Solomon Mihoels etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Solomon Mihoels etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

06 Şubat 2026

Nâzım Hikmet and Stalinist state terror

Romantic Communist: The Life and Work of Nâzım Hikmet [*], co-authored by Saime Göksu and Edward Timms, is regarded as one of the most comprehensive biographies of Nâzım Hikmet. The book’s foreword was written by Yevgeny Yevtushenko (1932-2017), one of the most internationally renowned figures of Soviet poetry. [**]

An anecdote recounted in the foreword opens a particularly dark window onto Nâzım Hikmet’s position in the Soviet Union and the workings of the Stalinist bureaucracy.

In 1955, Nâzım Hikmet, together with the artist Yuri Vasilyev (1939-1999), invited Yevgeny Yevtushenko to his dacha in Peredelkino, near Moscow. At one point in the conversation, a drunken old man appeared at the door. What followed is best told in Yevtushenko’s own words:

I’ve something “For Christ’s sake forgive me, Nazim -relieve me of my sin... I must tell you.” Violet tears trickled from his hat to the floor. Nazim hauled him up: “Up you get, brother -you don’t have to say a thing.” “No, I’m certainly going to tell you. I’ve been carrying it around with me for so many years and I can’t stand it any more.” Tripping over his words, the newcomer told the story that was tormenting him. 

In 1951 Nazim had an official car with a driver put at his sole disposal. The newcomer was that very driver. They became friends, and Nazim had once even been invited to his home. In 1952 the driver had been summoned to the Lubyanka. He was shocked to see Beria himself appear in front of him. 

“Do you know who it is you’re driving around?”, Beria asked him. “A Peace Prize winner...a Turkish communist...a great poet...a friend of the Soviet Union...”, answered the bewildered driver. “He’s not a friend of the Soviet Union but an enemy,” muttered Beria, “an experienced enemy who has put on the mask of a revolutionary. He wants to kill Comrade Stalin. But we can’t arrest him-he’s too famous; besides, he’s Turkish. You must help us remove him. How tricky would it be for a good professional driver to stage a realistic-looking accident? We’d have one spy fewer!”

“I can’t believe it,” said the driver. “He’s like a father to me.” “We each only have one father,” said Beria darkly. Next day the driver was called into the Lubyanka again and his agreement was demanded. The driver was given a beating, but he refused to agree. Then his wife was brought into the office, and after that some hardened criminals. “These nice boys haven’t tried out any female flesh for years,” said the policeman, eloquently looking first at them and then at the driver’s wife. The driver got the message and agreed. 

Several times he was alerted that the accident was to take place the following day, but for one reason or another it would be postponed at the last minute. Then Stalin died, and Beria was shot. Nazim got a car of his own and no longer needed the official one. His driver went off to drive a taxi -anything to get away from the government that had nearly made him into a murderer. But his guilt towards Nazim burned on inside him, tormented him and gave him no peace: so now he had come to repent. 

During this story, which made my blood run cold, I looked at Nazim rather than at the driver. He had the self-control of the real conspirator: not a muscle of his face moved. Or had he maybe guessed it all before? “Lift the sin off my soul,” begged the driver again. “There’s no sin involved,” replied Nazim. “Better have a drink of vodka. My doctors have told me not to, but I reckon I can take a little with the right person. And you, brother, are an honest man. How are your wife and children getting on? I remember her very well. She made nice cherry pastries when I came and visited you.... Incidentally, did you know that the Russian word for cherry, vishnya, comes from Turkish?” None of us had known that. (pp. xx-xxii)

Yevgeny Yevtushenko
As Yevtushenko himself notes, this anecdote makes one’s blood run cold. In a country described as the fatherland of socialism, the very idea that an artist who had spent much of his life in prison and endured immense repression for the sake of socialism could be eliminated through an “accident‑staged” assassination is horrifying in its own right. What is more, the fact that his driver - a worker, no less - was coerced into carrying it out through the threat of rape against his wife lays bare, in all its starkness, the way the Stalinist state apparatus operated.

Solomon Mikhoels
Assassinations staged as traffic accidents were among the tactics to which the Stalinist police state - particularly during Stalin’s rule - resorted from time to time. One of the best-known and most thoroughly documented examples is the killing of the renowned Jewish theatre director Solomon Mikhoels (1890-1948). In January 1948, during a visit to Minsk, Mikhoels was eliminated according to a special scenario prepared with Stalin’s approval. The murder was made to look like a traffic accident; the operation was personally organised by Deputy Minister of State Security Sergey Ogoltsov and the head of the Belarus MGB, Lavrentiy Tsanava.

What is truly striking is this: to the best of my knowledge, the fact that Nâzım Hikmet narrowly escaped becoming a victim of state terror purely by chance is scarcely discussed in Turkey - particularly within circles that define themselves as socialist or communist. And yet this information appears in the foreword of a book that, by Turkish standards, is a bestseller, there for all to see.

At this point, a number of questions inevitably arise. Is it perhaps assumed that Yevgeny Yevtushenko simply fabricated this story? I have encountered no such claim. Or is it taken for granted that the matter is best brushed aside through a tacit conspiracy of silence - that such “incidents” are best left unexamined? Or is there some other reason for the indifference with which the story Yevtushenko relates is treated?

Whatever the justification, ignoring this story does not merely amount to a refusal to confront the past and the facts; it also means persisting in a refusal to understand why the very idea of socialism has suffered such a profound erosion of credibility over decades.

[*] Saime Göksu and Edward Timms, Romantic Communist: The Life and Work of Nâzım Hikmet, New York, St. Martin’s Press, 1999.

[**] Yevgeni Yevtuşenko, " Great Actor - Pity about the Play!", in Romantic Communist: The Life and Work of Nâzım Hikmet, New York, St. Martin’s Press, 1999, pp. xiii-xxiii.

05 Şubat 2026

Nâzım Hikmet ve Stalinist devlet terörü

Romantik Komünist: Nâzım Hikmet’in Yaşamı ve Eseri, [*] Saime Göksu ve Edward Timms’in birlikte kaleme aldıkları ve Nâzım Hikmet üzerine yazılmış en kapsamlı biyografilerden biri olarak kabul edilen bir çalışma. Sovyet şiirinin dünya çapında tanınmış isimlerinden Yevgeniy Yevtuşenko (1932-2017) ise kitabın önsözünü kaleme almış. [**]

Önsözde aktarılan bir anekdot Nâzım Hikmet’in Sovyetler Birliği’ndeki konumuna ve Stalinist bürokrasinin işleyişine ilişkin son derece karanlık bir pencere açıyor. 

Nâzım Hikmet, 1955 yılında sanatçı Yuri Vasilyev (1939-1999) ile birlikte Yevtuşenko’yu Moskova yakınlarındaki Peredelkino’daki daçasına davet eder. Sohbetin bir yerinde, kapıda sarhoş ve yaşlı bir adam belirir. Devamında olanları Yevtuşenko’nun kendi anlatımından dinleyelim: 

“Tanrı aşkına beni affet Nazım, beni günahımın yükünden kurtar … Sana söylemem gereken bir şey var.” Şapkasından yere menekşe rengi gözyaşları damlıyordu. Nazım adamı tutup kaldırdı: “Ayağa kalk kardeşim. Bir şey söylemek zorunda değilsin.” “Olmaz, kesinlikle söyleyeceğim. Yıllardır içimde taşıyorum ve artık dayanamıyorum.” Davetsiz misafir kendisine azap çektiren hikayeyi, dili hafiften dolaşarak anlattı.

1951 yılında Nazım'ın emrine resmi bir araba ve bir şoför verilmişti. İşte karşımızdaki adam bu şofördü. İkisi arkadaş olmuşlar, hatta bir keresinde Nazım'ı evine bile davet etmişti. Şoför 1952 yılında Lubyanka'ya çağrılmış. Karşısında bizzat Beria'yı görünce şaşkınlıktan ve korkudan küçük dilini yutacak gibi olmuş.

“Kime şoförlük ettiğini biliyor musun?” diye sormuş Beria. “Barış Ödülü sahibi … bir Türk komünisti … büyük bir şair … Sovyetler Birliği'nin bir dostu …” diye karşılık vermiş şaşkın şoför. “O Sovyetler Birliği'nin dostu değil, düşmanı” diye mırıldanmış Beria, “devrimci maskesi takmış tecrübeli bir düşman. Yoldaş Stalin'i öldürmek istiyor. Ama onu tutuklayamayız. Çok ünlü, ayrıca da Türk. Ondan kurtulmamıza yardım etmek zorundasın. İşinin ehli, iyi bir şoför için gerçek süsü verilmiş bir kaza ayarlamak zor olmaz herhalde. Başımızdan bir casus eksilir!”

“İnanamıyorum” demiş şoför. “Nazım benim için bir baba gibi.” “Hepimizin yalnızca bir tek babası var” diye karşılık vermiş Beria, kaşlarını çatarak. Ertesi gün şoför tekrar Lubyanka'ya çağrılmış ve işi kabul etmesi istenmiş. Dövülmesine rağmen, söyleneni yapmayı reddetmiş. Bunun üzerine karısını büroya getirmişler, ardından da birkaç kaşarlanmış suçluyu. Manalı manalı önce suçlulara, sonra da kadına bakan polis, “Bu cici çocuklar kaç senedir kadın yüzü görmedi” demiş. Şoför mesajı almış ve boyun eğmiş.

Birkaç kez kazanın ertesi gün yapılacağı haberini almış, ama nedense, her seferinde, son anda ertelenmiş. Daha sonra Stalin öldü, Beria da vuruldu. Bu arada Nazım'ın kendi arabası olmuş ve resmi arabaya ihtiyacı kalmamıştı. Az kalsın katil olmasına neden olacak olan devletin elinden kurtulmak için her işi yapmaya hazır olan şoför de taksiciliğe başlamıştı. Ama Nazım'a karşı duyduğu suçluluk içini kemiriyor, çektiği azaptan huzur yüzü göremiyordu. İşte şimdi af dilemeye gelmişti.

Kanımı donduran bu hikayeyi dinlerken şoförden çok Nazım'ı izliyordum. Nazım gerçek bir komplocu gibi kendisine hâkim görünüyor, kılı bile kıpırdamıyordu. Yoksa zaten her şeyi tahmin ediyor muydu? “Ruhumu bu günahtan temizle” diye yalvardı tekrar şoför. “Günah falan yok” diye karşılık verdi Nazım. “Hadi votka içelim. Doktorlar yasakladı, ama sanırım doğru adamla az bir şey içebilirim. Sen kardeşim, dürüst bir adamsın. Karın ve çocukların nasıllar? Karını çok iyi hatırlıyorum. Seni ziyarete geldiğimde harika vişneli çörekler yapmıştı … Aklıma gelmişken, Rusçadaki vişnia sözcüğünün Türkçedeki vişneden geldiğini biliyor muydunuz?” Hiçbirimiz bilmiyorduk. (s. 22-23)

Yevgeniy Yevtuşenko
Bu anekdot, Yevtuşenko’nun da belirttiği gibi, insanın kanını donduracak nitelikte. Sosyalizmin anavatanı olarak adlandırılan bir ülkede, sosyalizm uğruna mücadele verirken ömrünün büyük bölümünü zindanlarda geçirmiş, büyük baskılara uğramış bir sanatçının “kaza süsü verilmiş” bir suikastla ortadan kaldırılmasının planlanması başlı başına dehşet vericidir. Dahası, şoförünün -yani bir işçinin- karısına tecavüz tehdidiyle buna zorlanması, Stalinist devlet aygıtının nasıl çalıştığını bütün çıplaklığıyla ortaya koyuyor.

Solomon Mihoels
Trafik kazaları yoluyla suikast düzenleme, Stalinist polis devletinin -özellikle Stalin döneminde- zaman zaman başvurduğu taktiklerden biriydi. Bunun en bilinen ve en iyi belgelenmiş örneklerinden biri, ünlü Yahudi tiyatro yönetmeni Solomon Mihoels’un (1890-1948) öldürülmesidir. Mihoels, Ocak 1948’de Minsk’e yaptığı bir ziyaret sırasında, Stalin’in onayıyla hazırlanmış özel bir senaryo çerçevesinde ortadan kaldırılmıştı. Cinayet bir trafik kazası gibi gösterildi; operasyon, Devlet Güvenliği Bakan Yardımcısı Sergey Ogoltsov ve Belarus MGB şefi Lavrentiy Tsanava tarafından bizzat organize edilmişti.

Asıl çarpıcı olan ise şudur: Nâzım Hikmet’in devlet terörüne kurban gitmekten şans eseri kurtulduğu gerçeği, bildiğim kadarıyla Türkiye’de -özellikle de kendisini sosyalist ya da komünist olarak tanımlayan çevrelerde- neredeyse hiç tartışılmamaktadır. Oysa bu bilgi, Türkiye standartlarına göre çok satan bir kitabın, herkesin gözünün önünde duran önsözünde yer almaktadır. 

Bu noktada ister istemez şu sorular akla geliyor: Acaba Yevtuşenko’nun bu hikâyeyi uydurduğu mu düşünülmektedir? Bu yönde herhangi bir iddiaya rast gelmedim. Yoksa konunun bir susuş komplosuyla geçiştirilmesinin -dolayısıyla bu tür “olayları” kurcalamamanın- en doğrusu olacağı mı varsayılmaktadır? Ya da Yevtuşenko’nun anlattığı hikâyeye kayıtsız kalmanın başka bir nedeni mi var?

Hangi gerekçeyle olursa olsun, bu hikâyeyi görmezden gelmek, yalnızca geçmişle ve gerçeklerle yüzleşmeyi reddetmek anlamına gelmez. Bu aynı zamanda, sosyalizm fikrinin onlarca yıl boyunca neden bu kadar derin bir itibar erozyonuna uğradığını anlamamakta ısrar etmek demektir.

[*] Saime Göksu ve Edward Timms, Romantik Komünist: Nâzım Hikmet'in Yaşamı ve Eseri, çev.: M. Barış Gümüşbaş, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2011.

[**] Yevgeni Yevtuşenko, "Önsöz: Oyuncu Müthiş, Ama Oyun Berbat!", Romantik Komünist: Nâzım Hikmet'in Yaşamı ve Eseri içinde, çev.: M. Barış Gümüşbaş, İstanbul, Yapı Kredi Yayınları, 2011, s. 13-24.