23 Ocak 2026

Çernobil’den önce

Çernobil nükleer enerji santrali
Çernobil faciası (Nisan 1986), hiç kuşkusuz 20. yüzyılın en büyük teknolojik ve çevresel felaketlerinden biridir. Bu facia aynı zamanda Sovyetler Birliği’ndeki Stalinist rejimin, yalnızca kendi sınırları içinde değil, radyoaktif yayılmadan etkilenen tüm ülkelerin işçi sınıfına ve diğer emekçi halk kesimlerine karşı işlediği en ağır suçlardan biriydi. Bu nedenle Çernobil’i yalnızca bir “nükleer kaza” olarak görmek, meseleyi eksik bırakmak anlamına gelir.

2019 yılında yayımlanan HBO-Sky UK ortak yapımı Chernobyl mini dizisinde çarpıcı biçimde gösterildiği gibi, Çernobil’deki patlamadan sonra sıradan insan hayatına zerre kadar değer vermeyen kibirli bürokratlar bir yandan zorbalık ve umursamazlık arasında gidip gelirken, öte yandan büyük ölçüde kendi eserleri olan bu felaketle baş etmeye çalıştılar. Dizide son derece isabetli bir biçimde sergilendiği üzere, yaşanan yıkım yalnızca teknik bir arızadan değil, bizzat sistemin kendisinden kaynaklanıyordu. (Eleştirilecek yanları olmakla birlikte, bu diziyi henüz izlememiş olan herkese tavsiye ederim.)

Sosyalistlerin “görmediği” felaket

Ne var ki Türkiye’de sosyalist/komünist olduğunu iddia eden çevrelerin Sovyetler Birliği üzerine yaptıkları tahlillerde, Stalinist rejimin niteliği ve yaşadığı derin kriz hakkında çok şey anlatan Çernobil faciası üzerinde nedense pek durulmaz. Daha da önemlisi, Sovyetler Birliği’nde “ilk büyük nükleer felaket”in Çernobil’den çok daha önce, 1949 yılında yaşandığı ve bu felaketin on yıllar boyunca “başarıyla” gizlendiği neredeyse hiç gündeme gelmez.

Bu durum aklıma şu soruları getiriyor: Çernobil gibi dünyanın geniş bir kesimini etkilemiş -ve sürmekte olan Rusya-Ukrayna/NATO savaşı nedeniyle bugün bile tehdit etmeyi sürdüren- bir felaketin “öncülü” nasıl olur da sosyalistler tarafından bu kadar az bilinir? Stalinist rejimin maliyetleri düşük tutma, olup bitenleri gizleme, inkâr etme ve insan hayatını hiçe sayma yoluyla büyük katliamlara kapı araladığı bu felaketler neden sosyalistler arasında yeterince gündeme gelmez ve tartışılmaz?

1949’da ne oldu?

Çelyabinsk-40 (bugünkü adıyla Ozersk), Sovyetler Birliği’nin atom bombası programı için kurduğu, haritalarda bile yer almayan “kapalı şehirlerden” biriydi. Buradaki Mayak tesisi temel olarak iki amaç için çalışıyordu: nükleer silahlar için plütonyum üretimi ve yakıtın yeniden işlenmesi (reprocessing).

Mayak’taki ilk ciddi kriz Ocak 1949’da yaşandı. Bu olayın bir “radyolojik felaket” boyutuna ulaşması, teknik bir aksaklıktan ziyade Sovyet atom projesinin başındaki bürokratların -bürokratik planlamanın yol açtığı türlü sorunların ve aceleciliğin etkisiyle- aldıkları caniyane bir kararın sonucuydu.

Nükleer felaketler her zaman tek bir patlama anına (ya da bir dizi patlamaya) indirgenemez. Bazı felaketler bir “an” değil, yıllara yayılan sinsi bir sürecin ürünü olabilir. Mayak örneğinde mesele, atık yönetiminde en ucuz ve en hızlı yolun seçilerek sıvı radyoaktif atıkların doğrudan Teça Nehri sistemine boşaltılmasıydı. Bu uygulamayla radyoaktif kirlilik nehir üzerinden geniş bir alana yayılmış; nehir kıyısındaki yerleşim alanlarında yaşayanlar yıllarca içme suyu ve tarım yoluyla kronik radyasyona maruz bırakılmıştır.

Teça Nehri dünyanın en radyoaktif nehriydi
Burada karşımızda bir “kaza”dan çok, insan yaşamını hiçe sayan caniyane bir politika var. Daha sonra atıklar nehir yerine Karaçay Gölü’ne yönlendirilmiş, ancak bu göl de zamanla dünyanın en kirli ve zehirli noktalarından birine dönüşmüştür. Nitekim 1967’deki bir kuraklığın ardından göl tabanındaki radyoaktif tortular rüzgârla çevreye yayılmıştır. Stalinist bürokrasinin aldığı bu kararların bedelini, radyasyonun etkisinden habersiz çalıştırılan işçiler, mahkûmlar, askerler, her yaştan tüm bölge halkı ve diğer canlılar çok ağır bir biçimde ödemiştir.

Sovyetler Birliği’nde 1949’da Stalin döneminde başlayan bu sistematik radyoaktif yıkım on yıllarca hem dünya kamuoyundan hem de Sovyet halkından gizlendi. Dünya bu felaketten ilk kez 1976 yılında, sürgündeki muhalif Sovyet biyolog Jores Medvedev’in (1925-2018) ifşaatlarıyla haberdar oldu. Sovyet rejimi ise gerçeği ancak “terminal döneme” girdiği sırada, 1989 yılında resmen kabul etti.

1957 Kiştim felaketi

Kiştim
Mayak denince akla çoğu zaman 1957 Kiştim felaketi gelir. Bu olay, yüksek seviyeli radyoaktif atık tankının patlamasıyla yaşanmış ve Uluslararası Nükleer Olay Ölçeği’ne (INES) göre 6. seviye bir felaket olarak tarihe geçmiştir. Ancak 1957’nin gölgesinde kalan gerçek şudur: Teça Nehri’ne deşarjlar 1957’den çok önce başlamıştı. Yani dramatik bir patlama olmadan da sessiz ve sinsi bir çevresel yıkım süreci zaten yaşanıyordu.

“Çernobil’den daha fazla kurban mı?”

Bazı kaynaklar, Mayak/Teça felaketinin uzun vadeli kurban sayısının Çernobil’den bile fazla olabileceğini öne sürüyor. Oysa bu iki felaket arasında önemli farklılıklar var. Çernobil, patlamayla yaşanan ve dünyadan ve Sovyet halkından çok uzun süre gizlenemeyen tek seferlik büyük bir şoktu. Mayak’ta yaşananlar ise “normal hayatın içine sinsice sızan” ve on yıllarca süren kronik bir radyoaktif kuşatma niteliğindeydi. Bu süreçte, özellikle radyasyonun etkilerini bilmeden tasfiye işlerinde kullanılan askerler ve mahkûmlar, bürokratik aygıtın gözünde sadece birer “sarf malzemesiydi”.

Özetle, kurban sayılarını karşılaştırarak hangi felaketin daha çok can aldığı konusunda kesin bir hükme varmak kolay değildir; çünkü Çernobil’in uzun vadeli ölüm ve hastalık bilançosu bile kullanılan yöntemlere göre önemli farklılıklar göstermektedir. Teça/Mayak’ta ise maruziyet çok uzun yıllara yayıldığı için “kaç kişi öldü?” sorusunu net biçimde cevaplamak daha da güçtür.

Ancak şu çok açıktır: Mayak’ta maruziyetin on yıllara yayılması, toplumsal tahribatı daha sinsi, daha kalıcı ve daha geniş bir zemine yayılmış hale getirmiştir. Mayak örneği, Stalinist bürokrasinin kendi çıkarları doğrultusunda belirlediği “stratejik hedefler” uğruna doğal çevreyle birlikte işçi sınıfını, köylüleri ve diğer emekçi kesimleri gözden çıkarabildiğini; verileri -ya da dilerseniz işlediği suçların delillerini- onlarca yıl gizleyebildiğini gösteriyor. Çernobil’in dünyada büyük bir yankı uyandırmasının nedeni, radyoaktif bulutların Avrupa’ya ulaşmasıyla facianın artık “gizlenemez” hâle gelmiş olmasıydı. Oysa Mayak gibi kapalı şehirlerde yaşananlar, dış dünyadan yalıtılmış olmaları sayesinde uzun yıllar pervasızca sürdürülebildi.

Aynı zamanda bkz.: 

Sovyet Stalinizmi ve gizlilik: Gorbaçov’un ifşaatı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder