14 Kasım 2025

 Çeviri:

Nasıl Oldu

Natalya Sedova

Bölüm 1 | Bölüm 2 | Bölüm 3 |  Bölüm 4

Son Saatler

Natalya, Green Cross Hastanesi'nde
Ambulans kargaşa içinde uğuldayan şehrin boş telaşı ve insan gürültüsünün içinden ve göz alıcı akşam ışıklarının altından hızla geçiyor; sireni durmaksızın çalarken, polis motosikletlerinin acı acı öten düdükleri eşliğinde trafikte kıvrılarak ilerliyor, arabaları birer birer solluyordu. Yaralıyı, yüreğimizde dayanılmaz bir acıyla ve her geçen dakika artan bir kaygıyla taşıyorduk. Bilinci açıktı. Bir eli vücudu boyunca sessizce, hareketsiz uzanıyordu. Felç olmuştu.

Dr. Dutren bunu bana evde, yemek odasında, yerde yaptığı muayenenin ardından söylemişti. Öteki eli -sağ eli- ise sanki koyacak bir yer bulamıyormuş gibiydi; durmadan havada daireler çiziyor, bana dokunuyor, adeta rahat edebileceği bir yer arıyordu. Konuşması gitgide zorlaşıyordu. Ona iyice eğilerek nasıl hissettiğini sordum.

“Şimdi daha iyi,” diye yanıtladı Lev Davidoviç.

“Şimdi daha iyi.” Bu söz kalbimde keskin bir umut kıpırtısı yarattı. Kulakları sağır eden gürültü, düdükler ve siren hâlâ inlemeye devam ediyordu ama kalbim umutla çarpıyordu. “Şimdi daha iyi.”

Ambulans hastaneye yanaştı. Durdu. Etrafımızda bir kalabalık toplanmıştı. “Düşmanlar olabilir,” diye geçti aklımdan -benzer durumlarda olduğu gibi bu düşünce zihnimde bir şimşek gibi çakmıştı. “Arkadaşlarımız nerede? Sedyenin etrafını kuşatmaları lazım...”

Şimdi karyolanın üzerinde yatıyordu. Doktorlar sessizce yarayı incelediler. Onların talimatıyla bir “hemşire” saçını tıraş etmeye başladı. Karyolanın başucunda duruyordum. Lev Davidoviç, belli belirsiz bir gülümsemeyle, “Gördün mü,” dedi, “bir berber bile bulduk…”

Hâlâ beni kolluyordu. O gün saçını kestirmek için bir berber çağırmamız gerektiğinden söz etmiştik ama buna fırsat bulamamıştık. Şimdi bu sözüyle bana bunu hatırlatıyordu. Lev Davidoviç, tam orada, benden birkaç adım ötede duran Joe’yu yanına çağırdı ve -sonradan öğrendiğime göre- ondan hayata veda ederken son sözlerini not etmesini istedi. Joe’ya Lev Davidoviç’in kendisine ne dediğini sorduğumda, “Fransız istatistikleri hakkında bir not yazmamı istedi,” diye yanıt verdi. Böyle bir anda Fransız istatistiklerinden söz etmesine çok şaşırmıştım. Garip gelmişti. Yalnızca eğer durumu düzelmeye başlamışsa böyle bir şey söylemiş olabilirdi…

Karyolanın başında duruyor, yarasına bir parça buz tutuyor ve olup biteni dikkatle dinliyordum. Onu soymaya başladılar. Rahatsız olmasın diye iş ceketini makasla kestiler; doktor, “hemşire”ye cesaret vermek istercesine ona kibarca bir bakış attı. Ardından örgü yeleği, sonra da gömleğini kestiler. Saatini bileğinden çıkardılar. Daha sonra kalan giysilerini kesmeden çıkarmaya koyuldular. O sırada bana, “Beni onların soymasını istemiyorum… Beni sen soy,” dedi. Bunu çok açık bir şekilde söyledi; ama sözü, derin bir hüzün ve ağır bir ciddiyet taşıyordu.

Bunlar bana söylediği son sözlerdi. Onu soymayı bitirdiğimde üzerine eğildim ve dudaklarına dudaklarımla dokundum. Karşılık verdi. Yeniden… Ve bir kez daha karşılık verdi… Ve sonra yine. Bu, bizim son vedalaşmamızdı. Ama bunun farkında değildik.

Hasta komaya girdi. Ameliyat da onu bu durumdan çıkaramadı. Gözlerimi hiç ayırmadan bütün gece başucunda nöbet tuttum, “uyanmasını” bekleyerek. Gözleri kapalıydı; ama nefesi -kimi zaman ağır, kimi zaman düzenli ve sakin- insana yine de bir umut veriyordu. Ertesi gün de aynı şekilde geçti. Öğle vakti, doktorların değerlendirmesine göre bir iyileşme belirtisi vardı. Ama günün sonuna doğru, hastanın nefes alışında birden keskin bir değişiklik oldu. Nefesi hızlandı, giderek daha da hızlandı; bu hâli ölümcül bir korku yayıyordu insana. Doktorlar ve hastane personeli, yatağının çevresini sarmışlardı. Açıkça telaş içindeydiler. Kendimi tutamayarak bunun ne anlama geldiğini sordum. Yalnızca içlerinden biri -daha temkinli olanı- yanıt verdi: “Geçecek.” dedi. Diğerleri sessiz kaldı. O anda bütün tesellilerin ne kadar boş ve durumun aslında ne kadar umutsuz olduğunu anladım.

Onu kaldırdılar. Başının bir omzuna doğru düştüğünü gördüm. Elleri, Titian’ın Çarmıhtan İndiriliş tablosundaki figürler gibi cansızca sarkıyordu. Ölmekte olan adamın başında, dikenli bir taç yerine şimdi bir bandaj vardı. Yüzündeki ifade hâlâ aynı saflığı ve gururu taşıyordu. Sanki her an doğrulup yine her şeyi kendi ellerine alacakmış gibi görünüyordu. Ama yara beynine çok derinlemesine işlemişti. O tutkuyla beklenen uyanış asla gelmedi. Sesi de kesilmişti artık. Her şey bitmişti. Artık yaşayanlar arasında değildi.

Trotskiy'in Dördüncü Enternasyonal'in bayrağına sarılmış tabutu
Aşağılık katillerin hesap verecekleri gün elbette gelecektir. Kahramanca ve güzelliklerle dolu hayatı boyunca Lev Davidoviç, geleceğin özgürleşmiş insan soyuna inanıyordu. Hayatının son yıllarında da bu inancı sarsılmadı; tersine, daha da olgunlaştı, her zamankinden daha sağlam bir hâl aldı.

Tüm baskılardan kurtulmuş geleceğin insan soyu, her türlü zorlama ve tahakküm karşısında zafer kazanacaktır. O bana buna inanmayı da öğretti.

Bitti

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder