar sosyalizmin güvenceleri olarak görüldükleri için zorunlu kabul ediliyordu. Peki, model artık sosyalist değilse bunları sürdürmek mümkün müdür? Çin ya da Vietnam’ın aksine, hükümetini devirmeye yönelik dış baskılarla karşı karşıya bulunan Küba gibi bir ülkede, ekonomik değişiklikler siyasal değişikliklere yol açmayacakmış gibi davranmak mümkün müdür? Kültürel ve ekonomik güç bir kez yitirildiğinde, siyasal iktidar korunabilir mi?

Ancak iktidar da madde gibi yok olmaz; dönüşüm geçirir. Geleneksel bürokrasi ile yeni ekonomik güçlerin bütünleşmesi, toplum üzerindeki eski ama etkili denetimden yararlanarak, anti-emperyalist sosyalizmin yerine milliyetçi bir kapitalizmi geçirmeye çalışabilir. Ne var ki bu, ABD’yi tatmin etmeyecektir.

Denklemden çıkarılamayacak olan bir diğer unsur ise halktır; üstelik ülke içindeki durum giderek daha istikrarsız hâle gelmekte ve kontrolün sağlanması giderek daha fazla polis gücüne bağımlı hale gelmektedir. Bunun, hükümet tarafından giderek daha az temsil edildiğini hisseden devrimin destek tabanı üzerindeki etkisi de göz ardı edilemez.

Küba’daki temel değişim, siyasal iktidarı hâlâ elinde tutanların artık ekonomik gücü elinde bulundurmamasıdır. Kesin olan bir şey varsa, o da sirki yöneten kişinin artık sirkin sahibi olmadığıdır.

Aynı zamanda bkz.: 

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir” (3 bölüm)

Arjantin: İşçilerin ve Öğrencilerin Küba ile Bağımsız Dayanışma Kampanyası

Küba ekonomisinin çöküşü

Balseros’tan bugüne: Küba halkının bitmeyen krizi

Arjantin’de Küba ile bağımsız işçi-öğrenci dayanışması