08 Nisan 2026

Stalinist bürokrasi ve Trotskist literatür

Anatoliy Çernyayev (soldan üçüncü), önemli siyasî metinlerin kaleme alındığı bir daçada, Leonid Brejnev’le (sağdan ikinci) aynı masada.
Uzun yıllar SBKP Merkez Komitesi’nin Uluslararası Bölümü’nde çalışmış, uluslararası komünist (siz bunu Stalinist olarak okuyun) hareketle yakından ilgilenmiş üst düzey bir Sovyet aparatçiği olan Anatoliy Çernyayev, 30 Ekim 1978 tarihli günlük notunda Ernest Mandel’in (1923-1995) bir makalesinin özetini okuduğundan söz eder:

Dün, günümüzün tanınmış Trotskistlerinden biri olan Mandel’in bir makalesinin özetini okudum. Batı’da yaklaşan devrime ilişkin oldukça Leninist bir yaklaşım söz konusu. Ona göre Batı, tam da şu anda (1917’de, 1920’de, 1945’te, hatta 1968’de değil), Sovyet devriminin izlediği modeli tekrarlayabilecek durumda. Burada önce Sovyetlerin rolü, ardından ikili iktidar, sonra da proletarya diktatörlüğü öne çıkarılıyor.

Her halükârda, dedikleri gibi: Eğer Batı’nın devrimci güçleriyle ilişkilerimizi ideolojik bir temelde kurmayı sürdürürsek (ve bundan kurtulamıyorsak), o zaman bizim için geriye kalan tek çevre, günümüzün son derece eğitimli ve zeki Trotskistleri olacaktır. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1978), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 36.)

Bu iki paragrafta koca bir dünya yatıyor. Adım adım ilerleyelim.

İlk söylenmesi gereken şudur: Sovyetler Birliği’nde Stalinist bürokrasinin en üst katmanlarında yer alan çok küçük bir azınlığın Trotskist literatüre erişimi vardı. [*] Bu dar çevrenin dışında ise Trotskist literatür yasadışıydı; bulundurulması da suç sayılıyordu.

Çernyayev, yaptığı seyahatler, görüşmeler ve katıldığı toplantılar dışında, mesaisinin büyük bölümünde metinlerle çalışan bir Kremlin bürokratıydı. Politika notları, değerlendirmeler, raporlar, kitaplar, broşürler ve benzeri malzemeler, ayrıca konuşma taslakları hazırlamak işinin en önemli parçalarından biriydi. [**] Önüne Mandel’in -ne yazık ki adını belirtmediği- bir makalesinin özetinin gelmiş olması, tam metne erişimin imkânsızlığından çok, bürokratik aygıtın işleyiş biçiminden kaynaklanıyordu. Üst düzey görevlilere çoğu zaman “işlenmiş” bilgi sunulurdu: özetler, notlar, seçilmiş pasajlar veya değerlendirme fişleri. Çünkü onların zamanının kıt olduğu varsayılır; esas işlevlerinin her şeyi baştan sona okumak değil, gerekli gördüklerinde derine inmek olduğu kabul edilirdi.

Sovyet işçi sınıfının, diğer emekçi kesimlerin ve gençlerin eline bu tür tehlikeli ve “zehirli” malzemelerin geçmesine ise kesinlikle izin verilmezdi. Bu metinlere erişim hakkı, yalnızca bu tür zehirlere karşı bağışıklığı bulunduğu varsayılan en üst düzey yöneticilere tanınırdı. Üstelik Sovyet halkının böyle bir çifte standardın varlığından haberdar olması da istenmezdi.

Ernest Mandel
İşaret edilmesi gereken bir başka önemli nokta ise Çernyayev’in Trotskizmden karşı-devrimci bir hareket olarak söz etmemesidir. Oysa resmî Sovyet literatüründe Trotskizm, istisnasız biçimde, hep bir ağızdan ve yüksek sesle bu şekilde damgalanıyor ve lanetleniyordu. Çernyayev günlüğüne yazarken böyle bir adlandırmayı gerekli görmüyor.

Üstelik Çernyayev, Mandel gibi tanınmış bir Trotskisti sadece karşı-devrimci olarak nitelendirmemekle kalmıyor; onun Batı’da yaşanacak bir devrim açısından “oldukça Leninist” bir yaklaşım sergilediğini de belirtiyor.

Buradan anlıyoruz ki Çernyayev’in asıl şaşırtıcı bulduğu şey, Trotskist bir yazarın Leninist bir perspektife sahip olması değildir. Onu asıl şaşırtan, Batılı ülkelerde 1978 itibarıyla hâlâ ‘Sovyet devriminin izlediği model’in geçerliliğinden söz edilebilmesidir. Çernyayev, Mandel bunu 1968’de söylese belki daha anlaşılır bulacaktır; ama 1978 gibi “geç” bir tarihte Batılı ülkeler için böyle bir iddianın hâlâ ileri sürülmesi ona açıkça fazla gelmektedir.

1978’i Çernyayev’in gözünde “geç bir tarih” kılan şeyin ne olduğunu ise ikinci paragrafı okuyunca kavrıyoruz. 1970’li yılların ortalarında Avrokomünizmin yaygınlaşması ve özellikle Batı Avrupa’da geniş kitlesel tabana sahip komünist partilerin bu akımın başını çekmesi, uluslararası Stalinist harekette derin bir çatlak yarattı.

Çernyayev’in günlükleri, Kremlin’de ve özellikle çalıştığı bölümde bu çatlağa karşı ne tür önlemler alınması gerektiği üzerine yürütülen tartışmaların örnekleriyle doludur. Günlüklerin yazarı, bu gelişme karşısında “ideolojik temelli” bir tutum almaktan yana değildir; bu doğrultuda ilerlemek isteyen “şahin” kanadı da eleştirmektedir. 

Bir pragmatist olarak vermek istediği mesaj şudur: Şahinlerin çizgisinden gidersek, sonunda işbirliği yapabileceğimiz tek çevre olarak karşımızda o “iyi eğitimli ve zeki” Trotskistleri buluruz. Bu ise Çernyayev açısından kabul edilebilir bir sonuç değildir. İnce bir alayla söylemek istediği de tam olarak budur. Çernyayev, Avrokomünizm karşısında şahin bir tutumu sürdürmenin kendilerini çıkmaza sürükleyeceğini düşünüyor ve bunun kaçınılmaz hale gelmiş olmasından yakınıyor. Yoksa SBKP’nin Trotskistlerle işbirliğine yöneleceği türünden, gerçekleşme ihtimali olmayan tuhaf bir kehanette bulunmuyor.

[*] Bunun dışında, ünlü Progress Publishers yayınevinin bünyesinde bir “özel redaksiyon” sistemi bulunuyordu; burada Sovyetler Birliği’ni farklı yönlerden eleştiren ya da ideolojik bakımdan sakıncalı görülen yabancı eserler çevrilerek çok küçük tirajlarla en üst düzey Stalinist bürokratlar arasında dolaşıma sokuluyordu. Bu yayınların dağıtımı özel bir listeye göre yapılıyordu. Ayrıca bazı çeviri kitaplarda “Yalnızca bilimsel kütüphaneler için” benzeri ibareler kullanılıyordu. Bu kitaplar satışa çıkarılmıyor, güvenilir Stalinist ideologları da içeren biraz daha geniş bir halkanın kullanımı için yalnızca büyük kütüphanelerde tutuluyor ve ödünç verilmiyordu.

[**] Örneğin, birinci cildi Aralık 2021’de Yordam Kitap tarafından yayımlanan ve SSCB Bilimler Akademisi Uluslararası İşçi Sınıfı Hareketi Enstitüsü tarafından hazırlanmış olan Uluslararası İşçi Sınıfı Hareketi Tarihi’nin “baş editörü” Çernyayev’di.

07 Nisan 2026

Who was Rasul Gamzatov, really?

The Soviet poet Rasul Gamzatov (1923-2003) is a name well known in literary circles in Turkey, particularly among readers of Caucasian origin. While researching Gamzatov online, I came across an article published on 6 October 2024 on the soL Haber Portalı (soL News Portal) under the title It takes courage not to sell one’s mother tongue: Gamzatov’s mountains… (Yürek gerekir anadilini satmamak için: Hamzatov’un dağları...). Centring on Gamzatov, the piece paints an extremely rosy and misleading picture that obscures many of the truths about the Soviet Union’s nationality policy.

In the article, based on an interview conducted by soL Haber Portalı correspondent Özkan Öztaş with Yusuf Şaylan, Gamzatov’s attachment to his mother tongue, to Dagestan and to local cultures is presented as evidence of the supposedly positive and culturally nurturing character of the Soviet experience. It is argued that Gamzatov wrote in Avar, that multilingualism in Dagestan was experienced as a form of richness, that the Soviet Union preserved and fostered this cultural diversity, and that his book My Dagestan (Benim Dağıstanım), which has also been translated into Turkish, stands as one of its finest testimonies.

In a short blog post, it is of course impossible to show in detail just how far the claims advanced by soL Haber Portalı fall short of reflecting the real course of the nationalities question in the Soviet Union in all its complexity. Here, I will confine myself to recalling that, from the second half of the 1920s onwards, as the Stalinist bureaucratic counter-revolution gradually took root and consolidated itself, the class character of political power in the Soviet Union changed; in order to secure its own material privileges, the bureaucratic caste turned to policies of centralisation and, at times, to tendencies that fostered Great Russian chauvinism. It should also be added that, when the Soviet Union broke up, the dissolution of the regime created favourable conditions in the Caucasus for new national conflicts, regional balkanisation and great-power intervention.

Rasul Gamzatov

What I chiefly want to focus on in this article, however, is the fact that, in the course of bureaucratic degeneration, Gamzatov became one of the most degenerate figures among the regime’s circle of loyal intellectuals and artists. The real Gamzatov is very different from the one portrayed in soL Haber Portalı; he is no socialist role model, but a figure trapped in the gap between his limited talent and the genius attributed to him, weary of being displayed in the system’s shop window, yet fiercely attached to the material privileges that came with that place.

The senior Soviet bureaucrat Anatoly Chernyaev, in an entry dated 8 October 1978 in the diary he kept between 1972 and 1991, recorded the following about Gamzatov’s conduct during a trip to Canada, which he attended as head of a Soviet delegation; each episode was a scandal in itself:

Rasul Gamzatov as head of the delegation of the Union of Soviet Friendship Societies to Canada. He was drinking heavily. The hosts were in utter shock when at a reception in Montreal he moved close to the wife of the Deputy Chairman of the CP of Canada Walsh and said, “My queen, marry me, leave him… I am not handsome, but I am rich. You will have a good life.” He fell to his knees and crawled over to start kissing her feet.

He did the same thing with an old woman - the wife of Pravda correspondent Bragin at a reception in Ottawa.

The only speech he was capable of making at a meeting in Toronto was reduced to him saying that when he gets back to Moscow he will ask to become a member of the USSR-Canada Society. The kicker is that all of Canada long knows that he, Rasul Gamzatov, has been the chairman of this society for many years.

In Vancouver at a meeting with Slavic studies students he could not remember a single line from his poems. And so forth.

Maybe it’s true what Boris Slutsky once told me: “Gamzatov is a completely inflated figure. He was made by the 'translators' - Kozlovsky, Grebnev”… It seems very believable. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1978), trans. Anna Melyakova, ed. Svetlana Savranskaya, p. 36.)

The figure that emerges here is not the sort of cultural and socialist personality that soL Haber Portalı seeks to present to its readers, but rather an official celebrity who was for years displayed in the shop window of the Stalinist bureaucracy, pampered by the prestige and privileges that this display conferred, and eventually went completely off the rails. What Chernyaev recounts points not merely to personal weaknesses. It also shows the extent of the moral and intellectual disintegration into which the regime’s favoured artists and intellectuals had fallen. Gamzatov was, without doubt, one of the most extreme examples of this process of decay.

The fact that the Stalinist regime chose to elevate certain figures from particular peoples does not prove that it genuinely offered those peoples freedom, equality and cultural development. On the contrary, this was precisely how the Stalinist system worked: it carefully selected the figures to be placed in the shop window, granted them material privileges, and used these artificially polished examples to render broader historical realities invisible. Once one recalls the deportations, repression, purges, drives towards centralisation, and the destructive effects of Great Russian chauvinism visited upon the peoples of the Caucasus, it becomes clearer still just how deceptive this official shop window really was.

In short, to take Gamzatov’s attachment to his mother tongue and his love of Dagestan and turn them into a eulogy for the Soviet Union is not historically defensible. The real picture is far more contradictory, far harsher and far darker. If the issue is to be approached from a genuinely socialist perspective, what needs to be seen is not the ideological shop window, which conceals bureaucratic privileges, the manufacture of official celebrity, and the historical experience of whole peoples, but the class and political reality that lies behind it.

06 Nisan 2026

Resul Hamzatov gerçekte kimdi?

Sovyet şairi Resul Hamzatov (1923-2003), Türkiye’de edebiyat çevrelerinde ve özellikle Kafkas kökenli okurlar arasında yakından tanınan bir isim. Hamzatov üzerine internette araştırma yaparken, karşıma soL Haber Portalı’nda 6 Ekim 2024 tarihinde yayımlanan Yürek gerekir anadilini satmamak için: Hamzatov’un dağları... başlıklı bir yazı çıktı. Söz konusu yazı, Resul Hamzatov’u merkeze alarak Sovyetler Birliği’nin milliyetler politikasına ilişkin birçok gerçeği perdeleyen, son derece pembe ve gerçeklerden uzak bir tablo çiziyor.

soL Haber Portalı muhabiri Özkan Öztaş’ın Yusuf Şaylan ile yaptığı görüşmeye dayanan yazıda, Hamzatov’un anadiline, Dağıstan’a ve yerel kültürlere bağlılığı, Sovyet deneyiminin kültürel bakımdan olumlu ve besleyici karakterinin bir kanıtı olarak sunuluyor. Hamzatov’un Avarca yazdığı, Dağıstan’daki çok dilliliğin bir zenginlik olarak yaşandığı, Sovyetler Birliği’nin bu kültürel çeşitliliği koruyup geliştirdiği ve şairin Türkçeye de çevrilmiş olan Benim Dağıstanım başlıklı kitabının bunun en güzel tanıklıklarından birini oluşturduğu ileri sürülüyor.

Kısa bir blog yazısında, soL Haber Portalı’nda öne sürülen bu iddiaların, Sovyetler Birliği’nde milliyetler sorununun gerçek seyrini bütün yönleriyle yansıtmaktan ne kadar uzak olduğunu ayrıntılı biçimde ortaya koymak elbette mümkün değil. Burada yalnızca, 1920’li yılların ikinci yarısından itibaren Stalinist bürokratik karşı devrimin adım adım kök salıp yerleşmesiyle birlikte Sovyetler Birliği’nde siyasal iktidarın sınıfsal karakterinin değiştiğini; bürokratik kastın kendi maddi ayrıcalıklarını güvence altına almak için merkezileştirme politikalarına ve zaman zaman Büyük Rus şovenizmini besleyen eğilimlere yöneldiğini hatırlatmakla yetineceğim. Buna bir de Sovyetler Birliği dağıldığında rejimin çözülmesinin, Kafkasya’da yeni millî çatışmalar, bölgesel balkanizasyon ve büyük güç müdahaleleri için uygun bir zemin yarattığını eklemem gerekir.

Resul Hamzatov
Bu yazıda asıl üzerinde durmak istediğim nokta ise, Hamzatov’un bürokratik yozlaşma süreci içinde rejime sadık aydınlar ve sanatçılar çevresinin en çürümüş figürlerinden biri haline gelmiş olmasıdır. Gerçek Hamzatov, soL Haber Portalı’nda anlatılandan çok farklıdır; sosyalist bir rol model olmaktan çok uzak biridir. Kendi sınırlı yeteneği ile kendisine atfedilen deha arasındaki boşlukta sıkışmış, sistemin vitrinine yerleştirilmekten yorgun düşmüş, ama bu vitrinde yer almanın sağladığı maddi ayrıcalıklara da dört elle sarılmış bir figürdür.

Üst düzey Sovyet bürokratı Anatoliy Çernyayev, 1972-1991 yılları arasında tuttuğu günlüğüne 8 Ekim 1978 tarihinde düştüğü notta, bir Sovyet delegasyonunun başı olarak Kanada gezisine katılan Hamzatov’un her biri ayrı bir skandal olan davranışlarını şöyle aktarıyor:

Kanada’ya giden Sovyet Dostluk Dernekleri Birliği heyetinin başında Resul Hamzatov vardı. Durmadan içki içiyordu. Ev sahipleri, Montreal’deki bir resepsiyonda Kanada Komünist Partisi Başkan Yardımcısı Walsh’ın karısına sokulup “Kraliçem, benimle evlen, onu bırak... Yakışıklı değilim ama zenginim. Benimle iyi yaşarsın” dediğinde tam anlamıyla dehşete düştüler. Hamzatov dizlerinin üzerine çöktü ve kadının ayaklarını öpmek için emekleyerek yanına gitti.

Aynı şeyi Ottawa’daki bir resepsiyonda, Pravda muhabiri Bragin’in yaşlı karısına da yaptı.

Toronto’daki bir toplantıda yapabildiği tek konuşma, Moskova’ya döndüğünde SSCB-Kanada Derneği’ne üye olmak için başvuracağını söylemekten ibaret kaldı. İşin gülünç yanı şu ki, Kanada’da herkes onun, yani Resul Hamzatov’un, uzun yıllardır bu derneğin başkanı olduğunu zaten biliyor.

Vancouver’da Slav çalışmaları öğrencileriyle yaptığı bir buluşmada ise kendi şiirlerinden tek bir dize bile hatırlayamadı. Ve bunun gibi daha neler neler.

Belki de Boris Slutskiy’in bir zamanlar bana söylediği şey doğrudur: “Hamzatov bütünüyle şişirilmiş bir figür. Onu ‘çevirmenler’ yarattı - Kozlovski, Grebnev...” Bu söz hiç de yabana atılır görünmüyor. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1978), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 36.)

Burada karşımıza çıkan kişi, soL Haber Portalı’nın okura sunmaya çalıştığı türden bir kültürel ve sosyalist şahsiyet değil, Stalinist bürokrasinin vitrininde yıllarca taşınmış, bu vitrin sayesinde elde ettiği itibar ve ayrıcalıklarla şımarmış, sonunda da tamamen yoldan çıkmış resmî bir şöhrettir. Çernyayev’in aktardıkları, yalnızca kişisel zaaflara işaret etmiyor. Aynı zamanda rejimin gözde sanatçı ve aydınlarının nasıl bir ahlaki ve zihinsel çözülme içine sürüklendiğini de gösteriyor. Hamzatov, hiç kuşkusuz, bu çürüme sürecinin en ileri örneklerinden biriydi.

Stalinist rejimin belirli halklardan bazı isimleri parlatmış olması, o rejimin bu halklara gerçekten özgürlük, eşitlik ve kültürel gelişme sunduğunu kanıtlamaz. Tersine, Stalinist sistemin işleyiş mantığı tam da buydu: vitrine konacak örnekleri özenle seçmek, onları maddi ayrıcalıklardan faydalandırmak ve bu yapay biçimde parlatılmış örnekler üzerinden daha geniş tarihsel gerçekleri görünmez kılmak. Kafkasya halklarının yaşadığı sürgünler, baskılar, tasfiyeler, merkezileştirme hamleleri ve Büyük Rus şovenizminin yıkıcı etkileri hatırlandığında, bu resmî vitrinin ne kadar aldatıcı olduğu daha iyi anlaşılır.

Kısacası, Resul Hamzatov’un anadiline bağlılığını ve Dağıstan sevgisini veri alıp buradan bir Sovyetler Birliği güzellemesi çıkarmak tarihsel bakımdan savunulabilir değildir. Gerçek tablo çok daha çelişkili, çok daha sert ve çok daha karanlıktır. Meseleye gerçekten sosyalist bir perspektiften bakılacaksa, bürokratik ayrıcalıkları, resmî şöhret üretimini ve halkların tarihsel deneyimini örten ideolojik vitrinleri değil, bu vitrinin arkasındaki sınıfsal ve siyasal gerçeği görmek gerekir.

05 Nisan 2026

Shortages of consumer goods in Stalinist regimes

Stalin’s “theoretical contribution”

In the earlier instalments of this series, drawing on a range of testimonies, I sought to show how shortages of consumer goods, long queues, poor-quality goods, privileged channels of distribution, and the pervasive sense of deprivation surrounding everyday life were all systematic features of Stalinist regimes. I have left outside this framework, however, the episodes of acute undernourishment and the waves of famine that occurred at different times in some of these countries.

As I bring this short series to a close, I would like to touch on how the scarcity of consumer goods in the Stalinist system was sought to be legitimised at the “theoretical” level. The principal architect of this ideological intervention was, of course, Stalin himself. In the Political Report he delivered to the Sixteenth Congress of the All-Union Communist Party (Bolshevik) on 27 June 1930, Stalin made the following highly ambitious claim:

(…) here, in the U.S.S.R., the increase of mass consumption (purchasing power) continuously outstrips the growth of production and pushes it forward, whereas over there, in the capitalist countries, on the contrary, the increase of mass consumption (purchasing power) never keeps pace with the growth of production and continuously lags behind it, thus dooming industry to crises from time to time. (J. V. Stalin, Works - Vol: 12, April 1929 - June 1930, Foreign Languages Publishing House, 1954, Moscow, p. 332)

In the same report, before arriving at this conclusion, Stalin also argued that the expansion of the socialised sector had improved the material conditions of the working class; that this, in turn, had increased the capacity of the domestic market and the demand for manufactured goods; and that the growth of the domestic market had outstripped that of industry, thereby forcing industry to expand continuously:

(…) the growth of the socialised sector, inasmuch as it leads to an improvement in the material conditions of the working class, signifies a progressive increase in the capacity of the home market, an increase in the demand for manufactured goods on the part of the workers and peasants. And this means that the growth of the home market will outstrip the growth of industry and push it forward towards continuous expansion. (ibid., pp. 299-300)

These formulations were repeated time and again over the decades by Stalinist bureaucrats and ideologues, naturally amid the customary torrents of extravagant praise lavished on Stalin.

Stalin with a group of delegates to the Sixteenth Congress. Moscow, 26 June 1930. One day after this photograph was taken, he would present his notorious “theoretical contribution” aimed at justifying the scarcity of consumer goods.
Stalin was, of course, seeking through these assertions to present the shortages, imbalances and failures of distribution produced and perpetuated by the regime as though they were healthy symptoms of “socialist development”. Endless queues were thus hailed not as evidence of a failed economic order but, on the contrary, as signs of the population’s purchasing power rising at great speed. In other words, the long lines outside shops, the empty shelves, and the difficulties in obtaining basic consumer goods were to be recast not as symptoms revealing the distortions of the system, but as indicators supposedly demonstrating the progressive character of the regime.

Stalin not only sought to justify the widespread shortages of consumer goods in the Soviet Union; he also adopted, at one and the same time and in the crudest form, an underconsumptionist approach to explaining the fundamental cause of the Great Depression, which was unfolding as he delivered his report. In his view, the cause of crises in capitalist economies lay in the purchasing power of the masses lagging behind production. This approach turns consumption and consumer demand into the principal driving force of the capitalist mode of production. Yet what Marx sought to analyse in Capital was that the point of departure of capitalist production is not consumption but the production of surplus value - that is, profit and the self-expansion of capital. In Marx’s own clear formulation, the aim of capitalist production is the self-expansion of capital; in other words, the production of surplus labour, surplus value and profit. By embracing a highly vulgar version of underconsumptionism, Stalin effectively abandons this framework.

Two unemployed men seeking work in the United States during the Great Depression.
Thus, what emerges is an almost mechanical picture, as though governed by the logic of a funicular. In the supposedly “socialist” economy, purchasing power rises rapidly, and production is pulled upwards in order to keep pace with it. In the capitalist economy, by contrast, consumption cannot keep up with production because the purchasing power of the masses is held down; the system moves downwards and descends into crisis.

This crude schema, which cynically recasts the everyday hardships endured by the Soviet people as historical progress, is anything but a historical-materialist analysis.

Concluded

The testimony of Gün Benderli

The testimony of Vera Tulyakova Hikmet

The testimony of Anatoly Chernyaev

04 Nisan 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Stalin’in “teorik katkısı”

Bu serinin önceki yazılarında, Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığının, uzun kuyrukların, kalitesiz malların, ayrıcalıklı dağıtım kanallarının ve halkın gündelik yaşamını kuşatan yoksunluk duygusunun nasıl sistematik bir özellik taşıdığını farklı tanıklıklar üzerinden aktarmaya çalıştım. Bu ülkelerin bazılarında farklı dönemlerde yaşanan akut beslenme yetersizliği ve açlık dalgalarını ise bu çerçevenin dışında tuttum.

Bu mini yazı dizisini sonlandırırken, Stalinist sistemde tüketim malı kıtlığının “teorik” düzeyde nasıl meşrulaştırılmaya çalışıldığına değinmek istiyorum. Bu ideolojik müdahalenin başlıca mimarı, kuşkusuz, Stalin’di. Stalin, 27 Haziran 1930 tarihinde Sovyetler Birliği Komünist Partisi (Bolşevik) On Altıncı Kongresi’ne sunduğu Siyasal Rapor’da şu son derece iddialı saptamaya yer veriyordu:

(…) burada, SSCB’de, kitlesel tüketimdeki (satın alma gücündeki) artış üretim artışını sürekli olarak aşmakta ve üretimi ileriye doğru itmektedir; kapitalist ülkelerde ise durum tersinedir: kitlesel tüketimdeki (satın alma gücündeki) artış üretim artışına hiçbir zaman yetişememekte, sürekli onun gerisinde kalmakta ve böylece sanayiyi dönem dönem krizlere sürüklemektedir. (J. V. Stalin, Eserler - Cilt: 12, Nisan 1929 - Haziran 1930, çev.: Süheyla Kaya, red.: İsmail Yarkın, İnter Yayınları, 1. baskı, Ekim 1992, İstanbul, s. 275)

Aynı raporda Stalin, bu sonuca varmadan önce, toplumsallaşmış sektörün büyümesinin işçi sınıfının maddi koşullarını iyileştirdiğini, bunun da iç pazarın kapasitesini ve mamul mallara olan talebi artırdığını, dolayısıyla iç pazarın büyümesinin sanayinin büyümesini geride bırakarak onu sürekli genişlemeye zorladığını da ileri sürer:

(…) toplumsallaşmış sektörün büyümesi, işçi sınıfının maddi koşullarını iyileştirdiği ölçüde, iç pazarın kapasitesini genişletmekte ve işçi ve köylülerin mamul mallara olan talebini artırmaktadır. Bu da iç pazarın büyümesinin sanayinin büyümesini aşacağı ve sanayiyi sürekli genişlemeye doğru iteceği anlamına gelir. (a.g.e., s. 249-250) [*]

Bu formülasyonlar daha sonraki on yıllar boyunca Stalinist bürokratlar ve ideologlar tarafından sık sık -elbette Stalin’e ölçüsüzce yağdırılan övgüler eşliğinde- tekrarlanıp durdu.

