30 Ocak 2026

Avro-komünist “çözüm”

İtalyan Komünist Partisi'nin önderi Enrico Berlinguer (ortada solda) ve hemen sağında PCF'nin önderi Georges Marchais. (3 Haziran 1976)
Üç gün önce bu blogda yayımladığım Anatoliy Çernyayev’in 1973 günlüğünden (3): Georges Marchais’nin ‘demokratik meydan okuması’ başlıklı yazıda, Fransız Komünist Partisi’nin (PCF) 1970’lerde “demokratikleşme” kılığında sosyal demokratlaşmanın yolunu tutuşunu ve Batı Avrupa’daki en güçlü komünist partilerinden birinin geçirdiği bu dönüşümün Sovyet bürokrasisinin üst katmanlarında nasıl algılandığını, Çernyayev’in 1973 yılına ait günlüğüne düştüğü notlardan yola çıkarak ele almıştım.

Bu yazı ise PCF’nin ve diğer Avro-komünist partilerin 50 yılı aşkın bir süre önce içine girdikleri bu dönüşüm sürecinin karakterini daha genel ve teorik bir düzlemde ele almayı amaçlıyor.

İtalya doğumlu Alman siyaset bilimci Johannes Agnoli (1925-2003), 1980 yılında Ernest Mandel’le (1923-1995) uzun bir söyleşi yaptı ve bu söyleşi aynı yıl kitap olarak yayımlandı. [*] Söyleşinin başlarında konu “kapitalizmden sosyalizme geçişe” ve “proletarya diktatörlüğüne” gelince, Mandel şu tespitleri yapar:

Marx ile Lenin’e göre, kapitalizmden sosyalizme sıçrayış, şunlar olmadan olanaksızdır:

1. Burjuva devletinin, Marx’ın Paris Komününü değerlendirirken kullandığı deyimle eski devlet makinesinin parçalanması;

2. proletarya diktatörlüğü, yani geçiş döneminde bir işçi devletinin inşası ve

3. bu devletin özel türde bir devlet, ortaya çıktığı andan itibaren körelmeye başlaması gereken ve sınıfsız sosyalist toplumda körelmiş olan bir devlet olduğunun anlaşılması.

Üç öğe bunlar. Marx anarşist değildi; Marx, bir adımda kapitalizmden, devletin bulunmadığı bir topluma geçilebileceğine inanmazdı. Yani proletarya diktatörlüğünün, işçi devletinin savunucusuydu. Ama o, bu devletin özel işlevini, özel biçimini, halkın çoğunluğunun ezilmesine hizmet etmesine artık izin verilemeyecek bir araçla karşı karşıya olmamızda yatan ters yüz oluşu anlamıştı. Doğu Blokunda olsun, ya SSCB’deki, ya Çin Halk Cumhuriyeti’ndeki, ya da her ikisindeki tarihî gelişmeye hâlâ şu veya bu şekilde sahip çıkmakta olan parti ve akımlarda olsun tanık olduğumuz şey, bu diyalektiğin anlaşılmayışıdır. Bir kısmında –bu, sözüm ona “Avrupa komünistleri” için geçerli– gördüğümüz, burjuva devlet aygıtının parçalanması zorunluluğunu yadsıma manevrasıyla zorluktan sıyrılmaya çalışmaları. Öbürlerine –bu daha Stalinci ya da yeni Stalinci parti ve akımlar için geçerli– söz konusu olan ise, yürüyen bir süreç olarak proletarya diktatörlüğü, bir işçi devletinin inşası ve şûralar iktidarı, yani devletin körelmesinin başlangıcı ile iktidarın fiilen geniş kitleler eliyle yürütülmesi arasındaki bağlaşımın yadsınmasıdır. (Ernest Mandel, Çağdaş Toplum ve Marksizm, Görüşen: J. Agnoli, çev.: Nail Satlıgan, Kardelen Yayınları, İstanbul, 1993, s. 16.)

Marx ve Lenin’in devlet üzerine tahlilleri, Mandel’in sıraladığı bu üç öğeyi diyalektik bir bütün olarak görür. Ne var ki, ayrıcalıklı bir bürokratik kastın iktidarı elinde tuttuğu sözde “sosyalist” ülkelerde, proletarya diktatörlüğü ile devletin körelmesi arasındaki bu diyalektik bağ tamamen koparılmıştır. İşçi devleti, geçici ve kendini aşması gereken bir araç olmaktan çıkarılıp, kalıcı ve kendi başına meşrulaştırılan -ve hatta kutsallaştırılan- bir iktidar aygıtına dönüştürülmüştür. Bu durumda proletarya diktatörlüğü yozlaşarak, sınıfsız topluma doğru ilerleyen bir sürecin dinamosu olmaktan çıkmış; işçi sınıfına ve diğer emekçi kesimlere hükmeden, üzerlerinde baskı kuran yeni bir devlet biçimi hâline gelmiştir.

Burada şunu eklemek gerekir: İşçi sınıfının iktidarı altında devletin körelmesi hedefi ancak ve ancak dünya devrimi perspektifiyle güvence altına alınabilir. Dolayısıyla, “tek ülkede sosyalizm” teorisinin ve programının benimsenmesiyle, Mandel’in sıralamasındaki üçüncü öğeye sırt çevrilmesi süreci el ele gitmiştir.

Mandel’in dikkat çektiği bir diğer önemli nokta şudur: Bürokratik kastın maddi çıkarları doğrultusunda bu diyalektiğin inkâr edilmesi, yalnızca SSCB ve Doğu Bloku’ndaki bürokratik rejimlerin içsel bir sorunu olarak kalmamış, Batı Avrupa’daki -ve elbette dünyanın başka köşelerindeki- komünist partileri de derinden etkilemiştir. SSCB’de, Çin’de ve Doğu Avrupa’da ortaya çıkan polis devleti uygulamaları ve devlet terörü, Batı’daki komünist partilerin kabaca 1930-1970 yılları arasında izledikleri siyasal çizgiyi savunmalarını giderek zorlaştırmıştır.

Santiago Carrillo (1977)
Bu baskı altında Batı Avrupa’daki Stalinist partilerin bir bölümünün geliştirebildikleri "çözüm" ise özünde bir siyasal kaçış manevrasıdır. “Avro-komünist” olarak anılan bu partiler, proletarya diktatörlüğü ile devletin körelmesi arasındaki bağı yeniden kurmak yerine -dünya devrimi perspektifini 1920’li yılların ikinci yarısında terk ettikleri için bunu yapmaları olanaksızdı-, sorunu burjuva devlet aygıtının parçalanması zorunluluğunu reddederek aşmaya çalıştılar. Böylece proletarya diktatörlüğü kavramı terk edildi; burjuva devletinin parlamenter yollarla “demokratikleştirilebileceği” fikri merkeze alındı. Örneğin, eski İspanyol Komünist Partisi Genel Sekreteri Santiago Jose Carrillo Solares amaçlarının "kapitalist devlet aygıtını zorla kökten yok etmeye gerek kalmadan onu demokratikleştirmek" olduğunu söylecekti.

Özetle, Avro-komünizm, Ernest Mandel’in de işaret ettiği gibi, Stalinizmin yarattığı tarihsel ve siyasal krize verilen teorik olarak geri, kapitalist altyapıya ve onun üstyapı kurumlarına uyumu esas alan anti-Marksist bir yanıttı. “Demokratikleşme” kılığında sosyal demokratlaşmanın yolunu tutmayı öngörüyordu ve bu anlamda Stalinizmin bir ürünüydü.

[*] Kitabın özgün başlığı Ein Gespräch über Dogmen, Orthodoxie und die Häresie der Realität [Açık Marksizm: Dogmalar, Ortodoksluk ve Gerçekliğin Kural Tanımazlığı üzerine Bir Konuşma] (Ernest Mandel ve Johannes Agnoli, Frankfurt, Campus Verlag, 1980.) Kardelen Yayınları 1993'te kitabı Nail Satlıgan'ın çevirisiyle, başlığını Çağdaş Toplum ve Marksizm olarak değiştirerek yayımladı.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder