Üçüncü Enternasyonal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Üçüncü Enternasyonal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Nisan 2026

Çeviri:

Kurtuluşun anahtarı anti-emperyalist mücadeledir

Mateo Fossa ile söyleşi

(Eylül 1938)

Yazılış tarihi: 23 Eylül 1938.

İlk yayımlandığı yer: Socialist Appeal, Cilt II, Sayı 48, 5 Kasım 1938, s. 3.

Çeviri: Socialist Appeal.

COYOACAN, D.F., 26 Eylül - Mateo Fossa yoldaş, Sendikal Özgürlük Komitesi tarafından Meksika’da toplanan Latin Amerika sendikaları konferansına katılmak üzere görevlendirildi. Sendikal Özgürlük Komitesi, aralarında 24 bağımsız sendikanın da bulunduğu 28 örgütü bünyesinde barındırmaktadır.

Mateo Fossa
Bu örgütlerin her biri, Fossa yoldaşa ayrı ayrı yazılı yetki belgesi verdi. Buna rağmen, Latin Amerika sendikaları “birliği”nin yöneticileri, Fossa yoldaşı konferansa kabul etmediler. Kabul etmediler mi? Nasıl olur? Çok basit: Kapıyı yüzüne kapattılar. Neden? Nedeni hiç de karmaşık değil.

Fossa yoldaş, kısa bir süre Arjantin Komünist Partisi üyesi olmuş, ancak Moskova davalarına karşı sesini yükseltmişti. Bu, saygın sendika emekçisinin “halk düşmanı”, “Trotskist” vb. diye damgalanması için yeterli oldu. Stalinistler, Buenos Aires’ten Lombardo Toledano’ya, Stalin’in, Vışinskiy’nin, Yejov’un ve diğer tahrifatçıların lekesiz saflığına inanmayan tehlikeli bir delegenin kongreye geldiğini derhal bildirdiler.

Lombardo Toledano (1938)
G.P.U.’nun uşağı Toledano

G.P.U. emir verdiğinde Toledano itaat eder. Bu, artık onun işçi sınıfı hareketi içinde oynadığı başlıca roldür. Kulağa ne kadar saçma gelse de burjuva avukat Lombardo Toledano, dürüst bir Arjantinli devrimci olan işçi Fossa’nın yüzüne sendika konferansının kapılarını kapattı. Meksika proleterlerine geriye, “Yaşasın totaliter rejim! Yaşasın führerimiz Adolf Toledano!” diye haykırmaktan başka bir şey kalmıyor.

23 Eylül’de Fossa yoldaş, Trotskiy yoldaşı ziyaret etti ve onunla yaptığı uzun görüşmede bir dizi önemli soru sordu. Aşağıda bu soruları Trotskiy yoldaşın cevaplarıyla birlikte yayımlıyoruz:

Fossa: Sizce Avrupa’daki mevcut durumun bundan sonraki seyri nasıl olacak?

Trotskiy: Diplomasi bu kez de çürük bir uzlaşmaya varmayı başarabilir. Ancak bu uzun sürmeyecektir. Savaş kaçınılmazdır ve üstelik çok yakın bir gelecekte patlak verecektir. Uluslararası krizler birbirini takip ediyor. Bu sarsıntılar yaklaşan savaşın doğum sancılarına benziyor. Her yeni sarsıntı daha şiddetli ve daha tehlikeli bir nitelik taşıyacaktır. Şu anda dünyada bu sürecin gelişimini, yani savaşın doğuşunu durdurabilecek hiçbir güç görmüyorum. Korkunç bir yeni boğazlaşma insanlığın üzerine acımasızca yaklaşmaktadır.

Elbette, uluslararası proletaryanın zamanında gerçekleştireceği devrimci eylemler, emperyalistlerin yağmacı girişimlerini felç edebilir. Ancak gerçeğin yüzüne dosdoğru bakmalıyız. Avrupa’da işçi kitlelerinin ezici çoğunluğu, İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin önderliği altındadır. Amsterdam Sendikalar Enternasyonali’nin önderleri, İkinci ve Üçüncü Enternasyonallerin politikasını bütünüyle desteklemekte ve onlarla birlikte sözde “Halk Cepheleri”ne katılmaktadır.

İspanya, Fransa ve diğer ülkelerin örneklerinde görüldüğü gibi, “Halk Cephesi” politikası, proletaryayı burjuvazinin sol kanadına tabi kılmaktan ibarettir. Ancak kapitalist ülkelerde tüm burjuvazi - sağ da “sol” da - baştan aşağı şovenizm ve emperyalizmle malûldür. “Halk Cephesi”, işçileri kendi emperyalist burjuvazileri için top yemi haline getirmeye hizmet eder. Sadece buna yarar, başka hiçbir şeye değil.

İkinci ve Üçüncü Enternasyonal ile Amsterdam Enternasyonali, şu anda proletaryanın “demokratik” emperyalizme karşı devrimci mücadelesini frenlemek ve felce uğratmakla görevli karşıdevrimci örgütlerdir. Bu Enternasyonallerin suça batmış önderlikleri devrilmediği sürece, işçiler savaşa karşı koyamayacaktır. Bu acı ama kaçınılmaz gerçektir. Bununla yüzleşmeyi bilmeli ve kendimizi yanılsamalarla ve pasifist gevezeliklerle avutmayı bırakmalıyız. Savaş kaçınılmazdır!

Fossa: Bunun İspanya'daki mücadele ve uluslararası işçi sınıfı hareketi üzerinde ne gibi etkileri olacak?

Trotskiy: Yaklaşan olayların niteliğini doğru kavrayabilmek için, öncelikle yaklaşan savaşın faşizm ile “demokrasi” arasında bir savaş olacağına dair sahte ve bütünüyle yanlış teoriyi reddetmeliyiz. Bu düşünceden daha yanlış ve daha ahmakça bir şey yoktur. Emperyalist “demokrasiler”, dünyanın her yerinde çıkar çatışmaları nedeniyle bölünmüş durumdadır. Faşist İtalya, Hitler’in zaferine olan inancını yitirirse, kolaylıkla Büyük Britanya ve Fransa ile aynı kampta yer alabilir. Yarı-faşist Polonya ise, kendisine sunulan avantajlara bağlı olarak bu kamplardan birine ya da ötekine katılabilir. Savaşın seyri içinde Fransız burjuvazisi, işçilerine boyun eğdirip onları “sonuna kadar” savaşmaya zorlamak için “demokrasi”nin yerine faşizmi geçirebilir. Faşist Fransa da “demokratik” Fransa gibi, sömürgelerini silahla savunacaktır. Yeni savaş, 1914-18 savaşından çok daha açık bir yağmacı emperyalist karakter taşıyacaktır. Emperyalistler siyasî ilkeler için değil, pazarlar, sömürgeler, hammaddeler, dünya üzerinde hegemonya ve onun zenginlikleri için savaşırlar.

Emperyalist kamplardan herhangi birinin zaferi, bütün insanlığın kesin boyunduruk altına alınması, bugünün sömürgelerine ve Latin Amerika halkları da dahil olmak üzere bütün zayıf ve geri halklara çifte zincir vurulması anlamına gelecektir. Emperyalist kamplardan herhangi birinin zaferi; kölelik, yoksulluk, sefalet ve insan kültürünün gerilemesi demektir.

Çıkış yolu nedir, diye soruyorsunuz. Şahsen, yeni bir savaşın insanlık üzerindeki yağmacı kapitalist kliklerin egemenliğine karşı uluslararası bir devrimi kışkırtacağından bir an bile kuşku duymuyorum. Savaş sırasında emperyalist “demokrasi” ile faşizm arasındaki bütün farklar ortadan kalkacaktır. Bütün ülkelerde acımasız askerî diktatörlükler hüküm sürecektir. Alman işçileri ve köylüleri de Fransızlar ve İngilizler gibi kırılıp gidecektir. Modern yıkım araçları öylesine korkunçtur ki, insanlık muhtemelen savaşa birkaç ay bile dayanamayacaktır. Umutsuzluk, öfke ve nefret, savaşan bütün ülkelerin kitlelerini ellerinde silahlarla ayaklanmaya itecektir. Dünya proletaryasının zaferi savaşa son verecek, ayrıca İspanya sorununu olduğu kadar Avrupa’nın ve dünyanın öteki bölgelerinin bütün güncel sorunlarını da çözecektir.

“Demokrasi” maskesi arkasına saklanarak proletaryayı emperyalizmin savaş arabasına zincirlemek isteyen bu işçi sınıfı “liderleri”, bugün emekçilerin en büyük düşmanları ve ona doğrudan doğruya ihanet edenlerdir. İşçilere, emekçilerin bilincini zehirleyen emperyalizmin ajanlarından nefret etmeyi ve onları hor görmeyi öğretmeliyiz; işçilere, faşizmin emperyalizmin yalnızca biçimlerinden biri olduğunu, hastalığın dış belirtilerine karşı değil, organik nedenlerine, yani kapitalizme karşı mücadele etmemiz gerektiğini açıklamalıyız.

Fossa: Meksika devriminin perspektifi nedir? Toprak ve petrol zenginliğinin kamulaştırılmasıyla bağlantılı olarak paranın değer kaybını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Trotskiy: Bu konular üzerinde yeterince ayrıntılı biçimde durmam mümkün değil. Toprağın ve doğal zenginliklerin kamulaştırılması, Meksika için ulusal savunma bakımından mutlak surette vazgeçilmez bir önlemdir. Köylülerin gündelik ihtiyaçları karşılanmadan hiçbir Latin Amerika ülkesi bağımsızlığını koruyamaz. Paranın satın alma gücünün düşmesi, Meksika’ya karşı başlamış bulunan emperyalist ablukanın sonuçlarından yalnızca biridir. Mücadelede maddî yoksunluklar kaçınılmazdır. Fedakârlık olmadan kurtuluş mümkün değildir. Emperyalistler karşısında teslim olmak, ülkenin doğal zenginliklerini yağmaya, halkı ise gerilemeye ve yok oluşa terk etmek anlamına gelir. Elbette işçi sınıfı örgütleri, hayat pahalılığındaki artışın yükünün esas olarak emekçilerin sırtına bindirilmemesini sağlamalıdır.

Fossa: Latin Amerika halklarının kurtuluş mücadelesi ve geleceğin sorunları üzerine ne söyleyebilirsiniz? Aprismo hakkında ne düşünüyorsunuz?

Trotskiy: Latin Amerika ülkelerinin her birinin yaşamını, sorduğunuz sorulara somut bir yanıt verebilecek kadar iyi bilmiyorum. Her hâlükârda benim için açık olan şudur: Bu ülkelerin iç sorunları, emperyalizme karşı eşzamanlı bir devrimci mücadele olmaksızın çözülemez. Amerika Birleşik Devletleri’nin, İngiltere’nin ve Fransa’nın ajanları (Lewis, Jouhaux, Toledano ve Stalinistler), emperyalizme karşı mücadelenin yerine faşizme karşı mücadeleyi ikame etmeye çalışıyorlar. Onların bu canice çabalarını, yakın zamanda toplanan savaş ve faşizm karşıtı kongrede gördük. Latin Amerika ülkelerinde “demokratik” emperyalizmin ajanları özellikle tehlikelidir, çünkü bunlar kitleleri faşist haydutların açık ajanlarından daha kolay kandırabilirler.

En basit ve en açık örneği ele alacağım. Brezilya’da şu anda her devrimcinin ancak nefretle bakabileceği yarı-faşist bir rejim hüküm sürüyor. Ancak, yarın İngiltere’nin Brezilya ile askerî bir çatışmaya girdiğini varsayalım. Size soruyorum: İşçi sınıfı bu çatışmada hangi tarafta yer alacaktır? Kendi adıma cevap vereyim: Bu durumda ben, “demokratik” Büyük Britanya’ya karşı “faşist” Brezilya’nın tarafında olacağım. Neden? Çünkü aralarındaki çatışmada söz konusu olan demokrasi ya da faşizm olmayacaktır. Eğer İngiltere galip gelirse, Rio de Janeiro’ya başka bir faşisti yerleştirecek ve Brezilya’ya çifte zincir vuracaktır. Eğer tersine Brezilya galip gelirse, bu ülkenin ulusal ve demokratik bilincine güçlü bir itki verecek ve Vargas diktatörlüğünün devrilmesine yol açacaktır. İngiltere’nin yenilgisi aynı zamanda Britanya emperyalizmine bir darbe indirecek ve Britanya proletaryasının devrimci hareketine ivme kazandıracaktır. Gerçekten de dünya çelişkilerini ve askerî çatışmaları faşizm ile demokrasi arasındaki mücadeleye indirgemek için insanın kafasının bomboş olması gerekir. Her türlü maskenin altında sömürücüleri, köle sahiplerini ve soyguncuları ayırt etmeyi bilmek gerekir!

Bütün Latin Amerika ülkelerinde tarım devriminin sorunları, anti-emperyalist mücadeleyle kopmaz bağlarla bağlıdır. Stalinistler bugün her ikisini de haince felce uğratmaktadır. Kremlin için Latin Amerika ülkeleri, emperyalistlerle olan pazarlıklarında yalnızca pazarlık malzemesidir. Stalin, Washington’a, Londra’ya ve Paris’e şöyle diyor: “Beni eşit bir ortak olarak tanıyın, ben de sömürgelerde ve yarı-sömürgelerdeki devrimci hareketi bastırmanıza yardım edeyim; bunun için Lombardo Toledano gibi yüzlerce ajan hizmetimdedir.” Stalinizm, kurtuluş hareketinin cüzzamı haline gelmiştir.

Aprismo’yu kesin bir yargıya varacak kadar iyi tanımıyorum. Peru’da bu partinin faaliyeti yasadışı bir karakter taşıdığından, gözlemlenmesi de zordur. APRA’nın Meksika’da Eylül ayında düzenlenen savaş ve faşizm karşıtı kongredeki temsilcileri, benim yargılayabildiğim kadarıyla, Porto Riko’dan gelen delegelerle birlikte onurlu ve doğru bir tutum aldılar. Geriye sadece, APRA’nın Stalinistlerin eline düşmemesini ummak kalıyor; çünkü bu, Peru’daki kurtuluş mücadelesini felce uğratırdı. Tam örgütsel bağımsızlık koşuluyla, belirli pratik görevler temelinde Apristalarla anlaşmaya varmanın mümkün ve arzu edilir olduğunu düşünüyorum.

Fossa: Savaşın Latin Amerika ülkeleri açısından sonuçları ne olacak?

Trotskiy: Hiç kuşkusuz her iki emperyalist kamp da Latin Amerika ülkelerini daha sonra bütünüyle köleleştirmek üzere savaşın girdabına çekmeye çalışacaktır. İçi boş “antifaşist” yaygara, yalnızca emperyalist kamplardan birinin ajanları için zemin hazırlamaktadır. Dünya savaşını hazırlıklı karşılayabilmek için, Latin Amerika’nın devrimci partileri daha şimdiden bütün emperyalist gruplaşmalara karşı uzlaşmaz bir tutum almalıdır. Latin Amerika halkları, kendilerini koruma mücadelesi temelinde birbirlerine daha sıkı kenetlenmelidir.

Savaşın ilk döneminde zayıf ülkelerin durumu çok güç olabilir. Ama geçen her ayla birlikte emperyalist kamplar gitgide zayıflayacaktır. Birbirleriyle giriştikleri ölümcül mücadele, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin başlarını kaldırmalarına imkân verecektir. Bu, elbette Latin Amerika ülkeleri için de geçerlidir; eğer kitlelerin başında gerçekten devrimci, anti-emperyalist partiler ve sendikalar yer alırsa, tam kurtuluşlarını gerçekleştirebilirler. Trajik tarihsel koşullardan hileyle, boş laflarla ve küçük yalanlarla kaçılmaz. Kitlelere gerçeği, bütün gerçeği ve gerçeğin yalnızca kendisini söylemeliyiz.

Fossa: Sizce sendikaların üstlenmesi gereken görevler ve başvurmaları gereken yöntemler nelerdir?

Trotskiy: Sendikaların proletaryayı kurtuluş mücadelesi yolunda bir araya getirebilmesi, eğitebilmesi ve harekete geçirebilmesi için, Stalinizmin totaliter yöntemlerinden arındırılması gerekir. Sendikalar, eylem disiplinine bağlı kalınması koşuluyla, bütün siyasî eğilimlerden işçilere açık olmalıdır. Sendikaları dış amaçlar için bir silaha - özellikle de Stalinist bürokrasinin ve “demokratik” emperyalizmin bir silahına - dönüştürenler, kaçınılmaz olarak işçi sınıfını böler, zayıflatır ve gericiliğin önünü açar. Sendikalar içinde tam ve dürüst bir demokrasi, ülkedeki demokrasinin en önemli koşuludur.

Son olarak, Arjantinli işçilere kardeşçe selamlarımı iletmenizi rica ediyorum. Stalinizmin temsilcilerinin benim ve dostlarım aleyhine bütün dünyaya yaydıkları iğrenç iftiralara onların bir an bile inanmadıklarından şüphem yok. Dördüncü Enternasyonal’in Stalinist bürokrasiye karşı sürdürdüğü mücadele, ezilenlerin ezenlere, sömürülenlerin sömürenlere karşı verdiği büyük tarihsel mücadelenin devamıdır. Uluslararası devrim, SSCB işçileri de dahil olmak üzere bütün ezilenleri özgürleştirecektir.

[*] Mateo Fossa (1894-1973), Arjantinli bir sendikacı ve sosyalist militandı. 1938’de Meksika’da Lev Trotskiy ile yaptığı bu söyleşiyle tanınır. Dönemin Arjantin işçi hareketi içinde yer alan Fossa, daha sonra Trotskist harekete yakınlaşmış ve Dördüncü Enternasyonal çevresiyle ilişki kurmuştur.

[**] Vicente Lombardo Toledano (1894-1968), Meksikalı sendikacı ve Stalinist siyasetçiydi. Trotskiy ve Socialist Appeal burada onu, Stalinist çizgiye sadık sendikal-politik tutumu nedeniyle eleştirmektedir.

[***] APRA (Alianza Popular Revolucionaria Americana; Amerikan Halkçı Devrimci İttifakı), 1924’te Meksika’da Víctor Raúl Haya de la Torre tarafından kurulan, anti-emperyalist ve Latin Amerika’nın birliğini hedefleyen bir siyasal harekettir. “Aprismo” ise bu hareketin ideolojik-siyasal çizgisini ifade eder. Peru siyasetinde uzun süre çok etkili olan bu akım, özellikle 1930’lardan itibaren geniş bir toplumsal taban kazanmıştır.

04 Aralık 2025

Çeviri:

Lenin ve emperyalist savaş

Lev Trotskiy, Şubat 1939

Dördüncü Enternasyonal dergisinin editörlerinin 1942 tarihli sunuş yazısından

Gezegenimiz, Lenin’in ölümünün 18. yıl dönümünde (Lenin 21 Ocak 1924’te öldü) İkinci Dünya Savaşı’nın içinde buluyor kendini.

Lenin, Birinci Dünya kıyımının ortasında, ikinci bir kıyımın kaçınılmaz olduğunu öngörmüştü. Dahası, emperyalizm varlığını sürdürdüğü sürece dünya çapındaki çatışmaların kesintisiz bir biçimde devam edeceğini söylemişti. Emperyalizm bugün yaşanmakta olan bu savaştan da sağ çıkarsa, bunun ardından bir üçüncüsü ve bir dördüncüsü de gelecektir...

Lenin, emperyalizmin süregiden egemenliği altında olayların akışını öngörmesini sağlayan aynı bilimsel yöntemle, gerçekçi bir mücadele programına -toplumun içinde bulunduğu bu açmazdan çıkabilmesini sağlayan tek programa- ulaştı.

Lenin, olgunluk dönemine Birinci Dünya Savaşı sırasında ulaştı. Emperyalist savaşlara ilişkin tahlili ve bu tahlilden çıkardığı sonuçlar, Marksizmin en büyük kazanımları arasında yer almaktadır. 1917 Ekim’inde Rus kitlelerinin zafere giden yolunu açan, emperyalizme karşı Leninist programdı. Bu zafer ise, hemen ardından birinci emperyalist dünya savaşının sona ermesiyle sonuçlandı.

Bugün, Lenin’inkinden başka hiçbir program insanlığa bir kurtuluş yolu sunmuyor.

1942 yılı için, 1914-1918 savaşından çıkarılan Leninist sonuçların Trotskiy tarafından yapılmış bu parlak özetini yayımlamaktan daha uygun düşen bir şey düşünemiyoruz. Bu metin, Lev Trotskiy tarafından 1939 yılının başlarında kaleme alındı. İngilizcede ilk kez yayımlanıyor. - Editörler (Dördüncü Enternasyonal)

* * *

Hegel üzerine yaptığı derinlemesine çalışmanın hemen ardından Lenin, emperyalizmin niteliği sorununu ele almaya başladı
Lenin, 1916’da şöyle yazmıştı: “Ezilen sınıflar arasında sevilen devrimci önderler öldükten sonra, düşmanlarının, ezilen sınıfları aldatmak için onların adlarını sahiplenmeye çalışmaları tarihte her zaman görülen bir durumdur.” Tarih, bu işlemi hiç kimseye Lenin’in kendisine yaptığı kadar acımasızca uygulamamıştır. Kremlin’in bugünkü resmî öğretisi ile Komintern’in emperyalizm ve savaş konusundaki politikaları, Lenin’in 1914’ten 1918’e uzanan savaş yıllarında vardığı ve partiyi de beraberinde taşıdığı bütün sonuçları hoyratça ayaklar altına almaktadır.

1914 Ağustos’unda savaş patlak verdiğinde ortaya çıkan ilk soru şuydu: Emperyalist ülkelerin sosyalistleri “anavatan savunusu”nu benimsemeli miydi? Konu, bireysel sosyalistlerin askerlik yükümlülüklerini yerine getirip getirmeyeceği değildi; bu konuda başka seçenek yoktu; firar devrimci bir politika değildir. Asıl mesele şuydu: Sosyalist partiler savaşı siyaseten desteklemeli mi, savaş bütçesine oy vermeli mi, hükümete karşı mücadeleden vazgeçip “anavatan savunusu” propagandası yapmalı mıydı? Lenin’in yanıtı açıktı: Hayır! Parti bunu yapmamalıydı; bunu yapmaya hakkı yoktu. Nedeni, savaşın varlığı değildi; söz konusu olan bunun gerici bir savaş, dünyayı yeniden paylaşmak isteyen köle sahipleri arasındaki bir it dalaşı olmasıydı.

Avrupa kıtasında ulus devletlerin oluşumu, yaklaşık olarak Büyük Fransız Devrimi’yle başlayıp 1870-71 Fransa-Prusya Savaşı’yla sona eren bütün bir dönemi kapsıyordu. Bu dramatik on yıllar boyunca savaşlar ağırlıklı olarak ulusal bir karaktere sahipti. Savaşlar, bu dönem boyunca son derece ilerici bir tarihsel karaktere sahip olan üretici güçlerin ve kültürün gelişimi için zorunlu olan ulus devletlerin kurulması ya da savunulması adına yürütülüyordu. Devrimciler açısından ulusal savaşlar yalnızca siyaseten desteklenebilir değildi; bunu yapmakla da yükümlüydüler.

Avrupa kapitalizmi, 1871 ile 1914 yılları arasında yalnızca ulusal devletler temelinde gelişmekle kalmadı; tekelci ya da emperyalist kapitalizme dönüşerek kendi ömrünü de tamamladı. “Emperyalizm, kapitalizmin tüm gücünü tükettikten sonra çöküşe geçtiği aşamadır.” Bu çöküşün nedeni, üretici güçlerin hem özel mülkiyetin çerçevesi hem de ulus devletin sınırları tarafından bağlanıp kısıtlanmasında yatmaktadır. Emperyalizm dünyayı bölmeye ve yeniden bölmeye yönelir. Ulusal savaşların yerini bu noktada emperyalist savaşlar alır. Bunlar tepeden tırnağa gerici bir karakter taşır ve tekelci sermayenin içinde bulunduğu çıkmazın, durgunluğun ve çürümenin bir ifadesidir.

Emperyalizmin gerici doğası

Buna rağmen dünya hâlâ son derece heterojen bir yapı sergiliyor. Gelişmiş ülkelerin zorba emperyalizmi, gezegenimizde geri kalmış ülkeler, ezilen uluslar, sömürge ve yarı-sömürge halklar var olduğu sürece yaşamını sürdürebilir. Ezilen halkların ulusal birlik ve ulusal bağımsızlık için yürüttükleri mücadele, bir yandan kendi gelişmeleri için daha elverişli koşullar yaratırken, öte yandan emperyalizme darbe indirdiği için iki kat ilericidir. İşte bu nedenle, çağdaş, emperyalist, demokratik bir cumhuriyet ile sömürge bir ülkedeki geri, barbar bir monarşi arasındaki mücadelede sosyalistler, monarşi olmasına rağmen bütünüyle ezilen ülkenin yanında, “demokrasi” olmasına rağmen ise ezen ülkenin karşısında yer alırlar.

Emperyalizm, kendi özgül amaçlarını -sömürgeleri, pazarları, hammadde kaynaklarını, nüfuz alanlarını ele geçirmeyi- “saldırganlara karşı barışı korumak”, “anavatanı savunmak”, “demokrasiyi korumak” vb. türünden sloganlarla kamufle eder. Bu fikirler baştan sona sahtedir. Her sosyalistin görevi, bunları savunmak değil; bilakis, halkın gözünde teşhir etmektir. Lenin, 1915 yılının Mart ayında şöyle yazıyordu: “İlk askerî darbeyi hangi grubun vurduğunun ya da savaşı ilk kimin ilan ettiğinin, sosyalistlerin taktiklerini belirlemede hiçbir önemi yoktur. ‘Anavatanı savunmak’, ‘düşman istilasını püskürtmek’, ‘savunma savaşı yürütmek’ vb. sözler, her iki tarafta da halkı bütünüyle aldatmaya yöneliktir.” Lenin aynı yerde şunu da açıklıyordu: “On yıllar boyunca üç haydut (İngiltere, Rusya ve Fransa’nın burjuvazileri ve hükümetleri) Almanya’yı yağmalamak üzere silahlandılar. Üç haydut, ısmarladıkları yeni bıçakları daha ele geçiremeden, iki haydudun (Almanya ve Avusturya-Macaristan) saldırıya geçmesi şaşırtıcı mıdır?”

“Emperyalizme Ölüm” - Dımitriy Moor (1919)
Savaşın nesnel tarihsel anlamı proletarya için belirleyici önemdedir: Savaşı hangi sınıf yürütüyor? Ve ne uğruna yürütüyor? Belirleyici olan budur; yoksa düşmanın her zaman halkın gözünde başarıyla bir “saldırgan” olarak resmedilmesini sağlayan diplomatik manevralar değil. Emperyalistlerin demokrasi ve kültür sloganlarına yaptıkları göndermeler de aynı ölçüde sahtedir. Lenin şöyle yazıyordu: “... Alman burjuvazisi, savaşın özgürlük ve uygarlık için, Çarlık tarafından ezilen halkları kurtarmak için yürütüldüğüne ant içerek işçi sınıfını ve emekçi kitleleri aldatmaktadır. İngiliz ve Fransız burjuvazileri ise, savaşı Alman militarizmine ve despotizmine karşı yürüttüklerine ant içerek işçi sınıfını ve emekçi kitleleri aldatmaktadır.” Şu ya da bu türden herhangi bir siyasî üstyapı, emperyalizmin gerici ekonomik temelini değiştiremez. Tersine, üstyapıyı kendine tâbi kılan bizzat bu temeldir. “Günümüzde ... hâlâ ilerici bir burjuvazi ya da ilerici bir burjuva hareket düşünmek bile abestir. Bütün burjuva demokrasileri ... tamamen gericileşmiştir. Emperyalist “demokrasi”ye ilişkin bu değerlendirme, bütün Leninist kavrayışın temel taşını oluşturur.

Emperyalist kamplar tarafından yürütülen savaş, anavatanın savunulması ya da demokrasiyi korumak için değil, dünyanın yeniden paylaşılması ve sömürgeci köleleştirme için yapıldığından, bir sosyalistin bir haydut kampını diğerine tercih etme hakkı yoktur. “Uluslararası proletarya açısından, savaşan iki devlet grubundan hangisinin yenilgisinin sosyalizm için daha az zararlı olacağını belirleme” çabası, tümüyle boşunadır. Lenin, 1914 Eylül’ünün daha ilk günlerinde, emperyalist ülkelerin her biri ve bütün gruplaşmalar için savaşın içeriğini şöyle tanımlıyordu: “Pazar uğruna ve yabancı toprakları yağmalamak için verilen mücadele; her ülkede proletaryanın devrimci hareketinin önünü kesme ve demokrasiyi ezme gayreti; tüm ülkelerin proleterlerini aldatma, bölme ve ezme dürtüsü; burjuvazinin kârı için bir ulusun ücretli kölelerini başka bir ulusun ücretli kölelerine karşı kışkırtma isteği - işte savaşın tek gerçek içeriği ve anlamı budur.” Bütün bunlar, Stalin, Dimitrov ve şürekâsının bugünkü öğretisinden ne kadar da uzak!

Stalin ve Dimitrov (Moskova -1936)
Barış için pasifistçe iç çekişlerle emperyalist savaşa karşı mücadele edilemez. “İşçi sınıfını aldatma yollarından biri de pasifizm ve soyut barış propagandasıdır. Kapitalizm altında, özellikle onun emperyalist aşamasında, savaşlar kaçınılmazdır.” Emperyalistlerin imzalayacağı bir barış, yalnızca yeni bir savaştan önceki bir soluklanma döneminden ibaret olacaktır. Gerçek barışı ancak savaşa ve savaşı üreten emperyalizme karşı yürütülen devrimci bir kitle mücadelesi sağlayabilir. “Bir dizi devrim olmaksızın, sözde demokratik barış bir orta sınıf ütopyasından başka bir şey değildir.”

Pasifizmin uyuşturucu ve zayıflatıcı yanılsamalarına karşı mücadele, Lenin’in öğretisinin en önemli öğesidir. Lenin, “kapitalizm altında apaçık bir ütopya olan silahsızlanma” talebini özellikle sert bir biçimde reddetti.

Sosyal-şovenizmin kökleri

Gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi partilerinin çoğu, savaş sırasında kendi burjuvazilerinin safına geçti. Lenin bu eğilimi sosyal-şovenizm olarak adlandırdı: lafta sosyalizm, eylemde şovenizm. Enternasyonalizme ihanet gökten düşmedi; reformist uyarlanma politikalarının kaçınılmaz bir devamı ve gelişmesi olarak ortaya çıktı. “Oportünizm ile sosyal-şovenizmin ideolojik-siyasal içeriği birdir, aynıdır: sınıf mücadelesi yerine sınıf işbirliği; kendi hükümeti zor durumdayken, bu zorlukları devrim için değerlendirmek yerine hükümeti desteklemek.”

Son savaştan hemen önceki -1909’dan 1913’e uzanan- kapitalist refah dönemi, proletaryanın üst katmanlarını emperyalizme çok sıkı bir biçimde bağladı. Emperyalist burjuvazinin sömürgelerden ve genel olarak geri kalmış ülkelerden elde ettiği süper kârların iştah kabartan kırıntıları, işçi aristokrasisi ile işçi bürokrasisinin payına düştü. Bu nedenle, onları yurtseverliğe iten şey doğrudan doğruya emperyalizmin politikalarındaki kişisel çıkarlarıydı. Bütün toplumsal ilişkileri tüm çıplaklığıyla açığa vuran savaş boyunca, “oportünistler ve şovenistler, burjuvaziyle, hükümetle ve Genelkurmay’la ittifakları sayesinde muazzam bir güç kazandılar.”

Sosyalizm içindeki ara eğilim -ve belki de en yaygın olanı- barış zamanlarında reformizm ile Marksizm arasında salınan, bir yandan kendilerini tumturaklı pasifist sözlerle gizlemeyi sürdürürken, öte yandan neredeyse istisnasız biçimde sosyal-şovenistlerin esiri hâline gelen sözde merkezdir (Kautsky vb.). Kitlelere gelince: Onlar, on yıllar boyunca bizzat kendilerinin yaratmış olduğu aygıt tarafından gafil avlandılar ve aldatıldılar. Lenin, İkinci Enternasyonal’in işçi bürokrasisini sosyolojik ve siyasal açıdan değerlendirdikten sonra yarı yolda durmadı. “Oportünistlerle birlik, işçilerin ‘kendi’ ulusal burjuvazileriyle ittifak yapmasıdır ve uluslararası devrimci işçi sınıfı saflarında bir bölünmeye işaret eder.” Buradan, enternasyonalistlerin sosyal-şovenistlerden kopmaları gerektiği sonucu çıkar. “Şu anda sosyalizmin görevlerini yerine getirmek olanaksızdır; oportünizmden…” ve merkezcilikten, “sosyalizm içindeki bu burjuva eğilimden kesin bir biçimde kopmadıkça işçilerin gerçek bir enternasyonal birliğini sağlamak da mümkün değildir.” Partinin adının bile değiştirilmesi gerekir. “Lekelenmiş ve itibarsızlaştırılmış ‘Sosyal-Demokrat’ ismini bir kenara atıp eski Marksist adı, Komünist adına geri dönmek daha iyi olmaz mı?” İkinci Enternasyonal’den kopmanın ve Üçüncüyü inşa etmenin zamanı gelmiştir.

* * *

O zamandan bu yana geçen yirmi küsur yılda ne değişti? Emperyalizm çok daha şiddet dolu ve baskıcı bir karakter kazandı. Bugün emperyalizmin en tutarlı ifadesi faşizmdir. Emperyalist demokrasiler birkaç basamak daha aşağı düştü ve doğal ve organik bir biçimde, faşizme doğru evrilmektedir. Ezilen ulusların uyanışı ve ulusal bağımsızlık arayışı keskinleştikçe, sömürgeci baskı da giderek daha katlanılmaz hâle geliyor. Başka bir deyişle, Lenin’in emperyalist savaş teorisinin temelinde yer alan tüm bu ayırt edici özellikler, bugün çok daha keskin ve çok daha belirgin bir karakter kazanmış durumdadır.

Elbette komüno-şovenistler, uluslararası proletaryanın siyasetini sözüm ona bütünüyle değiştiren SSCB’nin varlığını ileri süreceklerdir. Buna kısaca şöyle yanıt verilebilir: SSCB doğmadan önce de mücadeleleri desteklenmeyi hak eden ezilen uluslar, sömürgeler vb. mevcuttu. Eğer insan, kendi ülkesinin dışındaki devrimci ve ilerici hareketleri, kendi emperyalist burjuvazisini destekleyerek de destekleyebilecek olsaydı, o zaman sosyal-yurtseverlik politikası ilkesel olarak doğru olurdu. Bu durumda Üçüncü Enternasyonal’i kurmak için de hiçbir gerekçe kalmazdı. Bu işin bir yanı; fakat bir başka yanı daha var. SSCB bugün yirmi iki yıldır varlığını sürdürüyor. On yedi yıl boyunca Lenin’in ilkeleri yürürlükteydi. Komüno-şovenist politikalar ise yalnızca dört-beş yıl önce biçimlenmeye başladı. Dolayısıyla SSCB’nin varlığına yapılan atıf, gerçekte yalnızca sahte bir kılıftan ibarettir.

Eğer çeyrek yüzyıl önce Lenin, sosyalistlerin uygarlığı ve demokrasiyi savunma bahanesiyle kendi milliyetçi emperyalizmlerinin safına geçişini sosyal-şovenizm ve sosyal ihanet olarak damgaladıysa, Lenin’in ilkeleri açısından bugün aynı politika katbekat daha canicedir. Hayatta olsaydı Lenin’in, kapitalist uygarlığın çok daha derin bir çürüme içinde bulunduğu koşullarda İkinci Enternasyonal’in bütün safsatalarını yeniden dirilten bugünün Komintern önderlerini nasıl adlandıracağını tahmin etmek hiç de güç değil.

Burada uğursuz bir paradoks var: Komintern’in bayrağını, Kremlin oligarşisinin izlerini silmek için kirli bir paçavraya çeviren o sefil Komintern epigonları, [*] Komünist Enternasyonal’in kurucusunun öğretilerine sadık kalanlara “dönek” diyorlar. Lenin haklıydı: Egemen sınıflar büyük devrimcilere yalnızca hayattayken eziyet etmekle kalmazlar; öldükten sonra da onları görevi “kanunu ve düzeni” korumak olan ikonalara dönüştürmeye çalışarak çok daha incelikli yöntemlerle intikam alırlar. Elbette hiç kimse Lenin’in öğretilerini savunmak zorunda değildir. Ama biz, onun öğrencileri, hiç kimsenin bu öğretilerle alay etmesine ve onları tam karşıtına dönüştürmesine izin vermeyeceğiz.

[*] Trotskiy’in zaman zaman kullandığı “epigon” sözcüğünün Türkçede tam bir karşılığı yoktur. Bir yazar ya da sanatçının yeteneksiz izleyicisi, taklitçisi anlamını taşır.

Kaynak: Leon Trotsky, Lenin on Imperialism, Marxists’ Internet Archive