Stalin, 16. Kongre delegelerinin bir bölümüyle. Moskova, 26 Haziran 1930. Fotoğrafın çekilmesinden bir gün sonra, tüketim malı kıtlığını aklamaya dönük o meşhur “teorik katkısını” sunacaktı.
Stalin bu saptamalar aracılığıyla, rejimin yol açtığı ve yeniden ürettiği kıtlık, dengesizlik ve dağıtım bozukluklarını sözde “sosyalist gelişmenin” sağlıklı belirtileri gibi göstermeyi amaçlıyordu, hiç kuşkusuz. Bitmek bilmeyen kuyruklar, böylece, başarısız bir ekonomik örgütlenmenin değil, tersine, halkın satın alma gücünün büyük bir hızla yükselmesinin işareti olarak sunuluyor ve selamlanıyordu. Bir başka deyişle, dükkânların önlerinde uzayan kuyruklar, boş raflar ve temel tüketim mallarına erişimde yaşanan güçlükler, sistemin çarpıklığını ele veren belirtiler olmaktan çıkarılıp rejimin ilerici karakterini kanıtlayan göstergelere dönüştürülmek isteniyordu.

Stalin yalnızca Sovyetler Birliği’nde yaşanan yaygın tüketim malı kıtlığını aklamakla kalmaz; aynı anda, raporunu sunduğu sırada yaşanmakta olan Büyük Buhran’ın temel nedenini açıklamak için -en kaba biçimiyle- eksik tüketimci bir yaklaşımı da benimser. Kapitalist ekonomilerde krizin nedeni, ona göre, kitlelerin satın alma gücünün üretimin gerisinde kalmasıdır. Bu yaklaşım, tüketim ve tüketici talebini kapitalist üretim tarzının temel itici gücü haline getirir. Oysa Marx’ın Kapital’de çözümlemeye çalıştığı şey, kapitalist üretimin hareket noktasının tüketim değil, artı-değer üretimi, yani kâr ve sermayenin kendini genişletmesi olduğudur. Marx’ın açık ifadesiyle, kapitalist üretimin amacı sermayenin kendini büyütmesidir; başka bir deyişle artı-emeğin, artı-değerin ve kârın üretimidir. Stalin ise eksik tüketimciliğin çok vülger bir versiyonunu benimseyerek bu çerçeveyi fiilen terk eder.

Büyük Buhran döneminde ABD’de iş arayan iki işsiz.
Böylece ortaya adeta füniküler mantığıyla işleyen mekanik bir tablo çıkar. Sözde “sosyalist” ekonomide satın alma gücü hızla yükselir; üretim de buna ayak uydurmak için yukarı doğru çekilir. Kapitalist ekonomide ise kitlelerin satın alma gücü bastırıldığı için tüketim üretime yetişemez; sistem aşağı doğru iner ve bunalıma sürüklenir.

Sovyet halkının çektiği gündelik sıkıntıları sinik bir biçimde tarihsel ilerleme diye yeniden adlandıran bu kaba şema, kesinlikle tarihsel maddeci bir tahlil değildir.

[*] İnter Yayınları’nın çevirisi genel anlamı vermekle birlikte hem ifade akışı hem de bazı tercihleri bakımından iyi bir çeviri sayılmaz. Bu nedenle Stalin’den yapılan her iki alıntı üzerinde, metnin Sovyetler Birliği’nde yayımlanmış İngilizce çevirisini esas alarak bazı düzeltmeler yaptım. - k.ü.

Bitti

02 Nisan 2026

Shortages of consumer goods in Stalinist regimes

The testimony of Gün Benderli

Gün Benderli’s autobiography, Su Başında Durmuşuz (We Have Stood by the Water), in which she chiefly recounts her political memoirs, contains a number of observations worth noting on the scarcity of consumer goods in Stalinist regimes and the poor quality of those that were available.

In August 1952, Benderli arrived by train in Hungary -the country where she would spend the greater part of her life- with her then husband, Necil Togay. She describes her first impressions after leaving Keleti (Eastern) Station in the following words:

The moment I stepped out of the station, I felt as though I had been struck by lightning. I thought I was literally going to faint. Keleti Station is right in the heart of the city. So the moment you leave the station, you find yourself immediately on one of the city’s shopping streets. Whether you like it or not, the first things you see are the shops. My God, until then I had never seen shop windows so neglected, so dusty and so ugly. And in those windows, goods that were pitifully shabby and decrepit.

(…) The state of Budapest’s shops really came as a shock to me. (Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İletişim Yayınları, 1st edition, 2022, Istanbul, p. 171)

In this passage, Benderli is not referring to empty shelves or to a shortage of consumer goods. In any case, she could hardly have made such an observation the moment she arrived. What struck her eye at once was the neglect of the shops, the dust on the display windows, and the shabbiness of the goods on show. The situation was so bad that, for a moment, Benderli felt she really was about to faint.

Some may find Benderli’s reaction exaggerated. I do not. For the first face a capital city presents to the outside world, right at its centre, to be so poor, so ugly and so neglected must have suggested to Benderli that this was not merely a temporary failing. It seems that the scene she encountered in Budapest struck her as different from, and more disturbing than, the forms of poverty she had seen before. As someone who had burnt her bridges and left her country behind, it is entirely understandable that such a sight should have filled her with anxiety about the kind of life that awaited her.

Following this anecdote, Benderli also provides some information about the boarding house in Budapest where she and her husband stayed for a while. During these first months, since the meals were prepared by those who ran the boarding house and she herself was not much involved in the shopping, she did not yet experience the city’s food shortages at first hand. Before long, however, she began to realise that even obtaining the most basic foodstuffs was a serious problem:

All the rooms in this boarding house, which occupied a large flat, opened onto a spacious hall. There was a huge table there, around which we gathered in the evenings. We ate our meals there, at a very low price. The boarding house was run by a woman named Eszter Fekete, who was considerably older than we were. Together with her assistant, Annuska, she dealt with the shopping and the preparation of the meals. At the time, I had no idea how difficult a task this was. One day, when Eszter came back from the market and said with delight, “I found tomato paste”, I was quite taken aback. I did not do any shopping myself, nor did I go to the grocer’s or anywhere of that sort. Meals were simply set before me, whether in the Radio canteen, in a restaurant, or here at the boarding house. As it turned out, in those days even obtaining the most essential foodstuffs was quite an achievement. Eszter never let us feel the lack of anything. I also saw Eszter’s husband, Pali, from time to time, though I did not know what he did. Although no friendship developed between us, I only realised much later that Eszter and Pál Fekete, who had been a great help to me, worked for the Hungarian security services. (pp. 192-193)

The Stalin monument in Budapest’s City Park.
After their stay at the boarding house, Benderli and her husband moved into their first home in Budapest. It was the first flat of their own they had had. Benderli also mentions some of the buildings nearby. She notes that close to the block of flats they had moved into there was a historic and “very beautiful villa”, which Soviet bureaucrats posted in Budapest used as a private shop for their own exclusive use:

In those days in Budapest, when even lemons were unavailable, let alone oranges, mandarins and bananas, the sight of crates of lemons being carried into that shop in full view of everyone, and of Soviet women coming out with bulging shopping bags, quite understandably aroused anger among onlookers. (p. 208)

It is a well-known fact that under Stalinist regimes the bureaucracy became detached from the living conditions of ordinary people and developed interests of its own. What makes the picture here even more striking, however, is that, alongside the privileged local bureaucratic caste, the bureaucrats of another ‘great’ power -one directly involved in the governance of the country- also constituted a second privileged stratum.

The damaged head of the Stalin statue in Budapest after it was torn down and dragged through the streets (1956).
During the 1956 Uprising, which broke out four years after her arrival in Hungary, Benderli was forced to flee the country. She recounts that the ship carrying them out of the country was also full of uncouth Soviet bureaucrats and their wives, whose real concern was not “socialist internationalism” but saving the goods they had acquired:

Around us there were only foreigners -indeed, only Soviets, only Russians. Good Lord, what did they not have with them, in their hands? Sewing machines, little trunks, enormous suitcases, even chandeliers -there was everything; they were taking everything away with them. They were quite literally moving house. There is a saying, “the sheep worries about its life, the butcher about his meat”, and it was exactly like that. Everyone knew that this steamer about to leave the quay was the last one, and it was perfectly obvious how many people and how much luggage it could carry. Yet on the quay there was a mass of people and possessions far beyond the ship’s capacity. Even today, in a calmer frame of mind, I still cannot find words to describe the behaviour of those Russian women that day. One could hardly help feeling that the national guards shaking their fists at them were in the right. (pp. 291-292)

To be continued 

Stalin’s “theoretical contribution”

The testimony of Vera Tulyakova Hikmet

The testimony of Anatoly Chernyaev

01 Nisan 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Gün Benderli’nin tanıklığı

Tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) üyesi olan Gün Benderli’nin ağırlıklı olarak siyasi anılarını aktardığı Su Başında Durmuşuz başlıklı otobiyografisi, Stalinist rejimlerdeki tüketim malı kıtlığı ve bulunan malların kalitesizliği konusunda üzerinde durulmaya değer bazı gözlemler içeriyor.

1952 yılının ağustos ayında, o tarihteki eşiyle (Necil Togay) birlikte trenle, yaşamının çok büyük bölümünü geçireceği Macaristan’a gelen Benderli, Keleti (Doğu) Garı’ndan çıktıktan sonraki ilk izlenimlerini şu sözlerle anlatıyor:

Gardan çıkar çıkmaz yıldırımla vurulmuşa döndüm. Kelimenin tam ve gerçek anlamıyla bayılıyorum sandım. Keleti garı, şehrin tam göbeğindedir. Yani gardan çıkar çıkmaz kendinizi derhal şehrin alışveriş caddelerinden birinde bulursunuz. İsteseniz de istemeseniz de ilk gördüğünüz şeyler mağazalardır. Allahım, ben o zamana kadar böylesine bakımsız, toz içinde ve çirkin mağaza vitrinleri görmemiştim. Mağaza vitrinleri ve bu vitrinlerde acınacak derecede külüstür eşyalar.

(…) Budapeşte mağazalarının bu hali gerçekten bende şok etkisi yapmıştı. (Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İletişim Yayınları, 1. baskı, 2022, İstanbul, s. 171)

Bu alıntıda Benderli, rafların boşluğundan ya da tüketim mallarının eksikliğinden söz etmiyor. Ayağının tozuyla böyle bir gözlem yapması da zaten pek mümkün değil. Daha ilk anda gözüne çarpan şey, mağazaların bakımsızlığı, vitrinlerin toz içinde oluşu ve sergilenen malların külüstürlüğü. Durum öyle kötü ki, Benderli bir an için gerçekten bayılmak üzere olduğu duygusuna kapılıyor.

Benderli’nin tepkisini abartılı bulanlar olabilir. Bana öyle gelmiyor doğrusu. Bir başkentin merkezinde, dışarıya ilk gösterilen yüzün böylesine yoksul, çirkin ve bakımsız olması, meselenin geçici bir aksaklıktan ibaret olmadığını düşündürmüş olmalı Benderli’ye. Anlaşılan Budapeşte’de karşılaştığı manzara, Benderli üzerinde daha önce gördüğü yoksulluk biçimlerinden bile farklı ve sarsıcı bir etki yaratmış. Tüm gemileri yakarak ülkesini terk etmiş bir insan olarak, bu manzara karşısında kendisini nasıl bir hayatın beklediğine dair kaygıya kapılması da son derece anlaşılır.

Bu anekdotun ardından Benderli, Budapeşte’de eşiyle birlikte bir süre kaldıkları pansiyon hakkında da bazı bilgiler aktarıyor. Bu ilk aylarda, yemekler pansiyonu işleten kişiler tarafından hazırlandığı, kendisi de alışveriş işlerine pek karışmadığı için, kentteki gıda kıtlığını henüz doğrudan yaşamıyor. Ancak çok geçmeden, en temel gıda maddelerine erişmenin bile ciddi bir mesele olduğunu fark etmeye başlıyor:

Büyük bir apartman dairesinde olan bu pansiyonun tüm odaları, büyük bir hole açılıyor. Burada kocaman bir masa var. Akşamları bu masa etrafına doluşuyoruz. Yemeğimizi, çok ucuz bir fiyata, burada yiyoruz. Pansiyonu, Eszter Fekete adında yaşça bizden oldukça büyük bir hanım yönetiyor. Alışveriş işleriyle, yemeklerin hazırlanmasıyla, yardımcısı Annuşka ile birlikte o meşgul oluyor. Bunun ne kadar zor bir iş olduğunun henüz farkında değilim. Bir gün pazardan gelen Eszter'in, sevinçle, “domates salçası buldum” demesine şaşıp kalmıştım. Benim ne alışveriş ettiğim var, ne bakkala çakkala gittiğim. Yemekler, ya Radyo’nun kantininde, ya lokantada ya da bu pansiyonda hazır önüme konuyor. Meğer o sıralarda en zaruri gıda maddelerini bile bulabilmek büyük bir hünermiş. Eszter bize hiçbir şeyin yokluğunu çektirmedi. Eszter'in kocası Pali'yi de arada bir görüyor ama ne iş yaptığını bilmiyordum. Aramızda bir dostluk kurulmamakla birlikte, bana çok büyük yardımları dokunan Eszter ve Pal Fekete'nin Macar emniyetinde çalıştıklarını çok sonra anladım. (s. 192-193)

Budapeşte Şehir Parkı'ndaki Stalin anıtı.
Benderli ve eşi, pansiyonda geçirdikleri bu dönemin ardından Budapeşte’deki ilk evlerine taşınıyorlar. Burası kendilerine ait ilk apartman dairesi. Benderli, evlerinin yakınındaki bazı binalardan da söz ediyor. Taşındıkları apartman dairesinin yakınlarında tarihî ve “çok güzel bir villa” bulunduğunu, Budapeşte’de görevli Sovyet bürokratlarının bu villayı kendilerine özel mağaza olarak kullandıklarını belirtiyor:

Budapeşte'de, portakal, mandalina, muz gibi meyveler şöyle dursun limonun bile bulunmadığı o günlerde o mağazaya, herkesin gözü önünde giren sandık sandık limonlar ve alışverişe giden Sovyet kadınlarının dolu filelerle dışarı çıkmaları, bunları görenlerde haklı olarak öfke yaratıyordu. (s. 208)

Stalinist rejimlerde bürokrasinin sıradan halkın yaşam koşullarından ayrıştığı ve kendine özgü çıkarlar geliştirdiği bilinen bir olgudur. Ancak burada tabloyu daha da çarpıcı kılan, yerli ayrıcalıklı bürokratik kastın yanı sıra, ülkenin yönetimine fiilen müdahil olan başka bir ‘büyük’ devletin bürokratlarının da ikinci bir ayrıcalıklı zümre oluşturmasıdır.

Budapeşte’deki Stalin heykelinin parçalanıp sokaklarda sürüklendikten sonra hasar görmüş başı (1956).
Macaristan’a gelişinden dört yıl sonra patlak veren 1956 Ayaklanması sırasında bu ülkeden kaçmak zorunda kalan Benderli, kendilerini ülke dışına çıkaran geminin de asıl dertleri “sosyalist enternasyonalizm” değil, edindikleri malları kurtarmak olan görgüsüz Sovyet bürokratları ve onların eşleriyle dolu olduğunu anlatır:

Etrafımızda yalnızca yabancılar, hatta yalnızca Sovyetler, Ruslar vardı. Aman Allahım, neler yoktu yanlarında, ellerinde. Dikiş makineleri mi, ufak sandıklar mı, koca koca bavullar mı, hatta, hatta avizeler mi istersiniz, her şey vardı, her şeyi götürüyorlardı. Ev taşıyorlardı düpedüz. Hani, koyun can derdinde kasap et derdinde, diye bir söz vardır ya, aynen öyle! İskeleden kalkacak bu vapurun son vapur olduğunu herkes biliyordu, vapurun ne kadar insan, ne kadar eşya alabileceği apaçık meydandaydı. Oysa vapurun istiabından çok daha büyük bir insan ve mal birikimi vardı rıhtımda. O Rus kadınlarının, o günkü o davranışlarını, bugün salim kafayla bile nitelendiremiyorum. Kendilerine yumruk sallayan milli muhafızlara hak vermemek elden gelmiyordu. (s. 291-292)

Devam edecek

Stalin’in “teorik katkısı”

Vera Tulyakova Hikmet’in tanıklığı



Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)

Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı