18 Ekim 2026

Çeviri:

Emeğin payı

Michael Roberts

Yakın tarihli bir yazımda, ABD şirketlerinin kâr marjlarının (yani kârların millî gelir içindeki payının) yüzde 19,4 ile rekor düzeye, ABD’de 1940’lardan bu yana kaydedilen en yüksek seviyeye ulaştığını belirtmiştim!

ABD’de şirket kârlarının millî gelir içindeki payı (1947–2026, yüzde). Şirket kârlarının payı dalgalı bir seyir izliyor; özellikle 2000’lerden itibaren yükselerek dönem sonunda zirveye ulaşıyor. Kaynak: ABD Ekonomik Analiz Bürosu (BEA), Financial Times hesaplamaları.

Buna karşılık emeğin payı tarihsel olarak en düşük düzeyine gerilemişti.

ABD’de çalışanlara yapılan ödemelerin millî gelir içindeki payı (1947–2026, yüzde). 1970’ler ve 1980’lerde yüksek düzeylerde seyreden emeğin payı, sonraki dönemde dalgalanarak geriliyor ve dönem sonunda yaklaşık yüzde 60’a düşüyor. Kaynak: ABD Ekonomik Analiz Bürosu (BEA), Financial Times hesaplamaları.
Kârların ücretlere oranını Marksist terimlerle, yani artı-değer oranı olarak ölçtüğümüzde, bu oranın hiçbir zaman bu kadar yüksek olmadığını görüyoruz. Artı-değer oranındaki bu yükseliş, ABD’de kâr oranının düşme eğilimine karşı işleyen ve kâr oranını yukarı çeken önemli bir etken oldu; bu etki özellikle salgının sona ermesinden bu yana belirginleşti. Kâr oranı, artı-değerin üretim araçları stoku ile çalışanlara yapılan ödemelerin toplamına oranıdır.

ABD’de finans dışı şirketlerin sabit sermaye stoku üzerinden hesaplanan kâr oranı (2005–2026, yüzde). 2013’te yaklaşık yüzde 13,5’e ulaşan oran, 2021’de yüzde 8,9’a geriliyor; ardından toparlanarak dönem sonunda yüzde 10,8 oluyor. Kaynak: BEA NIPA, Michael Roberts’ın hesaplamaları.
Ancak ABD millî gelirinde kârların ve ücretlerin payına ilişkin bu ölçümlere Vergi Vakfı (Tax Foundation) itiraz ediyor. Vergi Vakfı kendisini vergi politikası alanında dünyanın önde gelen partiler üstü düşünce kuruluşu olarak tanımlıyor. Kuruluşun ifadesiyle, “85 yılı aşkın süredir misyonumuz değişmedi: daha fazla ekonomik büyüme ve fırsat sağlayan vergi politikaları yoluyla insanların yaşamlarını iyileştirmek.” Vergi Vakfı, kârlara ve ücretlere giden payı ölçmek içingayrisafi millî gelir göstergesini kullanmanın yanlış olduğunu savunuyor. Kuruluşa göre, yukarıda varılan sonucun aksine, sermayenin ekonomik pastadan giderek daha büyük bir pay aldığı ya da emeğin payının 1950’lerdeki yaklaşık üçte iki düzeyinden bugün yaklaşık yarıya gerilediği doğru değil.

Bu sonuçlar neden yanlış? Vergi Vakfı’nın haklı olarak belirttiği gibi, toplam millî gelir yalnızca elde edilen kârlardan ve ücretlerden oluşmuyor; amortismanı da içeriyor. Amortisman, millî gelirin, şirketlerin eskimiş ya da ömrünü doldurmuş makine, tesis, teknoloji ve benzeri üretim araçlarını yenilemek için yatırım olarak hesaba katmak zorunda oldukları bölümüdür; yani üretim araçları stokunu genişleten bir yatırım değildir. Dolayısıyla amortisman, şirketlerin satışlardan elde ettiği kârdan düşülmeli. Başka bir deyişle, kârlara veya ücretlere giden pay, net toplam gelir, yani amortisman düşüldükten sonra kalan gelir üzerinden ölçülmeli.

Vergi Vakfı’na göre bu yapıldığında emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olmadığı görülüyor: “Emeğin payı, BLS (ABD Çalışma İstatistikleri Bürosu) serisinin gösterdiğinden hem daha yüksek hem de daha istikrarlı.” Millî gelir net olarak hesaplandığında, emeğin payı 1940’ların sonlarında yaklaşık yüzde 69 düzeyindeydi; 1970’lerde yaklaşık yüzde 75’e yükselmişti. Bugün ise yüzde 68,3 düzeyinde; yani 1950’lerdekinden pek farklı değil. Vergi Vakfı’nın ifadesiyle, “Başka bir deyişle, emeğin payı ‘daha önce hiç görülmemiş’ bir düzeyde değil.”

ABD’de net yurt içi gelirin emek, sermaye ve işletme sahipleri arasındaki dağılımı (1947–2026, yüzde). Sarı çizgi emeğin, yeşil çizgi işletme sahiplerinin gelirinin tamamı sermayeye dâhil edildiğinde sermayenin payını gösteriyor. Noktalı çizgiler, doğrudan sermayeye atfedilen gelirleri ve emek-sermaye ayrımı belirsiz işletme sahibi gelirlerini ayırıyor. Hesaplamada amortisman ve vergiler düşülüyor. Kaynak: BEA ve Vergi Vakfı'nın hesaplamaları.
Ancak Vergi Vakfı’nın sunduğu verilere ve zaman serilerine daha yakından bakıldığında, bana göre daha doğru bir sonuca ulaşılıyor. Öncelikle, “amortisman”ın gayrisafi kârdan yapılan muhasebesel bir kesinti olduğunu belirtmeliyim. Amortisman olarak ayrılan tutar da sermayenin emeğin sömürülmesi yoluyla el koyduğu değerin bir parçasıdır. Gayrisafi kârdan amortisman düşülüyorsa, sabit varlıklar stokunun değerinden de düşülmeli; böylece net kâr, net sermaye stokuna oranlanmalıdır. Dolayısıyla, ceteris paribus [diğer koşullar aynı kalmak kaydıyla-K.Ü.], amortismanın millî gelirden düşülmesi sermayenin kâr oranını azaltmaz.

Millî gelir içindeki paylara gelince, Vergi Vakfı’nın ölçümünü kullansak bile emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olduğu yönündeki önceki iddia neredeyse doğrulanıyor. ABD millî gelirinde emeğin payı, 2026’da yüzde 68,3 ile yine de 1948’den bu yana en düşük düzeydeydi. Buna karşılık kârların payı da 1948’den bu yana en yüksek düzeyine yakındı.

Vergi Vakfı verileriyle ABD’de emeğin (mavi, sol eksen) ve sermayenin (kırmızı, sağ eksen) gelirden aldığı paylar (yüzde). Emeğin payı 1979’daki yüzde 77,2’lik zirvesinden dönem sonunda yüzde 68,3’e gerilerken sermayenin payı yüzde 22,8’den yüzde 31,7’ye yükseliyor. Kaynak: Vergi Vakfı'nın hesaplamaları.

Dolayısıyla emeğin payının tüm zamanların en düşük düzeyinde olduğu iddiası yalnızca küçük bir abartı. Vergi Vakfı da aslında çok önemli olmayan bir farkı gereğinden fazla büyütüyor. Daha önemlisi, yukarıdaki grafik emeğin payının 1970’lerin sonunda zirveye ulaştığını gösteriyor. 1980’lerden itibaren emeğin payı geriledi ve buna karşılık sermayenin payı yükseldi. Bu, sendikal haklara ve örgütlenmeye yönelik saldırıların, özelleştirmelerin, sosyal yardımlarda ve kamu hizmetlerinde kesintilerin ve imalat sektöründeki işlerin dünyanın ucuz iş gücü bölgelerine kaydırılmasının damgasını vurduğu, neoliberal olarak adlandırılan dönemin başlangıcıydı. Bu süreç ABD sermayesinin genel kârlılığının yükselmesini sağladı.

Dahası, Vergi Vakfı’nın pay ölçümlerini Marksist kategorilere dönüştürdüğümde, artı-değer oranının 1980’den bu yana yüzde 57, Büyük Durgunluk’un sona ermesinden bu yana yüzde 32 ve salgının sona ermesinden bu yana yüzde 17 artarak İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasındaki zirvesine yaklaştığını görüyorum.

ABD’de kârların ücretlere oranıyla ölçülen artı-değer oranı. 1980 dolaylarında yaklaşık yüzde 30’a gerileyen oran, sonraki dönemde dalgalanarak yükseliyor ve dönem sonunda yüzde 46’yı aşarak savaşın hemen sonrasındaki zirvesine yaklaşıyor. Kaynak: Vergi Vakfı verileri, Michael Roberts’ın hesaplamaları.
Bu artış, Marx’ın kâr oranının düşme eğilimi yasasına karşı işleyen temel etkenlerden biri oldu. Böylece ABD’de kârlılık, neoliberal dönemde (1982-2000), ardından Büyük Durgunluk’un sona ermesinden sonra ve salgının sona ermesinden bu yana geçen son beş yılda yükseldi.

Ancak burada bir şerh düşmek gerekiyor. Bu kâr artışının çok büyük bölümü ekonominin yalnızca birkaç temel sektöründe birikmiş durumda. 2026 ortasına kadar geçen bir yıllık dönemde ABD’de şirketlerin yurt içi faaliyetlerinden elde ettiği kârlar (yani ABD şirketlerinin yurt dışında elde ettiği kârlar hariç) 4,4 trilyon dolara ulaştı. Bu, 738 milyar dolarlık, yani yüzde 17,7’lik devasa bir artış.

Borsadaki hızlı yükselişin etkisiyle finans sektörü bu artışa 185 milyar dolarlık, yani yüzde 25’lik katkı yaptı. Enerji sektörü, hızla yükselen enerji fiyatlarının etkisiyle 135 milyar dolarlık, yani yüzde 18,2’lik katkı yaptı. Ancak listenin başında teknoloji sektörü, yani yazılım ve donanım, yer aldı. Teknoloji sektörü 738 milyar dolarlık kâr artışının 214 milyar dolarını, yani yüzde 29’unu sağladı. Finans sektörünü dışarıda bırakıp yalnızca finans dışı sektörlere baktığımızda, enerji sektörünün kâr artışındaki payı yüzde 24’e, teknoloji sektörünün payı ise yüzde 39’a yükseliyor. Dolayısıyla son bir yılda finans dışı sektörlerdeki kâr artışının neredeyse üçte ikisi yalnızca iki sektörden geldi.

ABD’de 2026 ortasına kadar son 12 ayda şirketlerin yurt içi kârlarındaki artış ve seçilmiş sektörlerin katkıları. Mavi sütunlar kâr artışını (milyar dolar), turuncu sütunlar sektörlerin toplam artıştaki payını (yüzde) gösteriyor. 738 milyar dolarlık artışın yüzde 29’u teknolojiden, yüzde 25,1’i finanstan, yüzde 18,2’si enerjiden geliyor. Kaynak: FRED https://fred.stlouisfed.org/release/tables?eid=18673&rid=53
Bu durum, yapay zekâ beklentileriyle yükselen borsada yaşanacak bir çöküşün teknoloji sektörünün kârlarında düşüşe yol açması hâlinde, ABD’de genel kârlılığın sert biçimde gerileyerek bir resesyonu tetikleyeceğine işaret ediyor.

Kaynak: "Labour’s share", Michael Roberts Blog – blogging from a Marxist economist

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder