13 Nisan 2026

Hasdal Askerî Cezaevi’nden bir anekdot:

Siyasî hakaret sözcüğü olarak “Trotskist”

İletişim Yayınları tarafından Modern Türkiye’de Siyasi Düşünce dizisinin sekizinci cildi olarak 2007 yılında yayımlanan Sol, sosyal demokrasiden komünizme uzanan geniş bir yelpaze içinde, Türkiye’de sol düşüncenin farklı doğrultularını tarihsel gelişimleri ve pratik mücadelelerle ilişkileri içinde ele alan, çok yazarlı - eleştiriyi hak eden birçok yanı olmasına karşın yine de faydalı - bir derleme. Bu yazıda, Ali Rıza Tura’nın bu ciltte yer alan “Türkiye’de Troçkizm” başlıklı makalesinin başında aktardığı bir anekdot üzerinde durmak istiyorum. Tura, şöyle yazıyor:

1982 yılı olmalı, Hasdal Askerî Cezaevi’nde karışık sol gruplarla birlikte kaldığım koğuşa yapılan bir operasyon sonucunda, THKP-C kökenli olanların koğuşuna dört beş arkadaşla birlikte gönderilmiştim. Koğuş temsilcisi, tek tek her birimizin yanına gelip o dönemin terimiyle “siyaset”imizin ne olduğunu, yani hangi gruplardan olduğumuzu sordu. Sıra bana geldiğinde biraz gergin bir ses tonuyla Troçkist olduğumu söyledim. Güldü, çünkü espri yaptığımı sanıyordu ve “boş ver” dedi, “ben MLSPB’liyim (Marksist-Leninist Silahlı Propaganda Birliği), bize de öyle derler, gerçek siyasetin ne?”

Ali Rıza Tura
Şaka yapmadığımı, gerçekten Troçkist olduğumu, biraz daha gergin bir tonda söylediğimde, önce şaşkın bir bakışla beni süzdü ve arkadaşlarının yanına gitti, durumu onlara aktardı. Sonuç, şaşkın bakışların giderek çoğalması oldu. Birbirleriyle konuşuyorlar ve durumu anlamaya çalışıyorlardı. Bir süre fiili bir tecrite maruz kaldım. Ancak üç dört gün sonra, toplu davaları süren birkaç kişinin diğer cezaevlerindeki yoldaşlarıyla duruşma süresindeki görüşmeleri sonucunda, başka cezaevlerinde de eser miktarda da olsa Troçkistin olduğunu ve cezaevlerindeki direnişlere katıldıklarını öğrenmiş oldular. Bu bilgi sonrasında koğuş temsilcisi yanıma geldi ve “Kusura bakma arkadaş, biz Troçkizm diye bir şeyin hep başkalarına, aşağılamak üzere söylenen bir laf olduğunu sanıyorduk, seni önce deli sandık” kabilinden bir şeyler söyledi. (Kolektif, Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce Cilt 8 / Sol, ed. Murat Gültekingil, İletişim Yayınları, 1. baskı, 2007, İstanbul, s. 78)

İnsanı acı acı gülümseten bu kısa anekdot, Türkiye’deki Stalinist siyasî kültürün önemli bir yönünü olağanüstü bir berraklıkla açığa vurması bakımından dikkate değer. Burada “Trotskizm”, ayırt edici teorik tezleri, belli bir örgütsel yapısı, tarihsel referansları ve siyasî hedefleri olan somut ve Marksizm içi bir akımın adı olarak görülmüyor. Tam tersine, içeriği sabit olmayan, duruma göre anlam kazanan, çoğu zaman da yalnızca karşı tarafı karalamak için başvurulan bir suçlama sözcüğü - ya da her niyete yenen bir muz - olarak kullanılıyor. Bana göre “bize de öyle derler” ifadesi metnin en çarpıcı cümlesidir. Çünkü bu söz, Stalinist çevrelerin birbirlerine “Trotskist” derken çoğu durumda muhataplarının Trotskist olmadığını gayet iyi bildiklerini, ama buna rağmen bu yaftayı son derece kötü niyetli bir biçimde kullandıklarını açığa vuruyor.

Üstelik mesele bundan da ibaret değil. Türkiye’de 1970’li yılların ilk yarısından önce ortada herhangi bir gerçek Trotskist çevre bile yokken, Stalinist hareketin imgeleminde “Trotskizm” çoktan hazır bir yere sahipti. 1920’lerin sonlarından itibaren çeşitli kişi ve gruplar bu suçlamaya maruz kaldılar; sözgelimi 1930’lu yılların başlarında partisi TKP tarafından “polis ajanı”, “Kemalist” ve elbette “Trotskist” olmakla suçlanan Nâzım Hikmet de bunun erken örneklerinden biriydi. Yani ortada henüz gerçek ve örgütlü bir Trotskist hareket yokken bile - Trotskizmin Türkiye’de neden bu kadar geç ortaya çıktığı ayrıca tartışılması gereken önemli bir konudur - mahkûm edilmesi gereken bir “Trotskizm” heyulası vardı.

Tarık Ali ve Phil Evans, Yeni Başlayanlar İçin Troçki, çev. Osman Akınhay, Agora Kitaplığı, 1. baskı, Nisan 2010, İstanbul, s. 3.
Türkiye’deki Stalinizmin bütün varyantları için Trotskizm, gerçek bir siyasî akımdan çok yarı şeytansı, yarı mitolojik bir varlıktı. (Stalinistlerin hatırı sayılır bir bölümü için bugün de durum pek fazla değişmiş değildir.) Sosyalizme ilgi duyan kuşakların önüne konulan kaynaklarda -resmî SBKP tarihlerinde, Lenin’in kitaplarına Sovyet ideologlarının düştüğü “açıklayıcı” dipnotlarda, Stalin’in, Mao’nun, Ho Şi Minh’in, Fidel Castro’nun ve başkalarının metinlerinde - Trotskizmin ne söylediği anlatılmıyordu; tahrifat ve yalanlara dayanarak ondan niçin nefret edilmesi gerektiği öğretiliyordu. Yani burada gerçek bir siyasî ve düşünsel tartışma değil, bir refleks üretimi söz konusuydu. “Trotskizm”, Stalinist engizisyonun mitolojisinde bir tür Umacı idi: adı bilinen ama içeriği bilinmeyen, buna karşılık nefret edilmesi ve görüldüğü yerde ezilmesi gerektiği ezberletilen bir Umacı.

Hasdal’daki sahneyi asıl öğretici kılan şey ise, cehalet ile iki yüzlülüğün aynı bünyede nasıl bir arada yaşayabildiğini göstermesidir. Kendisini Trotskist olarak adlandıran biriyle karşılaşınca büyük bir şaşkınlık yaşıyorlar; insan kendisine böyle bir şeyi nasıl yakıştırır diye düşünüyorlar. Karşılarında ilk kez, kendilerine yıllarca korku nesnesi olarak sunulmuş, gerçekte hiç karşılaşmadıkları ve karşılaşabileceklerini de düşünmedikleri bir siyasî akımın canlı bir mensubunu görüyorlar.

Ama aynı insanlar, “bize de öyle diyorlar” diyerek, bu terimin sol içi rekabette öteden beri keyfî ve araçsal biçimde kullanıldığını da rahatça kabul ediyorlar. Yani ortada yalnızca bilgisizlik değil, aynı zamanda bilinçli bir siyasî sahtekârlık ve ikiyüzlülük de var. Yöneltilen “suçlamanın” doğru olup olmaması onların gözünde hiç bir önem taşımıyor; yeter ki karşı tarafı damgalamaya, ona çamur bulaştırmaya yarasın. Böyle bir siyasî kültürün, hakikati araştırmak yerine yaftalamayı, kavramları açıklamak yerine onları sopa gibi kullanmayı alışkanlık hâline getirmiş kadrolar -irili ufaklı Stalinist canavarlar- üretmesi kaçınılmazdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder