Nâzım Hikmet ve Stalinist devlet terörü
Romantik Komünist: Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri, Saime Göksu ve Edward Timms’in birlikte kaleme aldıkları ve Nâzım Hikmet üzerine yazılmış en kapsamlı biyografilerden biri olarak kabul edilen bir çalışma. Sovyet şiirinin dünya çapında tanınmış isimlerinden Yevgeni Yevtuşenko (1932-2017) ise kitabın önsözünü kaleme almış.
Önsözde aktarılan bir anekdot Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki konumuna ve Stalinist bürokrasinin işleyişine ilişkin son derece karanlık bir pencere açıyor.
Nâzım Hikmet, 1955 yılında sanatçı Yuri Vasilyev (1939-1999) ile birlikte Yevtuşenko’yu Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki daçasına davet eder. Sohbetin bir yerinde, kapıda sarhoş ve yaşlı bir adam belirir. Devamında olanları Yevtuşenko’nun kendi anlatımından dinleyelim:
“Tanrı aşkına beni affet Nazım, beni günahımın yükünden kurtar … Sana söylemem gereken bir şey var.” Şapkasından yere menekşe rengi gözyaşları damlıyordu. Nazım adamı tutup kaldırdı: “Ayağa kalk kardeşim. Bir şey söylemek zorunda değilsin.” “Olmaz, kesinlikle söyleyeceğim. Yıllardır içimde taşıyorum ve artık dayanamıyorum.” Davetsiz misafir kendisine azap çektiren hikayeyi, dili hafiften dolaşarak anlattı.
1951 yılında Nazım'ın emrine resmi bir araba ve bir şoför verilmişti. İşte karşımızdaki adam bu şofördü. İkisi arkadaş olmuşlar, hatta bir keresinde Nazım'ı evine bile davet etmişti. Şoför 1952 yılında Lubyanka'ya çağrılmış. Karşısında bizzat Beria'yı görünce şaşkınlıktan ve korkudan küçük dilini yutacak gibi olmuş.
“Kime şoförlük ettiğini biliyor musun?” diye sormuş Beria. “Barış Ödülü sahibi … bir Türk komünisti … büyük bir şair … Sovyetler Birliği'nin bir dostu …” diye karşılık vermiş şaşkın şoför. “O Sovyetler Birliği'nin dostu değil, düşmanı” diye mırıldanmış Beria, “devrimci maskesi takmış tecrübeli bir düşman. Yoldaş Stalin'i öldürmek istiyor. Ama onu tutuklayamayız. Çok ünlü, ayrıca da Türk. Ondan kurtulmamıza yardım etmek zorundasın. İşinin ehli, iyi bir şoför için gerçek süsü verilmiş bir kaza ayarlamak zor olmaz herhalde. Başımızdan bir casus eksilir!”
“İnanamıyorum” demiş şoför. “Nazım benim için bir baba gibi.” “Hepimizin yalnızca bir tek babası var” diye karşılık vermiş Beria, kaşlarını çatarak. Ertesi gün şoför tekrar Lubyanka'ya çağrılmış ve işi kabul etmesi istenmiş. Dövülmesine rağmen, söyleneni yapmayı reddetmiş. Bunun üzerine karısını büroya getirmişler, ardından da birkaç kaşarlanmış suçluyu. Manalı manalı önce suçlulara, sonra da kadına bakan polis, “Bu cici çocuklar kaç senedir kadın yüzü görmedi” demiş. Şoför mesajı almış ve boyun eğmiş.
Birkaç kez kazanın ertesi gün yapılacağı haberini almış, ama nedense, her seferinde, son anda ertelenmiş. Daha sonra Stalin öldü, Beria da vuruldu. Bu arada Nazım'ın kendi arabası olmuş ve resmi arabaya ihtiyacı kalmamıştı. Az kalsın katil olmasına neden olacak olan devletin elinden kurtulmak için her işi yapmaya hazır olan şoför de taksiciliğe başlamıştı. Ama Nazım'a karşı duyduğu suçluluk içini kemiriyor, çektiği azaptan huzur yüzü göremiyordu. İşte şimdi af dilemeye gelmişti.
Kanımı donduran bu hikayeyi dinlerken şoförden çok Nazım'ı izliyordum. Nazım gerçek bir komplocu gibi kendisine hâkim görünüyor, kılı bile kıpırdamıyordu. Yoksa zaten her şeyi tahmin ediyor muydu? “Ruhumu bu günahtan temizle” diye yalvardı tekrar şoför. “Günah falan yok” diye karşılık verdi Nazım. “Hadi votka içelim. Doktorlar yasakladı, ama sanırım doğru adamla az bir şey içebilirim. Sen kardeşim, dürüst bir adamsın. Karın ve çocukların nasıllar? Karını çok iyi hatırlıyorum. Seni ziyarete geldiğimde harika vişneli çörekler yapmıştı … Aklıma gelmişken, Rusçadaki vişnia sözcüğünün Türkçedeki vişneden geldiğini biliyor muydunuz?” Hiçbirimiz bilmiyorduk. (s. 22-23)
| Yevgeni Yevtuşenko |
| Solomon Mihoels |
Asıl çarpıcı olan ise şudur: Nâzım Hikmet’in devlet terörüne kurban gitmekten şans eseri kurtulduğu gerçeği, bildiğim kadarıyla Türkiye’de -özellikle de kendisini sosyalist ya da komünist olarak tanımlayan çevrelerde- neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Oysa bu bilgi, Türkiye standartlarına göre çok satan bir kitabın, herkesin gözünün önünde duran önsözünde yer almaktadır.
Bu noktada ister istemez şu sorular akla geliyor: Acaba Yevtuşenko’nun bu hikâyeyi uydurduğu mu düşünülmektedir? Bu yönde herhangi bir iddiaya rast gelmedim. Yoksa konunun bir susuş komplosuyla geçiştirilmesinin -dolayısıyla bu tür “olayları” kurcalamamanın- en doğrusu olacağı mı varsayılmaktadır? Ya da Yevtuşenko’nun anlattığı hikâyeye kayıtsız kalmanın başka bir nedeni mi var?
Hangi gerekçeyle olursa olsun, bu hikâyeyi görmezden gelmek, yalnızca geçmişle ve gerçeklerle yüzleşmeyi reddetmek anlamına gelmez. Bu aynı zamanda, sosyalizm fikrinin onlarca yıl boyunca neden bu kadar derin bir itibar erozyonuna uğradığını anlamamakta ısrar etmek demektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder