11 Kasım 2025

Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Yazım tarihi: Kasım 1940.
İlk yayın tarihi: Fourth International, Cilt II, Sayı 4, Mayıs 1941, s. 100–103.
Çevrimiçi versiyon: Natalia Sedova Internet Archive, Aralık 2001.

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3 |  Bölüm 4

Natalya Sedova ve Lev Trotskiy
(Salı, 20 Ağustos 1940, sabah saat 7)

“Biliyor musun, bugün kendimi iyi hissediyorum; en azından bu sabah… Uzun zamandır kendimi böyle iyi hissetmemiştim. Dün gece uyku ilacından çift doz aldım. Bana iyi geldiğini fark ettim.”

“Evet. Bunu Norveç’te de fark etmiştik; kendini o zamanlar çok daha sık halsiz hissederdin. Ama sana iyi gelen ilacın kendisi değil; derin bir uyku, tam bir dinlenme.”

“Evet, tabii.”

24 Mayıs’taki saldırıdan sonra arkadaşlarımız tarafından yatak odamıza takılan devasa çelik kepenkleri sabah açarken ya da gece kapatırken L. D. [Trotskiy] arada şöyle derdi: “Artık Siqueiros bize ulaşamaz.” Uyanınca da bana, “Bak, dün gece de öldürmediler bizi; ama sen hâlâ memnun değilsin” diye takılırdı. Ben de kendimi elimden geldiğince savunurdum… Bir gün böyle bir “selamlamanın” ardından dalgın dalgın ekledi: “Evet, Nataşa, bize biraz daha ilave süre tanındı.”

Daha 1928 yılında, bilinmeyenin bizi beklediği Almatı’ya sürgüne giderken, bizi sürgüne götüren trenin kompartımanında bir gece uzun uzun konuşmuştuk… Moskova’daki son haftaların, özellikle de son günlerin hengâmesinden sonra gözümüze uyku girmemişti. Müthiş yorgun olmamıza rağmen o sinirli heyecan hâlâ sürüyordu. O sırada Lev Davidoviç’in bana, “Böylesi daha iyi (sürgün). Kremlin’de bir yatakta ölmeyi arzu etmem,” dediğini hatırlıyorum.

Ama o sabah bütün bu tür düşüncelerden uzaktı. Fiziksel olarak kendini iyi hissediyor oluşu ona “gerçekten iyi” bir iş günü geçireceğini düşündürüyor, onu heveslendiriyordu. Sabahki hazırlığını hızla yapıp giyindikten sonra tavşanlarını beslemek için dinç adımlarla avluya çıktı. Sağlığı kötü olduğunda tavşanları beslemek bile ona zor gelirdi; ama küçük hayvanlara acıdığı için bu işten vazgeçemezdi. Üstelik bunu her zamanki gibi tam bir dikkatle, içini rahat ettirecek biçimde yapmak istiyordu. Bir yandan da tetikte olması, gücünü asıl işine, masa başındaki çalışmasına saklaması gerekiyordu. Hayvanlarla ilgilenmek, kafesleri temizlemek ona bir yandan rahatlık ve oyalanma sağlasa da öte yandan fiziksel olarak onu tüketiyor ve bu da genel çalışma gücünü etkiliyordu. Ne işle uğraşırsa uğraşsın, kendini bütünüyle o işe verirdi.

Trotskiy evinin bahçesinde tavşanlarıyla
1933’te Büyükada’dan ayrılıp Fransa’ya geçtiğimiz ve Atlantik kıyısındaki Royan yakınlarında, ıssız bir villada yaşadığımız günleri hatırlıyorum. Deniz Serpintisi adını taşıyan bu villayı oğlumuz, arkadaşlarımızla birlikte ayarlamıştı. Çalkantılı okyanusun dalgaları bahçemize kadar ulaşır, tuz serpintileri açık pencerelerden içeri savrulurdu. Dostlarımızla çevrili, yarı yasal koşullar altında yaşıyorduk. Bazen yirmi kişi olduğumuz olurdu; düzenli olarak ise sekiz dokuz kişi aynı çatı altında yaşıyorduk. Bizim durumumuzda bir ev hizmetçisi ya da mutfakta yardımcı tutmak söz konusu olamazdı. Tüm yük Jeanne’in, yani oğlumun eşinin ve Vera Molinier’in üzerindeydi; ben de onlara yardım ederdim. Genç yoldaşlar bulaşıkları yıkardı. Lev Davidoviç de ev işlerine katılmak ister ve bulaşık yıkamaya girişirdi. Ama dostlarımız hemen karşı çıkardı: “Akşam yemeğinden sonra dinlenmeli; gerisini biz hallederiz.” Oğlum Leva da bana, “Babam bulaşık yıkamaya bilimsel bir yöntem uygulamakta ısrar ediyor; bu da fazlasıyla zamanımızı alıyor,” derdi. Sonunda L.D. bu işten vazgeçmek zorunda kaldı.

Orta yolculuk, laubali bir tutum, yarı kayıtsızlık; bunlar ona yabancıydı. Bu yüzden, boş ve amaçsız sohbetler kadar hiçbir şey onu yormazdı. Ama kaktüs toplamaya, onları bahçemize dikmek üzere taşımaya nasıl da coşkuyla giderdi! Kendini işe kaptırır, ilk işe girişen o olur ve işi en son o bırakırdı. Kırsalda yaptığımız yürüyüşlerde onu çevreleyen ve açık havada onunla çalışan gençlerin hiçbiri ona ayak uyduramazdı; onlar daha çabuk yorulur, birer birer geride kalırlardı. O ise tükenmek nedir bilmezdi. Ona bakarken sık sık hayret ederdim. Enerjisini, o fiziksel dayanıklılığı nereden alıyordu? Ne dayanılmaz sıcak güneş ne dağlar ne de demir gibi ağır kaktüsleri taşırken yapılan o inişler onu rahatsız ederdi. Elindeki işi tamamlayana kadar hipnotize olurdu. Yaptığı işi değiştirmek ona hem bir tür dinlenme sağlar hem de acımasızca üzerine gelen darbelerden kısa bir nefes aldırırdı. Gelen darbe ne kadar ezici olursa, kendini işe o kadar büyük bir tutkuyla verirdi.

Trotskiy bir kaktüs avında
Kaktüs peşinde adeta birer sefer haline gelen o yürüyüşlerimiz, “kontrolümüz dışındaki koşullar” yüzünden giderek seyrekleşti. Ama bazen, günlük rutinin tekdüzeliği ona ağır geldiğinde Lev Davidoviç bana, “Bu hafta bir gün yürüyüşe çıkmalıyız, ne dersin?” derdi.

“Yani yine bir cezai çalışma günü mü?” diye takılırdım.

“Peki, gidelim elbette.”

“Güne erkenden başlamak en iyisi. Saat altı gibi çıkalım mı?”

“Bana uyar, ama sen çok yorulmayacak mısın?”

“Hayır, tam tersine iyi gelir; söz veriyorum, kendimi fazla zorlamayacağım.”

Lev Davidoviç, özenle baktığı tavşanlarını ve tavuklarını genellikle yediyi çeyrek geçeden (bazen 7:20) dokuza kadar beslerdi. Bazen bu işi yarıda keser, aklına gelen bir fikir ya da bir talimatı diktafonla kayda geçirirdi. O gün avluda kesintisiz çalıştı. Kahvaltıdan sonra kendini çok iyi hissettiğini söyleyerek beni temin etti ve ABD’deki zorunlu askerlik üzerine bir makaleyi dikte etmeye başlamak istediğinden söz etti. Ve gerçekten de dikte etmeye başladı.

Saat birde, 24 Mayıs’taki saldırıyla ilgili davada bizi temsil eden avukatımız Rigault ziyarete geldi. O gittikten sonra Lev Davidoviç kapıdan odama uğrayıp, biraz mahzun bir ifadeyle, makale üzerinde çalışmayı ertelemek zorunda kalacağını ve saldırıya ilişkin dava için belgeleri hazırlamaya devam etmesi gerektiğini söyledi. Avukatıyla birlikte, El Popular’a yanıt vermenin zorunlu olduğuna karar vermişlerdi; zira gazetenin düzenlediği bir yemekte Lev Davidoviç iftiracılıkla suçlanmıştı.

“Madem öyle, ben de saldırıya geçeceğim ve onları utanmazca iftira etmekle suçlayacağım,” dedi meydan okuyan bir tavırla.

“Zorunlu askerlikle ilgili yazıyı bugün yazamayacak olman kötü.”

“Evet, yapacak bir şey yok. İki-üç gün ertelemem gerekecek. Tüm mevcut belgelerin masama getirilmesini zaten söyledim. Akşam yemeğinden sonra onları incelemeye başlayacağım. Kendimi gayet iyi hissediyorum,” diyerek beni bir kez daha temin etti.

Trotskiy, Meksika'daki evinin bahçesinde
Kısa bir öğle uykusundan sonra onu masasında oturur buldum; masa El Popular davasıyla ilgili belgelerle doluydu. Keyfi hâlâ yerindeydi ve bu beni de neşelendirdi. Lev Davidoviç son zamanlarda zaman zaman yenik düştüğü bir bitkinlikten yakınıyordu. Bunun geçici bir hâl olduğunu bilse de son dönemde bundan eskisinden daha çok kuşku duyar gibiydi. O gün ise bize, fiziksel durumunda bir düzelmenin başladığını düşündürüyordu. Gerçekten de iyi görünüyordu. Ara sıra onu rahatsız etmemek için kapıyı hafifçe aralayarak bakıyor, her zamanki gibi masasına eğilmiş, elinde kalem çalışırken görüyordum. Puşkin’in Boris Godunov’unda yaşlı keşiş-yazar Pimen’in söylediği söz geldi aklıma: “Bu olayı da yazdıktan sonra/Tarihim sona erecek.” [*] Pimen, Çar Boris’in kötülüklerini kaleme alırken böyle söyler.

Lev Davidoviç bir mahkûmun ya da bir keşişin hayatına benzeyen bir yaşam sürüyordu; tek fark, bu yalnızlık içinde yalnızca olayların kronolojik kaydını tutmakla kalmayıp, ideolojik düşmanlarına karşı yılmadan yürüttüğü tutkulu bir mücadeleyi de sürdürüyor olmasıydı.

O gün kısa olsa da Lev Davidoviç akşam beşe kadar, ABD’deki zorunlu askerlik üzerine tasarladığı makalenin birkaç bölümünü ve El Popular’ı, yani Stalin’in entrikalarını teşhir eden yaklaşık elli sayfa tutan kısa parçaları dikte ettirmişti. Hem bedensel hem de ruhsal açıdan dengede olduğu bir gündü.

[*] Aleksandr Puşkin, Boris Godunov, çev.: Özcan Özer, Türkiye İş Bankası Yayınları, İstanbul, 2012, s. 41.

Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder