08 Ocak 2026

Çeviri:

Venezuela ve petrol

Michael Roberts

Michael Roberts’ın blogu yeniden yayında. WordPress’in bu yanlış uygulamadan geri adım atmış olması sevindirici. Bu sayede, aşağıda yer alan çeviriyi artık makalenin orijinalinde bulunan tablo ve grafiklerle birlikte, ayrıca İngilizce aslına doğrudan bağlantı vererek eksiksiz biçimde yayımlayabiliyorum.

Bununla birlikte, bu gelişme dijital alanda sansür ve keyfî müdahalelerin sona erdiği anlamına gelmiyor. Aksine, internette ifade özgürlüğünü hedef alan uygulamaların giderek yaygınlaştığına dair çok sayıda örnekle karşı karşıyayız. Büyük dijital platformların hangi içeriklerin dolaşımda kalacağına fiilen karar verdiği bu ortamda, eleştirel ve muhalif seslerin susturulması riski hâlâ son derece güncel.

* * *

ABD’nin Venezuela’ya yönelik askeri saldırılarının ve ülkenin Cumhurbaşkanı Nicolas Maduro’nun kaçırılmasının üzerinden birkaç saat geçmişti ki Başkan Trump, “dev ABD petrol şirketlerinin ülkeye girip milyarlarca dolar harcayarak ağır şekilde tahrip olmuş altyapıyı onaracaklarını ve ülke için para kazanmaya başlayacaklarını” ilan etti. Trump, Maduro’ya yönelik saldırının ve kaçırılmasının temel nedenlerinden birinin, Venezuela’nın devasa petrol rezervlerini -Trump’ın ifadesiyle “bizim petrolümüzü”- ABD’nin kontrolü altına almak olduğunu gizlemedi.

Dünya genelinde kanıtlanmış ham petrol rezervleri (2023). Venezuela, Suudi Arabistan ve Kanada’yı geride bırakarak en büyük rezervlere sahip ülke olarak öne çıkıyor.
Merkezi Londra’da bulunan Enerji Enstitüsü’ne göre Venezuela, yaklaşık 303 milyar varil (yani küresel rezervlerin %17’si) petrol ile OPEC+ lideri Suudi Arabistan’ı geride bırakarak dünyanın en büyük petrol rezervlerine sahip ülke konumunda. Ancak bu devasa rezervlere rağmen ülkenin ham petrol üretimi, kapasitesinin çok altında kalmayı sürdürüyor. 1970’lerde günde 3,5 milyon varil ile zirveye ulaşan üretim (küresel üretimin %7’sinden fazlası), 2010’larda günde 2 milyon varilin altına düştü ve geçen yıl ortalama olarak yalnızca günde 1,1 milyon varil düzeyinde gerçekleşti.
ABD’nin Venezuela’dan petrol ithalatının seyri. Chávez’in iktidara gelişiyle artan ithalat, 2000’lerin ortasından itibaren düşüşe geçiyor; Trump dönemindeki yaptırımlarla birlikte sert biçimde geriliyor.
2000’li yıllarda yaşanan sözde kaya gazı devrimi sayesinde ABD, şu anda dünyanın en büyük petrol üreticisi konumunda. Ancak bu durum, arzın küresel talep artışını aşmasıyla birlikte dünyanın giderek petrole boğulması anlamına geliyor. Talep artışı ise, çoğu büyük ekonomide çok yavaş artış gösteren ekonomik büyüme ile enerji üretiminde yenilenebilir kaynaklara kademeli geçiş nedeniyle yavaşlıyor. Nitekim Venezuela’ya yönelik saldırı sırasında, referans Brent ham petrolünün fiyatı varil başına yaklaşık 60 dolar ile son beş yılın en düşük seviyelerine yakındı.
Ham petrol (WTI) fiyatlarının son yıllardaki seyri. 2022’deki sert yükselişin ardından fiyatlar kademeli bir düşüş trendine giriyor.
Trump, küresel petrol devlerine şu anda Venezuela’yı yönettiğini ve bu ülkeye yatırım yaparak “yığınla para” kazanabileceklerini söylüyor olabilir; ancak petrol şirketleri bundan o kadar da emin olmayabilir. Eski Chevron yöneticisi Ali Moshiri, Venezuela’daki birçok varlığı devralmak üzere 2 milyar dolarlık bir fon toplamak için girişimde bulunuyor. Ancak bu bir kumar ve Chevron gibi -hâlihazırda Venezuela’da petrol sondajı ve üretimi için ABD’den lisans almış- şirketler bu işe o kadar da hevesli görünmeyebilir.

Venezuela’nın petrol üretimini yeniden canlandırmanın maliyeti, sektörün sondaj altyapısının harap durumda olması ve çıkarılan petrolün “ağır” nitelikte bulunması nedeniyle ucuza mal olmayacaktır. Bu ekstra ağır petrolün çıkarılması, nispeten kısa ömürlü çok sayıda kuyu açılmasını gerektiriyor -bu süreç ABD’deki kaya petrolü üretimine oldukça benziyor- ve ardından da ortaya çıkan çamurun daha hafif petrol ya da nafta ile karıştırılması gerekiyor; böylece petrol, ihraç edilip rafine edilmeden önce boru hatlarından akabilir hâle geliyor. “Ağır” petrolün üretimi, pazarlanabilir hâle getirilebilmesi için buhar enjeksiyonu ve daha hafif ham petrollerle harmanlama gibi ileri teknikler gerektirir. Ayrıca ülkenin rezervleri, büyük ölçüde ülkenin doğusunda yer alan ve yaklaşık 55.000 kilometrekareye (21.235 mil kare) yayılan geniş ve uzak bir bölge olan Orinoco Kuşağı’nda yoğunlaşmıştır.

Dahası, petrol arz fazlası, yeni arama ve çıkarma faaliyetlerinin kârlılığını da şimdiden olumsuz etkilemeye başladı. ABD kaya petrolü sektörünün 2010’lar boyunca biriken zararı yarım trilyon dolara yaklaştı. Her şey, Amerikan kaya petrolü için varil başına ortalama 60 dolar olarak tahmin edilen “başa-baş fiyatına” bağlı. Tüm bunlar, küresel petrol arzının talebe kıyasla daha hızlı arttığı bir arka planda yaşanıyor. Uluslararası Enerji Ajansı, 2025 yılında küresel arzın günde 3 milyon varil, 2026 yılında ise ilave 2,4 milyon varil artacağını öngörürken; talebin 2025’te yalnızca 830 bin varil, 2026’da ise 860 bin varil artacağını tahmin ediyor. Rystad Energy’den Jorge León’a göre, 2030’ların başında üretimin yaklaşık iki katına çıkarılarak günde 2 milyon varile ulaşmasının maliyeti 115 milyar doları bulacak -bu da ExxonMobil ile Chevron’un geçen yılki toplam sermaye harcamalarının yaklaşık üç katına denk geliyor. Peki Exxon ve Chevron, özellikle bu tür “ağır” petrolün referans fiyatın altında satılması gerekeceği düşünüldüğünde, mevcut küresel petrol arz–talep dengesinde bu yatırımı kârlı hâle getirebilir mi?

Ancak Trump’ın Venezuela’ya yönelik hamlesinin arkasında başka faktörler de bulunuyor. Yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi bunu açıkça ortaya koyuyor: 1820’lere tarihlenen Monroe Doktrini, adeta steroide bağlanmış hâliyle geri dönmüş durumda. O dönemde Başkan Monroe, Avrupa devletlerinin Latin Amerika’ya müdahale etmemesi ya da bu bölgeyi kontrol etmeye kalkışmaması gerektiğini ilan etmişti; zira burası artık Amerika Birleşik Devletleri’nin “etki alanı” olarak görülüyordu. Bugün ise Trump yönetimi altında küreselleşme, yerini “Amerika’yı Yeniden Büyük Yapmak” sloganına bırakmış; Latin Amerika, kesin biçimde yeniden ABD emperyalizminin arka bahçesi olarak konumlandırılmıştır. Bu da hiçbir ülkenin ABD politikalarına ve çıkarlarına direnmesine izin verilmeyeceği anlamına geliyor. ABD’nin hem kaynakları ayrıcalıklı biçimde kullanabilmesi hem de bu kaynaklara rakiplerinin erişimini engelleyebilmesi için bölgede “dost rejimlerin” kurulması gerekiyor. Bu strateji, bölgede Çin’in artan etkisi ve yatırımlarının bloke edilmesini de zorunlu kılıyor. Oxford Enerji Araştırmaları Enstitüsü’ne göre, 2025 yılında Çin’in günlük 11,3 milyon varillik petrol ithalatının yalnızca 300.000 varili Venezuela’dan geliyordu; buna karşın Çin Halk Cumhuriyeti’ne bağlı şirketler, Venezuela’nın petrol sondaj sektöründe kendilerine kayda değer bir yer edinmişti.

2024 yılında Maduro’nun tartışmalı biçimde yeniden seçildiği dönemde, Venezuela kapitalizminin enerji sektörünün kârlılığına sıkı sıkıya bağlı olduğunu vurgulamıştım. Nitekim bu sektör, 2010’dan sonra petrol fiyatlarının çökmesi ve ABD yaptırımları nedeniyle adeta bir ölüm sarmalına sürüklenmişti.

Venezuela: Net sermaye stoku üzerinden kâr oranı (EWPT serisi)
2000’li yıllarda Chávez döneminde işçi sınıfının elde ettiği kazanımlar, ancak petrol fiyatlarının zirveye ulaşması sayesinde mümkün olabilmişti. Ne var ki daha sonra petrol dâhil emtia fiyatları düştü; bu gelişme, büyük ölçüde Chávez’in ölümüyle aynı döneme denk geldi. Hiperenflasyonun yaşam standartlarını yerle bir etmesiyle birlikte Maduro hükümeti, işçi sınıfı tabanının desteğini kaybetti. Bu noktadan sonra Maduro yönetimi, giderek artan ölçüde işçi sınıfının desteğine değil, özel ayrıcalıklara sahip silahlı kuvvetlere yaslanmaya başladı. Ordu mensupları, yalnızca kendilerine açık pazarlardan (örneğin askerî üslerde) alışveriş yapabiliyor; kredilere, otomobil ve konut satın alımlarına ayrıcalıklı erişim imkânına sahip oluyor ve önemli maaş artışları elde ediyordu. Ayrıca döviz kontrollerini ve sübvansiyonları da istismar ediyorlardı; örneğin ucuza temin ettikleri benzini komşu ülkelerde büyük kârlarla satıyorlardı.

Venezuela’nın trajedisi, her şeyin petrol fiyatına bağlı olmasıydı; petrol dışı sektörlerde ya çok sınırlı bir gelişme yaşanmıştı ya da hiç gelişme olmamıştı ve bu sektörler zaten özel şirketlerin elindeydi. Devletin denetiminde, bağımsız bir ulusal yatırım planı da bulunmuyordu. Buna ABD yaptırımları ve hükümetin sürekli biçimde hedef alınarak istikrarsızlaştırılması da eklendiğinde, Chavezci devrimin günlerinin sayılı olduğu ortaya çıkıyordu.

Bu, tüm Latin Amerika için çıkarılması gereken bir derstir. 1980’lerden bu yana alt kıtanın sanayisizleşmesi ve emtia ihracatına giderek daha fazla bağımlı hâle gelmesi, bu ekonomilerin tamamını emtia fiyatlarındaki (tarım ürünleri, metaller ve petrol) oynak dalgalanmalara mahkûm ediyor. Amerikan emperyalizminin gölgesi altında yerli kapitalist sınıfların ve ulusal ekonomilerin zayıflığı da hesaba katıldığında, bu durum herhangi bir bağımsız ekonomi politikasının izlenmesini fiilen imkânsız hâle getiriyor.

Kaynak: "Venezuela and oil", Michael Roberts Blog – blogging from a Marxist economist

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder