01 Mart 2026

Molotov Anlatıyor [Molotov Speaks]: territorial and Straits base demands on Turkey in 1945

A comparison of the first and expanded second editions

Chuyev and Molotov (1981)

The Turkish translation of the Soviet journalist and writer Feliks Chuyev’s book-length interviews with Molotov, bringing together interviews conducted over many years, was published in August 2007 by Yordam Kitap under the title Molotov Anlatıyor (Molotov Speaks). [*] The translator, Suna Kabasakal, rendered the work into Turkish not from the original Russian, but from its French translation.

In March 2010, Yordam Kitap published an expanded second edition of the book. After the historian Candan Badem informed the publisher that an expanded version of the Russian text prepared by Chuyev existed, the publishing house chose not simply to reprint the original text but to issue an enlarged second edition instead. The brief explanatory note added to the expanded edition reads as follows:

Feliks Chuyev included in the second edition many details that he had not -or had been unable to- incorporate into the first, while at the same time removing certain information that he assumed Russian readers would already be familiar with.

In preparing the Turkish second edition, we largely retained the material that the author had omitted from the Russian second edition, on the grounds that it would be useful for readers in Turkey. His additions, meanwhile, were incorporated into the Turkish edition. As a result, the volume expanded by approximately 230 pages. (Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in sağkolu ile yapılan 140 görüşme, trans. Ayşe Hacıhasanoğlu and Suna Kabasakal, Yordam Kitap, revised and expanded 2nd edn, Istanbul, 2010, p. 11.)

The publisher also stresses that the earlier translation was compared with the Russian original, and that the passages removed by Chuyev from the Russian second edition were retained on the grounds that they were considered meaningful for readers in Turkey. In the expanded edition, the translators are credited as Ayşe Hacıhasanoğlu and Suna Kabasakal.

Following the publication of my article entitled Crashing into the hard truth while trying to turn history on its head, I felt it would be useful to compare the relevant sections in the first and expanded second editions of Molotov Anlatıyor concerning the Soviet Union’s demand, in 1945, for territory and bases in the Straits from Turkey. As I noted in that article, the passages in which Molotov explicitly states that the Soviet Union demanded bases in the Straits as well as the return of Kars and Ardahan appear on pages 104-106 of Yordam Kitap’s first edition and on pages 116-118 of the expanded second edition.

The main differences between the first and second editions may be summarised as follows:

The Kaiser - Hitler - Çanakkale (the Dardanelles) dialogue

A particularly striking section, included in the expanded second edition but entirely absent from the first, deserves close attention. This section contains:

  • a reference to the Kaiser’s memoirs,
  • Molotov’s blunt rejection of the claim attributed to the Kaiser,
  • followed by an explicit admission:

At the end of the war, we demanded joint control of the Dardanelles from Turkey.

This passage constitutes an unambiguous acknowledgement that such a demand was made by the Soviet side. The remark “Our Allies did not support it” refers not only to Turkey but also to the United Kingdom and the United States. The sentence “That was our mistake” amounts to a clear act of self-criticism. For this reason, this section can be regarded as the single most politically significant addition when compared with the first edition.

The 1945 Straits question - a shift in discourse

The passage referring to the “joint control of the Straits with Turkey,” which appears in both editions, is placed within a clearer historical framework in the expanded second edition. The phrase “In 1945, when the war ended” makes the timing explicit, while the statement “This was an untimely and unworkable proposal” expresses a more forthright act of self-criticism.

Stalin’s role is also highlighted more directly. Whereas the first edition is framed largely in terms of bureaucratic duty and technocratic procedure, the expanded second edition renders political responsibility far more visible.

Territorial demands on Turkey: differences in tone and explicitness

Both editions contain the statement:

We had claims to Turkish territory.

In the expanded second edition, however, this demand is framed within a broader perspective of territorial revision, alongside Georgian, Azerbaijani and Armenian claims. In contrast, the first edition treats the issue more briefly, with less contextualisation and in a comparatively oblique manner.

Of particular significance is the statement “We also wanted to give Ağrı to the Armenians”. Although it appears in both editions, in the expanded second edition it is situated within a more explicit and coherent political framework.

Molotov and Stalin (February 1945)
Stalin’s role and the emphasis on personal pressure

The passage rendered as “Stalin was pressing” appears in both editions. In the expanded second edition, however, Stalin’s insistent and overbearing manner is conveyed in more explicit terms, and Molotov’s objections emerge with greater clarity.

This portrayal reinforces the impression that, in its final phase, Stalin’s foreign policy was moving in a more adventurist and coercive direction. In the first edition, by contrast, the same passage is shorter and expressed in a noticeably more muted tone.

* * *

Taken as a whole, the expanded second edition offers the reader a more detailed and explicit account, providing a clearer framework at several critical junctures. The questions of the Straits and of Soviet territorial demands on Turkey in 1945 are treated in the second edition in a more visible, more direct, and less oblique manner.

[*] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in sağkolu ile yapılan 140 görüşme, trans. Suna Kabasakal, Yordam Kitap, 1st edn, Istanbul, 2007. (The English translation of the book, published in 1993, was titled Molotov Remembers.)

27 Şubat 2026

Molotov Anlatıyor: 1945’te Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talebi

Birinci ve genişletilmiş ikinci baskının karşılaştırması

Çuyev ve Molotov (1981)
Sovyet gazeteci ve yazar Feliks Çuyev’in Molotov’la yaptığı söyleşilerden oluşan “nehir kitabın” Türkçe çevirisi, Ağustos 2007’de Yordam Kitap tarafından Molotov Anlatıyor başlığıyla yayımlandı. [*] Çevirmen Suna Kabasakal, kitabı Rusça aslından değil, Fransızca çevirisinden Türkçeye aktarmıştı.

Yordam Kitap, Mart 2010’da kitabın genişletilmiş ikinci baskısını yayımladı. Tarihçi Candan Badem’in, Rusça metnin Çuyev tarafından genişletilmiş bir versiyonunun bulunduğunu yayınevine bildirmesi üzerine, yayınevi metni aynı şekilde yeniden basmak yerine genişletilmiş bir ikinci basım hazırlamayı tercih etmiş. Genişletilmiş baskıya eklenen kısa açıklayıcı notta şu ifadelere yer veriliyor:

Yazar Feliks Çuyev, kitabın ilk basımına almadığı/alamadığı pek çok ayrıntıyı ikinci basıma yerleştirmiş, buna karşılık Rus okurların bildiğini varsaydığı bazı bilgileri ise kitaptan çıkarmış.

Eserin Türkçe ikinci basımını hazırlarken, yazarın Rusça ikinci basımda çıkardığı bilgileri, Türkiyeli okurlar için yararlı olduğu düşüncesiyle büyük ölçüde koruduk. Yaptığı eklemeleri ise Türkçe basıma aktardık. Böylece kitabın hacminde 230 sayfa kadar bir genişleme oldu. (Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in sağkolu ile yapılan 140 görüşme, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu ve Suna Kabasakal, Yordam Kitap, Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş 2. basım, İstanbul, 2010, s. 11.)

Yayınevi ayrıca, daha önce yapılmış çevirinin Rusça aslıyla karşılaştırıldığını ve Çuyev tarafından Rusça ikinci basımdan çıkarılan pasajların Türkiyeli okurlar açısından anlamlı bulunarak korunduğunu da vurguluyor. Genişletilmiş baskıda çevirmenler Ayşe Hacıhasanoğlu ve Suna Kabasakal olarak belirtiliyor.

Blogumda yayımladığım Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak başlıklı yazının ardından, Molotov Anlatıyor’un birinci ve genişletilmiş ikinci baskılarında Sovyetler Birliği’nin 1945 yılında Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep etmesiyle ilgili bölümleri karşılaştırmanın yararlı olacağını düşündüm. Söz konusu yazıda da belirttiğim gibi, Molotov’un Türkiye’den boğazlarda üs ile Kars ve Ardahan’ın talep edildiğini açıkça dile getirdiği pasajlar, Yordam Kitap’ın ilk baskısında 104-106. sayfalarda, genişletilmiş ikinci baskısında ise 116-118. sayfalarda yer alıyor.

Birinci ve ikinci basım arasındaki temel farklar şöyle özetlenebilir:

Kayzer - Hitler - Çanakkale diyaloğu

Genişletilmiş ikinci basımda yer alan ve birinci basımda hiç bulunmayan bölüm özellikle dikkat çekici. Bu bölümde:

  • Kayzer’in hatıratına yapılan bir atıf,
  • Molotov’un Kayzer’in dile getirdiği iddiayı sert bir dille reddetmesi,
  • Ve ardından gelen açık itiraf:

Savaşın bitiminde Türklerden Çanakkale’nin kontrolüne ortak olmayı talep ettik.

Bu pasaj, Sovyet tarafının böyle bir talepte bulunduğunu açıkça kabul ediyor. “Müttefiklerimiz de desteklemedi” ifadesiyle yalnızca Türkiye’ye değil, Birleşik Krallık ve ABD’ye de gönderme yapılıyor. “Bu bizim hatamızdı” cümlesi ise net bir özeleştiri niteliği taşıyor. Bu nedenle söz konusu bölüm, birinci basıma kıyasla siyasal ağırlığı en yüksek ekleme olarak değerlendirilebilir.

1945 boğazlar meselesi - söylem farkı

Her iki basımda da yer alan “Boğazların Türkiye’yle ortaklaşa denetimi” pasajı, genişletilmiş ikinci basımda daha net bir tarihsel çerçeveye oturtuluyor. “1945’te, savaş bitince” ifadesiyle zamanlama belirginleştiriliyor; “Bu zamansız ve gerçekleştirilmesi imkânsız bir öneriydi” sözleriyle ise daha açık bir özeleştiri dile getiriliyor.

Ayrıca Stalin’in rolü daha doğrudan vurgulanıyor. Birinci basımda daha çok “görev icabı” ve teknokratik bir çerçeve hâkimken, genişletilmiş ikinci basımda siyasal sorumluluk daha görünür hâle geliyor.

Türkiye’den toprak talebi meselesi: ton ve açıklık farkı

Her iki basımda da şu ifade yer alıyor:

Türk toprakları üstünde hak talebimiz vardı.

Ancak genişletilmiş ikinci basımda bu talep, Gürcü, Azeri ve Ermeni talepleriyle birlikte daha geniş bir sınır değişikliği perspektifi içinde ele alınıyor. Birinci basımda ise mesele daha kısa, daha az bağlamsallaştırılmış ve görece örtük biçimde geçiliyor.

Özellikle “Ağrı’yı da Ermenilere vermek istiyorduk” ifadesi, her iki basımda bulunmakla birlikte, ikinci basımda daha belirgin bir siyasal çerçeve içinde yer alıyor.

Molotov ve Stalin (Şubat 1945)
Stalin’in rolü ve kişisel baskı vurgusu

“Stalin bastırıyordu” pasajı her iki basımda da mevcut. Ancak genişletilmiş ikinci basımda Stalin’in ısrarcı ve buyurgan tavrı daha açık bir dille aktarılıyor; Molotov’un itirazları daha net biçimde görünür hâle geliyor.

Bu anlatım, Stalin’in son dönem dış politikasının daha maceracı ve zorlayıcı bir çizgiye kaydığı izlenimini güçlendiriyor. Birinci basımda ise aynı pasaj daha kısa ve daha yumuşak bir tonla aktarılmış.

* * *

Özetle, genel olarak bakıldığında, genişletilmiş ikinci basımda metin okura daha ayrıntılı, daha açık ve bazı kritik noktalarda daha net bir çerçeve sunuyor. 1945’te boğazlar ve Türkiye’den toprak talepleri meselesi, ikinci basımda daha görünür, daha doğrudan ve daha az örtük bir anlatımla ele alınıyor.

[*] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in sağkolu ile yapılan 140 görüşme, çev. Suna Kabasakal, Yordam Kitap, 1. basım, İstanbul, 2007.

25 Şubat 2026

Crashing into the hard truth while trying to turn history on its head

Yalçın Küçük is a singular political and intellectual figure in Turkey, distinguished not only by his prolific output but also by a near-pathological egocentrism and an eccentric Stalinist stance. From Theses on Turkey 2 [Türkiye Üzerine Tezler 2] (first published in 1979) [*] onwards, Küçük has persistently advanced the following claim: “In 1945, the Soviet Union demanded neither territory from Turkey nor a base in the Straits.”

According to Küçük, the claim that the Soviet Union made such a demand is a “Cold War fable” concocted during Turkey’s incorporation into the imperialist camp. This “fable,” he argues, was constructed through a distortion of the Selim Sarper-Molotov meeting held in Moscow in 1945. In Küçük’s view, the Soviet Union merely sought to update the 1925 Treaty of Friendship, which had become outdated in light of changing circumstances; accordingly, neither Kars nor Ardahan, nor the regime of the Straits, was placed on the agenda in the hostile manner that has since been alleged.

Twelve years after Küçük first advanced this claim-one he presented as “turning Turkish history upside down”-and as the Stalinist regime in the Soviet Union was breathing its last in 1991, a book-length interview based on 140 conversations between the Soviet writer and journalist Feliks Chuyev and Vyacheslav Molotov was published in Russian under the title Sto Sorok Besed s Molotovym. Its English translation appeared in 1993 as Molotov Remembers. [**]

The Turkish translation of the book was published in 2007 by Yordam Kitap under the title Molotov Anlatıyor (the Turkish subtitle reads: Stalin’in sağkolu ile yapılan 140 görüşme). In these conversations, Vyacheslav Molotov-who had served for many years as Joseph Stalin’s foreign minister-states, in essence and with striking clarity: “We demanded a joint base in the Straits and Kars-Ardahan… We went too far in these demands. The timing was wrong, and we pushed Turkey into the arms of the West.” (Feliks Chuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in Sağkolu ile Yapılan 140 Görüşme, trans. Suna Kabasakal, Yordam Kitap, 1st edn, Istanbul, 2007, pp. 104-106)

In March 2010, Yordam Kitap published an expanded second edition of Molotov Anlatıyor. [***] In a brief statement added to this edition under the heading “Publisher’s Note”, the publisher stressed that Yalçın Küçük had openly denied Molotov’s unequivocal statements and that this constituted an unjustified affront to both the publisher and the book’s translators:

In this brief note, it is also necessary-albeit reluctantly-to address a baseless claim made by Yalçın Küçük concerning the translation. In an interview, when reminded that Molotov Anlatıyor explicitly refers to the Soviet Union’s demand for territory from Turkey and for control over the Straits, Küçük responded: “There is no such thing in that book. Molotov never said anything of the sort …”

(…) Interested readers may consult pages 116-118 of this edition. (pp. 11-12) [****]

In the same note, a more detailed account of what Yalçın Küçük said in that interview is provided in a footnote:

KVK: Yordam Yayınları has published a book entitled Molotov Anlatıyor. With regard to Turkey, Molotov states: “We had claims on Kars, Erzurum, and also on the Straits.” In Theses on Turkey, you wrote that this was a fabrication. May we ask for your views on that book?

YK: Had you come a week earlier, the Russian original of the book was here; I sent it to Barış in Istanbul. No, there is no such thing in that book.

KVK: Is there an error in the Turkish translation?

YK: I cannot say. There is no such thing in that book. Molotov never said anything of the sort … We are also discussing this matter with Barış Zeren; he follows these issues more closely. In the note he sent me yesterday, he wrote: “It appears in the memoirs of Feridun Cemal Erkin; it must have entered from there - but it is not actually there.” Look, quite plainly, Mehmet Perinçek says the same - he wrote about this in Moscow. At one point he says, “What we wanted from here was …”, but then he adds, “No, we did not ask for anything of the sort.” It is as if Stalin may have said something along those lines at some point, but then he says, “No, in no way is there anything like that in Molotov’s recollections.” There is nothing clear on this matter. It is a book every leftist ought to read. Molotov is a socialist. Molotov there … It is nowhere … Look, in Molotov’s recollections, regarding the Soviets - the Soviets are marvellous, the archives are marvellous, everything is marvellous - but in Molotov’s recollections … In fact, now I remember: that translation is not Molotov’s memoirs; it consists of interviews conducted with Molotov. Not Molotov’s memoirs. (p. 12)

As this passage makes clear, Yalçın Küçük has a command of Russian. It is equally evident that he had not read the Turkish translation; however, he himself states that he has read the book in its Russian original. (We do not know whether Küçük has read the English translation.)

Yalçın Küçük

The passages in the book relating to this issue are not ambiguous, nor are they statements made by implication. On the contrary, they are clear, direct, and repeatedly articulated statements made in Molotov’s own words. Nevertheless, Yalçın Küçük categorically denies the existence of these statements, doing so without the slightest hesitation and in uncompising language.

It should also be noted that Yordam Kitap adopts a measured tone in responding to Yalçın Küçük’s remarks, which effectively place the publisher itself under suspicion. The issue at hand, however, is neither a “translation error” nor an erroneous “editorial choice”. If Küçük’s statements were to be accepted as true, one would be forced to conclude that Yordam Kitap attributed to Vyacheslav Molotov words he never uttered-in other words, that the book had been falsified. Given that Küçük has a command of both English and Russian, the possibility of a simple misreading cannot seriously be entertained.

While denying the existence of the relevant passages in the book, Yalçın Küçük places particular emphasis on the claim that “Vyacheslav Molotov is a socialist”, thereby inviting the reader to treat as decisive not what the “socialist” Molotov actually said, but what he ought to have said. One might be tempted to ask, “Can anything so absurd be possible?” Yet here it is. For Küçük appears to believe that only in this way can he prevent what he regards as one of his “major” contributions to Turkish history from being so thoroughly dismantled.

This is where Yalçın Küçük’s egocentrism ultimately leads him. It is not a mere intellectual error, but a pathological condition.

[*] Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 2, Tekin Yayınları, 1st edn, Istanbul, 1979.

[**] Felix Chuev, Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, ed. Albert Resis, Ivan R. Dee, Chicago, 1993.

[***] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in sağkolu ile yapılan 140 görüşme, trans. Ayşe Hacıhasanoğlu and Suna Kabasakal, Yordam Kitap, revised and expanded 2nd edn, Istanbul, March 2010.

[****] The passages in which Molotov explicitly states that the Soviet Union demanded a base in the Straits, as well as Kars and Ardahan, appear on pp. 104-106 of the first edition published by Yordam Kitap, and on pp. 116-118 of the expanded second edition.

24 Şubat 2026

Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak

Yalçın Küçük, Türkiye’de yaşayan; üretkenliği kadar hastalık ölçüsündeki ben-merkezciliği ve eksantrik Stalinist konumuyla da istisnai bir siyasi ve entelektüel figürdür. Küçük, özellikle Türkiye Üzerine Tezler 2 (ilk yayımlanma tarihi 1979) [*] kitabından itibaren şu iddiayı ısrarla ve sık sık dile getirmiştir: “Sovyetler Birliği 1945 yılında Türkiye’den ne toprak ne de boğazlarda üs istemiştir.”

Sovyetler Birliği’nin böyle bir talepte bulunduğu iddiası, Küçük’e göre Türkiye’nin emperyalist kampa dâhil olması sürecinde uydurulmuş bir “Soğuk Savaş masalı”dır. Bu “masal”, Moskova’da 1945’te yapılmış olan Selim Sarper–Molotov görüşmesinin çarpıtılması yoluyla üretilmiştir. Küçük’e göre Sovyetler Birliği yalnızca, değişen koşullar nedeniyle eskimiş olan 1925 tarihli Dostluk Anlaşması’nın güncellenmesini istemiştir; dolayısıyla ne Kars ne Ardahan ne de boğazlar rejimi, öne sürüldüğü gibi, düşmanca bir yaklaşımla masaya getirilmiştir.

Küçük’ün Türkiye tarihini “altüst ettiğini” öne sürdüğü bu iddiayı dile getirmesinden on iki yıl sonra, 1991 yılında, Sovyetler Birliği’nde Stalinist rejim son nefesini verirken, Sovyet yazar ve gazeteci Feliks Çuyev’in Vyaçeslav Molotov ile yaptığı 140 görüşmeden oluşan nehir söyleşi Rusça olarak yayımlandı (Sto Sorok Besed s Molotovym). Kitabın İngilizce çevirisi ise 1993 yılında Molotov Remembers başlığıyla okurla buluştu. [**]

Kitabın Türkçe çevirisi 2007 yılında Yordam Kitap tarafından Molotov Anlatıyor başlığıyla yayımlandı. (Türkçe çevirinin alt başlığı, Stalin'in sağkolu ile yapılan 140 görüşme.) Stalin’in uzun yıllar dışişleri bakanlığını yapmış olan Molotov, bu söyleşilerde özetle ve son derece açık biçimde şunları söylüyordu: “Boğazlarda ortak üs ve Kars-Ardahan’ı talep ettik… Bu taleplerimizde ileri gittik. Zamanlaması yanlıştı ve Türkiye’yi Batı’nın kucağına ittik.” (Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in Sağkolu ile Yapılan 140 Görüşme, çev. Suna Kabasakal, Yordam Kitap, 1. basım, İstanbul, 207, s. 104-106)

Mart 2010’da Yordam Kitap, Molotov Anlatıyor’un genişletilmiş ikinci baskısını yayımladı. [***] Bu basıma “Yayınevinin Notu” başlığıyla eklenen kısa açıklamada, Yalçın Küçük’ün Molotov’un bu açık ifadelerini göz göre göre inkâr ettiği ve bunun yayınevine ve kitabın çevirmenlerine yönelik haksız bir tutum olduğu vurgulanıyordu:

Bu kısa notta, istemeyerek de olsa, çeviri hakkında Yalçın Küçük tarafından dile getirilen asılsız bir iddiaya da değinmemiz gerekiyor. Kendisiyle yapılan bir söyleşide Molotov Anlatıyor kitabında Sovyetler’in Türkiye’den toprak ve Boğazlar’da denetim talebine yer verildiği hatırlatılınca Küçük ‘O kitapta öyle bir şey yoktur. Asla öyle bir şey söylememiştir Molotov…’ diyor.

(…) İlgilenen okurlar bu basımın 116-118. sayfalarına bakabilirler. (s. 11-12) [****]

Aynı notta, Küçük’ün söz konusu söyleşide neler dediği daha geniş bir biçimde, dipnot olarak aktarılır:

KVK: Yordam Yayınları, "Molotov Anlatıyor" isimli bir kitap çıkardı. Türkiye’yle ilgili olarak, Molotov "Türkiye’den Kars, Erzurum ve ayrıca Boğazlardan da hak talebimiz olmuştur," diyor. Siz, Türkiye Üzerine Tezler’de bunun bir uydurma olduğunu yazmıştınız. O kitap hakkındaki düşüncelerinizi alabilir miyiz? 

YK: Bir hafta önce gelseydiniz, o kitabın Rusça’sı buradaydı, İstanbul’daki Barış’a gönderdim. Hayır, o kitapta öyle bir şey yoktur. 

KVK: Türkçe çeviride mi bir hata var? 

YK: Bilemem. O kitapta öyle bir şey yoktur. Asla öyle bir şey söylenmemiştir Molotov tarafından... Barış Zeren ile de bu meseleyi tartışıyoruz; o, bu konulara daha çok eğiliyor. Bana dün gönderdiği notta da şöyleydi, ‘Feridun Cemal Erkin’in anılarında yer alıyor, oradan girmiştir bu şey yok. Bakın, çok açık olarak, Mehmet Perinçek de söylüyor, o yazdı Moskova’da. Bir ara şöyle, ‘Bizim buradan istediğimiz...’ diyor, ama sonra ‘Hayır, biz böyle bir şey istemedik’ diyor. Sanki bir ara Stalin böyle bir şey söylemiş, ama sonra ‘Hayır, hiçbir şekilde öyle bir şey Molotov’un anılarında yok’ diyor. Bu konuda çok açık bir şey yok. Her solcunun okuması gereken bir kitap. Molotov bir sosyalisttir. Molotov orada... Hiçbir yerde yok... Bakın, Molotov’un anılarında, Sovyetler hakkında, Sovyetler müthiştir, arşivler müthiştir, her şey müthiştir, ama Molotov’un anılarında... Zaten, şimdi hatırlıyorum, o çeviri, Molotov’un anıları değil, Molotov’la yapılan söyleşiler. Molotov’un anıları değil. (s. 12)

Bu pasajdan da anlaşılacağı üzere Yalçın Küçük Rusça bilmektedir. Türkçe çeviriyi ise okumamış olduğu anlaşılmaktadır; ancak kitabın Rusça orijinalini okuduğunu bizzat kendisi söylemektedir. (Küçük’ün kitabın İngilizce çevirisini okuyup okumadığını bilemiyoruz.)

Yalçın Küçük
Kitapta yer alan konuyla ilgili pasajlar muğlak değildir; ima yoluyla söylenmiş sözler de değildir. Aksine, Molotov’un kendi ağzından, net, doğrudan ve tekrarlı biçimde dile getirilmiş ifadelerdir. Buna rağmen Küçük, bu ifadelerin varlığını hiçbir tereddüt göstermeksizin, sert bir dille ve kategorik biçimde inkâr etmektedir.

Yordam Kitap’ın Küçük’ün kendisini zan altında bırakan bu sözlerine karşı yumuşak bir dil kullandığını da belirtmek gerekir. Çünkü burada mesele ne bir “çeviri hatası”dır ne de yanlış bir “editoryal tercihtir”. Küçük’ün söyledikleri doğru kabul edilecek olursa, Yordam Kitap’ın Molotov’a söylemediği sözleri söylettiği, yani kitabı tahrif ettiği sonucuna varmak zorunlu hale gelir. Küçük’ün hem İngilizce hem de Rusça bildiği dikkate alındığında, basit bir yanlış okuma ihtimali de söz konusu olamaz.

Kitaptaki konuyla ilgili pasajların varlığını inkâr ederken “Molotov bir sosyalisttir” diye özellikle vurgulayan Küçük, okurdan “sosyalist” Molotov’un ne söylediğini değil ne söylemiş olması gerektiğini esas almasını beklemektedir. “Böyle saçma şey olur mu?” demeyin. Olmuş işte! Çünkü Yalçın Küçük, Türkiye tarihine yaptığına inandığı o “büyük” katkılardan birinin bu şekilde çürütülmesine ancak ve ancak bu şekilde engel olabileceğini düşünmektedir.

Ben-merkezciliğin Yalçın Küçük’ü getirdiği yer burasıdır. Bu, basit bir entelektüel yanılgıdan ziyade, patolojik bir durumdur.

[*] Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler II, Tekin Yayınları, 1. basım, İstanbul, 1979.

[**] Felix Chuev, Molotov Remembers: Inside Kremlin Politics, yay. haz. Albert Resis, Ivan R. Dee, Chicago, 1993.

[***] Feliks Çuyev, Molotov Anlatıyor: Stalin’in Sağkolu ile Yapılan 140 Görüşme, çev. Ayşe Hacıhasanoğlu ve Suna Kabasakal, Yordam Kitap, Gözden geçirilmiş ve genişletilmiş 2. basım, İstanbul, 2010

[****] Molotov’un Türkiye’den boğazlarda üs ile Kars ve Ardahan’ın talep edildiğini açıkça belirttiği pasajlar, Yordam Kitap’ın ilk baskısında 104-106., ikinci genişletilmiş baskısında ise 116-118. sayfalarda yer almaktadır.

23 Şubat 2026

Çeviri:

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir”

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3

6 Şubat 2026 itibarıyla Havana'dan bir görüntü
LID: Kuşkusuz, Küba halkı için kritik bir dönemden geçiyoruz. Küba halkı, emperyalist saldırı ile hükümetin kendi politikalarının yarattığı ağır sonuçlar arasında sıkışmış durumda; bu politikalar ekonomik eşitsizliği ve siyasal baskıyı daha da derinleştirdi. Sizce bu dinamiğin nihai hedefi nedir? Ayrıca, Küba hükümetinin ABD’den gelebilecek yeni saldırılara -askerî saldırı dâhil- direnmeye hazır olduğunu düşünüyor musunuz?

Frank: Küba söz konusu olduğunda, Amerika Birleşik Devletleri ekonomik açıdan çok az şey kazanabilir; ancak sembolik değeri çok yüksek olur. Küba’nın düşüşünün Latin Amerika solunda yaratacağı ideolojik şok, SSCB’nin çöküşünün yarattığı etkiye benzer sonuçlar doğurur. Ekonomik kazanç sınırlı olacağı için, yaratılmak istenen aşağılanmanın daha büyük olması gerekir; yani bu süreç, bugün hâlâ bazılarının Delcy Rodríguez’e güven duyduğu Venezuela örneğinde olduğu gibi olamaz. Venezuela’da mesele siyasiydi, ancak bunun arkasında büyük bir ekonomik çıkar da vardı. María Corina Machado’nun ABD tarafından dışlanması ve etkisizleştirilmesi boşuna değildi. Oysa Küba örneği neredeyse bütünüyle siyasidir. Cumhuriyetçi Parti Teksas’ta kaybetti; Demokrat Parti’den bir “sosyalist” New York’ta onları mağlup etti. Florida’yı kazanmak açısından kritik olan Küba kökenli seçmenler -ki Florida da başkanlığı kazanmak bakımdan belirleyici önemdedir- sınır dışı etme politikaları nedeniyle Trump’a öfkeli. Peki Küba düşerse bunun ABD seçmeni üzerindeki etkisi ne olur? En azından Miami’deki aşırı sağcı Küba kökenli topluluk Cumhuriyetçi Parti’ye büyük bir minnettarlık duyar. Trump, Küba’nın yenilmesini istiyor. Bunun için, en azından Diaz-Canel’in düşmesi ve bu düşüşün ABD kuşatmasının açık bir sonucu olarak gerçekleşmesi -ya da Venezuela’da olduğu gibi, perde arkasında yürütülen bir sürecin ürünü olması- gerekiyor.

Ancak Trump, Castro’ların da hedef alınacağını söylüyor. Eğer bu gerçekleşirse, Küba’nın durumu çok daha karmaşık bir hâl alır. Bu durumda ya Castro ailesi sürgüne gidip Beşar Esad’a komşu olur ya da Küba hükümeti kitlesel protestolar sonucunda düşer ve Castro ailesinin kaderi başka dinamiklere bağlı hâle gelir. Raul Castro hayattayken ilk senaryonun gerçekleşme olasılığı oldukça zayıf. Raul Castro, yarın Havana’da ölebilecek bir yaştayken, ABD’ye direnen bir lider olarak sahip olduğu imajı feda etmeyecektir. Öte yandan, çocuklarının Moskova’nın dışındaki bir daçada yaşamayı kabul edebileceğini düşünüyorum. Böyle bir anda, herhangi bir lider ya da bir televizyon spikeri, Yankee ablukası nedeniyle ve Küba’nın daha fazla zarar görmemesi için hükümetin istifa etmeye karar verdiğini ve bir geçiş hükümetinin göreve başlayacağını ilan edebilir. Ardından Castro ailesinin ve Diaz-Canel’in Rusya’ya gittiklerinin ortaya çıkması durumunda; böyle bir senaryo söz konusu olabilir. Ancak Raul hayattayken bunun gerçekleşmesini pek olası görmüyorum.

Askerî bir saldırı söz konusu olduğunda hükümetin direniş göstermesi mümkündür; ancak bu son derece korkunç bir tablo olurdu. Bunun gerçekleşeceğini sanmıyorum, çünkü böyle bir adım Trump açısından çok yüksek bir maliyet taşır. Yine de Venezuela’da yaşanana benzer, daha cerrahî nitelikte bir müdahale ihtimali bütünüyle göz ardı edilemez. Trump, hükümetin kitlesel protestolar sonucunda düşeceğine inandıklarını açıkça söyledi. Bu protestolar, ABD baskısı nedeniyle hükümetin düşmesini talep eden protestolar olacaktır. Peki bu durumda ne yapılmalı? Protestolar halkın desteğine sahip olduğu ve işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesi için bir fırsat yaratabileceği için desteklenmeli mi? Yoksa ABD’nin bundan büyük bir avantaj sağlayabileceği düşüncesiyle protestolara karşı mı çıkılmalı? Bu protestolar, 11J’den [*] çok farklı bir karaktere sahip olacaktır. Her koşulda, önderliğini ele geçirmek için bu protestoların içinde yer almamız gerekir.

Durumu karmaşıklaştıran bir unsur ise, Küba’da çoğunluğun mevcut tabloyu artık üstesinden gelinemez olarak görmesidir. Artık dayanacak gücümüz kalmadı sözünü giderek daha sık duyuyoruz; hatta zaman zaman ABD’ye daha sıcak bakan bir ton da ortaya çıkıyor. Bir diğer tutum ise kötüleşmenin farkına varmamak ya da onu önemsememektir. Ulaşım o denli büyük bir çöküş yaşadı ki, 2025’te taşınan yolcu sayısı %93 oranında düşüş gösterdi; neredeyse her gün elektrik kesintileri yaşanıyordu. Ancak bu tablo, bugün yaşanan umutsuzlukla aynı değildi. Şu anda karşımızda, hiçbir şeyin çözümü yokmuş gibi görünen ve her an trajik, beklenmedik bir sona sürüklenebilecek bir durum var. 

LID: La Izquierda Diario gazetesi ve Sürekli Devrim Akımı’nın oluşturduğu Uluslararası Ağ olarak, Latin Amerika’daki emperyalist saldırganlığa karşı büyük bir uluslararası anti-emperyalist kampanyanın örgütlenmesi gerektiğini savunuyoruz. Bu kampanyada, Venezuela’ya yönelik saldırılara ve Küba’ya dönük planlara karşı mücadele ön plana çıkarılmalı; bölgedeki sendikal merkezlere kıtasal bir grev çağrısı yapılmalıdır. Aynı şekilde, Brezilya ve Meksika gibi kendilerini “ilerici” olarak sunan güçlerin yönettiği ülkelerde, bu hükümetlerin ABD’ye tabi politikalarını teşhir ediyor ve Küba’ya petrol sevkiyatının derhal başlatılmasını talep ediyoruz. Sizin bakış açınızdan, işçi sınıfı ve bölge halkları Küba’ya ve Latin Amerika’ya yönelik bu emperyalist saldırı karşısında nasıl bir tutum benimsemelidir?

Küba’nın içinde bulunduğu durum çözümsüz gibi görünebilir; onu bu durumdan ancak dünya işçi sınıfı kurtarabilir. Bu tablonun büyük ölçüde sorumlusu, uluslararası düzeyde dahi siyasi desteğini yitirmiş olan Küba hükümetidir. Bugüne kadar yurtdışında Küba lehine kitlesel bir gösteri gerçekleşmedi; yalnızca küçük çaplı siyasi eylemler ve münferit çağrılar yapıldı. Küba lehine uluslararası baskının azalması, devrimin bürokratikleşmesiyle eşzamanlı ilerledi. Öte yandan, 11J tutuklularının serbest bırakılmasını talep etmiş olmanız ve Küba’daki sürecin bürokratikleşmesine açıkça işaret etmeniz, Küba ile dayanışma çağrısı yaparken siyasal ve ahlaki bir tutarlılık zemini oluşturuyor. Buna karşın, abluka karşıtı protesto çağrısı yapan örgütlerin büyük bölümü Havana’ya yakın gruplardır. Bu durum, dayanışma faaliyetlerini ciddi biçimde yıpratıyor. Filistin’le dayanışma çağrısı yapanların çoğu, bunu Hamas’la dayanışma çağrısına indirgemeden yapıyor; bu yaklaşım uluslararası düzeyde baskın durumda. Oysa Küba söz konusu olduğunda, “Küba ile dayanışma” fikrini “Küba hükümetiyle dayanışma” fikrinden ayırmak son derece zorlaşıyor. Bu da seferberliği felç ediyor. Eğer etkili bir adım atılacaksa, kendilerini “ilerici” olarak sunan hükümetlerin yönettiği ülkelerde protestolar örgütlenmeli ve Küba’ya petrol sevkiyatının derhal başlatılması talep edilmelidir. Bu hükümetler, bugün ABD’nin başlıca suç ortakları konumundadır. Petro’nun Trump ile gülümseyerek poz vermesine ve Küba’ya bir damla petrol bile göndermemiş olmasına tanık olmak gerçekten dehşet verici.

1961’de uluslararası bir protesto dalgası, Küba’yı ABD’nin doğrudan askerî müdahalesinden kurtarmıştı. Domuzlar Körfezi işgali sırasında Küba büyükelçilikleri sürekli olarak, adaya gidip savaşmak isteyen yabancılardan gelen taleplerle karşılaşıyordu. Bugün ise Küba büyükelçilikleri dahi Küba ile dayanışma kampanyaları yürütmüyor; Küba hükümeti diplomatik çerçevenin dışına çıkmamaya çalışıyor. Buna karşılık, siz Küba ile dayanışmayı talep eden ve somut sonuçlar üretebilecek bir birleşik cepheyi örgütlemek için gerekli siyasal meşruiyete ve uluslararası bağlantılara sahipsiniz. Bu tür bir girişim, Christian Castillo’nun [**] geçtiğimiz cuma günü yaptığı gibi, Küba halkını boğan Yankee ablukasına karşı parlamentolarda yasa tasarıları sunulmasıyla da güçlendirilebilir. Her durumda, Küba’ya yönelik bu linç girişimini durdurabilecek tek güç, dünya işçi sınıfının sokaklarda göstereceği kitlesel seferberliktir. Aksi hâlde ortaya çıkabilecek tablo, kıtlığa hatta savaşa kadar uzanabilecek son derece ağır sonuçlar doğurabilir.

[*] 11J, 11 Temmuz 2021’de Küba’da patlak veren kitlesel protestolara verilen addır. Ekonomik kriz, gıda ve ilaç kıtlığı ile elektrik kesintilerinin tetiklediği bu protestolar, 1959 Devrimi’nden bu yana ülkede görülen en geniş çaplı toplumsal eylemlerden biri olmuş; hükümet sert bir güvenlik müdahalesiyle protestoları bastırmış, çok sayıda kişi gözaltına alınmış ve tutuklanmıştır.

[**] Christian Castillo, Arjantin’de faaliyet gösteren Partido de los Trabajadores Socialistas (PTS - Sosyalist İşçi Partisi) üyesi Marksist bir siyasetçi ve Ulusal Kongre milletvekilidir. İşçi mücadeleleriyle dayanışma, emperyalizme karşı tutum ve Latin Amerika’daki halk hareketlerine destek konularında aktif çalışmalarıyla bilinir. Burada anılan girişim, Küba halkını boğan ABD ablukasına karşı Arjantin Parlamentosu’na sunduğu yasa tasarısını ifade etmektedir.

Bitti

22 Şubat 2026

Çeviri:

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir”

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3

Petro - Sheinbaum - Lula
LID: Bu son derece ciddi bir durum, Lula, Petro ve Sheinbaum gibi kendilerini “ilerici” olarak tanımlayan, ancak Washington’a tabi hükümetlerin tutumunu daha da korkunç ve utanç verici hale getiriyor. Nitekim Meksika, adaya yönelik petrol sevkiyatını dahi askıya aldı. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Frank: Küba daha önce hiç böyle bir durum yaşamamıştı. SSCB’nin çöküşü son derece ağır bir durum yarattı; ancak Fidel Castro gibi bir liderin varlığı siyasi çöküşün önüne geçebildi. Üstelik Küba ticaret ortaklarının %85’ini kaybetmiş olmasına rağmen Latin Amerika ile ilişkilerini yeniden kurabildi. Bugün ise, sizin de belirttiğiniz gibi, Latin Amerika’daki aynı “ilerici” hükümetler Küba’ya ihanet etmiş durumda: Petro, Lula, Sheinbaum, Orsi ve hatta Ortega Küba’ya yakıt gönderebilirdi. Ancak Trump’ın Sheinbaum hakkında söylediği gibi, “iyi bir davranış sergiliyorlar” - elbette ABD’ye karşı.

Küba’ya ihanet eden hükümetlerin tutumlarını yeniden gözden geçirip Küba’ya petrol göndermeye başlamaları son derece zor. Sheinbaum pazar günü iki gemiyle gıda gönderdi: ilerici seçmenlerin gözünde fazla kötü görünmemek için verilen bir tür sadaka. Ancak Küba hükümeti, yalnız bırakıldığını ısrarla inkâr ediyor; uluslararası destek gördüğünü iddia ediyor. Söyledikleri gerçekten akıl almaz.

LID: Bu ortamda ne tür siyasal perspektiflerin öne çıktığını görüyorsunuz? Özellikle, Beyaz Saray’ın Küba hükümetiyle “görüşmeler” yürüttüğünü iddia etmesine karşın Küba hükümetinin bunu şimdiye dek reddetmiş olması dikkate alındığında, Diaz-Canel hükümetinin Trump karşısında nasıl bir tutum benimseyeceğini düşünüyorsunuz?

Alejandro Castro Espín
Frank: Geçen cuma, Diaz-Canel, rahatsız edici sorular sormayan bir basının desteğiyle, gerçeklikten tamamen kopuk bir basın toplantısı düzenledi. Kimse ne demek istediğini anlayamadı. Öncesinde büyük bir beklenti yaratılmıştı; ancak ortaya çıkan tablo büyük bir hayal kırıklığı oldu ve onu açıkça zor durumda bıraktı. Buna karşılık ertesi gün, Fidel Castro ve Raul Castro’nun büyük yeğeni -yani kardeşlerin ablasının torunu- Oscar Perez-Oliva Fraga, bugüne dek kamuoyu önünde hiç görünmemiş biri olarak, çok daha sağlam ve sade bir konuşmayla ortaya çıktı.Herhangi bir kesim, Diaz-Canel’i yetersiz göstermek ve onu Raul Castro ile Fidel Castro’in büyük yeğeniyle karşı karşıya getirmek isteyecek mi? Muhtemelen. Ayrıca Alejandro Castro Espín de var; ABD ile yürütülen görüşmeleri onun yönettiği söyleniyor.

Bunun belli bir mantığı olabilir: Alejandro Castro Espín, Küba ile ABD arasındaki ilişkilerin yeniden kurulmasına yönelik ilk adımlarda babasına eşlik etmişti. Gerçek şu ki iktidar, hâlâ devrimin eski muhafızlarının etrafında kümelenmiş bir çekirdeğin elinde bulunuyor ve Castro ailesi hâlâ büyük bir siyasi nüfuza sahip. Diaz-Canel, giderek daha fazla karar alma kapasitesinden yoksun, hiçbir sorunu çözemeyen ve neredeyse hiç halk desteği kalmamış zayıf bir başkan olarak görülüyor. Görevden alınması, yerine yalnızca başka bir sermaye yanlısı bürokrat getirilecek olsa bile, çoğunluk tarafından sevinçle karşılanacaktır. Raul Castro’nun siyasi muhakeme kapasitesinin ne durumda olduğu bilinmiyor; kendisi zaten 95 yaşında. Umarım bu koşullar altında hayatını kaybetmez, çünkü bu son derece istikrarsızlaştırıcı bir siyasi gelişme olur.

Raul Castro ve Diaz-Canel
Bir başka şaşırtıcı nokta ise, ABD Havana ile müzakerelerin sürdüğünü doğrularken Küba’nın bunu yalanlamasıdır. Maduro’nun kaçırılmasından kısa süre önce, bazı ABD medya kuruluşları Delcy Rodríguez’in Trump ile, PSUV’nin iktidarda kalması karşılığında Maduro’nun teslim edilmesini görüştüğünü iddia etmişti. Venezuela bunu defalarca reddetti. Ancak gerçekler, Delcy Rodríguez ile ABD arasında müzakereler yürütüldüğünü ortaya koydu. Şimdi de Diaz-Canel’in teslim edilmesi karşılığında Castroların iktidarda kalmasını sağlayacak şartlar mı ayarlanıyor acaba?

Devam edecek

21 Şubat 2026

Çeviri:

“Küba’ya yönelik bu saldırıyı ancak dünya işçi sınıfı sokaklara çıkarak durdurabilir”

Frank García Hernandez
Aşağıdaki metin, Kübalı Trotskist tarihçi ve araştırmacı Frank García Hernandez ile yapılmış bir söyleşinin Türkçe çevirisidir.

1982 doğumlu Hernandez, tarihçi, sosyolog ve siyasi analisttir. Küba solunun tarihine ve Bolşevik Devrimi’nin mirasına dair çalışmalarıyla tanınıyor. Trotskist bir perspektiften Küba’daki rejimi ve uygulamalarını eleştirel biçimde inceleyen az sayıdaki akademisyen ve aktivistten biridir.

Buradaki çeviri, ilk olarak Meksika merkezli La Izquierda Diario’da yayımlanmış olan söyleşinin Küba’daki komünist muhalefet çevrelerinin önemli platformlarından biri olan Communists Cuba’da yer alan versiyonuna dayanmaktadır.

* * *

9 Şubat 2026

La Izquierda Diario de México’nun [Meksika’nın Sol Günlüğü] Frank García Hernández ile yaptığı söyleşi. Sorular: Pablo Oprinari ve Milton D’Leon

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 BÖLÜM 3

9 Şubat 2026 itibarıyla Havana'dan bir görüntü
LID: Küba’ya yönelik emperyalist saldırıyı nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu saldırının arkasında sizce hangi etkenler bulunuyor?

Frank: Küba’daki durumu küresel krizin bir parçası olarak kavramadan hiçbir soruya yanıt verilemez. Amerika Birleşik Devletleri Maduro’yu kaçırabildiyse, bunun nedeni yalnızca Delcy Rodríguez ve kliğinin bir anlaşma yapmış olması değil; aynı zamanda Rusya’nın henüz Ukrayna’yı yenememiş olması ve Putin’in Kiev’i dize getirmek için Trump’ın desteğine ihtiyaç duymasıdır. Maduro’ya Moskova’da sığınma teklif edildiği biliniyor; Beşar Esad’ınkine benzer bir kaderi yaşamak istemeyen Maduro, iktidarı kaybetmek istemeyenler tarafından feda edildi. Açıkça görülüyor ki ne generaller ne de Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi’nin (PSUV) sivil kanadı her şeyi kaybetme riskini göze alabildi; Trump da savaş riskini göze almak istemedi. Bu durum, PSUV kliğinin ideolojik yozlaşma düzeyini gözler önüne seriyor: Bu klik yalnızca Maduro’yu değil, Küba’yı da teslim etti.

Ancak Küba söz konusu olduğunda, Rusya ve Çin’in suç ortaklığını bir kez daha teşhir etmenin zamanı gelmiştir: Adaya yakıt ulaşmıyorsa, bunun nedeni onu tedarik eden tüm ülkelerin sevkiyatı durdurmuş olmasıdır. Küba’nın Venezuela’ya bağımlı olduğu doğrudur; ancak aynı zamanda Rus petrolüne de bağımlıydı.

Açıkçası, Küba söz konusu olduğunda Putin de Ukrayna’yı kazanmak uğruna onu gözünü kırpmadan feda etti. Bu yeni bir durum değil; emperyalistlerin öteden beri sergilediği bir davranış biçimidir. Bugün ise yeni emperyalist ittifakların yol açtığı sonuçlara ve sözde devrimci hükümetlerin ideolojik bakımdan tam bir çöküşüne tanık oluyoruz.

LID: Bu bağlamda, 1962’den beri yürürlükte olan emperyalist abluka nedeniyle zaten çok ağır koşullar altında yaşayan, üstelik Küba hükümetinin ekonomik ve sosyal eşitsizliği artıran ve derin siyasal baskıyla şekillenen politikaları yüzünden durumu daha da kötüleşen emekçi kitlelerin bugün karşı karşıya olduğu tablo nedir?

Frank: Küba toplumunun çoğunluğu bugünkü tabloyu anti-emperyalist direniş penceresinden değil, günlük hayatta kalma mücadelesi açısından yaşıyor. Küba halkının, ağırlaşan sorunlarının başlıca kaynağı olarak ABD’yi gördüğü yönündeki algı gerçeği yansıtmıyor. Sokakta duyulan ve hissedilen şey, hükümete yönelik büyük bir bıkkınlıktır. Hem Venezuela’da hem de Küba’da Trump, Küba hükümetinin düşük popülaritesini bildiği için bu tür adımları atabileceğini de biliyordu. Bugün hiçbir Küba lideri, işçi sınıfının ABD’ye karşı olası bir direnişine öncülük edecek ölçüde bir siyasi sermayeye sahip değil. Diaz Canel’in başkanlığı devralmasından bu yana Küba halkının siyasal demobilizasyonu giderek derinleşti. Raul Castro’nun sahneden çekilmesiyle birlikte, iktidarı elde tutmak açısından son derece işlevli olan tüm o destansı anlatılar da ortadan kayboldu. Eski kuşağın yerine geçenler ise ne gerekli yeni desteği yaratabildiler ne de mevcut desteği koruyabildiler.

İç ticaretin özelleştirilmesi fiyatların hızla yükselmesine yol açtı ve halk kesimlerini doksanlı yıllardakine benzer bir krizle karşı karşıya bıraktı. Ancak doksanlı yıllardan farklı olarak, bu kez gıda ürünleri bulunabiliyordu; yalnızca serbest piyasa fiyatlarıyla. Devlet işçi sınıfını kendi kaderine terk etti; hastaneler ve okullar giderek kötüleşirken ilaç kıtlığı normalleşti, devlet ise boş kalan oteller inşa etmeye yöneldi. Ayrıca Küba hükümeti özel sektöre ithalat izni verdi; öyle ki özel süpermarketlerin rafları ağzına kadar doluyken, devletin tedariki hem yetersiz kaldı hem de kimi zaman özel sektörden bile daha pahalıydı. Böylece hükümet, gıda temini gibi en temel sorunları dahi çözemeyen, boş sloganları tekrarlayan bir çete görüntüsü verirken, özel sektörü adeta bir kurtarıcı olarak sundu. “KOBİ’ler olmasaydı, aç kalırdık” ifadesi Küba’da sıkça duyuluyor. Bu, işçi sınıfının karnını burjuvazi sayesinde doyurduğunu söylemesidir. Bu mantığın ideolojik boyutu kavrandığında, Küba’da bugün yaşanan siyasal çöküşün düzeyi de anlaşılır.

Durum o kadar vahim ki, beş gün önce Havana’da şehir içi ulaşım tamamen durdu; Havana Üniversitesi kapılarını kapattı; enerji kullanımını rasyonelleştirmek için az sayıdaki turist birkaç otelde toplandı ve geçen pazar günü uçaklara yalnızca 24 saat yetecek kadar yakıt kaldığı bildirildi. Eğer Küba’da uçaklara yakıt ikmali sorunu çözülmezse, ülkeye giriş ve çıkış tarihinde ilk kez fiilen duracak. Yalnızca başka bir ülkede yakıt ikmali yapabilecek kadar yakıtı olan gemiler ya da uçaklar giriş-çıkış yapabilecek; bu ise olağan bir durum değil.

Vurgulamak istediğim bir diğer önemli nokta, ciddi yakıt kıtlığı ve devlet ulaşımının çöküşü karşısında, Santiago de Cuba’daki San Luis belediyesi yetkililerinin tabutların taşınması için at arabalarını devreye sokmuş olmalarıdır. Söz konusu araç, bir hayvan tarafından çekilmek üzere özel olarak tasarlanmış, pencereli kapalı bir metal yapıdan oluşuyor. Bu durumu ciddi bir yetersizlik olarak kabul etmek yerine, iktidar partisine yakın çevreler bu uygulamayı bir “başarı” ya da benzin kıtlığı nedeniyle ailelerin hizmetten mahrum kalmaması için pratik bir alternatif olarak sunuyor.

Bu haber sosyal medyada büyük tepki yarattı. Vatandaşlar, krizin artık yalnızca günlük yaşamı (gıda, elektrik) etkilemekle kalmayıp, “son veda”nın ciddiyetini ve saygınlığını da ortadan kaldırdığını dile getiriyor. Bu tablo, Küba devletinin en temel hizmetleri dahi sağlayamaz hale geldiğini ve halkı cenazelerini bile geçmiş yüzyılların koşulları altında kaldırmaya mecbur bıraktığını gösteriyor.

Devam edecek