Natalya Sedova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Natalya Sedova etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Kasım 2025

 Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 |  Bölüm 4

Son Saatler

Natalya, Green Cross Hastanesi'nde
Ambulans kargaşa içinde uğuldayan şehrin boş telaşı ve insan gürültüsünün içinden ve göz alıcı akşam ışıklarının altından hızla geçiyor; sireni durmaksızın çalarken, polis motosikletlerinin acı acı öten düdükleri eşliğinde trafikte kıvrılarak ilerliyor, arabaları birer birer solluyordu. Yaralıyı, yüreğimizde dayanılmaz bir acıyla ve her geçen dakika artan bir kaygıyla taşıyorduk. Bilinci açıktı. Bir eli vücudu boyunca sessizce, hareketsiz uzanıyordu. Felç olmuştu.

Dr. Dutren bunu bana evde, yemek odasında, yerde yaptığı muayenenin ardından söylemişti. Öteki eli -sağ eli- ise sanki koyacak bir yer bulamıyormuş gibiydi; durmadan havada daireler çiziyor, bana dokunuyor, adeta rahat edebileceği bir yer arıyordu. Konuşması gitgide zorlaşıyordu. Ona iyice eğilerek nasıl hissettiğini sordum.

“Şimdi daha iyi,” diye yanıtladı Lev Davidoviç.

“Şimdi daha iyi.” Bu söz kalbimde keskin bir umut kıpırtısı yarattı. Kulakları sağır eden gürültü, düdükler ve siren hâlâ inlemeye devam ediyordu ama kalbim umutla çarpıyordu. “Şimdi daha iyi.”

Ambulans hastaneye yanaştı. Durdu. Etrafımızda bir kalabalık toplanmıştı. “Düşmanlar olabilir,” diye geçti aklımdan -benzer durumlarda olduğu gibi bu düşünce zihnimde bir şimşek gibi çakmıştı. “Arkadaşlarımız nerede? Sedyenin etrafını kuşatmaları lazım...”

Şimdi karyolanın üzerinde yatıyordu. Doktorlar sessizce yarayı incelediler. Onların talimatıyla bir “hemşire” saçını tıraş etmeye başladı. Karyolanın başucunda duruyordum. Lev Davidoviç, belli belirsiz bir gülümsemeyle, “Gördün mü,” dedi, “bir berber bile bulduk…”

Hâlâ beni kolluyordu. O gün saçını kestirmek için bir berber çağırmamız gerektiğinden söz etmiştik ama buna fırsat bulamamıştık. Şimdi bu sözüyle bana bunu hatırlatıyordu. Lev Davidoviç, tam orada, benden birkaç adım ötede duran Joe’yu yanına çağırdı ve -sonradan öğrendiğime göre- ondan hayata veda ederken son sözlerini not etmesini istedi. Joe’ya Lev Davidoviç’in kendisine ne dediğini sorduğumda, “Fransız istatistikleri hakkında bir not yazmamı istedi,” diye yanıt verdi. Böyle bir anda Fransız istatistiklerinden söz etmesine çok şaşırmıştım. Garip gelmişti. Yalnızca eğer durumu düzelmeye başlamışsa böyle bir şey söylemiş olabilirdi…

Karyolanın başında duruyor, yarasına bir parça buz tutuyor ve olup biteni dikkatle dinliyordum. Onu soymaya başladılar. Rahatsız olmasın diye iş ceketini makasla kestiler; doktor, “hemşire”ye cesaret vermek istercesine ona kibarca bir bakış attı. Ardından örgü yeleği, sonra da gömleğini kestiler. Saatini bileğinden çıkardılar. Daha sonra kalan giysilerini kesmeden çıkarmaya koyuldular. O sırada bana, “Beni onların soymasını istemiyorum… Beni sen soy,” dedi. Bunu çok açık bir şekilde söyledi; ama sözü, derin bir hüzün ve ağır bir ciddiyet taşıyordu.

Bunlar bana söylediği son sözlerdi. Onu soymayı bitirdiğimde üzerine eğildim ve dudaklarına dudaklarımla dokundum. Karşılık verdi. Yeniden… Ve bir kez daha karşılık verdi… Ve sonra yine. Bu, bizim son vedalaşmamızdı. Ama bunun farkında değildik.

Hasta komaya girdi. Ameliyat da onu bu durumdan çıkaramadı. Gözlerimi hiç ayırmadan bütün gece başucunda nöbet tuttum, “uyanmasını” bekleyerek. Gözleri kapalıydı; ama nefesi -kimi zaman ağır, kimi zaman düzenli ve sakin- insana yine de bir umut veriyordu. Ertesi gün de aynı şekilde geçti. Öğle vakti, doktorların değerlendirmesine göre bir iyileşme belirtisi vardı. Ama günün sonuna doğru, hastanın nefes alışında birden keskin bir değişiklik oldu. Nefesi hızlandı, giderek daha da hızlandı; bu hâli ölümcül bir korku yayıyordu insana. Doktorlar ve hastane personeli, yatağının çevresini sarmışlardı. Açıkça telaş içindeydiler. Kendimi tutamayarak bunun ne anlama geldiğini sordum. Yalnızca içlerinden biri -daha temkinli olanı- yanıt verdi: “Geçecek.” dedi. Diğerleri sessiz kaldı. O anda bütün tesellilerin ne kadar boş ve durumun aslında ne kadar umutsuz olduğunu anladım.

Onu kaldırdılar. Başının bir omzuna doğru düştüğünü gördüm. Elleri, Titian’ın Çarmıhtan İndiriliş tablosundaki figürler gibi cansızca sarkıyordu. Ölmekte olan adamın başında, dikenli bir taç yerine şimdi bir bandaj vardı. Yüzündeki ifade hâlâ aynı saflığı ve gururu taşıyordu. Sanki her an doğrulup yine her şeyi kendi ellerine alacakmış gibi görünüyordu. Ama yara beynine çok derinlemesine işlemişti. O tutkuyla beklenen uyanış asla gelmedi. Sesi de kesilmişti artık. Her şey bitmişti. Artık yaşayanlar arasında değildi.

Trotskiy'in Dördüncü Enternasyonal'in bayrağına sarılmış tabutu
Aşağılık katillerin hesap verecekleri gün elbette gelecektir. Kahramanca ve güzelliklerle dolu hayatı boyunca Lev Davidoviç, geleceğin özgürleşmiş insan soyuna inanıyordu. Hayatının son yıllarında da bu inancı sarsılmadı; tersine, daha da olgunlaştı, her zamankinden daha sağlam bir hâl aldı.

Tüm baskılardan kurtulmuş geleceğin insan soyu, her türlü zorlama ve tahakküm karşısında zafer kazanacaktır. O bana buna inanmayı da öğretti.

Bitti

13 Kasım 2025

Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 |  Bölüm 4

Suikast

“Jacson”la birlikte Lev Davidoviç’e yaklaştığımızda, o bana Rusça, “Biliyorsun,” dedi, “Sylvia’nın bize uğramasını bekliyor. Yarın gidiyorlarmış.” Bu, onları çaya -hatta belki akşam yemeğine- davet etmem gerektiğine dair bir imaydı.

“Yarın ayrılacağınızı ve Sylvia’yı buraya beklediğini bilmiyordum,” dedim (Jacson’a dönerek).

“Evet... evet... Size söylemeyi unutmuşum.”

“Keşke bilseydim, New York’a birkaç şey gönderebilirdim.”

“Yarın saat birde uğrayabilirim.”

“Hayır, hayır, teşekkür ederim. Bu ikimiz için de zahmetli olur.”

Trotskiy ve Sedova'nın Meksiko'da Avenida Viena caddesi üzerindeki evi
Ve Lev Davidoviç’e dönerek, Rusça, Jacson’a çay ikram ettiğimi, ancak kendini iyi hissetmediğini, korkunç bir susuzluk çektiğini söyleyip çayı reddederek yalnızca bir bardak su istediğini anlattım. Lev Davidoviç ona dikkatle baktı ve hafif bir sitemle, “Sağlığın yine kötüleşti, hasta görünüyorsun... Bu iyi değil,” dedi.

Kısa bir sessizlik oldu. Lev Davidoviç, tavşanların yanından ayrılmak istemiyordu ve bir makale dinleyecek havada da değildi. Ama kendini toparladı ve “Ne dersin, makaleni gözden geçirelim mi?” dedi.

Kafesleri düzenli bir şekilde kapattı ve iş eldivenlerini çıkardı. Ellerine, daha doğrusu parmaklarına özenle bakardı; en ufak bir sıyrık bile onu rahatsız eder, yazı yazmasını güçleştirirdi. Kalemini de parmakları gibi her zaman düzenli tutardı. Mavi bluzunu silkeledi ve “Jacson”la ve benimle birlikte, sessizce ve yavaş adımlarla eve doğru yürümeye başladı. Onlarla Lev Davidoviç’in çalışma odasının kapısına kadar geldim; kapı kapandı, ben de yan odaya geçtim…

Üç-dört dakikadan fazla bir süre geçmemişti ki korkunç, insanın ruhunu ürperten bir çığlık duydum. Bu çığlığı kimin attığını bile fark etmeden, sesin geldiği yöne doğru koştum. Yemek odasıyla balkonun arasında, eşikte, kapı pervazının yanında ve ona yaslanmış halde... Lev Davidoviç duruyordu. Yüzü kana bulanmıştı; gözlüksüz gözleri keskin bir mavilikle parlıyordu ve elleri yere doğru sarkıyordu.

Meksika polisinin cinayeti canlandırdığı dehşet verici sahne
“Ne oldu? Ne oldu?”

Kollarımı ona doladım ama hemen cevap vermedi. Aklımdan bir anda türlü düşünceler geçti. Belki de tavandan bir şey düşmüştü -orada bazı onarım çalışmaları yapılıyordu- ama o neden buradaydı?

Ve bana, en ufak bir öfke, sitem ya da kızgınlık belirtisi göstermeksizin, sakin bir sesle “Jacson,” dedi. Lev Davidoviç bunu, “İşte oldu” der gibi söyledi. Birkaç adım attık ve onun, benim yardımımla, oradaki küçük halının üzerine yığıldığını gördüm.

“Nataşa, seni seviyorum!” Bunu o kadar beklenmedik, o kadar ciddi, neredeyse sert bir ifadeyle söyledi ki, içimi saran şokun etkisiyle güçsüzce ona doğru eğildim.

“Ah... ah... hiç kimsenin, ama hiç kimsenin, üzeri aranmadıkça seni görmesine izin verilmemeliydi...”

Yarılmış başının altına dikkatlice bir yastık yerleştirdim, yarasının üzerine buz koydum ve yüzündeki kanı pamukla sildim…

Natalya, Trotskiy ve Seva (1939)
“Seva bu olanların hiçbirine tanık olmamalı…”

Zorlukla konuşuyordu, sesi boğuk ve anlaşılmazdı; ama -bana öyle geldi ki- bunun farkında değildi.

“Biliyorsun, orada…” Gözleri odasının kapısına doğru kaydı. “Hissettim… Ne yapmak istediğini anladım… Bana bir kez daha… vurmak istedi… ama izin vermedim.” Sakin, pes bir sesle konuşuyordu ve sesi titriyordu.

“Ama izin vermedim.” Sözlerinde belli belirsiz bir memnuniyet tınısı vardı. Aynı anda Lev Davidoviç Joe’ya döndü ve onunla İngilizce konuştu. Joe, tıpkı benim gibi, yerde diz çökmüş haldeydi; karşılıklı duruyorduk. Ne dediğini duymaya çalıştım ama kelimeleri ayırt edemedim. Tam o anda, yüzü tebeşir gibi bembeyaz, elinde tabancasıyla Charlie’nin Lev Davidoviç’in odasına koştuğunu gördüm.

“Peki ya o ne olacak?” diye sordum Lev Davidoviç’e. “Onu öldürecekler.”

“Hayır... Öldürülmesine izin verilemez, konuşturulmalı,” diye cevapladı Lev Davidoviç; kelimeleri hâlâ güçlükle, yavaş yavaş telaffuz ediyordu.

Ansızın ince, acınası bir inilti kulağımıza geldi. Ne yapacağımı bilemeden Lev Davidoviç’e baktım. O da gözlerini belli belirsiz oynatarak odasının kapısını işaret etti ve küçümseyen bir ses tonuyla, “Bu o,” dedi... “Doktor hâlâ gelmedi mi?”

“Her an gelebilir... Charlie onu almak için arabayla gitti.”

Doktor geldi, yarayı inceledi ve tedirgin bir tavırla durumun “tehlikeli olmadığını” söyledi. Lev Davidoviç bunu sakince, neredeyse kayıtsızca karşıladı; sanki böyle bir durumda bir doktordan başka türlüsünü duymayı zaten beklemiyormuş gibiydi. Ama Joe’ya dönerek, kalbini işaret etti ve İngilizce olarak, “Burada hissediyorum... Bu sefer başardılar,” dedi. Bunu benim anlamamam için İngilizce söylemişti.

Devam edecek

12 Kasım 2025

 Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3Bölüm 4

Jacson gelir

Saat beşte her zamanki gibi ikimiz çay içtik. Beşi yirmi geçe, belki buçukta, balkona çıktığımda L.D.’yi avluda, açık bir tavşan kafesinin yanında gördüm. Hayvanları besliyordu. Yanında tanımadığım biri vardı. Şapkasını çıkarıp balkona doğru yaklaşmaya başladığında ancak o zaman tanıdım: “Jacson”dı.

“Yine geldi,” diye geçti aklımdan. “Neden bu kadar sık gelmeye başladı?” diye sordum kendi kendime.

Beni selamladıktan sonra, “Fena halde susadım, bir bardak su alabilir miyim?” diye sordu.

“İstersen bir bardak çay getireyim?”

“Yok yok. Çok geç yemek yedim ve yemeğin hâlâ buramda durduğunu hissediyorum,” dedi boğazını işaret ederek. “Beni boğuyor.” Yüzü griye çalan bir yeşile dönmüştü. Genel hali de son derece gergindi.

“Neden şapka ve pardösü giyiyorsun? Bugün hava güneşli.” (Pardösü sol kolunun üzerinden sarkıyor, vücuduna sıkıca bastırılmış duruyordu.)

“Evet ama bunun uzun sürmeyeceğini biliyorsun, yağmur yağabilir.”

“Bugün yağmur yağmaz,” deyip onun en kötü havada bile şapka ya da palto giymediğini söylemek istedim; ama nedense birden içim sıkıldı ve konuyu kapattım. Bunun yerine, “Peki Sylvia nasıl?” diye sordum.

"Jacques Mornard", 1938'de Paris'te, Sylvia Agelof (sağda) ve Maria Craipeau ile birlikte
Beni anlamıyor gibiydi. Az önce pardösüsü ve şapkasıyla ilgili sorum onu huzursuz etmişti. Kendi düşüncelerine tamamen dalmıştı ve son derece gergindi. Sonunda, sanki derin bir uykudan uyanır gibi cevap verdi: “Sylvia?… Sylvia?...” Ardından kendine gelir gibi olup kayıtsız bir sesle ekledi: “O her zaman iyidir.”

Sonra tekrar Lev Davidoviç’e ve tavşan kafeslerine doğru yürümeye başladı. Uzaklaşırken ona seslendim: “Makalen hazır mı?”

“Evet, hazır.”

“Daktiloya çekildi mi?”

Elini garip bir hareketle kaldırıp, vücuduna bastırmaya devam ettiği -sonradan astarına bir kazma ve bir hançer dikilmiş olduğu ortaya çıkan- paltosunun içinden daktilo edilmiş birkaç sayfa çıkardı.

“Yazınızın elle yazılmamış olması iyi. Lev Davidoviç hiç hoşlanmaz okunaksız el yazmalarından.”

1950 yılında hazırlanan ve Mercader'in 1935 yılındaki parmak izini Jacson-Mornard'ın 1940 yılındaki parmak iziyle eşleştiren bir analiz raporu.
İki gün önce de pardösü ve şapkasıyla bize gelmişti. O sırada evde olmadığım için onu görememiştim. Ancak Lev Davidoviç bana, Jacson’ın uğradığını ve davranışlarıyla kendisini biraz şaşırttığını söylemişti. Bunu anlatış tarzından, konuyu ayrıntılandırmak istemediği anlaşılıyordu; buna rağmen, adamda yeni bir şeyler sezinlediği için bana bundan söz etme gereğini de duymuştu.

“Makalesinin ana hatlarını getirdi; aslında yalnızca birkaç satırlık karmakarışık bir şeydi. Ona bazı önerilerde bulundum. Bakalım,” demişti Lev Davidoviç. Sonra da eklemişti: “Dün hiç Fransız’a benzemiyordu. Birden masanın üzerine oturdu ve bütün o süre boyunca şapkasını çıkarmadı.”

“Evet, tuhaf,” dedim şaşkınlıkla. “Normalde hiç şapka takmazdı.”

“Bu sefer şapka takmıştı,” diye karşılık verdi Lev Davidoviç ve konuyu daha fazla uzatmadı. Bunu çok sıradan bir tonla söyledi. Ama ben şaşırmıştım: Bana, Jacson’da yeni bir şey fark etmiş ama henüz bir sonuca varmıyor, daha doğrusu bir sonuç çıkarmak için acele etmiyormuş gibi geldi. Aramızdaki bu kısa konuşma cinayetin arifesinde geçmişti.

Şapka takmak... Pardösüyü kolunun altında taşımak... Masanın üzerine oturmak... Bütün bunlar onun açısından bir prova değil miydi? Ertesi gün yapacağı hareketleri daha kesin, daha isabetli hale getirmek için olmalıydı.

O zaman kim bundan şüphelenebilirdi ki? Bizde en fazla bir mahcubiyet duygusu uyandırmıştı, o kadar. Bu kadar sıradan görünen 20 Ağustos gününün bu denli meşum bir gün olacağını kim tahmin edebilirdi? Hiçbir şey o günün uğursuzluğuna işaret etmiyordu. Güneş, burada her zaman olduğu gibi, şafaktan beri parlıyordu. Çiçekler açmıştı, çimenler sanki verniklenmiş gibi ışıldıyordu… Her birimiz kendi işlerimize koyulmuş, hepimiz Lev Davidoviç’in çalışmasını kolaylaştırmak için elimizden geleni yapıyorduk. O gün boyunca L.D. kaç kez aynı balkonun küçük basamaklarını çıkmış, odasına girmiş, masanın yanındaki aynı sandalyeye oturmuştu… Bütün bunlar o zaman bize ne kadar sıradan görünürdü; şimdi ise tam da bu sıradanlıkları yüzünden korkunç ve trajikler. Aramızdaki hiç kimse, hiçbirimiz -o bile- yaklaşmakta olan felaketi hissedemedi. Ve bu hissedemeyişin içinde bir uçurum açılıyordu. Aksine, günün tamamı en sakin günlerden biriydi. Lev Davidoviç öğle vakti avluya çıktığında kavurucu güneşin altında başı açık durduğunu fark ettim ve acımasız ışınlardan korunması için beyaz şapkasını getirmeye koştum. Onu güneşten korumak için… Oysa tam o anda bile çoktan korkunç bir ölümün tehdidi altındaydı. O saatte başına gelecek olanı sezmemiştik; yüreğimizde bir umutsuzluk dalgası henüz kopmamıştı.

Trotskiy'i koruyan ekibin başında yer alan Harold Robbins
Evdeki, bahçedeki ve verandadaki alarm sistemi arkadaşlarımız tarafından kurulurken ve nöbetçiler görevlendirilirken, Lev Davidoviç’i penceresinin önüne de bir nöbetçi yerleştirilmesi gerektiği konusunda uyarmış olduğumu hatırlıyorum. O zamanlar bu bana çok gerekli görünmüştü. Fakat L.D., bunun koruma görevlisi sayısını ona çıkarmayı gerektireceğini, bunun da hem mali kaynaklar açısından hem de örgütümüzün emrinde kullanılabilecek insan sayısı bakımından olanaklarımızın çok ötesinde olduğunu söyledi. Ayrıca, pencerenin önüne yerleştirilecek bir nöbetçi bu özel durumda onu kurtaramazdı -yine de böyle birinin yokluğu beni huzursuz ediyordu. L.D., 24 Mayıs saldırısından sonra Amerikalı arkadaşlarımızın kendisine verdiği bir hediyeden çok etkilenmişti. Bu, kurşun geçirmez bir yelekti -eski çağlardan kalma zırhlı bir gömleği andıran bir şeydi. Bir gün onu incelerken kafayı koruyacak bir şeyin de gerekli olacağını söylemiştim. L.D. ise her seferinde en fazla sorumluluk içeren nöbet görevine atanan yoldaşın bu yeleği giymesinde ısrar etti. 24 Mayıs saldırısında düşmanlarımızın uğradığı başarısızlıktan sonra Stalin’in durmayacağına kesin olarak inanıyorduk ve hazırlık yapıyorduk. G.P.U.’nun farklı bir saldırı biçimi uygulayacağını da hesaba katıyorduk. Ayrıca G.P.U. tarafından gizlice gönderilecek ve parayla tutulmuş “münferit bir kişi” tarafından yapılacak bir saldırıyı da dışlamıyorduk. Fakat ne yelek ne de kask gerçek anlamda korunma sağlayabilirdi. Bu tür koruma önlemlerini her gün sürekli uygulamak mümkün değildi. Hayatı bütünüyle yalnızca öz savunma üzerine kurmak imkânsızdı; zira böyle yaşandığında hayat bütün anlamını yitirir.

Devam edecek

11 Kasım 2025

Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Yazım tarihi: Kasım 1940.
İlk yayın tarihi: Fourth International, Cilt II, Sayı 4, Mayıs 1941, s. 100–103.
Çevrimiçi versiyon: Natalia Sedova Internet Archive, Aralık 2001.

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3 |  Bölüm 4

Natalya Sedova ve Lev Trotskiy
(Salı, 20 Ağustos 1940, sabah saat 7)

“Biliyor musun, bugün kendimi iyi hissediyorum; en azından bu sabah… Uzun zamandır kendimi böyle iyi hissetmemiştim. Dün gece uyku ilacından çift doz aldım. Bana iyi geldiğini fark ettim.”

“Evet. Bunu Norveç’te de fark etmiştik; kendini o zamanlar çok daha sık halsiz hissederdin. Ama sana iyi gelen ilacın kendisi değil; derin bir uyku, tam bir dinlenme.”

“Evet, tabii.”

24 Mayıs’taki saldırıdan sonra arkadaşlarımız tarafından yatak odamıza takılan devasa çelik kepenkleri sabah açarken ya da gece kapatırken L. D. [Trotskiy] arada şöyle derdi: “Artık Siqueiros bize ulaşamaz.” Uyanınca da bana, “Bak, dün gece de öldürmediler bizi; ama sen hâlâ memnun değilsin” diye takılırdı. Ben de kendimi elimden geldiğince savunurdum… Bir gün böyle bir “selamlamanın” ardından dalgın dalgın ekledi: “Evet, Nataşa, bize biraz daha ilave süre tanındı.”

Daha 1928 yılında, bilinmeyenin bizi beklediği Almatı’ya sürgüne giderken, bizi sürgüne götüren trenin kompartımanında bir gece uzun uzun konuşmuştuk… Moskova’daki son haftaların, özellikle de son günlerin hengâmesinden sonra gözümüze uyku girmemişti. Müthiş yorgun olmamıza rağmen o sinirli heyecan hâlâ sürüyordu. O sırada Lev Davidoviç’in bana, “Böylesi daha iyi (sürgün). Kremlin’de bir yatakta ölmeyi arzu etmem,” dediğini hatırlıyorum.

Ama o sabah bütün bu tür düşüncelerden uzaktı. Fiziksel olarak kendini iyi hissediyor oluşu ona “gerçekten iyi” bir iş günü geçireceğini düşündürüyor, onu heveslendiriyordu. Sabahki hazırlığını hızla yapıp giyindikten sonra tavşanlarını beslemek için dinç adımlarla avluya çıktı. Sağlığı kötü olduğunda tavşanları beslemek bile ona zor gelirdi; ama küçük hayvanlara acıdığı için bu işten vazgeçemezdi. Üstelik bunu her zamanki gibi tam bir dikkatle, içini rahat ettirecek biçimde yapmak istiyordu. Bir yandan da tetikte olması, gücünü asıl işine, masa başındaki çalışmasına saklaması gerekiyordu. Hayvanlarla ilgilenmek, kafesleri temizlemek ona bir yandan rahatlık ve oyalanma sağlasa da öte yandan fiziksel olarak onu tüketiyor ve bu da genel çalışma gücünü etkiliyordu. Ne işle uğraşırsa uğraşsın, kendini bütünüyle o işe verirdi.

Trotskiy evinin bahçesinde tavşanlarıyla
1933’te Büyükada’dan ayrılıp Fransa’ya geçtiğimiz ve Atlantik kıyısındaki Royan yakınlarında, ıssız bir villada yaşadığımız günleri hatırlıyorum. Deniz Serpintisi adını taşıyan bu villayı oğlumuz, arkadaşlarımızla birlikte ayarlamıştı. Çalkantılı okyanusun dalgaları bahçemize kadar ulaşır, tuz serpintileri açık pencerelerden içeri savrulurdu. Dostlarımızla çevrili, yarı yasal koşullar altında yaşıyorduk. Bazen yirmi kişi olduğumuz olurdu; düzenli olarak ise sekiz dokuz kişi aynı çatı altında yaşıyorduk. Bizim durumumuzda bir ev hizmetçisi ya da mutfakta yardımcı tutmak söz konusu olamazdı. Tüm yük Jeanne’in, yani oğlumun eşinin ve Vera Molinier’in üzerindeydi; ben de onlara yardım ederdim. Genç yoldaşlar bulaşıkları yıkardı. Lev Davidoviç de ev işlerine katılmak ister ve bulaşık yıkamaya girişirdi. Ama dostlarımız hemen karşı çıkardı: “Akşam yemeğinden sonra dinlenmeli; gerisini biz hallederiz.” Oğlum Leva da bana, “Babam bulaşık yıkamaya bilimsel bir yöntem uygulamakta ısrar ediyor; bu da fazlasıyla zamanımızı alıyor,” derdi. Sonunda L.D. bu işten vazgeçmek zorunda kaldı.

Orta yolculuk, laubali bir tutum, yarı kayıtsızlık; bunlar ona yabancıydı. Bu yüzden, boş ve amaçsız sohbetler kadar hiçbir şey onu yormazdı. Ama kaktüs toplamaya, onları bahçemize dikmek üzere taşımaya nasıl da coşkuyla giderdi! Kendini işe kaptırır, ilk işe girişen o olur ve işi en son o bırakırdı. Kırsalda yaptığımız yürüyüşlerde onu çevreleyen ve açık havada onunla çalışan gençlerin hiçbiri ona ayak uyduramazdı; onlar daha çabuk yorulur, birer birer geride kalırlardı. O ise tükenmek nedir bilmezdi. Ona bakarken sık sık hayret ederdim. Enerjisini, o fiziksel dayanıklılığı nereden alıyordu? Ne dayanılmaz sıcak güneş ne dağlar ne de demir gibi ağır kaktüsleri taşırken yapılan o inişler onu rahatsız ederdi. Elindeki işi tamamlayana kadar hipnotize olurdu. Yaptığı işi değiştirmek ona hem bir tür dinlenme sağlar hem de acımasızca üzerine gelen darbelerden kısa bir nefes aldırırdı. Gelen darbe ne kadar ezici olursa, kendini işe o kadar büyük bir tutkuyla verirdi.

Trotskiy bir kaktüs avında
Kaktüs peşinde adeta birer sefer haline gelen o yürüyüşlerimiz, “kontrolümüz dışındaki koşullar” yüzünden giderek seyrekleşti. Ama bazen, günlük rutinin tekdüzeliği ona ağır geldiğinde Lev Davidoviç bana, “Bu hafta bir gün yürüyüşe çıkmalıyız, ne dersin?” derdi.

“Yani yine bir cezai çalışma günü mü?” diye takılırdım.

“Peki, gidelim elbette.”

“Güne erkenden başlamak en iyisi. Saat altı gibi çıkalım mı?”

“Bana uyar, ama sen çok yorulmayacak mısın?”

“Hayır, tam tersine iyi gelir; söz veriyorum, kendimi fazla zorlamayacağım.”

Lev Davidoviç, özenle baktığı tavşanlarını ve tavuklarını genellikle yediyi çeyrek geçeden (bazen 7:20) dokuza kadar beslerdi. Bazen bu işi yarıda keser, aklına gelen bir fikir ya da bir talimatı diktafonla kayda geçirirdi. O gün avluda kesintisiz çalıştı. Kahvaltıdan sonra kendini çok iyi hissettiğini söyleyerek beni temin etti ve ABD’deki zorunlu askerlik üzerine bir makaleyi dikte etmeye başlamak istediğinden söz etti. Ve gerçekten de dikte etmeye başladı.

Saat birde, 24 Mayıs’taki saldırıyla ilgili davada bizi temsil eden avukatımız Rigault ziyarete geldi. O gittikten sonra Lev Davidoviç kapıdan odama uğrayıp, biraz mahzun bir ifadeyle, makale üzerinde çalışmayı ertelemek zorunda kalacağını ve saldırıya ilişkin dava için belgeleri hazırlamaya devam etmesi gerektiğini söyledi. Avukatıyla birlikte, El Popular’a yanıt vermenin zorunlu olduğuna karar vermişlerdi; zira gazetenin düzenlediği bir yemekte Lev Davidoviç iftiracılıkla suçlanmıştı.

“Madem öyle, ben de saldırıya geçeceğim ve onları utanmazca iftira etmekle suçlayacağım,” dedi meydan okuyan bir tavırla.

“Zorunlu askerlikle ilgili yazıyı bugün yazamayacak olman kötü.”

“Evet, yapacak bir şey yok. İki-üç gün ertelemem gerekecek. Tüm mevcut belgelerin masama getirilmesini zaten söyledim. Akşam yemeğinden sonra onları incelemeye başlayacağım. Kendimi gayet iyi hissediyorum,” diyerek beni bir kez daha temin etti.

Trotskiy, Meksika'daki evinin bahçesinde
Kısa bir öğle uykusundan sonra onu masasında oturur buldum; masa El Popular davasıyla ilgili belgelerle doluydu. Keyfi hâlâ yerindeydi ve bu beni de neşelendirdi. Lev Davidoviç son zamanlarda zaman zaman yenik düştüğü bir bitkinlikten yakınıyordu. Bunun geçici bir hâl olduğunu bilse de son dönemde bundan eskisinden daha çok kuşku duyar gibiydi. O gün ise bize, fiziksel durumunda bir düzelmenin başladığını düşündürüyordu. Gerçekten de iyi görünüyordu. Ara sıra onu rahatsız etmemek için kapıyı hafifçe aralayarak bakıyor, her zamanki gibi masasına eğilmiş, elinde kalem çalışırken görüyordum. Puşkin’in Boris Godunov’unda yaşlı keşiş-yazar Pimen’in söylediği söz geldi aklıma: “Bu olayı da yazdıktan sonra/Tarihim sona erecek.” [*] Pimen, Çar Boris’in kötülüklerini kaleme alırken böyle söyler.

Lev Davidoviç bir mahkûmun ya da bir keşişin hayatına benzeyen bir yaşam sürüyordu; tek fark, bu yalnızlık içinde yalnızca olayların kronolojik kaydını tutmakla kalmayıp, ideolojik düşmanlarına karşı yılmadan yürüttüğü tutkulu bir mücadeleyi de sürdürüyor olmasıydı.

O gün kısa olsa da Lev Davidoviç akşam beşe kadar, ABD’deki zorunlu askerlik üzerine tasarladığı makalenin birkaç bölümünü ve El Popular’ı, yani Stalin’in entrikalarını teşhir eden yaklaşık elli sayfa tutan kısa parçaları dikte ettirmişti. Hem bedensel hem de ruhsal açıdan dengede olduğu bir gündü.

[*] Aleksandr Puşkin, Boris Godunov, çev.: Özcan Özer, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2012, s. 41.

Devam edecek

05 Nisan 2025

Seven years with Trotsky

An interview with Jean van Heijenoort

Part 1 | Part 2

The purpose of my book

The political writings by and about Trotsky do not tell us very much about Trotsky the man. That is the gap I wanted to fill. Therefore I concentrated on the personal side of his life. It is true that the decision to include something in my book was often made on the basis of whether or not it was already known from other sources.

Isaac Deutscher

Just to take an example, I include an episode with Diego Rivera that is not accurately described elsewhere and is entirely distorted in Deutscher's book. I go into this in some detail because I am the only person who really knows what happened.

So my book takes into account what other people have already said or different versions. Deutscher's book, for example, is very useful in some ways, but historians will have to begin all over again because it includes so many errors. And his errors have been picked up and expanded upon by other writers.

Trotsky as a member of the 'Besançon' Cell

Trotsky was not a person to engage in idle chatter. But discussions that took place in an organized way were something else. In Prinkipo we used to meet at 4:30 in the afternoon in Trotsky's study. Whoever was present in the household at the time would attend: Frank, Schussler, Frankel, Swabeck and myself. The transcripts of the discussions on Germany and those with Swabeck on the Black question, are in the archives. Some of them have been published.

At Royan we had the famous "Besançon" cell. We named it after a distant city. Trotsky was a member, along with Craipeau, Beaussier, Vera Lanis, Jeanne Martin, and myself. There was a tendency struggle going on, and it would have been wrong not to have counted the votes of those French comrades who were working in the Trotsky household. The "Besançon" cell discussed and drafted resolutions, with Trotsky's participation. My book contains an interesting passage from a discussion about the name of the new international, taken from the transcript of one of these meetings.

Royan (1933): From left to right, Rudolf Klement, Trotsky, Yvan Craipeau (a visiting Trotskyist), Jeanne Martin (Lyova's second wife), Sara Weber; in front, Jean van Heijenoort

In Mexico, meetings were set up when Cannon arrived with half of the SWP Political Committee. Discussions took place morning and afternoon for four or five days, and a transcript was made. It was all very well organized.

Secretaries without pay

I never received what you could call a paycheck. When I needed a toothbrush I would buy it and get the money from Natalia. We would take turns making an expedition to Istanbul every three weeks -Frank, Schussler and myself- to do the shopping. Natalia would give us the money and when we returned we would give her an accounting; it was that simple.

Only the American comrades who worked at Coyoacán were paid as fulltimers by the SWP. My finances continued to be worked out with Natalia. Breton has described me as being poor. This shocked me. I didn't know what he was talking about. I never considered myself poor.

Most of the income for the Trotsky household came from the royalties he received, largely for My Life and for the History of the Russian Revolution. We lived quite well on these royalties in Prinkipo. But the reserve was quickly exhausted. The trip to Copenhagen at the end of 1932 depleted our resources severely. The money Trotsky received for his interviews with students and with the American radio did not even cover the expenses of the comrades who had to accompany him.

There were times when things were really tight, when Natalia and I would go over our budget repeatedly. When we were completely out of money, Trotsky would sometimes sell an article to Life or to the Saturday Evening Post; the $500 or $600 this brought would keep us going for two or three months.

Trotsky never worried about money problems. Natalia would discuss them with me and then just tell him, "You know, there is nothing left."

Trotsky's asceticism

People might be surprised at my description of the absence of odds and ends and souvenirs in Trotsky's house. This was a reflection of his asceticism. Trotsky was not attached to material possessions. The only thing he cared about was the quality of the pen he wrote with, the tool of his trade. He was totally indifferent to material wealth. This seems amazing, since he was a man who had actually been in power at the head of a great state. He owned nothing. Not a painting, not even a real library. His books were accumulated here and there from what people brought him and sent him.

A section of Trotsky's house

Trotsky and Surrealism

I have to make a few more comments on this subject. The books that Trotsky found most absorbing were Jules Romains's Men of Good Will. He had read seventeen or eighteen volumes of the series and watched for the publication of the next one. He called Romains an "incomparable artist." His evaluation of Céline, Malraux, and Malaquais' Men From Nowhere are well known. In 1936 when he was in Norway I sent him a copy of I Won't Eat That Bread by Benjamin Péret. He responded very negatively in a letter.

Before Breton came to visit, I bought a few of his books and put them in Trotsky's office. Trotsky set them down in a far corner and left them there. Maybe he leafed through them from time to time. He allowed himself only a brief period for reading literature, during his afternoon rest. He always had a book with him, generally French novels, sometimes Russian books, and later an occasional American book. He was not familiar with the poetry of the surrealists.

Through his writings, I am going to try in my next book to draw a kind of intellectual portrait of Trotsky, starting from the time he first joined the revolutionary movement. One thing I will try to indicate is the intellectual difference between Lenin and Trotsky.

Concluded

03 Nisan 2025

Seven years with Trotsky

An interview with Jean van Heijenoort

Part 1 | Part 2

This interview with Jean van Heijenoort was first published in the 3 April 1978 issue of the French newspaper Rouge. Conducted by Rodolphe Prager, it was translated into English by Intercontinental Press/Inprecor, which at the time served as the international publication of the Fourth International – United Secretariat (USFI).

* * *

Jean van Heijenoort (1912–1986) served as Leon Trotsky’s secretary and guard from 1932 to 1939. During this time, he accompanied Trotsky throughout his exile in Turkey, France, Norway, and Mexico, developing a close working relationship with him. After Trotsky’s assassination in 1940, van Heijenoort settled in the United States, gradually distancing himself from both Marxism and active politics, and later made significant contributions to the fields of mathematics and logic. His seminal work, From Frege to Gödel: A Source Book in Mathematical Logic, is widely regarded as a foundational text in the history of logic.

In 1978, Jean van Heijenoort published his memoirs in French about his years as Leon Trotsky’s secretary and guard. The book was translated into English later that year under the title, With Trotsky in Exile: From Prinkipo to Coyoacán, presenting an account of Trotsky’s life in exile and the events of that period from van Heijenoort’s perspective. The Turkish translation of the book was published in 1999 by Özne Yayınları. (Jean van Heijenoort; Büyükada’dan Meksika’ya Troçki’yle Sürgünde, trans. Cengiz Alğan, Özne Yayınları, Istanbul, February 1999.)

* * *

When I first arrived in Prinkipo I felt like a person without a country, a little bit bewildered, plunked down in a totally new environment with responsibilities I had never had before.

My work was very intense in those days. Besides the secretarial work and the translations, it involved dealing with the local authorities, taking care of domestic chores, and paying constant attention to security. Organizing the day-watch took a lot of time, and the night-watch even more.

Trotsky's stays in France (1933-35) and Norway (1935-36) were quite eventful. There was a lot of coming and going, there was the risk involved, and there were delicate relations with authorities subjected to hysterical campaigns by both the Stalinists and the ultraright.

But daily life in Mexico was very different. We had many contacts with Mexicans from the most varied walks of life. Diego Rivera put us in contact with a number of artists and poets, and others introduced us to high officials, journalists, and so forth. In addition, there were frequent visits from American revolutionists. From the leaders of the Socialist Workers Party, of course, but also from ordinary members and Trotskyist sympathizers. In cars jammed full they would come from Chicago, Los Angeles or elsewhere, armed with a letter of introduction from the SWP Political Committee. The atmosphere was entirely different from Prinkipo where the three or four of us lived in isolation.

In Mexico a new relationship developed between Trotsky and myself. During those long rainy Mexican nights at Coyoacdn I was alone with him and Natalia. This led to a certain intimacy. Actually in my book I don't spend enough time on the Coyoacán period. I ought to expand upon this in a later edition.

The great trials of Trotsky's life

 Zinaida Volkov (Zina) in Prinkipo (1931)
Changes occurred in Trotsky's personal life that did not affect his personality but that were noticeable to those of us who were close to him. During the first months of 1933 he suffered a series of heavy blows that affected him deeply, although they did not cause him to deviate from his political beliefs.

First there was the terrible shock of his daughter Zina's suicide in Berlin. He shut himself in his room with Natalia for several days. When he came out his face was ravaged with sorrow, with deep furrows in his cheeks.

Two weeks later Hitler came to power in Germany. Around the same time, we lost contact with the Soviet oppositionists Trotsky knew personally who had been deported to Siberia. We had been able to maintain correspondence with them through the years 1930-32. The sudden break in communications affected Trotsky deeply.

But things seemed to be going a bit better when Trotsky first arrived in Royan at the end of July 1933. During August he was visited by many Trotskyists from Paris whom he had not known before. He began discussions with the British Independent Labour Party and the German Socialist Workers Party (SAP), two centrist parties. He was full of energy. He seemed to be happy.

But a letter from Trotsky to Natalia in September indicates a certain disappointment; in it Trotsky said that perhaps they made a mistake in leaving Turkey.

In Mexico Trotsky received the horrible news of the murder in Paris of his son and collaborator Leon Sedov. There was a replay of the scene that had followed the death of Zina. I was the only one who was with them during both tragedies. Trotsky shut himself away for four or five days.

To be continued

02 Nisan 2025

 Çeviri:

Trotskiy’le geçen yedi yıl

Jean Van Heijenoort’la söyleşi

1. Bölüm | 2. Bölüm

Kitabımın amacı

Trotskiy’in kendi kaleminden çıkan veya onun hakkında yazılmış siyasi metinler, onun insani yönünü yeterince yansıtmıyor. İşte tam da bu boşluğu doldurmak istedim. Bu yüzden, hayatının kişisel yönlerine odaklandım. Şunu belirtmeliyim ki, kitabıma hangi detayları alacağıma karar verirken, çoğu zaman bu bilgilerin başka kaynaklarda mevcut olup olmadığını esas aldım.

Isaac Deutscher
Sadece bir örnek vermek gerekirse, Diego Rivera ile yaşanan ve başka hiçbir kaynakta doğru şekilde anlatılmayan, hatta Deutscher’in kitabında tümüyle çarpıtılan bir olaya kitabımda yer verdim. Bu konuyu ayrıntılı bir şekilde ele alıyorum; zira yaşananları hakikaten bilen tek kişi benim.

Bu sebeple kitabım, diğer insanların daha önce söylediklerini ya da farklı anlatıları göz önünde bulunduruyor. Örneğin, Deutscher’in kitabı bazı açılardan oldukça faydalıdır, ancak içerdiği pek çok hata nedeniyle tarihçilerin tümüyle sil baştan çalışmaları gerekecek. Dahası, onun bu hataları diğer yazarlarca benimsenmiş ve daha da yaygınlaştırılmıştır.

“Besançon” hücresinin bir üyesi olarak Trotskiy

Trotskiy, boş sohbetlere girmeyi sevmeyen biriydi. Ancak organize biçimde yürütülen tartışmalar tamamen farklıydı. Prinkipo’da, öğleden sonra saat 4:30’da Trotskiy’in çalışma odasında buluşurduk. O sırada evde bulunan herkes bu toplantılara katılırdı: Frank, Schussler, Frankel, Swabeck ve ben. Almanya üzerine yapılan tartışmalar ve Swabeck ile Siyahi sorunu üzerine yapılan görüşmelerin tutanakları arşivlerde mevcuttur; bunların bazıları yayımlanmış durumda.

Royan’da ünlü “Besançon” hücremiz vardı. Adını, uzaktaki bir şehirden esinlenerek seçmiştik. Craipeau, Beaussier, Vera Lanis, Jeanne Martin ve benimle birlikte Trotskiy de bu hücrenin bir üyesiydi. Aramızda bir eğilim mücadelesi yaşanıyordu ve Trotskiy’in evinde çalışan Fransız yoldaşlarının oylarını saymamak bir hata olurdu. “Besançon” hücresi, Trotskiy’in katılımıyla çeşitli karar tasarılarını tartışıp, kaleme aldı. Kitabımda, bu toplantılardan birinin tutanağından alınan ve yeni enternasyonalin adı üzerine yapılan tartışmayı aktaran ilginç bir pasaj yer alıyor.

Royan (1933): Soldan sağa, Rudolf Klement, Trotskiy, Yvan Craipeau (ziyaret için gelen bir Trotskist), Jeanne Martin (Lyova'nın ikinci eşi), Sara Weber; önde, Jean van Heijenoort
Cannon, SWP Siyasi Komitesi'nin yarısıyla birlikte Meksika'ya geldiğinde toplantılar düzenlenirdi. Dört ya da beş gün boyunca sabah ve öğleden sonraları tartışmalar yapılır, bu tartışmaların tutanakları hazırlanırdı. Tüm süreç son derece planlı ve düzenli bir biçimde işlerdi.

Ücret almadan çalışan sekreterler

Hiç maaş diyebileceğimiz türden bir ödeme almadım. Bir diş fırçasına ihtiyacım olduğunda, önce onu satın alır, sonra parasını Natalya'dan alırdım. Her üç haftada bir sırayla, Frank, Schussler ve ben, İstanbul'a alışveriş yapmaya giderdik. Natalya bize parayı verir, döndüğümüzde ise harcamaların hesabını verirdik; her şey bu kadar basitti.

Yalnızca Coyoacán'da görev yapan Amerikalı yoldaşlara, SWP tarafından tam zamanlı çalışan statüsünde ödeme yapılıyordu. Ben ise finansal işlerimi Natalya ile yürütmeye devam ediyordum. Breton beni yoksul diye nitelendirmişti. Bu tanım beni şaşkına çevirmişti; neyi kastettiğini anlayamamıştım. Zira kendimi hiçbir zaman yoksul hissetmemiştim.

Trotskiy ailesinin gelirinin çoğunluğu, başta Hayatım ve Rus Devrimi Tarihi olmak üzere eserlerinden gelen teliflerden oluşuyordu. Prinkipo'da bu telif gelirleriyle oldukça rahat bir yaşam sürdürüyorduk. Ne var ki birikmiş paramız çabucak eridi. 1932 sonundaki Kopenhag seyahati, mali kaynaklarımızı neredeyse tamamen kuruttu. Trotskiy'in öğrencilerle ve Amerikan radyosuyla yaptığı röportajlardan elde ettiği kazanç ise, ona refakat eden yoldaşların masraflarını dahi karşılamaya yetmemişti.

Öyle dönemler olurdu ki maddi açıdan iyice sıkışırdık; Natalya'yla bütçemizi tekrar tekrar gözden geçirirdik. Tamamen parasız kaldığımızda ise Trotskiy, bazen Life ya da Saturday Evening Post’a bir makale satardı. Elde ettiği 500-600 dolar, bize iki üç ay yetecek bir soluk aldırırdı.

Trotskiy para meselelerini asla dert etmezdi. Natalya bu konuları önce benimle konuşur, ardından ona sadece, "Biliyorsun, artık hiç paramız kalmadı" derdi.

Trotskiy'in asketizmi

Trotskiy'in evinde ıvır zıvır eşya ya da hatıra nesnelerinin bulunmayışı, bazılarını şaşırtabilir. Bu, onun asketik yaşam tarzının bir yansımasıydı. Trotskiy’in maddi şeylere bağlılığı yoktu. Önem verdiği tek şey, mesleğinin aracı olan kaleminin kalitesiydi. Maddi zenginliğe karşı tamamen kayıtsızdı. Bir zamanlar büyük bir devletin başında bulunmuş bir insan için bu durum hayret verici görünebilir. Hiçbir şeye sahip değildi. Ne bir tabloya ne de gerçek bir kütüphaneye. Kitapları, ona getirilen ya da gönderilenlerden birikmiş olanlardı.

Trotskiy'in evinin bir bölümü
Trotskiy ve Sürrealizm

Bu konuya dair birkaç not daha düşmeliyim. Trotskiy'in en çok kendini kaptırdığı eser, Jules Romains'in İyi Niyetli İnsanlar serisiydi. Serinin on yedi on sekiz cildini okumuştu ve yeni çıkacak ciltleri heyecanla beklerdi. Romains için "benzersiz bir sanatçı" tanımını kullanırdı. Céline, Malraux ve Malaquais'nin Hiçbir Yerden Gelen Adamlar eserine dair eleştirileri ise iyi bilinir. 1936'da Norveç'teyken, kendisine Benjamin Péret'nin Şu Ekmeği Yemem adlı kitabını göndermiştim. Yazdığı bir mektupta son derece olumsuz bir tepki vermişti.

Breton gelmeden önce, birkaç kitabını satın alıp Trotskiy'in çalışma odasına koymuştum. Trotskiy bu kitapları odanın ücra bir köşesine kaldırdı ve öylece bıraktı. Belki ara sıra sayfalarını karıştırmıştır. Edebiyat eserlerini okumak için yalnızca öğlen dinlencesinde kısa bir zaman ayırırdı kendine. Yanından hiç eksik etmediği kitaplar genellikle Fransız romanlarıydı; bazen Rus eserleri, sonraları ise seyrek de olsa bir Amerikalı yazarın kitabı. Sürrealistlerin şiirlerine ise aşina değildi.

Bir sonraki kitabımda, Trotskiy'in yazılarından yola çıkarak, onun devrimci harekete ilk adım attığı günlerden başlayarak entelektüel bir portresini çizmeyi deneyeceğim. Özellikle üzerinde duracağım hususlardan biri, Lenin ile Trotskiy arasındaki düşünsel farklılıklar olacak.

Bitti

01 Nisan 2025

Çeviri:

Trotskiy’le geçen yedi yıl

Jean Van Heijenoort’la söyleşi

1. Bölüm | 2. Bölüm

Jean Van Heijenoort’la bu söyleşi ilk olarak Fransa’da yayımlanan Rouge gazetesinin 3 Nisan 1978 tarihli sayısında yer almıştır. Rodolphe Prager tarafından gerçekleştirilen söyleşinin İngilizce çevirisi, Dördüncü Enternasyonal – Birleşik Sekretarya’nın (Bir-Sek) o tarihte uluslararası yayın organı Intercontinental Press/Inprecor tarafından yapılmıştır.

* * *

Jean Van Heijenoort (1912–1986), 1932–1939 yılları arasında Lev Trotskiy’in sekreteri ve koruma görevlisi olarak çalıştı. Bu süre zarfında, Trotskiy’in sürgün yıllarında Türkiye, Fransa, Norveç ve Meksika’da bulundu ve onunla yakın bir çalışma ilişkisi kurdu. Trotskiy’in 1940’ta öldürülmesinin ardından, Amerika Birleşik Devletleri’ne yerleşen ve zaman içinde hem Marksizmden hem de aktif siyasetten uzaklaşan Van Heijenoort, matematik ve mantık alanında önemli çalışmalar yaptı. From Frege to Gödel: A Source Book in Mathematical Logic [Frege'den Gödel'e: Matematiksel Mantıkta Bir Kaynak Kitap] adlı eseri, mantık tarihine dair temel kaynaklardan biri olarak kabul edilmektedir.

Van Heijenoort, 1978’de Trotskiy’in sekreteri ve koruma görevlisi olarak geçirdiği yıllara dair anılarını Fransızca olarak yayımladı. Aynı yıl içinde İngilizceye çevrilen eser, With Trotsky in Exile: From Prinkipo to Coyoacán başlığını taşımakta olup, Trotskiy’in sürgün hayatını ve bu süreçte yaşanan olayları Van Heijenoort’un gözünden aktarmaktadır. Kitabın Türkçe çevirisi 1999 yılında Özne Yayınları tarafından yayımlanmıştır. (Jean Van Heijenoort; Büyükada’dan Meksika’ya Troçki’yle Sürgünde, çev.: Cengiz Alğan, Özne Yayınları, İstanbul, Şubat 1999.)

* * *

Prinkipo'ya [Büyükada] ilk geldiğimde kendimi ülkesi olmayan, biraz şaşkın, daha önce hiç üstlenmediği türden sorumlulukların altına girerek tamamen yeni bir ortamın içine düşmüş bir insan gibi hissettim.

O günlerde işlerim son derece yoğundu. Sekreterlik görevleri ve çevirilerin yanı sıra yerel makamlarla görüşmeler yapmak, ev işlerini yürütmek ve güvenlik önlemlerini sürekli gözetmek durumundaydım. Gündüz nöbetlerinin düzenlenmesi bile epey zaman alıyordu; gece nöbetleri ise çok daha fazla emek gerektiriyordu.

Trotskiy'in Fransa (1933-35) ve Norveç'te (1935-36) yaşadığı dönem oldukça olaylı geçti. Sürekli gelip gidenler oluyordu ve bu durum ciddi riskler barındırıyordu. Üstelik hem Stalinistlerin hem de aşırı sağın kışkırttığı histerik kampanyaların etkisi altındaki yetkililerle son derece hassas ilişkiler yürütmek gerekiyordu.

Meksika'daki gündelik yaşam ise tümüyle farklıydı. Toplumun çok farklı kesimlerinden Meksikalılarla sıkı ilişkiler kurduk. Diego Rivera bizi pek çok sanatçı ve şairle tanıştırdı; başkaları da üst düzey bürokratlar, gazeteciler ve benzeri isimlerle bağlantılarımızı sağladı. Üstelik Amerikalı devrimciler de sık sık ziyaretimize gelirdi. Gelenler arasında Sosyalist İşçi Partisi'nin yöneticileri olduğu kadar, sıradan üyeler ve Trotskist sempatizanlar da vardı. Şikago, Los Angeles gibi kentlerden yola çıkıp, SWP Siyasi Komitesi'nden aldıkları referans mektuplarıyla, tıka basa doldurdukları araçlara binip geliyorlardı. Ortam, üç dört kişinin tecrit halinde yaşadığı Prinkipo'dakinden tamamen farklıydı.

Meksika'da Trotskiy'le aramızda yeni bir ilişki filizlendi. Coyoacán'daki o uzun yağmurlu gecelerde sadece o, Natalya ve ben vardık. Bu da aramızda özel bir yakınlığın doğmasına neden oldu. Ne var ki kitabımda bu Coyoacán dönemini hak ettiği ölçüde ele alamadım. Bunu gelecek baskılarda daha detaylı işlemem gerekecek.

Trotskiy’in hayatındaki büyük sınavlar

Zinaida Volkov (Zina) Büyükada'da (1931)
Trotskiy’in özel yaşamında, kişiliğini etkilemese de ona yakın olan bizlerin fark edebildiği bazı değişiklikler meydana geldi. 1933'ün ilk aylarında, siyasi inançlarından sapmasına yol açmasa da onu derinden sarsan peş peşe ağır darbeler aldı. 

Önce kızı Zina’nın Berlin’deki intiharıyla sarsıcı bir şok yaşadı. Birkaç gün boyunca Natalya ile birlikte kendini odasına kapattı. Nihayet dışarı çıktığında yüzü, kederden harap olmuş, yanaklarında derin çizgiler belirmişti.

Bundan iki hafta sonra Hitler Almanya'da iktidarı ele geçirdi. Tam da bu sıralarda, Trotskiy'in şahsen tanıdığı ve Sibirya'ya sürgün edilmiş olan Sovyet muhalifleriyle olan tüm irtibatımız kesildi. 1930-32 yılları arasında onlarla mektuplaşmayı sürdürebilmiştik. Bu ani temas kaybı Trotskiy'i derinden yaraladı.

Ancak Trotskiy, Temmuz 1933’ün sonunda ilk kez Royan'a gittiğinde, işler biraz daha iyiye gidiyor gibiydi. Ağustos ayı boyunca Paris'ten, daha önce hiç tanışmadığı pek çok Trotskist onu ziyaret etti. İki merkezci parti, İngiliz Bağımsız İşçi Partisi ve Alman Sosyalist İşçi Partisi (SAP) ile görüşmelere başladı. Enerjisi yerindeydi. Mutlu görünüyordu.

Ne var ki Trotskiy'in Eylül'de Natalya'ya yazdığı bir mektup, belli bir hayal kırıklığını yansıtıyordu; mektupta, Türkiye'den ayrılma kararlarının belki de bir yanılgı olduğunu söylüyordu.

Meksika'dayken Trotskiy, oğlu ve en yakın çalışma arkadaşı Lev Sedov'un Paris'te katledildiğine dair o korkunç haberi aldı. Zina’nın ölümünden sonra yaşanan sahne bir kez daha tekrarlandı. Her iki trajedi sırasında da yanlarında olan tek kişi bendim. Trotskiy dört beş gün boyunca kendini odasına kapattı.

Devam edecek

28 Ocak 2025

Çeviri:

Lev Trotskiy benim dedemdi

Esteban Volkov’la söyleşi

Söyleşiyi yapan: Wladek Flakin

11 Aralık 2017

Suikastçılar onu öldürmeye çalıştıklarında Esteban Volkov on üç yaşındaydı. Çünkü dedesi Lev Trotskiy'di. Şimdi doksan bir yaşında olan Volkov, Trotskiy'nin anısını Meksiko'daki bir müzede yaşatıyor.

Bina Coyoacán’daki sayısız villadan biri: çok yüksek bir duvarın ardında yer alan, bahçeli bir ev. Coyoacán, eskiden Meksiko’nun dışında sanatçıların dinginlik aradığı kırsal bir kasabaydı. Bugün ise megakentin ortasında, bir metro istasyonuna birkaç adım mesafede, gözde bir semt. Eğer otoyolun gürültüsü ve kokusu olmasaydı, evin kaktüslerle dolu bahçesi tam anlamıyla bir cennet olurdu.  

Biz eve vardığımızda, Volkov üzerinde gri bir takım elbise ve başında, Brezilya İşçi Sendikaları Federasyonu (CUT)'a ait kırmızı bir beyzbol şapkasıyla bizi bekliyordu. Derin çukur gözleri sert bir ifade taşıyor, ama kısa süre sonra gülmeye başlıyor. Hiçbir gözle görülür zorluk yaşamadan bizi, Trotskiy’in hayatının son yıllarını geçirdiği evde gezdiriyor. Kurşun deliklerini, örülmüş pencereleri, ağır çelik kapıları görüyoruz -bu da biraz hapishaneyi andırıyor. Şimdi tüm bunlar, çoğunluğu siyasi cinayetlere kurban gitmiş olan ailesine adanmış bir müze haline getirilmiş. 

Trotskiy, 1929'da Sovyetler Birliği'nden ayrılmak zorunda kaldı ve Türkiye'deki Büyükada'ya sürgün edildi. Birkaç yıl sonra Türkiye'den ve ardından Fransa ile Norveç'ten de sınır dışı edildi. [*] 1937 yılında Meksika'dan sığınma hakkı aldı.  

Trotskiy’in kızı Zinaida Volkova, 1933’te ağır bir depresyonun etkisiyle intihar etti ve geride Vsevolod "Seva" Volkov adında küçük bir erkek çocuk bıraktı. Genç Seva, Nazilerden kurtulmak için Paris'e sığınan ve ardından Stalinist ajanlarca öldürülen amcasının yanında kısa bir süre kaldıktan sonra, sonunda Meksika’da dedesinin yanına taşındı.

Ünlü devrimciyle birlikte geçirdiği, kaktüs toplama gezilerine katıldığı ve suikast girişimlerinden kıl payı kurtulduğu o ayları hâlâ hatırlıyor. Ancak 20 Ağustos 1940'ta Trotskiy’in şansı tükendi. Bir Stalinist ajanın saldırısında hayatını kaybetti.  

Ancak yaşam devam etti. Sedov, Meksika vatandaşı oldu ve adının İspanyolca versiyonunu benimsedi: Esteban. Kimyager olmak için eğitim aldı ve doğum kontrol haplarının endüstriyel üretimi için bir yöntem geliştirdi.  

Bununla birlikte, büyükbabasının mirasını asla unutmadı. Sedov, 1989'dan beri Lev Trotskiy Evi Müzesi'nin (Museo Casa León Trotsky) müdürü olarak görev yapıyor.  

Wladek Flakin: Lev Trotskiy ile ilgili ilk anılarınız neler?

Esteban Volkov: Alfred ve Marguerite Rosmer ile birlikte Paris'ten bu eve ilk geldiğimde on üç buçuk yaşındaydım. Aradaki tezat çok keskindi. Avrupa kışın gri, gri ve yine griydi. Amcam Lev Sedov’un ölümünden sonra duygusal olarak yara almıştım ve keder dolu, karanlık bir iklimden geliyordum. Sedov, Şubat 1938'de öldü. Dul eşi beni himayesinde tutmak istiyordu; bu yüzden dedem avukatlara başvurmak zorunda kaldı. Nihayet Ağustos 1939'da Coyoacán'a geldim.

İlk izlenimim şuydu: Renkler! Her yer rengârenkti. Meksika renklerle dolup taşan bir ülke. O zamanlar burası Meksiko’dan uzakta, küçük bir köydü. Şehre ulaşmak için pancar ve mısır tarlalarının arasından geçmek gerekiyordu. Yağmur yağdığında ise toprak yollar adeta nehirlere dönüşüyordu.  

WF: Burada kendinizi daha güvende hissediyor muydunuz?  

EV: Kısmen. Ama Stalinist gizli servis burada da faaldi. İlk suikast girişimi 24 Mayıs 1940'ta gerçekleşti. Yatağımın altına saklandım. Suikastçılar üç farklı yönden yatak odama girdi ve tabancalarıyla yatağıma ateş etti. Yedi ya da sekiz kurşun sıktılar, bunlardan biri ayak başparmağıma isabet etti.  

WF: Bir çocuğa mı ateş ettiler?  

EV: Evet, tabii ki. Birçok Trotskisti öldürdüler ve Trotskiy'in tüm ailesini yok etmeye çalıştılar. Trotskiy'in Rusya'da kalan, siyasete ilgi duymayan oğlu Sergey Sedov da öldürüldü.  

Mayıs 1940'ta ABD'den gelen Sheldon Harte adında genç bir koruma görevlisi vardı. Stalinist bir ajandı; saldırganlara kapıyı o açmıştı. Sonrasında onu öldürüp cesedini şehrin dışındaki bir parka gömdüler. Stalinist arşivlerde, yoldaşlarını eleştirdiği söyleniyordu -çocuğu öldürmeyi planladıklarını bilseydim bu işe karışmazdım, demiş.  

Bu nedenle hain ilan edildi. Stalinist sistem böyle çalışıyordu: Bir şey ters gittiğinde mutlaka suçlayacak birini bulurdunuz. Bu olayda da Amerikalıyı suçlamak kolaydı: Harte'ın Trotskiy'i uyardığı ve Trotskiy'in de bodrumda saklandığı ileri sürülüyordu.  

Bu hikâye defalarca bu şekilde filme çekildi. Ama bu saçmalıktan ibaret. Sanki dedem beni yalnız bırakmış gibi.  

WF: Gerçekte neler yaşandı?  

EV: Dedem uyuyabilmek için ilaç almış. Ateş açıldığında, bunun önce Meksika'daki bir dini kutlama sırasında patlatılan havai fişekler olduğunu sanmış (gülüyor). Eşi Natalya hemen harekete geçmiş. Onu sürükleyerek ayağa kaldırmış, karanlık bir köşeye götürmüş ve hayatını kurtarmış.  

WF: Saldırıdan sonra neler oldu?  

EV: Stalinistler, bunun Trotskiy'in kendi düzenlediği bir oyun olduğunu iddia etmeye çalıştılar. Burada çalışmış olan bir polise ve iki aşçıya yalan ifade vermeleri için para verdiler. Üçü de o gece gardiyanların gergin olduklarını ve geç saatlere kadar dedemin ofisinde bir şeyler konuştuklarını söyledi. Başlangıçta polis bu yalana inandı.  

Ancak, olaya yirmiden fazla kişi -gangsterler ve Stalinistler- karışmıştı. Bir barda saldırıyla ilgili övünen birini yakaladılar. Komünist Partisi’nin önderlerinden ünlü ressam Alfaro Siqueiros komployu yönetmişti. Siqueiros kısa bir süre hapis yattı, ardından Şili'ye göç etti.  

WF: Bundan sonra evde hayat nasıl değişti?  

EV: Önceden arkadaşlarla birlikte sık sık kırlara kaktüs toplamaya giderdik. Büyükbabam tam bir kaktüs hayranıydı. Meksika'da kaktüslerin birçok çeşidi vardı ve esas zorluk yeni türler bulmaktı. Çakıllı yollarda saatlerce arabayla yolculuk ederdik.  

İlk suikast girişiminden sonra bu geziler tamamen sona erdi. Ben her gün okula gitmeye devam ediyordum, ama dedem adeta evine hapsedilmiş gibiydi.  

Bu ev aslında İtalyan bir aile tarafından kiralanmıştı. ABD'deki Trotskist parti para toplayarak evi satın aldı. Bu sayede tahkimatlar yapıp pencereleri örerek çatıda koruganlar inşa edebildiler. Trotskiy, bir sonraki suikastın öncekinin basit bir kopyası olmayacağını biliyordu.  

WF: Başka bir yere gitmeniz mümkün değil miydi?  

EV: Aynı şey olurdu. Trotskiy'in sekreterleri, yeterince doğru önlem almadıkları için eleştirildi. Ancak Trotskiy, yalnızca kısa bir ek süre kazandığının farkındaydı. Belki ömrü birkaç ay daha uzatılabilirdi. Ama Stalin, Trotskiy'den kurtulmak için her türlü yöntemi göze almıştı. Üç ay sonra, Katalan Ramón Mercader bunu başardı.  

WF: 20 Ağustos 1940'ta evde miydiniz?

EV: Cinayetin hemen sonrasında eve geldim. Köşede, polislerin gözaltına aldığı bir adam gördüm. Mercader, yirmi yıl hapis cezasına çarptırıldı.  

WF: Dedeniz günlük yaşamda nasıldı?  

EV: Sevecen biriydi ve güçlü bir mizah anlayışına sahipti. Olağanüstü bir canlılığa ve tükenmez bir enerjiye sahipti. Eğer Trotskiy'i canlandıracak bir aktör arayacak olsaydık, bu rolü en iyi şekilde oynayabilecek tek kişi Kirk Douglas olurdu (gülüyor). Douglas, dedemin karakteristik azmine sahipti.  

Trotskiy birçok dil konuşuyordu. Amerikalı muhafızlarla İngilizce, Çekoslovak sekreteri Jan Bazan ile Almanca, sekreterlerinden Jean van Heijenoort ile ise Fransızca konuşurdu. Benimle de Fransızca konuşurdu.  

WF: Aranızda Rusça konuşmuyor muydunuz?  

EV: Hayır, artık Rusçayı unutmuştum. Evdeki sekreterlerin çoğu Amerikalıydı. Trotskiy'in sürgün olarak Meksika'da kalabilmesi için hükümetin dayattığı koşullardan biri, iç siyasete karışmamasıydı -bu yüzden Meksikalı yardımcılar tutmamız mümkün değildi.  

WF: Ama Trotskiy'in Meksika siyaseti üzerine çok sayıda makalesi var.  

EV: Meksika hakkında takma adla birkaç yazı yazdı, ancak ülkenin iç siyasetine hiç karışmadı.  

WF: Trotskiy'in ölümünden sonra eve ne oldu?  

EV: Burada yaşamaya devam ettik. Natalia 1962'de öldü ve Trotskiy ile birlikte bahçeye gömüldü. 1965'te askerler evi işgal etti; bu, hükümetin Trotskist düşüncelere sahip öğrencilere karşı bir intikam girişimiydi (gülüyor). Ancak birkaç ay sonra bizi çağırdılar; evi ne yapacaklarını bilemiyorlardı, bu yüzden biz de tekrar taşındık.  

On beş yıl daha kaldık ve sonra müzeyi açtık. 1990 yılında Müze iltica hakkı enstitüsünü de içerecek şekilde genişletildi. Evin boş squash salonları [**] yenilenerek bir oditoryum, sergi alanı ve kütüphane haline getirildi.  

Ben her zaman siyasetten marjında kaldım. Dedem sekreterlere şöyle demişti: Torunumla konuşacağınız zaman ona siyasetten bahsetmeyeceksiniz.  

WF: Trotskiy'in günümüzdeki önemi nedir?

EV: Sosyalizmin insanlığın geleceğini belirleyeceğine dair sarsılmaz bir inancı vardı. Bundan en ufak bir şüphesi yoktu. Ancak tarihin saati, çoğu zaman insanın arzu ettiğinden daha yavaş işler. Bir insan ömrü, tarihsel döngülerle karşılaştırıldığında çok kısadır.

Ancak insanlığın hayatta kalabilmesi için farklı bir toplumsal örgütlenme biçimine ihtiyaç duyduğu tartışılmaz. Kapitalizm, her zaman yıkıcılıkta yeni zirvelere ulaşır.

[*] Trotskiy, Fransa ve Norveç'ten sınır dışı edilmiştir. Ancak, Türkiye'den kendi isteğiyle ayrılmıştır; sınır dışı edilmemiştir. (k.ü.)

[**] Volkov’un sözlerinden evde squash sporu için özel olarak tasarlanmış kapalı oyun alanları bulunduğunu anlaşılıyor. Bu da Trotskist hareket satın almadan önce villanın varlıklı bir aileye ait olduğunu gösteriyor.

Kaynak:Leon Trotsky Was My Grandfather”, Jacobin

25 Ocak 2025

Çeviri:

Trotskiy’le bir araya gelişimiz üzerine

Raymond Molinier [*]

1929 yılının şubat ayı başlarında, Trotskiy'in karşı-devrimci faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle SSCB'den sürgün edildiğini öğrendik. Zorla Konstantinopolis’e giden bir gemiye bindirilmişti. Trotskiy’in sınır dışı edilmesi, Siyasi Büro tarafından alınan bir karardı ve tüm Trotskistleri kapsıyordu. Trotskizm’e karşı yürütülen sürek avı giderek şiddetlenmekteydi. Hemen tek bir fikir etrafında birleştik: “Gitmemiz lazım.” Konstantinopolis’te sürekli olarak Trotskiy’i ortadan kaldırma tehdidinde bulunan çok sayıda Beyaz Rus mülteci olduğunu biliyorduk. Pazlar ve Rosmerler ise sakin kalmamızı ve durumu etraflıca değerlendirmemizi öğütlediler.

Trotskiy’in içinde bulunduğu durumu öğrenir öğrenmez onun yanına gitmeye karar verdim. Uluslararası durumu ve Fransa’daki gelişmeleri onunla tartışmanın tam zamanıydı.

Molinier (sağda) İstanbul'da Trotskiy'le birlikte
Tek sorun yolculuk için gereken parayı bulmaktı. Derhal, o sıralar Londra’da çevirmenlik yapan Jeanne’a bir telgraf çektim ve hemen kardeşim Henri’yi görmeye gittim. Bize, yani bana ve yoldaşlarım Gourget ve Segal’e bu yolculuk için gereken parayı sağlayabilecek tek kişi oydu. O dönemde Banque Industrielle et Commerciale’de yönetici ve muhasebeci olarak çalışan Henri’nin, deri tüccarları olan ‘Labinal ve Rocoul’un şirketine’ bir süreliğine ‘işletme sermayesi kredisi vermekten’ başka seçeneği bulunmuyordu. Tam tutarı hatırlamıyorum, fakat bu miktar, İstanbul’a Simplon Orient Ekspresi’yle üç bilet almaya ve yolculuk masraflarını karşılamaya yetmişti.

Mart ayının sonunda, Maurice Paz’dan birkaç gün sonra Gare d’Austerlitz’de efsanevi Orient Ekspresi’ne bindik. Yolculuk sorunsuz geçti. Trotskiy, yaşları yirmi beşi henüz bulmamış bu üç genç aktivistin kendisine yardıma geldiğini öğrenince acaba ne düşünecekti?

Yine de faydalı olmakta kararlıydım.

Üç gün sonra İstanbul’a vardık ve Rus Büyükelçiliği’ne gittik. [**] Elçiliğin ne yola çıktığımızdan ne de gelişimizden haberi vardı. Bizi, Trotskiy’e katılma talebimize alayla tepki veren üç polis memuru bir odada karşıladı. Polislerden biri Fransızca olarak, “Kızıl Muhafızlarından geriye kala kala bunlar mı kalmış?” diye küçümseyici bir yorum yaptı. Orada beklememizi söylediler. Bu macerada başımıza gelebilecek her türlü olasılığı düşünüyor ve endişeleniyorduk. O sırada Jeanne aklıma geldi; muhtemelen o da bize katılmaya hazırlanıyordu.

En nihayet, iki saat kadar sonra görevli, İhtiyar’ın oğlu olduğunu hemen anladığımız genç bir adamla geri döndü. Çok geçmeden bizzat Trotskiy de geldi. Bizi sıcak bir şekilde karşıladı. Trotskiy akıcı bir Fransızca konuşuyordu ve uzun yolculuğumuz boyunca hazırladığımız sorulara büyük bir sabırla cevap verdi. Ancak, genel ve spontane bir tartışmaya girmek istemedi. Hazırlıklarımızı yapabilmemiz için bizi yalnız bıraktı ve ertesi sabah buluşmak üzere sözleştik. Üçümüz de Konstantinopolis’te, Trotskiy’in dairesine çok uzak olmayan bir otelde kaldık.

Ertesi sabah çalışmak için daha rahat ve güvenli bir yer ayarlamamı önermesini söyledim. O da bu fikri kabul etti. Büyükada’daki 'İzzet Paşa' konağının sahibiyle anlaşmaları ben yaptım. Jeanne’a mümkün olan en kısa sürede bize katılması için bir telgraf gönderdim. Jeanne Büyükada’ya vardığında, hepimiz konağa birlikte yerleştik: Trotskiy ve eşi Natalya, Lev Sedov, torunu Sieva, Avusturyalı Jacob Franck (sonradan GPU ajanı olduğundan şüphelenildi), Jeanne ve ben. Bu durum İhtiyar’ın çok hoşuna gitti. Çok sayıda yoldaş İhtiyar’ı görmek için geldiğinden, konağa sürekli birileri girip çıkıyordu. Bu süreçte pek çok iş yaptık. Daha ilk andan itibaren bana, bir konferansın düzenlendiği Atina ile temas kurma ve bizi rahatsız eden konuları, özellikle de parti meselesini gündeme getirme görevi verildi. Konferansın yönelimi ve kararları üzerinde etkili olmak için Yunanistan’a gittim.

Temmuz ayının başlarında askerlik görevimi yapmak üzere Paris'e geri dönmek zorunda kaldım. İhtiyar'dan ve ev halkından büyük bir üzüntüyle ayrıldım. Jeanne’dan orada kalıp sekretarya çalışmalarında Trotskiy’e destek vermeye devam etmesini ve Natalya’ya ev işlerinde yardım etmesini rica ettim. Jeanne bunu hemen kabul etti. Yaz başından itibaren Pierre ve Denise Naville, Gérard Rosenthal, Rosmerler ve van Heijenoort, Trotskiy’e katıldılar. Büyükada ile sürekli iletişim halindeydim: İhtiyar bana düzenli mektuplar yazarak Komünist Enternasyonal’i yeniden Leninist çizgiye oturtmak için Fransa’da Komünist Muhalefet adına bir günlük gazete çıkarmamız gerektiğini söylüyordu.

Rosmer, Gourget, Pierre Frank, Naville, Rosenthal ve ben, aramızda bazı fikir ayrılıkları da yaşayarak, 15 Ağustos 1929’da la Vérité'nin ilk sayısını yayımladık.

Kaynak: Bu makale, Trotskiy'in ölümünün 50. yıldönümü sebebiyle 1990 yılında Fransa'da yayımlanan Rouge dergisinin özel sayısından alınmıştır. Makalenin İngilizce çevirisi Ted Crawford tarafından yapılmıştır.

[*] Raymond Molinier (1904-1994), Fransız Trotskist hareketinin önde gelen isimlerinden biridir. Paris'te doğan Molinier, 1929'da La Vérité adlı dergiyi kuranlardan biriydi ve 1936'da Pierre Frank ile birlikte Parti Communiste Internationaliste'nin kuruluşunda önemli bir rol oynadı. II. Dünya Savaşı sırasında Fransa dışında faaliyet gösterdi ve savaşın ardından Fransa'ya döndü. Molinier, hayatı boyunca Trotskist hareketin aktif bir üyesi olarak kaldı ve Latin Amerika'da da siyasi faaliyetlerde bulundu. (k.ü.)

[**] Molinier, Sovyetler Birliği'nin İstanbul Başkonsolosluğu'na yanlışlıkla “elçilik” diyor. (k.ü.)

08 Ocak 2025

Çeviri:

Netflix ve Rus Hükümeti, Trotskiy’e iftira etmek için iş birliği yapıyor

2019 yılının başlarında, Lev Trotskiy’in torunu Esteban Volkov ve eş merkezleri Meksika ve Arjantin’de bulunan CEIP-LT (Lev Trotskiy Çalışmaları, Araştırmaları ve Yayınları Merkezi), “Trotsky” adlı iftiralarla dolu bir mini diziyi kınayan bir imza kampanyası başlattı. İlk olarak 2017 yılında Rusya’da üretilip Channel One’da [Kanal Bir] yayımlanan dizi, 2018 yılında Netflix tarafından satın alınarak uluslararası izleyiciye sunuldu.

Kampanya metni Esteban Volkov tarafından kaleme alındı.

Aşağıdaki çeviri, Gerçek gazetesinin internet sitesinde yayımlanan “Netflix skandalına karşı Trotskiy’i savunmak için uluslararası imza kampanyası” başlıklı metinden alınmıştır. Ancak bu çeviri üzerinde, dilini daha akıcı ve doğal bir Türkçeye uyarlamak için, metnin anlamını koruyarak çeşitli ikincil nitelikte değişiklikler yaptım ve tespit ettiğim dilbilgisi hatalarını düzelttim. (k.ü.)


ABD’li eğlence şirketi Netflix, Alexander Kott ve Konstantin Statskiy’in yönettiği mini dizi Trotsky’yi bir süredir kendi internet platformu üzerinden yayınlıyor. İlk olarak Kasım 2017’de, geniş bir izleyici kitlesine sahip devlet kanalı Rusya Federasyonu Kanal Bir’de yayınlanan ve Rus devrimci Lev Trotskiy’in hayatını anlatma iddiasındaki bu dizi, aslında tarihsel drama kılığına bürünmüş bir politik saldırıdan ibaret. En amatör tarihçilerin bile kolayca fark edebileceği tarihsel çarpıtmalara ev sahipliği yapan bu dizi, şu önemli soruyu akla getiriyor: Rus Devrimi’nin üzerinden yüz yıl geçmişken, Vladimir Putin’in kontrolündeki devlet kanalı neden yüksek bütçeli bir prodüksiyonla Trotskiy’i konu alan bir dizi yapmayı tercih etti?

KGB’de üst düzey yöneticilik yapmış olan Putin’in Stalinist geçmişi ve Büyük Çarlık Rusya’sına duyduğu özlem apaçık ortadayken, Rus devlet televizyonunun Lenin ile birlikte Ekim Devrimi’nin en önemli iki önderinden biri olan Trotskiy’in hayatını ve mücadelesini dürüst ve tarafsız bir şekilde yansıtması beklenemezdi. Peki, Trotskiy hakkındaki yalanlara bu dizi aracılığıyla yeniden can vererek Putin neyi amaçlıyor? Kapitalizm Rusya’da hâlihazırda yeniden tesis edilmiş ve ne yeni Rus burjuvazisine ne de ülkeyi son 18 yıldır yöneten Putin’e yönelik ciddi bir tehdit söz konusuyken, Ekim Devrimi’nin önderlerine neden bu denli saldırılıyor? Ve dünya çapında milyonlarca kişiye ulaşan bir medya platformu olan Netflix, neden böyle bir diziyi yayınlamayı seçti?

Dizide yer alan başlıca tarihsel çarpıtmalar şunlardır:

1. Tam anlamıyla bir belgesel niteliği taşımamakla birlikte, dizinin yaratıcıları olgulara dayandıklarını iddia etmektedir. Ancak dizi, SSCB’nin bürokratikleşme süreci ilerledikçe, emperyalistler, Çarlık yanlıları ve Stalinistler tarafından Trotskiy ve takipçilerini itibarsızlaştırmak amacıyla ortaya atılmış yalanları tekrarlamaktadır. Oysa bu yalanlar, 1937 yılında Dewey Komisyonu tarafından Meksika’da yürütülen özel bir soruşturma sonucunda çürütülmüş ve Trotskiy, Moskova Duruşmaları’nda kendisine yöneltilen tüm suçlamalardan aklanmıştır.

2. Tüm tarihsel kanıtların ve çağdaşlarının tanıklıklarının aksine, Trotskiy dizide benmerkezci, kendini bir Mesih gibi gören, otoriter ve -üstü kapalı bir şekilde Yahudi kökenleriyle ilişkilendirilerek- rekabetçi bir kişilik olarak tasvir edilmektedir. Yaşlılık döneminde ise, devrim sırasında işlediği “suçlar” nedeniyle duyduğu vicdan azabının işkencesi altında, sanrıların pençesinde kıvranmaktadır.

3. Frank Jackson (Stalinist ajan Ramón Mercader’in takma adı), dizide Trotskiy’in biyografisini yazmak amacıyla onunla ilişki kuran dürüst, eleştirel ve hassas bir Stalinist gazeteci olarak tasvir edilmektedir. Oysa gerçekte, Trotskiy Mercader’in Stalinist bağlantılarından habersizdir ve aralarındaki ilişki kısa görüşmelerle sınırlıdır. Bu görüşmeleri talep eden her zaman, NKVD üyesi olarak Trotskiy’i öldürmekle görevlendirilen Mercader olmuştur. Mercader, 1940 yılının ağustos ayında bu görevini yerine getirmiştir.

4. Dizi, Rus devrimlerini ciddi şekilde çarpıtmaktadır. İşçiler, köylüler, askerler ve Rus halkı, onlar adına tüm kararları alan Lenin ve Trotskiy gibi ihtiraslı önderlerin boyunduruğu altındaki köleleştirilmiş kitleler olarak tasvir edilmektedir. 1905 Sovyetleri, yalnızca bu önderlerin edilgen kitlelere nutuk çektiği platformlar olarak küçümsenmektedir. Sınıf mücadelesinin adı bile anılmazken, siyasi çatışmalar bireyler arasındaki ufak tefek çekişmelere ve intikam arayışlarına indirgenmektedir. Oysa gerçekte, 1917 devrimi, yalnızca Çarlık rejimini değil, geçici burjuva hükümetini ve Kornilov’un karşıdevrimci girişimini de mağlup eden, tarihin en büyük ve en radikal kitlesel hareketlerinden biriydi. Devrim, Bolşevik Parti’nin öncülüğünde, sömürülenler ve ezilenlerin aktif katılımıyla Sovyet iktidarını kurmuştu. Ancak dizi, devrimi sıradan bir iktidar mücadelesi olarak küçümsemekte, devrimcileri ise manipülatif psikopatlar olarak sunmaktadır.

5. Dizi Trotskiy’in kadınlarla olan ilişkilerini de çarpıtmaktadır. Kendisi de başlı başına büyük bir Bolşevik olan Aleksandra Sokolovskaya, Trotskiy’in iki kızıyla birlikte terk ettiği bir ev hanımı olarak resmedilmektedir. Oysa Aleksandra, Trotskiy’in 16 yaşındayken katıldığı ilk Marksist çevrenin önderiydi. Çift, kızlarıyla birlikte Sibirya’ya sürgün edildi. Aleksandra daha sonra Trotskiy’in Rusya’dan kaçmasına yardım ederken kendisi Rusya’da kaldı. Dizi, Trotskiy’in ikinci eşi Natalya Sedova’yı ise, güzelliğiyle Trotskiy’in gönlünü çalan, sonra onun sekreteri rolüne bürünen, hayatını kocasına adamış bir ev hanımı gibi göstermektedir. Ancak Natalya, devrim sonrası Sovyet Eğitim Komiserliği’nde görev yapmış ve iç savaş sırasında müzelerin ve antik eserlerin korunmasının sorumluluğunu üstlenmiştir.

Trotskiy’in çocuklarıyla olan ilişkisinin sunulma biçimi ise daha da sorunludur. Dizi, Trotskiy’i, devrim günlerinde bir suikast girişimi sırasında oğullarını kendine kalkan yapacak kadar bencil, politik hırslarına kapılmış, sorumsuz ve mesafeli bir ebeveyn olarak tasvir etmektedir. Trotskiy’in, oğullarının ölümünden dolayı hissettiği ve yaşamının sonuna kadar kurtulamadığı suçluluğa defalarca vurgu yapılmaktadır. Ancak, şaşırtıcı olmayan bir şekilde, bu çocukların ölümünde Stalinistlerin oynadığı rol hiç anılmamaktadır. Oysa gerçekte, çocuklarının dördü de özellikle de Lev Sedov ebeveynlerinin politik faaliyetlerini desteklemiştir. Lev Sedov, Trotskiy’in en yakın çalışma arkadaşı, destekçisi ve Rusya’da faaliyetlerini gizlice yürüten Sol Muhalefet’in esas örgütleyicisiydi. Büyük devrimci Larissa Reissner ise, zırhlı trende Trotskiy’e (öncelikli olarak cinsel bir ilişki üzerinden) eşlik eden ve onu baştan çıkaran bir femme fatale’e [*] indirgenmektedir. Oysa gerçekte Reissner, iç savaş hakkında yazılar kaleme alan bir yazardı. Beşinci Ordu içinde ve devrimde önemli bir yere sahipti. Volga filosunda görev almış, çatışmalara katılmış ve Alman Devrimi’nde yer almıştı. 1926’da hayatını kaybedene dek, en önde gelen Bolşevik kadın kadrolardan biri olarak bilindi.

6. Trotskiy’in Lenin ile devrim öncesinde ve sırasında olan ilişkisi, şartlara bağlı geçici uzlaşmalardan oluşan ve ego mücadeleleriyle gölgelenen bir ilişki olarak sunulmaktadır. Dizide bu mücadele öyle bir noktaya vardırılıyor ki, Lenin’in, bir aşamada Trotskiy’i balkondan aşağı atmayı düşündüğü ima ediliyor! Ancak dizi, Lenin’in Ekim Devrimi’nde oynadığı öncü rolü göz ardı etmektedir. Ayrıca, Eylül 1917’de, Lenin’in Bolşevik Partisi Merkez Komitesi’ni proletarya diktatörlüğünü kurmak üzere derhal bir ayaklanma başlatması gerektiğine ikna etmeye çalıştığı ve bu konuda Trotskiy ile hemfikir oldukları gerçeği de belirtilmemektedir. İktidar ele geçirildikten sonra, Sovyetler Kongresi’nin başlamasını beklerken, Lenin ve Trotskiy yere serilmiş battaniyeler üzerinde yan yana dinleniyor ve Kongre hazırlıklarını birlikte yürütüyorlardı. Öte yandan, Stalin yalnızca Lenin’in sekreteri olarak gösterilmektedir. Lenin’in Stalin’e dair gerçek değerlendirmeleri ise, vasiyetinde ve Gürcistan meselesi bağlamında Stalin’in “büyük Rus şovenizmi”ne yönelik eleştirilerinde açıkça görülmektedir.

7. Dizide, Alman İmparatorluğu ile yürütülen Brest-Litovsk görüşmeleri sırasında Trotskiy, Kayser’e karşı bir isyan başlatmak amacıyla propaganda bildirileri dağıtılmasını emreder. Bu girişim başarısızlıkla sonuçlanır ve ardından Alman taarruzuna meşruiyet sağlar. Antlaşmanın imzalanmasına karşı çıkanlar, gerçekte olduğu gibi, Sosyal Devrimci Parti değil, eski Çarlık generalleridir. Jackson ise Trotskiy’i, Rusya’yı Kazaklarla birlikte savunmadığı gerekçesiyle suçlar. Dizi, Rusya’daki kitlelerin en önemli taleplerinden biri olan I. Dünya Savaşı’ndan çekilmeyi resmiyete kavuşturan Brest-Litovsk Antlaşması’nın Sovyetler Kongresi tarafından onaylandığı gerçeğini görmezden gelmektedir. Ayrıca, müttefiklerden yanıt alınamaması üzerine Rusya’nın Almanya ile müzakerelere başlamış olması –ki bu müzakerelerde Alman Sosyal Demokrat Partisi emperyalist savaş politikalarını destekliyordu– da göz ardı edilmiştir. Lenin ve Trotskiy ise Brest görüşmelerini, dünya devrimini, özellikle de Alman devrimini, ileriye taşımaya yönelik bir platform olarak gördüler.

8. Trotskiy, Kızıl Ordu’yu kurmakla görevlendirildiğinde, dizide zırhlı treniyle cepheleri dolaşırken bir rock yıldızının, seks sembolünün ve bir cenaze töreninde köylülerin katledilmesini onaylayan bir caninin karışımı olarak tasvir edilmektedir. Dizide, aslında 1921’de gerçekleşen Kronstadt isyanı, 1918’de yaşanmış gibi gösterilmektedir. Trotskiy’in, isyanın önderini ölüme mahkûm etmek amacıyla sahte suçlamalar uydurduğu ve tanıkları bu kişinin aleyhine ifade vermeye zorladığı ima edilmektedir. Dizi, devrimci iktidara karşı yalnızca Çek saldırısına yer verirken, Kızıl Ordu’nun uçsuz bucaksız Sovyet topraklarının dört bir yanında mücadele ettiği 14 emperyalist orduya ve Çarlık yanlısı Beyazlara hiç değinmemektedir. Ayrıca yıllarca süren emperyalist ekonomik abluka da tamamen göz ardı edilmektedir. 1921 tarihli Kronstadt isyanını değerlendirirken, o dönemde garnizonun yapısının, devrimin öncüsü olduğu 1917 yılındaki durumdan tamamen farklı olduğu dikkate alınmalıdır. İsyanın karşı devrimci karakteri, olayların patlak vermesinden iki hafta önce hem uluslararası basında hem de Rus sürgünlerin yurtdışında yayımladıkları gazetelerde çıkan haberlerle açıkça doğrulanmıştır. Trotskiy bizzat Kronstadt isyanıyla ilgili haberlerin yayılmasının borsaları nasıl yükselttiğine de dikkat çekmiştir.

9. Dizide Üçüncü Enternasyonal’in kuruluşundan tek bir kez olsun söz edilmemekte; buna karşılık Trotskiy sürekli dünyayı fethetme arzusunu dile getirmektedir! Devrimin tarihi, Lenin’in ölümüyle sonlandırılmakta ve böylece Trotskiy tarafından kurulan Sol Muhalefet görmezden gelinmektedir. Ayrıca, karşı devrimci Stalin dönemi, Moskova Mahkemeleri ve neredeyse tüm Bolşevik liderlerin yanı sıra bürokratik rejime karşı olduğu düşünülenlerin maruz kaldığı tutuklamalar, işkenceler, toplama kampları ve infazlar tamamen silinmektedir. Tarihi baş aşağı eden dizi, Romanovlar’ın infazı da dahil olmak üzere her şeyi Trotskiy’in üzerine yıkmaya çalışmaktadır.

10. Jackson’un gerçek adı ancak son bölümde, bir NKVD görevlisinin kendisinden suikast görevini yerine getirmesini talep ettiği sırada ortaya çıkmaktadır. Hasta ve güçsüz olan Trotskiy, Jackson’u evine davet eder. Bu sırada Kanada büyükelçiliğinden gelen bir telgraf, Jackson’un aslında Mercader olduğunu haber verir. Trotskiy, Mercader’e vurur; Mercader ise Trotskiy’in odasının duvarında asılı duran bir buz baltasını alarak karşılık verir. Dizi, Mercader’in kendini savunmak için Trotskiy’i öldürdüğünü ima ederek Stalin’in, Trotskiy’in öldürülmesi için verdiği doğrudan talimatı gizlemektedir. Stalin, II. Dünya Savaşı koşullarının Trotskiy’in SSCB için öngördüğü politik devrimi tetikleyebileceğini biliyordu. Hem bu devrime önderlik etmek hem de sosyalist devrimin emperyalist ülkelerde gerçekleşmesini sağlamak amacıyla Trotskiy ve yoldaşları Dördüncü Enternasyonal’i kurdu. Ağustos 1939’da Hitler ile görüşen Fransız büyükelçisi Robert Coulondre, “Stalin ikili oynu suistimal etti” dedikten sonra şu uyarıda bulunur: “Korkarım ki bu savaşın gerçek kazananı Trotskiy olacak.” Böylece, emperyalist burjuvazi devrimin hayaletine bir isim vermiştir: Trotskiy.

Sonuç olarak, söz konusu dizi, Trotskiy adını taşıyan bu “canavar”ın öldürülmesini haklı göstermeyi amaçlamaktadır.

Biz, aşağıda imzası bulunanlar, emekçi sınıfların kapitalist sömürü ve tahakkümden kurtuluş mücadelesi tarihindeki bu en önemli olayı ve onun önderlerinin mirasını karalamaya çalışan bu çarpıtmayı kesin bir biçimde reddediyoruz.

Esteban Volkov (Trotskiy’in torunu) ve CEIP-LT (“Lev Trotskiy” Çalışmaları, Araştırmaları ve Yayınları Merkezi) (Arjantin, Meksika)

[*] Fransızca kökenli bir terimdir ve "ölümcül kadın" anlamına gelir. Genellikle, cazibesi ve çekiciliği ile erkekleri baştan çıkaran, ancak aynı zamanda tehlikeli ve yıkıcı olabilen kadınları tanımlamak için kullanılır. (k.ü.)

Kaynak:Netflix and the Russian Government Join Forces to Spread Lies About Trotsky”, CEIP-LT Centro de Estudios, Investigación y Publicaciones Leon Trotsky