13 Eylül 2026

 İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (1)

“Görelim Paşam ne eyler?”

Belli bir plan çerçevesinde, oldukça sistemli biçimde kitap okuyan biriyim. Fakat kendi kurduğum bu sistemin içine sıkışıp kalmak, onun elimi kolumu tamamen bağlamasına izin vermek de istemiyorum. Bu nedenle akşamları uyumadan önce kitap okumaya ayırdığım zamanı bir tür “serbest okuma saati” olarak değerlendiriyorum. O saatlerde okuyacağım kitaplar için herhangi bir konu sınırlamam yok. “Şu kitabı da okusam iyi olur” diye düşünüp aldığım, fakat hazırladığım okuma planlarının dışında kalan kitaplar bunlar.

Bu serbest okuma saatlerinde en son İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber adlı kitabını okudum. Kitabı yayına Lütfü Tınç hazırlamış. Elimdeki nüsha, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları tarafından yayımlanan onuncu baskı.

Baştan belirteyim: Bu yazı dizisinde kitabın bütünsel bir değerlendirmesini yapmaya çalışmayacağım. Sevük’ün anlattıklarını tarihsel kaynaklarla karşılaştırmak, kitabın edebî özelliklerini incelemek ya da yazarın Millî Mücadele ve Cumhuriyet dönemindeki düşünsel serüvenini bütün yönleriyle ele almak gibi bir iddiam yok. Yalnızca okurken önemli, ilginç veya tartışmaya değer bulduğum bazı pasajları aktaracak ve bunların bende uyandırdığı düşünceleri sizlerle paylaşacağım.

Dolayısıyla ortaya sıkı bir sistematiğe sahip, başı sonu önceden belirlenmiş bir kitap incelemesinden çok, gevşek dokulu bir yazı dizisi çıkacak. Gelin işe kitabın kendisinden önce sunuş yazısıyla başlayalım.

Kaynağı verilmeyen bir saptama ve talihsiz bir isim hatası

Lütfü Tınç, “İsmail Habib Sevük’ün Atatürk Makaleleri” başlıklı on iki sayfalık sunuş yazısında, Orhan Koçak’ın bir makalesinde Sevük’ü “Milli [sic] Mücadele’nin en içten sözcüsü” olarak andığını belirtiyor (s. xvii).

Ne var ki Tınç bu alıntının kaynağını göstermiyor. Orhan Koçak bu ifadeyi hangi yazısında, hangi bağlamda kullanmış? Yazı nerede ve ne zaman yayımlanmış? Merak edip Koçak’ın değerlendirmesinin tamamını okumak isteyen bir okur nereye bakmalı? Bunları sunuş yazısından öğrenemiyoruz.

Elbette her kaynak gösterme eksikliğini büyük bir bilimsel skandal gibi sunmanın anlamı yok. Fakat söz konusu olan onuncu baskısını yapmış ve maddi imkânları geniş bir yayınevinden çıkmış bir kitap olunca insan ister istemez duraksıyor. Önceki dokuz baskı boyunca hiçbir editörün veya dikkatli okurun bu eksikliği fark etmemiş olması tuhaf. Fark edilmişse de bu eksikliğin neden giderilmediği ayrı bir soru.

Sunuşun sonunda bizi bundan daha da talihsiz bir hata bekliyor: Kitabı yayına hazırlayan Lütfü Tınç’ın adı büyük harflerle “LÜTFÜ TUNÇ” olarak yazılmış. İnsan ister istemez şöyle düşünüyor: Sunuş yazısını kaleme alan kişinin adının bile yanlış yazıldığını fark etmeyen bir yayın denetiminin, kaynağı belirtilmemiş bir alıntıyı fark etmesini beklemek herhâlde biraz iyimserlik olurdu.

Yine de aşırı şüpheciliğe kapılmamızı gerektiren bir durum yok. Orhan Koçak büyük olasılıkla Sevük hakkında gerçekten böyle bir saptama yapmıştır. Üstelik Sevük’ün bugüne kadar yalnızca bu kitabını okumuş biri olarak, kendisine atfedilen değerlendirmeye benim de itirazım yok. Atatürk’le Beraber’de karşımıza çıkan İsmail Habib Sevük, Millî Mücadele’nin gerçekten de son derece içten, heyecanlı ve coşkulu bir sözcüsüdür.

İsmail Habib Sevük
Ancak ben bu tanıma küçük bir ek yapmak istiyorum: Sevük yalnızca Millî Mücadele’nin en içten sözcülerinden biri değil, aynı zamanda tepeden tırnağa bir Atatürk hayranıdır. Elbette bu hayranlık, Soyadı Kanunu’ndan önceki yılları anlattığı metinlerde Mustafa Kemal’e yönelir.

“Haklı bulur”, “takdir eder” veya “destekler” demiyorum; özellikle “hayranıdır” diyorum. Çünkü kitapta karşılaştığımız tutum, belirli tarihsel kararların gerekçelerini tartışarak bunları doğru bulmanın hayli ötesine geçiyor. Mustafa Kemal ne yaparsa yapsın, Sevük’ün gözünde yapılabilecek en doğru şeyi yapmıştır. Ne söylerse söylesin, söylenebilecek en doğru sözü söylemiştir.

Sinirlendiğinde öfkesi haklı, ölçülü ve yerindedir; sakin kaldığında sükûneti büyük bir devlet adamının üstün iradesini gösterir. Bir düşüncesinde ısrar ederse bu onun ileri görüşlülüğünün kanıtıdır; düşüncesini değiştirirse yeni koşulları herkesten önce kavradığını gösterir. Sert davranması gerektiğinde sertliği, yumuşak davranması gerektiğinde yumuşaklığı övgüye değerdir. Kısacası, birbirine bütünüyle zıt iki davranış bile Mustafa Kemal tarafından sergilendiğinde aynı ölçüde doğru ve hayranlık uyandırıcı olabilir.

Lafı daha fazla uzatmadan, Erzurumlu İbrahim Hakkı’nın ünlü dizelerini biraz değiştirerek Sevük’ün yaklaşımını şöyle özetleyebiliriz:

“Görelim Paşam ne eyler?
Neylerse güzel eyler!”

Bu ölçüde güçlü bir hayranlık kitabı benim için daha ilginç hâle getirdi. Elbette bu hayranlığın Sevük’ün anlatımına canlılık ve yer yer büyük bir edebî güç kazandırdığını söylemem mümkün değil. Sevük, karşısındaki tarihsel kişiliği anlamaya ve açıklamaya çalışan mesafeli bir gözlemci değil kesinlikle. Hayran olduğu kişiye bakıyor ve gördüğü hemen her şeyi bu hayranlığın içinden anlatıyor. Ne var ki kitabı ilginç kılan bu tutum, onu benim için aynı zamanda yer yer çekilmez hâle de getirdi. Dolayısıyla okur olarak Sevük’e bir türlü yaklaşamadım ve ısınamadım. Eminim o da yazar olarak benim gibi bir okurla arasında böylesine uzun bir mesafe bulunmasından pek rahatsız olmazdı.

Yine de bu durum kitabı bugün için okunmaya değer olmaktan çıkarmıyor. Tersine, onu kendi başına ilginç bir tarihsel belge hâline getiriyor. Sevük’ün bize yalnızca Mustafa Kemal’i anlatmadığını, aynı zamanda dönemin aydınlarından birinin Mustafa Kemal’e nasıl baktığını da gösterdiğini unutmamak gerekiyor. Başka bir deyişle, kitapta anlatılanlar kadar anlatma biçimi de tarihsel incelemenin konusu olmayı hak ediyor.

Bundan sonraki bölümlerde aktaracağım pasajları biraz da bu gözle okumakta yarar var.

Devam edecek

Büyük harfle yazılan “O”

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder