18 Temmuz 2026

Çeviri:

Votka, kilise ve sinema

Lev Trotskiy

Sunuş

Lev Trotskiy’in “Votka, Kilise ve Sinema” başlıklı makalesi, 12 Temmuz 1923’te Pravda gazetesinde yayımlandı ve daha sonra Gündelik Hayatın Sorunları (Problems of Everyday Life) adlı derlemede yer aldı.

1923, Sovyetler Birliği’nin ve dünya komünist hareketinin tarihinde kritik bir dönüm noktasıydı. İç savaş sona ermiş, Yeni Ekonomi Politikası (NEP) uygulanmaya başlanmıştı; fakat aynı dönemde bürokratik yozlaşmanın ilk belirtileri de belirginleşiyordu. Lenin ağır hastaydı ve fiilen siyasal yaşamdan çekilmişti. Trotskiy ise parti ve devlet aygıtı içinde giderek daha fazla güç kazanmakta olan bürokrasiye karşı mücadeleye girişiyordu. 8 Ekim 1923’te Merkez Komitesi’ne gönderdiği ve Sol Muhalefet’in kurucu belgelerinden biri sayılan mektubunda, Politbüro’nun “votka satışına dayalı bir bütçe oluşturma girişimini” “uğursuz bir semptom” olarak nitelendirecekti. “Votka, Kilise ve Sinema”, aynı yıl giderek belirginleşen bu siyasal mücadelenin kültürel cephesinde yer alan bir makaledir.

Trotskiy’in hareket noktası, çarlık düzeninden miras kalan kültürel geriliğin sosyalist inşanın önündeki en büyük engellerden biri olduğudur. Votka, kilise ve sinema onun metninde yalnızca üç ayrı toplumsal olgu değil, işçi sınıfının gündelik yaşamına ve bilincine hâkim olmak için rekabet eden üç önemli güçtür. Votka, çarlığın halkı uyuştururken devlet hazinesini doldurmasının aracıydı. “Ayyaşlar bütçesi”ne geri dönmek, sosyalist inşanın güçlüklerini aşmak yerine çarlığın en gerici yöntemlerinden birini yeniden canlandırmak anlamına gelecekti.

Kilise ise gücünü yalnızca dinsel inançtan değil, alışkanlıklardan, ritüellerden, müzikten ve gündelik hayatın tekdüzeliğini bozan toplumsal ve estetik çekiciliğinden alıyordu. Bu nedenle dinsel gericilik yalnızca eleştiri ve din karşıtı propagandayla ortadan kaldırılamazdı. Eski ritüellerin yerini daha zengin, daha çekici ve daha kültürlü yeni yaşam biçimlerinin alması gerekiyordu.

Sinema da tam bu noktada devreye girer. Trotskiy’in ifadesiyle:

İnsanları, doğanın yarattığı ve eski düzenin kısmen eğitip kısmen çarpıttığı hâlleriyle ele alıyoruz. (…) Eğlenme, oyalanma, görüp seyretme ve gülme arzusu, insan doğasının en meşru isteklerinden biridir.

Okuryazar olmayan kitlelere bile ulaşabilen, eğlendirirken eğiten ve hayal gücünü harekete geçiren sinema, meyhanenin sunduğu uyuşmaya ve kilise ritüellerinin sunduğu teselliye karşı yeni ve ilerici bir kültürel güç olabilirdi. Devlet, halkın sarhoşluğundan gelir elde etmek yerine hem kitlelerin kültürel düzeyini yükseltecek hem de gelir sağlayabilecek yaygın bir sinema ağı kurmalıydı.

Dolayısıyla burada tartışılan sorun yalnızca “kültürel” ya da ikincil bir mesele değildir. Votkaya dayalı bütçe, bürokrasinin kolay ve gerici çözümlere yönelmesini; sinemaya yatırım ise kitlelere dünyayı anlama ve değiştirme araçları sunan gerçek bir sosyalist inşayı temsil eder. Makalenin temel sorusu bugün de geçerlidir: İşçi sınıfının zihinsel ve kültürel yaşamına uyuşma, batıl inanç ve edilgenlik mi hâkim olacak; yoksa aydınlanma, kolektif kültür ve bilinçli eylem mi?

“Votka, Kilise ve Sinema”, Trotskiy’in sosyalizmi yalnızca üretim araçlarının toplumsallaştırılması olarak değil, insanın gündelik yaşamının, ihtiyaçlarının ve yeteneklerinin özgürleşmesi olarak kavrayan devrimci yaklaşımının çarpıcı örneklerinden biridir. Makale, Gündelik Hayatın Sorunları derlemesinin bütünüyle birlikte, Trotskiy’in ne ütopik ne de karamsar olan, insan malzemesini olduğu gibi kavrayıp dönüştürmeyi hedefleyen gerçekçi devrimciliğinin en yetkin ürünleri arasında yer alır.

Aşağıda yayımladığım Türkçe çeviri Yılmaz Öner’e ait. Ancak çeviride önemli anlam kaymaları, eksiklikler ve yer yer özgün metnin tezini tersine çeviren hatalar bulunduğundan, metni İngilizcesiyle baştan sona karşılaştırarak kapsamlı biçimde gözden geçirdim ve üzerinde ciddi değişiklikler yaptım.

* * *

İşçi sınıfının yaşamına yeni bir damga vuran iki büyük olgu var. Bunlardan biri sekiz saatlik iş gününün kabul edilmesi, diğeri ise votka satışının yasaklanmasıdır. Savaşın yol açtığı votka tekelinin tasfiyesi devrimden önce gerçekleşmişti. Savaşın gerektirdiği kaynaklar öylesine muazzamdı ki, bu ölçekte bir milyar ruble eksik ya da fazla olmasının pek bir farkı yoktu; çarlık da içki gelirlerini önemsiz bir meblağ sayarak gözden çıkarabildi. Devrim, votka tekelinin tasfiyesini gerçekleşmiş bir olgu olarak devraldı; bu durumu benimsedi, fakat bunu ilkesel gerekçelerle yaptı. Alkolizme karşı ülke çapında eğitim ve yasaklama yoluyla yürütülen mücadele, ancak yeni ekonomik düzenin bilinçli yaratıcısı hâline gelen işçi sınıfının iktidarı ele geçirmesiyle hak ettiği tarihsel anlamı kazanabildi. “Ayyaşlar bütçesi”nden emperyalist savaş sırasında vazgeçilmiş olması, devletin halkı içmeye teşvik ettiği sistemin ortadan kaldırılmasının devrimin sarsılmaz kazanımlarından biri olduğu temel gerçeğini değiştirmez.

Sekiz saatlik işgününe gelince, bu devrimin doğrudan bir kazanımıydı. Sekiz saatlik işgünü, başlı başına, işçinin yaşamında köklü bir değişiklik yaratarak günün üçte ikisini fabrika çalışmasından özgürleştirdi. Bu, yaşamın kökten değiştirilmesi, gelişme ve kültür, toplumsal eğitim ve benzeri şeyler için bir temel oluşturur; ama yalnızca bir temel. Ekim Devrimi’nin başlıca önemi, her bir işçinin ekonomik durumundaki iyileşmenin bir bütün olarak işçi sınıfının maddi refahını ve kültürel düzeyini kendiliğinden yükseltmesinde yatar.

“Sekiz saat çalışma, sekiz saat uyku, sekiz saat serbest zaman” der işçi hareketinin eski formülü. Bizim koşullarımızda bu formül yeni bir anlam kazanır. Sekiz saatlik çalışma süresi ne kadar verimli değerlendirilirse, sekiz saatlik uyku için o ölçüde daha iyi, daha temiz ve daha sağlıklı koşullar sağlanabilir; sekiz saatlik serbest zaman da o ölçüde daha dolu ve kültürel bakımdan daha zengin hâle gelebilir.

Bu bağlamda eğlence sorunu, kültür ve eğitim açısından çok daha büyük önem kazanır. Çocuğun karakteri oyun sırasında hem açığa çıkar hem de biçimlenir. Yetişkinin karakteri de oyun ve eğlencelerinde açıkça ortaya çıkar. Ama bütün bir sınıfın karakterinin biçimlenmesinde, bu sınıf proletarya gibi genç ve ilerlemekte olan bir sınıfsa, oyun ve eğlence önemli bir yer tutmalıdır. Fransız büyük ütopyacı reformcu Fourier, Hıristiyan çileciliğini ve doğal içgüdülerin bastırılmasını reddederek, falansterlerini -geleceğin komünlerini- insan içgüdüleriyle tutkularının doğru ve akılcı biçimde kullanılması ve birleştirilmesi ilkesi üzerine kurmuştu. Bu derin bir düşüncedir. İşçi devleti ne ruhani bir tarikat ne de bir manastırdır. İnsanları, doğanın yarattığı ve eski düzenin kısmen eğitip kısmen çarpıttığı hâlleriyle ele alıyoruz. Partimizin ve devrimci devletimizin kaldıracını işletebilmek için bu canlı insan malzemesinde bir dayanak noktası arıyoruz. Eğlenme, oyalanma, görüp seyretme ve gülme arzusu, insan doğasının en meşru isteklerinden biridir. Bu arzuyu daha yüksek bir sanatsal düzeyde karşılayabiliriz; dahası, bunu yapmak zorundayız. Aynı zamanda eğlenceyi, pedagogun vesayetinden ve bıktırıcı ahlakçılık alışkanlığından kurtarılmış bir kolektif eğitim silahına dönüştürmeliyiz.

Bu bakımdan en önemli ve diğerlerinin hepsinden üstün silah, bugün için sinemadır. Görüntüye dayanan bu şaşırtıcı yenilik, daha önce benzeri görülmemiş bir hız ve başarıyla insan yaşamına nüfuz etti. Kapitalist kentlerin gündelik yaşamında sinema, hamam, birahane, kilise ve övgüye değer olsun olmasın öteki vazgeçilmez kurumlar gibi yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline gelmiştir. Sinema tutkusunun kökünde oyalanma, yeni ve olağandışı şeyler görme, kendi talihsizlikleri karşısında değil, başkalarının talihsizlikleri karşısında gülüp ağlama arzusu yatar. Sinema bu ihtiyaçları son derece dolaysız, görsel, renkli ve canlı bir biçimde karşılar; üstelik seyirciden hiçbir şey talep etmez, onun okuryazar olmasını bile gerektirmez. Bu yüzden seyirci, izlenimlerin ve duyguların bu tükenmez kaynağına minnet dolu bir sevgi besler. Bu, sosyalist eğitim enerjimizi seferber edebileceğimiz yalnızca bir nokta değil, koca bir meydandır.

Şimdiye kadar, yani neredeyse altı yıl boyunca, sinemayı hâlâ ele geçirememiş olmamız ne kadar yavaş ve eğitimsiz, hatta açık konuşmak gerekirse ne kadar aptal olduğumuzu gösteriyor. Kullanılmak için âdeta haykıran bu silah, propagandanın en iyi aracıdır: teknik propaganda, eğitsel propaganda, sanayi propagandası, alkol karşıtı propaganda, hijyen propagandası, siyasal propaganda; kısacası, dilediğiniz her türlü propaganda. Üstelik bu propaganda herkesçe erişilebilir, çekicidir, belleğe kazınır ve bir gelir kaynağı hâline de getirilebilir.

Sinema, insanları kendine çekme ve eğlendirme bakımından daha şimdiden birahane ve meyhanelerle rekabet ediyor. Bugün New York’ta ya da Paris’te sinemaların mı, meyhanelerin mi daha çok olduğunu ve bu iki işletme türünden hangisinin daha fazla gelir getirdiğini bilmiyorum. Ama her şeyden önce şu açıktır: Sinema, sekiz saatlik serbest zamanın nasıl doldurulacağı konusunda meyhaneyle rekabet etmektedir. Bu eşsiz silahı ele geçirebilir miyiz? Neden olmasın? Çarlık hükümeti birkaç yıl içinde sıkı örülmüş bir devlet meyhaneleri ağı kurmuştu. Bu işletme ağı yılda yaklaşık bir milyar altın ruble gelir sağlıyordu. İşçi hükümeti neden bir devlet sinemaları ağı kurmasın? Bu eğlence ve eğitim aygıtı giderek ulusal yaşamın ayrılmaz bir parçası hâline getirilebilir. Alkolizmle mücadelede kullanılırken aynı zamanda gelir getiren bir işletmeye de dönüştürülebilir. Bu yapılabilir mi? Neden olmasın? Elbette kolay değildir. Ama her hâlükârda böyle bir girişim, sözgelimi votka tekelini yeniden kurmaya çalışmaktan çok daha doğal ve işçi devletinin örgütleyici gücü ve yetenekleriyle çok daha uyumlu olurdu.

Sinema yalnızca meyhaneyle değil, kiliseyle de rekabet ediyor. Kilisenin sosyalist devletten ayrılmasının yarattığı boşluğu, sosyalist devlet ile sinemayı kaynaştırarak doldurursak, bu rekabet kilise için ölümcül hâle gelebilir.

Rus işçi kitleleri arasında dindarlık hemen hemen yoktur. Aslında hiçbir zaman da var olmamıştır. Ortodoks Kilisesi gündelik bir alışkanlık ve bir devlet kurumuydu. Kitlelerin bilincine hiçbir zaman derinlemesine nüfuz edemediği gibi, dogmalarını ve kanonlarını halkın iç dünyasındaki duygularla da kaynaştıramadı. Bunun nedeni de aynıdır: Kilisesi de dâhil olmak üzere eski Rusya’nın kültürel geriliği. Bu nedenle Rus işçisi kültüre uyandığında, kiliseyle yalnızca alışkanlığa dayanan bütünüyle dışsal bağından kolayca kurtulur. Köylü için bu kuşkusuz daha zordur. Ama bunun nedeni köylünün kilise öğretisini daha derinden ve daha içtenlikle benimsemiş olması değildir -elbette böyle bir şey hiçbir zaman söz konusu olmamıştır-; asıl neden, köylü yaşamının ataleti ve tekdüzeliğinin kilise uygulamalarının ataleti ve tekdüzeliğiyle sıkı sıkıya iç içe geçmiş olmasıdır.

İşçilerin kiliseyle bağı -burada parti üyesi olmayan geniş işçi kitlesinden söz ediyorum- çoğunlukla alışkanlığın, özellikle de kadınların alışkanlıklarının ince ipliğine tutunur. Evlerde ikonalar hâlâ asılıdır; çünkü öteden beri oradadırlar. İkonalar duvarları süsler; onlar olmasa duvarlar çıplak kalır ve insanlar buna alışık değildir. İşçi yeni ikonalar almak zahmetine girmez ama eskilerini atacak iradeyi de kendinde bulamaz. Bahar bayramı Paskalya çöreği olmadan nasıl kutlanabilir? Paskalya çöreğinin de papaz tarafından kutsanması gerekir; yoksa ne anlamı kalır?

İnsanlar kiliseye dindar oldukları için gitmezler. Kilise parlak biçimde aydınlatılmıştır; en güzel giysilerini giymiş kadın ve erkeklerle doludur; ilahiler güzeldir. Bunlar fabrikanın, ailenin ya da sıradan sokak yaşamının sunmadığı bir dizi toplumsal-estetik çekiciliktir. İnanç yoktur ya da hemen hemen yoktur. Her durumda ruhban sınıfına saygı da ayinlerin büyüsel gücüne inanç da yoktur. Fakat bütün bunlardan kopabilecek etkin bir irade de yoktur. Oyalanma, haz ve eğlence unsurları kilise ayinlerinde büyük rol oynar. Kilise, teatral yöntemlerle görme ve koku alma duyularına -tütsü aracılığıyla-, bunlar üzerinden de hayal gücüne etki eder. İnsanın seyirlik olana, alışılmadık ve çarpıcı şeyler görüp işitmeye, yaşamın sıradan tekdüzeliğine ara vermeye duyduğu istek güçlüdür ve kökü kazınamaz; erken çocukluktan ileri yaşlılığa kadar sürer.

Geniş halk kitlelerini ayinlerden ve alışkanlık hâline gelmiş kilise bağlılığından kurtarmak için yalnızca din karşıtı propaganda yeterli değildir. Elbette bu propaganda gereklidir; fakat doğrudan pratik etkisi, ruhen daha cesur küçük bir azınlıkla sınırlıdır. Halkın büyük çoğunluğu din karşıtı propagandadan etkilenmez; ama bunun nedeni dinle manevi bağlarının çok derin olması değildir. Tam tersine, ortada hiçbir manevi bağ yoktur. Yalnızca biçimsiz, atıl ve mekanik, bilinç süzgecinden geçmemiş bir ilişki vardır. Bu ilişki, fırsat çıktığında bir alaya ya da gösterişli bir törene katılmaktan, ilahileri dinlemekten veya ellerini sallamaktan kaçınmayan sokak seyircisinin ilişkisine benzer.

Bilincin üzerine atıl bir yük gibi çöken anlamsız ritüel, yalnızca eleştiriyle ortadan kaldırılamaz; onun yerini yeni yaşam biçimleri, yeni eğlenceler, yeni ve daha kültürlü tiyatro biçimleri alabilir. Burada da akla doğal olarak tiyatronun en güçlü -çünkü en demokratik- aracı olan sinema gelir. Sırmalı ayin giysilerine bürünmüş bir ruhban sınıfına ihtiyaç duymayan sinema, beyaz perdede, bin yıllık deneyimle bilgeleşmiş en zengin kilisenin, caminin ya da sinagogun sunabileceğinden daha etkileyici seyirlik görüntüler sergiler. Kilisede yalnızca tek bir dram sahnelenir; yıldan yıla hep aynı dram. Oysa hemen yanı başındaki sinemada paganların, Yahudilerin ve Hıristiyanların bahar bayramları, ritüelleri arasındaki benzerliklerle birlikte tarihsel sıraları içinde gösterilir. Sinema eğlendirir, eğitir, görüntüleriyle hayal gücü üzerinde güçlü bir etki yaratır ve insanı kilise kapısından içeri girme ihtiyacından kurtarır. Sinema yalnızca meyhanenin değil, kilisenin de güçlü bir rakibidir. İşte ne pahasına olursa olsun ele geçirmemiz gereken araç budur!

Kaynak: Leon Trotsky, Problems of Daily Life and Other Writings on Culture & Science, Monad Press, New York, 1973, pp. 31-35. Lev Troçki, Gündelik Hayatın Sorunları - Bilim ve Kültür Üzerine Diğer Yazılar, çev. Yılmaz Öner, Yazın Yayıncılık, İstanbul, 2000, s. 34-38.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder