Stalin’in “eski yerine” dönüşü:
Putin’in Rusyası neden Stalin’e ihtiyaç duyuyor?
Rusya’da ağustos
ayında Josef Stalin’in kamusal alandaki görünürlüğünü artıran iki gelişme
yaşandı. Oryol kentinde, Nazi işgalinden kurtuluşun 83. yıldönümü dolayısıyla
oluşturulan “Zafer Kazananlar Bulvarı”na Stalin’in bir büstü dikildi. Ayın son
günlerinde ise eski adı Stalingrad olan Volgograd’da, bugün Devlet Tıp
Üniversitesi tarafından kullanılan eski Yüksek Parti Okulu binasının
cephesinden 1961’de sökülmüş olan Stalin kabartması 65 yıl sonra eski yerine
konuldu.
| Volgograd Devlet Tıp Üniversitesi binasının ön cephesi. Stalin'in kabartması en sağdaki. |
| Stalin'in kabartması |
Oysa asıl
sorulması gereken soru, Stalin’in kabartmasının bir binanın “özgün mimari
bütünlüğü” içinde yer alıp almadığı değildir. Asıl soru şudur: Kapitalist
restorasyon sonucunda ortaya çıkan, oligarkların servetini ve iktidarını
koruyan, işçi sınıfını baskı altında tutan ve Büyük Rus milliyetçiliğini devlet
ideolojisinin merkezine yerleştiren Putin rejimi neden giderek daha fazla
Stalin’e başvuruyor? Stalin heykellerini, büstlerini ve kabartmalarını geri
getiren siyasi ve toplumsal güçler kimlerdir; bunu hangi amaçla yapıyorlar?
Bu sorular
sorulmadığında, Stalin’in kamusal alana dönüşü sosyalizmin, Ekim Devrimi’nin ya
da Sovyet işçi sınıfının tarihsel kazanımlarının geri dönüşü gibi
algılanabiliyor. soL Haberin yaptığı tam da budur. Haberde Putin
yönetiminin sınıfsal niteliği, Stalin’in bugünkü Rus devletinin tarih
anlatısında gördüğü işlev ve Stalin kültünün Lenin’e, Trotskiy’e ve Ekim
Devrimi’nin enternasyonalist mirasına karşı taşıdığı anlam üzerine tek sözcük
yoktur.
Sovyetler
Birliği değil, Çarlık mirası
Putin rejiminin
Stalin’i sahiplenmesi, Sovyetler Birliği’ne ve sosyalizme duyulan bir özlemin
ifadesi değildir. Bugünkü Rusya, Sovyetler Birliği’nin devamı olan bir işçi
devleti değil; Sovyet bürokrasisinin kapitalist restorasyonu gerçekleştiren
kesimlerinden, eski KGB ve devlet aygıtı kadrolarından ve özelleştirmeler
yoluyla devasa servetlere el koyan oligarklardan doğmuş kapitalist bir
devlettir. Putin de bu düzenin başındaki otoriter burjuva siyasetçisidir.
Putin’in tarih
anlayışının merkezinde Ekim Devrimi değil, devrim tarafından yıkılan Çarlık
devletinin büyük güç mirası yer alıyor. Onun özlemini duyduğu şey üretim
araçlarının kamusal mülkiyeti, işçi iktidarı ya da halkların gönüllü ve eşit
birliği değil; güçlü, merkezî, otoriter ve mümkün olduğu ölçüde eski
imparatorluğun sınırlarına hükmeden bir Rus devletidir.
| “Zafer Kazananlar Bulvarı”na dikilen Stalin büstü. |
Stalin ise,
Lenin’in ölümünün ardından bürokratik karşı-devrimin başlıca temsilcisi olarak
bu mirası adım adım tasfiye etti. Sovyetler Birliği biçimsel olarak federal
yapısını korusa da gerçek iktidar giderek merkezî bürokratik aygıtın elinde
toplandı; ezilen uluslara verilen güvenceler büyük ölçüde kâğıt üzerinde kaldı
ve Büyük Rus şovenizmi yeniden güç kazandı. Dolayısıyla Putin’in Lenin’den
hoşlanmaması ve Stalin’de kendisine daha yakın bir tarihsel figür bulması hiç
de şaşırtıcı değildir. Gerçek Gazetesi’nin yıllar önce isabetle belirttiği
gibi, Putin “Lenin’i değil Stalin’i” sevmektedir.
Zafer
Stalin’in değil, Sovyet halklarınındı
Stalin’in bugünkü
Rusya’da yeniden yüceltilmesinin başlıca araçlarından biri, Sovyetler
Birliği’nin Nazi Almanyası’na karşı kazandığı zaferin Stalin’in kişisel
başarısı olarak sunulmasıdır. Oryol’daki yeni büstün Sovyet komutanları arasına
yerleştirilmesi de bu anlatının bir parçasıdır.
Oysa Nazizme
karşı zafer, her şeyden önce muazzam fedakârlıklara katlanan Sovyet işçi
sınıfının ve Sovyet halklarının eseriydi. Cephede savaşan milyonlarca asker,
fabrikalarda tükeninceye kadar çalışan işçiler, kuşatma ve açlık koşullarında
direnen siviller ile Ekim Devrimi sayesinde kurulmuş planlı ekonominin maddi
kazanımları olmadan bu zafer mümkün olmazdı. Sovyetler Birliği’nin yaklaşık 27
milyon insanını kaybettiği savaşta ödenen korkunç bedeli Stalin’in dehasına ait
bir madalya gibi sunmak, bu insanların tarihsel rolünü gasp etmektir.
Üstelik Stalinist
bürokrasi Sovyetler Birliği’ni savaşa hazırlamak bir yana, izlediği
politikalarla ülkeyi felaketin eşiğine sürükledi. 1936-1938 Büyük Terörü
sırasında Kızıl Ordu’nun komuta kademesinin önemli bir bölümü tasfiye edildi.
Stalin, Hitler’in saldırı hazırlıklarına ilişkin çok sayıdaki uyarıyı reddetti;
Nazi ordularının Haziran 1941’deki istilası karşısında Sovyetler Birliği ağır
yenilgiler aldı ve milyonlarca insan öldü ya da esir düştü. Stalinist
Komintern’in Almanya’daki yıkıcı politikaları da işçi sınıfının birleşik
mücadelesini engelleyerek Hitler’in iktidara gelmesinin yolunu açmıştı.
Dolayısıyla
Stalin’i Nazizmi yenen önder olarak yüceltmek, zaferin gerçek kaynaklarını
gizlerken Stalinist bürokrasinin felaketteki sorumluluğunu da aklamaktadır.
Sovyet halklarının kahramanlığı ile Stalin’in siyasi sicili birbirine
karıştırılamaz. Birincisini savunmak, ikincisini yüceltmeyi değil, tersine
tarihsel gerçeği Stalinist tahrifattan kurtarmayı gerektirir.
Stalin, Ekim
Devrimi’nin devamı değil inkârıydı
soL Haberin Stalin kabartmasının Marx, Engels ve
Lenin’in yanındaki “boşluğa” dönmesini neredeyse doğal bir tarihsel bütünlüğün
yeniden kurulması gibi anlatması, Stalinist tarih anlayışının özlü bir
ifadesidir. Bu anlatıda Marx’tan Engels’e, Lenin’den Stalin’e uzanan kesintisiz
bir çizgi vardır. Stalin, Lenin’in meşru devamcısı; onun rejimi de Ekim
Devrimi’nin doğal gelişmesi sayılır.
Gerçekte ise
Stalin’in yükselişi, Lenin’in ve Ekim Devrimi’nin programının devamını değil,
bürokratik biçimde inkârını temsil ediyordu. Ekim Devrimi, dünya sosyalist
devriminin başlangıcı olarak gerçekleşmişti. Bolşeviklerin perspektifi, geri ve
savaşın yıktığı bir ülkede ulusal sınırlar içinde kendi kendine yeterli bir
sosyalist toplum kurmak değil, Rus Devrimi’ni gelişmiş kapitalist ülkelerdeki
işçi devrimleriyle birleştirmekti. Stalin’in 1924’ten itibaren geliştirdiği
“tek ülkede sosyalizm” teorisi ise bu enternasyonalist programdan kopuşun
ideolojik ifadesi oldu.
Bu kopuş yalnızca
teorik bir tartışma değildi. Bürokrasi, kendi ayrıcalıklarını koruyabilmek için
işçi sınıfının siyasi iktidarını gasp etti; parti ve sovyet demokrasisini
ortadan kaldırdı; Sol Muhalefeti ezdi; 1936-1938 Moskova Duruşmaları ve Büyük
Terör yoluyla Ekim Devrimi’ni gerçekleştiren Bolşevik kuşağın çok büyük
bölümünü fiziksel olarak yok etti. Trotskiy’in isabetle belirttiği gibi,
Stalinist rejimin kurulabilmesi için Bolşevik Partisi’nin devam etmesi değil,
imha edilmesi gerekiyordu.
Bu nedenle
Stalin’i Marx, Engels ve Lenin’in yanına geri koymak, yalnızca bir kabartmayı
“özgün yerine” yerleştirmek değildir. Bu, Stalinist bürokrasinin onlarca yıl
boyunca yaptığı tarihsel tahrifatı taş ve metal üzerinde yeniden üretmektir.
Cellat ile kurbanlarını, devrim ile bürokratik karşı-devrimi, enternasyonalizm
ile Büyük Rus milliyetçiliğini aynı kesintisiz geleneğin parçaları gibi
göstermektir.
Putin
rejiminin ihtiyaç duyduğu Stalin
Putin yönetiminin
Stalin’in bütün mirasını açıkça ve eksiksiz biçimde sahiplendiği söylenemez.
Rejim, bir yandan Çarlık geçmişini, Ortodoks Kilisesi’ni ve Beyaz Ordu’nun kimi
figürlerini yüceltirken öte yandan Sovyet döneminin büyük güç, askerî zafer ve devlet
otoritesi simgelerini kullanmaktadır. İlk bakışta birbirine zıt görünen bu
unsurlar, Rus egemen sınıfının ihtiyaçları bakımından aynı milliyetçi anlatı
içinde birleştirilmektedir.
| Putin, Rusya'nın en zengin kişilerinden biri ve çocukluk arkadaşı Arkadiy Rotenberg'le birlikte. |
Trotskiy’e
yönelik bitmeyen düşmanlık da aynı yerde anlam kazanır. Putin Rusyası,
Trotskiy’i artık yalnızca eski Stalinist yalanları tekrarlayarak değil, onu
“Rusya’nın çıkarlarını” devrim uğruna feda eden kozmopolit bir figür olarak
göstererek de hedef almaktadır. Çünkü Trotskiy, bütün tahrifatlara rağmen, Ekim
Devrimi’nin dünya sosyalist devrimi perspektifini ve Stalinist bürokrasiye
karşı sosyalist muhalefeti temsil etmektedir. Bugünkü Rus oligarşisinin
korktuğu şey, Stalin’in suçlarının bilinmesinden ibaret değildir; işçilerin ve
gençlerin Stalinizmin sosyalizmin kaçınılmaz sonucu olmadığını, ona karşı
Marksist ve enternasyonalist bir mücadelenin verildiğini öğrenmesidir.
Stalin’in geri
dönüşü bu nedenle geçmişe ilişkin masum bir anma faaliyeti değildir. Putin
rejimi derinleşen toplumsal eşitsizlik, savaş, ekonomik baskılar ve emperyalist
güçlerle çatışma koşullarında işçi sınıfını milliyetçilik temelinde devletin
arkasında toplamaya çalışıyor. Nazizme karşı savaşın halkta yaşayan güçlü
hatırasını bugünkü Rus devletinin amaçlarına bağlamak, Stalin’i de güçlü
devletin, askerî zaferin ve acımasız disiplinin simgesine dönüştürmek istiyor.
soL’un
görmediği sınıfsal gerçek
soL Haberin yayımladığı metin, bütün bu siyasi
bağlamı ortadan kaldırıyor. Böylece kapitalist Rus devletinin Stalin’i neden
yeniden dolaşıma soktuğu sorusu yerini, Hruşçov dönemindeki “destalinizasyon”
sırasında kaldırılmış bir simgenin nihayet “eski yerine” dönmesinden duyulan
örtük memnuniyete bırakıyor.
Bu tutum,
Türkiye’deki Stalinist çevrelerin Putin Rusyası karşısındaki daha genel siyasi
yönelimiyle uyumludur. Bu çevreler, Rusya’nın ABD ve NATO ile çatışmasını çoğu
kez sınıfsal içeriğinden kopararak ilerici ya da antiemperyalist bir mücadele
gibi sunuyor; Rus kapitalizminin ve oligarşik rejimin gerici niteliğini arka
plana itiyor. Stalin’in yeniden yüceltilmesi de aynı yanılsamayı besliyor:
Güçlü devlet, Batı’ya meydan okuma, askerî zafer ve Sovyet simgeleri bir araya
getirildiğinde ortaya sosyalizme benzeyen bir görüntü çıkıyor.
Ancak bir
devletin ABD emperyalizmiyle çatışması onu sosyalist ya da ilerici yapmaz.
Rusya’daki üretim araçları oligarkların ve kapitalist şirketlerin
denetimindedir; işçi sınıfı siyasi iktidardan bütünüyle dışlanmıştır. Putin
yönetimi Ekim Devrimi’nin toplumsal programını değil, onun tasfiye ettiği büyük
güç milliyetçiliğini savunmaktadır. Stalin’i de kamulaştırmanın, işçi
demokrasisinin ya da dünya devriminin simgesi olarak değil; merkezî devlet
otoritesinin, ulusal birliğin ve askerî gücün sembolü olarak kullanmaktadır.
Dolayısıyla
Stalin’in bir kabartma veya büst biçiminde “eski yerine dönmesi”, sosyalizmin
geri dönüşü değildir. Tam tersine, Ekim Devrimi’nin mirasının bugünkü
kapitalist Rus devletinin ihtiyaçlarına göre yeniden tahrif edilmesidir. Gerçek
sosyalistlerin görevi bu sahte tarihsel sürekliliği alkışlamak değil; Sovyet
halklarının Nazizme karşı kahramanca mücadelesini Stalin kültünden, Ekim
Devrimi’ni bürokratik karşı-devrimden ve sosyalizmi Putin’in oligarşik
kapitalizminden kesin çizgilerle ayırmaktır.
| İç Savaş sırasında Lev Trotskiy Kızıl Ordu askerlerine hitap ediyor. |
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder