02 Eylül 2026

Stalin’in “eski yerine” dönüşü:

Putin’in Rusyası neden Stalin’e ihtiyaç duyuyor?

Rusya’da ağustos ayında Josef Stalin’in kamusal alandaki görünürlüğünü artıran iki gelişme yaşandı. Oryol kentinde, Nazi işgalinden kurtuluşun 83. yıldönümü dolayısıyla oluşturulan “Zafer Kazananlar Bulvarı”na Stalin’in bir büstü dikildi. Ayın son günlerinde ise eski adı Stalingrad olan Volgograd’da, bugün Devlet Tıp Üniversitesi tarafından kullanılan eski Yüksek Parti Okulu binasının cephesinden 1961’de sökülmüş olan Stalin kabartması 65 yıl sonra eski yerine konuldu.

Volgograd Devlet Tıp Üniversitesi binasının ön cephesi. Stalin'in kabartması en sağdaki.
Türkiye Komünist Partisi’nin yarı-resmî çevrimiçi yayın organı soL Haber, bu gelişmeleri “Stalinyeniden Rusya’nın kamusal alanında: 65 yıl sonra eski yerine döndü” başlığıyla duyurdu. Haber, ilk bakışta yalnızca iki olayı aktaran ölçülü bir metin gibi görünüyor. Ne var ki başlıktan haberin kuruluşuna, “destalinizasyonun kaldırdığı simgeler geri geliyor” ara başlığından Stalin’in İkinci Dünya Savaşı’ndaki rolünün giderek daha görünür hâle geldiği yönündeki vurgusuna kadar metnin bütün çerçevesi, bu geri dönüşü olumlu ve tarihsel bir haksızlığın giderilmesi olarak sunuyor.

Stalin'in kabartması

Oysa asıl sorulması gereken soru, Stalin’in kabartmasının bir binanın “özgün mimari bütünlüğü” içinde yer alıp almadığı değildir. Asıl soru şudur: Kapitalist restorasyon sonucunda ortaya çıkan, oligarkların servetini ve iktidarını koruyan, işçi sınıfını baskı altında tutan ve Büyük Rus milliyetçiliğini devlet ideolojisinin merkezine yerleştiren Putin rejimi neden giderek daha fazla Stalin’e başvuruyor? Stalin heykellerini, büstlerini ve kabartmalarını geri getiren siyasi ve toplumsal güçler kimlerdir; bunu hangi amaçla yapıyorlar?

Bu sorular sorulmadığında, Stalin’in kamusal alana dönüşü sosyalizmin, Ekim Devrimi’nin ya da Sovyet işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının geri dönüşü gibi algılanabiliyor. soL Haberin yaptığı tam da budur. Haberde Putin yönetiminin sınıfsal niteliği, Stalin’in bugünkü Rus devletinin tarih anlatısında gördüğü işlev ve Stalin kültünün Lenin’e, Trotskiy’e ve Ekim Devrimi’nin enternasyonalist mirasına karşı taşıdığı anlam üzerine tek sözcük yoktur.

Sovyetler Birliği değil, Çarlık mirası

Putin rejiminin Stalin’i sahiplenmesi, Sovyetler Birliği’ne ve sosyalizme duyulan bir özlemin ifadesi değildir. Bugünkü Rusya, Sovyetler Birliği’nin devamı olan bir işçi devleti değil; Sovyet bürokrasisinin kapitalist restorasyonu gerçekleştiren kesimlerinden, eski KGB ve devlet aygıtı kadrolarından ve özelleştirmeler yoluyla devasa servetlere el koyan oligarklardan doğmuş kapitalist bir devlettir. Putin de bu düzenin başındaki otoriter burjuva siyasetçisidir.

Putin’in tarih anlayışının merkezinde Ekim Devrimi değil, devrim tarafından yıkılan Çarlık devletinin büyük güç mirası yer alıyor. Onun özlemini duyduğu şey üretim araçlarının kamusal mülkiyeti, işçi iktidarı ya da halkların gönüllü ve eşit birliği değil; güçlü, merkezî, otoriter ve mümkün olduğu ölçüde eski imparatorluğun sınırlarına hükmeden bir Rus devletidir.

“Zafer Kazananlar Bulvarı”na dikilen Stalin büstü.
Bu nedenle Putin’in Lenin’e karşı duyduğu düşmanlık, Stalin’e gösterdiği saygıdan çok daha açıklayıcıdır. Putin, Lenin’i ve Bolşevikleri Ukrayna’yı “yaratmakla”, Rusya’nın tarihsel topraklarını parçalamakla ve cumhuriyetlere ayrılma hakkı tanıyarak Sovyet devletinin altına “saatli bomba” yerleştirmekle defalarca suçladı. Çünkü Lenin’in ulusal soruna yaklaşımı, ezilen ulusların kendi kaderini tayin hakkını ve Büyük Rus şovenizmine karşı uzlaşmaz mücadeleyi temel alıyordu. Sovyetler Birliği’nin hiçbir ulusun adını taşımaması ve cumhuriyetlerin biçimsel olarak eşit bir birlik içinde yer alması da bu enternasyonalist anlayışın ürünüydü.

Stalin ise, Lenin’in ölümünün ardından bürokratik karşı-devrimin başlıca temsilcisi olarak bu mirası adım adım tasfiye etti. Sovyetler Birliği biçimsel olarak federal yapısını korusa da gerçek iktidar giderek merkezî bürokratik aygıtın elinde toplandı; ezilen uluslara verilen güvenceler büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldı ve Büyük Rus şovenizmi yeniden güç kazandı. Dolayısıyla Putin’in Lenin’den hoşlanmaması ve Stalin’de kendisine daha yakın bir tarihsel figür bulması hiç de şaşırtıcı değildir. Gerçek Gazetesi’nin yıllar önce isabetle belirttiği gibi, Putin “Lenin’i değil Stalin’i” sevmektedir.

Zafer Stalin’in değil, Sovyet halklarınındı

Stalin’in bugünkü Rusya’da yeniden yüceltilmesinin başlıca araçlarından biri, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin Stalin’in kişisel başarısı olarak sunulmasıdır. Oryol’daki yeni büstün Sovyet komutanları arasına yerleştirilmesi de bu anlatının bir parçasıdır.

Oysa Nazizme karşı zafer, her şeyden önce muazzam fedakârlıklara katlanan Sovyet işçi sınıfının ve Sovyet halklarının eseriydi. Cephede savaşan milyonlarca asker, fabrikalarda tükeninceye kadar çalışan işçiler, kuşatma ve açlık koşullarında direnen siviller ile Ekim Devrimi sayesinde kurulmuş planlı ekonominin maddi kazanımları olmadan bu zafer mümkün olmazdı. Sovyetler Birliği’nin yaklaşık 27 milyon insanını kaybettiği savaşta ödenen korkunç bedeli Stalin’in dehasına ait bir madalya gibi sunmak, bu insanların tarihsel rolünü gasp etmektir.

Üstelik Stalinist bürokrasi Sovyetler Birliği’ni savaşa hazırlamak bir yana, izlediği politikalarla ülkeyi felaketin eşiğine sürükledi. 1936-1938 Büyük Terörü sırasında Kızıl Ordu’nun komuta kademesinin önemli bir bölümü tasfiye edildi. Stalin, Hitler’in saldırı hazırlıklarına ilişkin çok sayıdaki uyarıyı reddetti; Nazi ordularının Haziran 1941’deki istilası karşısında Sovyetler Birliği ağır yenilgiler aldı ve milyonlarca insan öldü ya da esir düştü. Stalinist Komintern’in Almanya’daki yıkıcı politikaları da işçi sınıfının birleşik mücadelesini engelleyerek Hitler’in iktidara gelmesinin yolunu açmıştı.

Dolayısıyla Stalin’i Nazizmi yenen önder olarak yüceltmek, zaferin gerçek kaynaklarını gizlerken Stalinist bürokrasinin felaketteki sorumluluğunu da aklamaktadır. Sovyet halklarının kahramanlığı ile Stalin’in siyasi sicili birbirine karıştırılamaz. Birincisini savunmak, ikincisini yüceltmeyi değil, tersine tarihsel gerçeği Stalinist tahrifattan kurtarmayı gerektirir.

Stalin, Ekim Devrimi’nin devamı değil inkârıydı

soL Haberin Stalin kabartmasının Marx, Engels ve Lenin’in yanındaki “boşluğa” dönmesini neredeyse doğal bir tarihsel bütünlüğün yeniden kurulması gibi anlatması, Stalinist tarih anlayışının özlü bir ifadesidir. Bu anlatıda Marx’tan Engels’e, Lenin’den Stalin’e uzanan kesintisiz bir çizgi vardır. Stalin, Lenin’in meşru devamcısı; onun rejimi de Ekim Devrimi’nin doğal gelişmesi sayılır.

Gerçekte ise Stalin’in yükselişi, Lenin’in ve Ekim Devrimi’nin programının devamını değil, bürokratik biçimde inkârını temsil ediyordu. Ekim Devrimi, dünya sosyalist devriminin başlangıcı olarak gerçekleşmişti. Bolşeviklerin perspektifi, geri ve savaşın yıktığı bir ülkede ulusal sınırlar içinde kendi kendine yeterli bir sosyalist toplum kurmak değil, Rus Devrimi’ni gelişmiş kapitalist ülkelerdeki işçi devrimleriyle birleştirmekti. Stalin’in 1924’ten itibaren geliştirdiği “tek ülkede sosyalizm” teorisi ise bu enternasyonalist programdan kopuşun ideolojik ifadesi oldu.

Bu kopuş yalnızca teorik bir tartışma değildi. Bürokrasi, kendi ayrıcalıklarını koruyabilmek için işçi sınıfının siyasi iktidarını gasp etti; parti ve sovyet demokrasisini ortadan kaldırdı; Sol Muhalefeti ezdi; 1936-1938 Moskova Duruşmaları ve Büyük Terör yoluyla Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevik kuşağın çok büyük bölümünü fiziksel olarak yok etti. Trotskiy’in isabetle belirttiği gibi, Stalinist rejimin kurulabilmesi için Bolşevik Partisi’nin devam etmesi değil, imha edilmesi gerekiyordu.

Bu nedenle Stalin’i Marx, Engels ve Lenin’in yanına geri koymak, yalnızca bir kabartmayı “özgün yerine” yerleştirmek değildir. Bu, Stalinist bürokrasinin onlarca yıl boyunca yaptığı tarihsel tahrifatı taş ve metal üzerinde yeniden üretmektir. Cellat ile kurbanlarını, devrim ile bürokratik karşı-devrimi, enternasyonalizm ile Büyük Rus milliyetçiliğini aynı kesintisiz geleneğin parçaları gibi göstermektir.

Putin rejiminin ihtiyaç duyduğu Stalin

Putin yönetiminin Stalin’in bütün mirasını açıkça ve eksiksiz biçimde sahiplendiği söylenemez. Rejim, bir yandan Çarlık geçmişini, Ortodoks Kilisesi’ni ve Beyaz Ordu’nun kimi figürlerini yüceltirken öte yandan Sovyet döneminin büyük güç, askerî zafer ve devlet otoritesi simgelerini kullanmaktadır. İlk bakışta birbirine zıt görünen bu unsurlar, Rus egemen sınıfının ihtiyaçları bakımından aynı milliyetçi anlatı içinde birleştirilmektedir.

Putin, Rusya'nın en zengin kişilerinden biri ve çocukluk arkadaşı Arkadiy Rotenberg'le birlikte.
Bu seçmeci tarih anlatısında Ekim Devrimi bir kopuş olmaktan çıkarılır. Çarlık Rusyası, Sovyetler Birliği ve bugünkü Rusya Federasyonu, güçlü Rus devletinin birbirini izleyen biçimleri olarak sunulur. Lenin’in temsil ettiği devrimci kopuş, işçi sınıfı enternasyonalizmi ve ezilen ulusların hakları bu sürekliliği bozduğu için saldırı hedefidir. Stalin ise Ekim Devrimi’nin uluslararası sosyalist içeriğini bastırdığı, devlet otoritesini yücelttiği ve Rus milliyetçiliğini yeniden canlandırdığı ölçüde bu anlatıya uyarlanabilir.

Trotskiy’e yönelik bitmeyen düşmanlık da aynı yerde anlam kazanır. Putin Rusyası, Trotskiy’i artık yalnızca eski Stalinist yalanları tekrarlayarak değil, onu “Rusya’nın çıkarlarını” devrim uğruna feda eden kozmopolit bir figür olarak göstererek de hedef almaktadır. Çünkü Trotskiy, bütün tahrifatlara rağmen, Ekim Devrimi’nin dünya sosyalist devrimi perspektifini ve Stalinist bürokrasiye karşı sosyalist muhalefeti temsil etmektedir. Bugünkü Rus oligarşisinin korktuğu şey, Stalin’in suçlarının bilinmesinden ibaret değildir; işçilerin ve gençlerin Stalinizmin sosyalizmin kaçınılmaz sonucu olmadığını, ona karşı Marksist ve enternasyonalist bir mücadelenin verildiğini öğrenmesidir.

Stalin’in geri dönüşü bu nedenle geçmişe ilişkin masum bir anma faaliyeti değildir. Putin rejimi derinleşen toplumsal eşitsizlik, savaş, ekonomik baskılar ve emperyalist güçlerle çatışma koşullarında işçi sınıfını milliyetçilik temelinde devletin arkasında toplamaya çalışıyor. Nazizme karşı savaşın halkta yaşayan güçlü hatırasını bugünkü Rus devletinin amaçlarına bağlamak, Stalin’i de güçlü devletin, askerî zaferin ve acımasız disiplinin simgesine dönüştürmek istiyor.

soL’un görmediği sınıfsal gerçek

soL Haberin yayımladığı metin, bütün bu siyasi bağlamı ortadan kaldırıyor. Böylece kapitalist Rus devletinin Stalin’i neden yeniden dolaşıma soktuğu sorusu yerini, Hruşçov dönemindeki “destalinizasyon” sırasında kaldırılmış bir simgenin nihayet “eski yerine” dönmesinden duyulan örtük memnuniyete bırakıyor.

Bu tutum, Türkiye’deki Stalinist çevrelerin Putin Rusyası karşısındaki daha genel siyasi yönelimiyle uyumludur. Bu çevreler, Rusya’nın ABD ve NATO ile çatışmasını çoğu kez sınıfsal içeriğinden kopararak ilerici ya da antiemperyalist bir mücadele gibi sunuyor; Rus kapitalizminin ve oligarşik rejimin gerici niteliğini arka plana itiyor. Stalin’in yeniden yüceltilmesi de aynı yanılsamayı besliyor: Güçlü devlet, Batı’ya meydan okuma, askerî zafer ve Sovyet simgeleri bir araya getirildiğinde ortaya sosyalizme benzeyen bir görüntü çıkıyor.

Ancak bir devletin ABD emperyalizmiyle çatışması onu sosyalist ya da ilerici yapmaz. Rusya’daki üretim araçları oligarkların ve kapitalist şirketlerin denetimindedir; işçi sınıfı siyasi iktidardan bütünüyle dışlanmıştır. Putin yönetimi Ekim Devrimi’nin toplumsal programını değil, onun tasfiye ettiği büyük güç milliyetçiliğini savunmaktadır. Stalin’i de kamulaştırmanın, işçi demokrasisinin ya da dünya devriminin simgesi olarak değil; merkezî devlet otoritesinin, ulusal birliğin ve askerî gücün sembolü olarak kullanmaktadır.

Dolayısıyla Stalin’in bir kabartma veya büst biçiminde “eski yerine dönmesi”, sosyalizmin geri dönüşü değildir. Tam tersine, Ekim Devrimi’nin mirasının bugünkü kapitalist Rus devletinin ihtiyaçlarına göre yeniden tahrif edilmesidir. Gerçek sosyalistlerin görevi bu sahte tarihsel sürekliliği alkışlamak değil; Sovyet halklarının Nazizme karşı kahramanca mücadelesini Stalin kültünden, Ekim Devrimi’ni bürokratik karşı-devrimden ve sosyalizmi Putin’in oligarşik kapitalizminden kesin çizgilerle ayırmaktır.

İç Savaş sırasında Lev Trotskiy Kızıl Ordu askerlerine hitap ediyor.
Stalin’in kabartması eski yerine dönmüş olabilir. Fakat tarih, Stalinistlerin ve Rus oligarklarının yerleştirmek istediği çerçeveye sığmaz. Marx, Engels ve Lenin’in yanındaki gerçek siyasi boşluğu Stalin değil, onun tarafından sürgüne gönderilen, hapsedilen ve öldürülen devrimci Marksistler; başta da Trotskiy ve Sol Muhalefet doldurur. Bugün yeniden bulunması gereken miras, güçlü devletin ve Büyük Rus milliyetçiliğinin değil, Ekim Devrimi’nin enternasyonalist ve sosyalist mirasıdır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder