12 Kasım 2025

 Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 |  Bölüm 3Bölüm 4

Jacson gelir

Saat beşte her zamanki gibi ikimiz çay içtik. Beşi yirmi geçe, belki buçukta, balkona çıktığımda L.D.’yi avluda, açık bir tavşan kafesinin yanında gördüm. Hayvanları besliyordu. Yanında tanımadığım biri vardı. Şapkasını çıkarıp balkona doğru yaklaşmaya başladığında ancak o zaman tanıdım: “Jacson”dı.

“Yine geldi,” diye geçti aklımdan. “Neden bu kadar sık gelmeye başladı?” diye sordum kendi kendime.

Beni selamladıktan sonra, “Fena halde susadım, bir bardak su alabilir miyim?” diye sordu.

“İstersen bir bardak çay getireyim?”

“Yok yok. Çok geç yemek yedim ve yemeğin hâlâ buramda durduğunu hissediyorum,” dedi boğazını işaret ederek. “Beni boğuyor.” Yüzü griye çalan bir yeşile dönmüştü. Genel hali de son derece gergindi.

“Neden şapka ve pardösü giyiyorsun? Bugün hava güneşli.” (Pardösü sol kolunun üzerinden sarkıyor, vücuduna sıkıca bastırılmış duruyordu.)

“Evet ama bunun uzun sürmeyeceğini biliyorsun, yağmur yağabilir.”

“Bugün yağmur yağmaz,” deyip onun en kötü havada bile şapka ya da palto giymediğini söylemek istedim; ama nedense birden içim sıkıldı ve konuyu kapattım. Bunun yerine, “Peki Sylvia nasıl?” diye sordum.

"Jacques Mornard", 1938'de Paris'te, Sylvia Agelof (sağda) ve Maria Craipeau ile birlikte
Beni anlamıyor gibiydi. Az önce pardösüsü ve şapkasıyla ilgili sorum onu huzursuz etmişti. Kendi düşüncelerine tamamen dalmıştı ve son derece gergindi. Sonunda, sanki derin bir uykudan uyanır gibi cevap verdi: “Sylvia?… Sylvia?...” Ardından kendine gelir gibi olup kayıtsız bir sesle ekledi: “O her zaman iyidir.”

Sonra tekrar Lev Davidoviç’e ve tavşan kafeslerine doğru yürümeye başladı. Uzaklaşırken ona seslendim: “Makalen hazır mı?”

“Evet, hazır.”

“Daktiloya çekildi mi?”

Elini garip bir hareketle kaldırıp, vücuduna bastırmaya devam ettiği -sonradan astarına bir kazma ve bir hançer dikilmiş olduğu ortaya çıkan- paltosunun içinden daktilo edilmiş birkaç sayfa çıkardı.

“Yazınızın elle yazılmamış olması iyi. Lev Davidoviç hiç hoşlanmaz okunaksız el yazmalarından.”

1950 yılında hazırlanan ve Mercader'in 1935 yılındaki parmak izini Jacson-Mornard'ın 1940 yılındaki parmak iziyle eşleştiren bir analiz raporu.
İki gün önce de pardösü ve şapkasıyla bize gelmişti. O sırada evde olmadığım için onu görememiştim. Ancak Lev Davidoviç bana, Jacson’ın uğradığını ve davranışlarıyla kendisini biraz şaşırttığını söylemişti. Bunu anlatış tarzından, konuyu ayrıntılandırmak istemediği anlaşılıyordu; buna rağmen, adamda yeni bir şeyler sezinlediği için bana bundan söz etme gereğini de duymuştu.

“Makalesinin ana hatlarını getirdi; aslında yalnızca birkaç satırlık karmakarışık bir şeydi. Ona bazı önerilerde bulundum. Bakalım,” demişti Lev Davidoviç. Sonra da eklemişti: “Dün hiç Fransız’a benzemiyordu. Birden masanın üzerine oturdu ve bütün o süre boyunca şapkasını çıkarmadı.”

“Evet, tuhaf,” dedim şaşkınlıkla. “Normalde hiç şapka takmazdı.”

“Bu sefer şapka takmıştı,” diye karşılık verdi Lev Davidoviç ve konuyu daha fazla uzatmadı. Bunu çok sıradan bir tonla söyledi. Ama ben şaşırmıştım: Bana, Jacson’da yeni bir şey fark etmiş ama henüz bir sonuca varmıyor, daha doğrusu bir sonuç çıkarmak için acele etmiyormuş gibi geldi. Aramızdaki bu kısa konuşma cinayetin arifesinde geçmişti.

Şapka takmak... Pardösüyü kolunun altında taşımak... Masanın üzerine oturmak... Bütün bunlar onun açısından bir prova değil miydi? Ertesi gün yapacağı hareketleri daha kesin, daha isabetli hale getirmek için olmalıydı.

O zaman kim bundan şüphelenebilirdi ki? Bizde en fazla bir mahcubiyet duygusu uyandırmıştı, o kadar. Bu kadar sıradan görünen 20 Ağustos gününün bu denli meşum bir gün olacağını kim tahmin edebilirdi? Hiçbir şey o günün uğursuzluğuna işaret etmiyordu. Güneş, burada her zaman olduğu gibi, şafaktan beri parlıyordu. Çiçekler açmıştı, çimenler sanki verniklenmiş gibi ışıldıyordu… Her birimiz kendi işlerimize koyulmuş, hepimiz Lev Davidoviç’in çalışmasını kolaylaştırmak için elimizden geleni yapıyorduk. O gün boyunca L.D. kaç kez aynı balkonun küçük basamaklarını çıkmış, odasına girmiş, masanın yanındaki aynı sandalyeye oturmuştu… Bütün bunlar o zaman bize ne kadar sıradan görünürdü; şimdi ise tam da bu sıradanlıkları yüzünden korkunç ve trajikler. Aramızdaki hiç kimse, hiçbirimiz -o bile- yaklaşmakta olan felaketi hissedemedi. Ve bu hissedemeyişin içinde bir uçurum açılıyordu. Aksine, günün tamamı en sakin günlerden biriydi. Lev Davidoviç öğle vakti avluya çıktığında kavurucu güneşin altında başı açık durduğunu fark ettim ve acımasız ışınlardan korunması için beyaz şapkasını getirmeye koştum. Onu güneşten korumak için… Oysa tam o anda bile çoktan korkunç bir ölümün tehdidi altındaydı. O saatte başına gelecek olanı sezmemiştik; yüreğimizde bir umutsuzluk dalgası henüz kopmamıştı.

Trotskiy'i koruyan ekibin başında yer alan Harold Robbins
Evdeki, bahçedeki ve verandadaki alarm sistemi arkadaşlarımız tarafından kurulurken ve nöbetçiler görevlendirilirken, Lev Davidoviç’i penceresinin önüne de bir nöbetçi yerleştirilmesi gerektiği konusunda uyarmış olduğumu hatırlıyorum. O zamanlar bu bana çok gerekli görünmüştü. Fakat L.D., bunun koruma görevlisi sayısını ona çıkarmayı gerektireceğini, bunun da hem mali kaynaklar açısından hem de örgütümüzün emrinde kullanılabilecek insan sayısı bakımından olanaklarımızın çok ötesinde olduğunu söyledi. Ayrıca, pencerenin önüne yerleştirilecek bir nöbetçi bu özel durumda onu kurtaramazdı -yine de böyle birinin yokluğu beni huzursuz ediyordu. L.D., 24 Mayıs saldırısından sonra Amerikalı arkadaşlarımızın kendisine verdiği bir hediyeden çok etkilenmişti. Bu, kurşun geçirmez bir yelekti -eski çağlardan kalma zırhlı bir gömleği andıran bir şeydi. Bir gün onu incelerken kafayı koruyacak bir şeyin de gerekli olacağını söylemiştim. L.D. ise her seferinde en fazla sorumluluk içeren nöbet görevine atanan yoldaşın bu yeleği giymesinde ısrar etti. 24 Mayıs saldırısında düşmanlarımızın uğradığı başarısızlıktan sonra Stalin’in durmayacağına kesin olarak inanıyorduk ve hazırlık yapıyorduk. G.P.U.’nun farklı bir saldırı biçimi uygulayacağını da hesaba katıyorduk. Ayrıca G.P.U. tarafından gizlice gönderilecek ve parayla tutulmuş “münferit bir kişi” tarafından yapılacak bir saldırıyı da dışlamıyorduk. Fakat ne yelek ne de kask gerçek anlamda korunma sağlayabilirdi. Bu tür koruma önlemlerini her gün sürekli uygulamak mümkün değildi. Hayatı bütünüyle yalnızca öz savunma üzerine kurmak imkânsızdı; zira böyle yaşandığında hayat bütün anlamını yitirir.

Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder