12 Mart 2026

Feridun Gürgöz’ün siyasi anıları (3)

Moskova’da bir ev ziyareti

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3

Mehmet Bozışık ve Cemal Kıral
Bu yazı dizisinin bir önceki bölümünde Feridun Gürgöz’ün 1987 yılının yazında gerçekleştirdiği Moskova ziyaretinden, Merkez Komitesi üyelerine özel bir mağazada yaptığı alışveriş bağlamında söz etmiştik. Gürgöz, bu mağazada kendisini “bin pişman eden” alışveriş deneyiminin ardından Moskova’da bulunduğu sırada gerçekleştirdiği ve insanın içini burkan bir ev ziyaretini anlatıyor.

Gürgöz, Moskova’dayken Cemal Kıral’la (1932-2019) [*] birlikte tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) emektar isimlerinden Mehmet Bozışık’ı (1901-1998) [**] ziyaret eder; Bozışık da onları tanıdığı emekli bir Rus kadın işçinin evine götürür. Moskova’nın merkezinde rutubet kokan bir apartmanda, ortak kullanılan bir dairede küçücük bir odada yaşayan ve ayda yalnızca 60 ruble emekli maaşı [***] alan bu yaşlı kadınla yaptıkları sohbet Gürgöz üzerinde derin bir etki bırakır. Gürgöz şöyle anlatıyor:

Bozışık yoldaş bizi tanıdığı bir Rus kadının evine misafir olarak götürdü. Bu kadın, emekli bir işçi idi. O tarihte 60 Ruble emekli aylığı alıyormuş. Evi büyük bir blokta ortaklaşa kullanılan bir dairede, ufacık, tek odalı bir yerdi. Ortaklaşa kullandıkları ufak bir mutfağı vardı. Bloğa girişte ağır bir rutubet kokusu insanın genzini yakıyordu. Blok girişi, merdivenler ve koridor izbe bir görünüm veriyordu. Moskova'nın göbeğinde, Moskova'ya yakışmayan bir görüntü diye düşündüm. Kadıncağızın odasında zaten eşya diyebileceğim fazla bir şey yoktu. Odada dikkatimi çeken kablosunun sonradan bir üst kattan geldiğini öğrendiğim bir hoparlör asılı olmasıydı. Yani yukarıda radyo açılırsa ve orada ne çalarsa, o da aynı müziği veya haberleri dinleyebilecekti. Orada bulunduğum an bunları düşünürken kendimi 1953 senesinde İstanbul Ortaköy'de Portakal yokuşunda kirada otururken, Ermeni olan ev sahibimizin radyosundan bir alt kata, yani bizim oturduğumuz kata kabloyla hoparlör indirmesini hatırladım. Biz de o tarihte yukarıdaki radyoda ne çalarsa, onu dinlerdik. Ancak 1953 nere, 1987 nere!

Kadıncağız misafirperverliğiyle evinde ne varsa ikram etti: Bir iki tane domates doğramıştı, birkaç tane de kiraz koydu önümüze bir tabak içinde. Tabii çay yaptı. Bozışık yoldaş aracılığıyla kadınla epeyce konuştuk. 60 Rubleyle yaşamanın sıkıntılarını anlatıyordu. Hiçbir şeyin bulunmamasından şikâyet ediyordu. Kendi kendime, bu insanlar kahramanca devrim için çarpıştılar, faşizme karşı çarpıştılar, insanlığı kurtardılar, böyle kötü bir yaşamı hak etmediler, daha iyi bir yaşamı hak ettiler diye düşünüyordum. Ben kadıncağızın bize ikram ettiği domates ve kiraza elimi uzatamadım. Sadece çayı içtim. Ve düşünceli biçimde evden ayrıldım. Neden! Neden! (Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, Nisan 2007, İstanbul, s. 116–117)

Gürgöz’ün tasvir ettiği konut, Sovyet şehirlerinde uzun yıllar boyunca yaygın olarak kullanılan “ortak daire” (kommunalka) sisteminin tipik bir örneğidir. Özellikle büyük şehirlerde konut sıkıntısı nedeniyle birçok aile aynı daireyi paylaşmak zorunda kalıyordu; mutfak, banyo ve koridor gibi alanlar ortak kullanılıyordu. Devrimden sonra konutların kamulaştırılması ve büyük apartmanların parçalara ayrılarak farklı ailelere tahsis edilmesi, kısa vadede barınma sorununu hafifletmişti. Ancak bu sistem, özellikle 1930’lardan itibaren hızla büyüyen şehir nüfusu karşısında kalıcı bir çözüm üretemedi ve milyonlarca insan on yıllar boyunca mahremiyetin çok az olduğu bu tür ortak dairelerde yaşamak zorunda kaldı.

Sovyet şehirlerinde yaygın olan “kommunalka”lardan birinin koridoru. Birkaç ailenin aynı daireyi paylaştığı bu ortak konutlarda mutfak ve diğer alanlar birlikte kullanılır, mahremiyet son derece sınırlı olurdu.
Gürgöz’ün dikkatini çeken kabloyla bağlanmış hoparlör de Sovyet gündelik hayatının tipik bir unsuruydu. Sovyet şehirlerinde uzun yıllar boyunca yaygın olan “radiotoçka” adı verilen kablolu yayın sistemi sayesinde birçok evde bağımsız bir radyo alıcısı yerine duvara asılı basit bir hoparlör bulunurdu. Merkezi bir ağ üzerinden verilen bu yayınlarda müzik programları, haberler ve resmî duyurular dinlenebiliyordu. Özellikle savaş sonrası dönemde radyo alıcılarının görece pahalı olması ve Stalinist polis devletinin yayınları merkezi olarak kontrol etme isteği bu sistemin yaygınlaşmasına yol açmıştı. Gürgöz’ün odada asılı duran hoparlörü fark edip İstanbul’daki çocukluk anısını hatırlaması, Sovyet gündelik yaşamının bu kendine özgü ve 1980’li yıllarda teknolojik ve sosyal açıdan artık fazlasıyla eski kalmış bir uygulamasına işaret eder.

Gürgöz’ün aktardığı bu sahne, son derece samimi ve insanî bir gözlemin ürünüdür. Ancak aynı zamanda 20. yüzyıl Sovyet deneyiminin daha geniş tarihsel gerçeklikleriyle bireysel bir trajedinin kesiştiği bir kesiti de yansıtır. Gürgöz’ün anısının sonunda tekrar ederek sorduğu “Neden?” sorusu, doğal olarak ahlaki bir tepkinin ifadesidir. Ne var ki bu soruya verilecek yanıt bireysel tercihler ya da ahlaki zaaflar düzeyinde aranamaz. Söz konusu tablo, ciddiyetle ele alınıp tahlil edilmesi gereken belirli tarihsel ve maddi koşulların ürünüdür. Gürgöz’ün kitabının en önemli zaafı da tam olarak budur. [Bu zaafa yazı dizisinin ilk bölümünün hemen başlarında işaret etmiştik.]

Sovyet şehirlerinde yaygın olan "kommunalka" dairelerinde mutfak, birkaç ailenin ortak kullandığı ve gündelik yaşamın yoğunlaştığı başlıca mekândı.
Ekim Devrimi’ni izleyen yıllarda yaşanan iç savaşın yıkıcı etkileri, Avrupa’da beklenen devrimlerin gerçekleşmemesi ve uzun yıllara yayılan uluslararası izolasyon, Sovyet devletinin bürokratikleşmesi için elverişli bir zemin hazırladı. Bu süreçte gelişen bürokratik yönetim biçimi, bir yandan hızlı bir sanayileşme ve önemli bir askerî güç yaratmayı başarsa da diğer yandan devrimi gerçekleştiren kitlelerin yaşam standartlarını istikrarlı biçimde yükselten bir toplumsal düzen kurmayı başaramadı.

Gürgöz’ün hissettiği adaletsizlik duygusu tam da bu tarihsel paradokstan kaynaklanır. Faşizme karşı verilen savaşta milyonlarca insan büyük fedakârlıklar yapmış, Sovyet halkı insanlık tarihinin en ağır bedellerinden birini ödemiştir. Ancak savaş sonrasında kurulan toplumsal düzen, bu fedakârlıkları yapan kuşakların beklentilerini karşılayan bir refah düzeyi yaratamadı. Gürgöz’ün, Kıral ve Bozışık'la birlikte ziyaret ettiği yaşlı işçi kadının mütevazı ve sıkıntılarla dolu yaşamı, bu büyük tarihsel çelişkinin gündelik hayattaki bir yansımasıdır. Dolayısıyla, Gürgöz’ün o küçük odadan ayrılırken sorduğu “Neden?” sorusu, aslında yalnızca o yaşlı işçi kadının hayatına değil, bütün bir tarihsel deneyime yöneltilmiş bir sorudur.

[*] Türkiye İşçi Partisi (TİP) Genel Yönetim Kurulu üyesi, TKP Ege Yöre Sekreteri ve TKP Merkez Komite üyesi.

[**] Namıdiğer Boz Mehmet. 1927 yılında TKP’ye üye oldu. TKP Merkez Komitesi üyesi olarak görev yaptı.

[***] 1980’lerin ortalarında Sovyetler Birliği’nde ortalama emekli maaşı yaklaşık 75-90 ruble civarındaydı. Bu açıdan bakıldığında Gürgöz’ün ziyaret ettiği yaşlı kadının aldığı 60 ruble emekli aylığı ortalamanın altında olmakla birlikte olağan dışı bir durum değildi. Bu aylık gelir o tarihte ortalama bir işçi ücretinin yaklaşık üçte birine karşılık geliyordu. Ayrıca işçi sınıfının ve diğer halk kesimlerinin Sovyet ekonomisinde yaygın olan kronik kıtlık, kuyruklar ve dağıtım aksaklıklarıyla boğuştuğu dikkate alındığında, aynı nominal gelire sahip kişilerin bile farklı derecelerde yoksullaşabildiği de göz önünde bulundurulmalıdır. Gürgöz’ün 1987 yazındaki Moskova ziyaretinden kısa süre sonra kapitalist üretim ilişkilerinin ülke ekonomisine birbirini izleyen şok dalgaları gibi yayılmaya başlamasıyla birlikte emekliler ve diğer düşük gelirli milyonlarca insan kapitalist restorasyon sürecinin ilk ve en ağır darbelerini alan kesimler olacaktı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder