03 Kasım 2026





Çeviri:

Nükleer denemelerden sağ çıkan hasta bir işçi soruyor

İki gün önce Ron McKay’in derlediği Letters to Gorbachev: Life in Russia Through the Postbag of Argumenty/Fakty adlı kitabı okumaya başladım. Kitabın adını Türkçeye Gorbaçov’a Mektuplar: Argumenty/Fakty’nin Posta Çantasından Rusya’da Yaşam diye çevirmek mümkün.

Argumenty i Fakty, 1978’de Sovyetler Birliği’nde bir bülten olarak yayın hayatına başladı. Sonradan haftalık bir gazeteye dönüştü ve glasnost yıllarında öylesine yaygınlaştı ki 1990’da tirajı 33 milyonu aştı.

McKay, Sovyet yurttaşlarının glasnost yıllarında bu gazeteye gönderdikleri mektuplardan bir seçki yapmış. Bu mektuplar Türkçeye çevrilmedi. Çevrileceklerini de hiç sanmıyorum. Kitabı okurken bu mektupların Sovyetler Birliği’nin son yıllarında gündelik hayata ilişkin değerli ipuçları verdiğini düşündüm. Bu yüzden zaman zaman bu başlık altında kitaptan bir mektup yayımlayacağım.

Yayımlayacağım ilk mektup, Stalinist bürokrasinin insan sağlığına ve çevreye nasıl gaddarca yaklaştığını örneklerle anlattığım bir yazımla bağlantılı. O yazıda, Sovyetler Birliği’nin 1949–1989 arasında Kazakistan’daki Semipalatinsk nükleer deneme sahasında 456 deneme gerçekleştirdiğini ve özellikle açık havada yapılan denemelerden yayılan radyoaktif serpintinin çevrede yaşayanları radyasyona maruz bıraktığını belirtmiştim.

Aşağıdaki mektupta inşaat işçisi I. Boikova, o denemelerin yapıldığı günlerde çocukluğunun geçtiği Beskaragai köyünde neler yaşandığını anlatıyor. Yıllar sonra hâlâ bir soruya cevap arıyor.

Sözü Boikova’ya bırakalım.

* * *

Seliyarsk’ın Beskaragai köyünde doğup büyüdüm. Köy, Semipalatinsk’ten nükleer deneme sahasına doğru yaklaşık 200 kilometre uzaklıktaydı. O “tatbikatları” çok iyi hatırlıyorum. O günlerde okul olmazdı. Şimdi nükleer denemeler yer altında yapılıyor, o zamanlar açık havada yapılırdı.

Bizi sürü gibi derin bir vadiye götürür, ağzımızı iyice açıp yüzükoyun yere yatmamızı söylerlerdi. Ağzımızı açık tutarsak kulak zarlarımızın yırtılmayacağını söylerlerdi. Ama biz çocuktuk elbette, ne olduğunu görmek istiyorduk. Biz de baktık. Nükleer bomba taşıyan üç uçağın gökyüzünde daireler çizdiğini, bombayı bırakıp hemen uzaklaştığını gördük. Bomba, göz kamaştıran beyaz bir ışık içinde ağır ağır iniyordu. Yere düştüğünde havaya bir bulut yükseliyor, bildik mantar biçimini alıyordu. Mantar bulutu beyazımsı ya da grimsi pembeydi. Dalga dalga kabarıyor, döne döne gökyüzüne yayılıyordu. Sonunda dağılıp dumana dönüşüyor, çölün, tarlaların ve İrtiş Nehri’nin üzerine çöküyordu. Her şey rüzgâra bağlıydı.

Bazen Abolsk bölgesine doğru giderdi, bazen de bize doğru. Bir de ses dalgası vardı. Hemen hemen anında gelir, insanları yere devirirdi. Kediler, köpekler, sığırlar ve öteki evcil hayvanlar paniğe kapılıp kaçışırdı. Sirenlerin uğultusuna miyavlamalar, havlamalar, böğürmeler karışırdı. Korkunçtu, sanki dünyanın sonu gelmişti.

Kazakistan’daki eski Semipalatinsk nükleer deneme sahasında bir krater. Fotoğraf: CTBTO.
Okulumuz köydeki tek iki katlı binaydı. Bir “tatbikat” sırasında üst katı bıçakla kesilmiş gibi kopup gitti. Birçok ev yıkıldı. Sonra askerler bize yeni bir okul yaptılar, evleri de yeniden inşa ettiler. Kışın yapılan denemelerden sonra hava değişir, yaz gibi ısınırdı. İrtiş’in üzerindeki buz tümüyle erirdi. Bazen denemeleri gece yaparlardı. Çocukları uyandırır, aceleyle yataklarından kaldırır, kışsa sıkı sıkı giydirip vadiye götürürlerdi. Gece patlamanın etkisi gerçekten çarpıcıydı. Ortalık güneşli bir gündekinden bile daha aydınlık olurdu. Saman yığınında iğne bulabilirdiniz.

O günlerden o kadar çok anım var ki hepsini anlatmak çok uzun sürer. Hiroşima’yı, Nagazaki’yi çok duyardık. Amerikalılar ne korkunç şey yapmışlardı, nükleer silahlarını insanlar üzerinde denemişlerdi! Ama Sovyetler Birliği’nde de nükleer bombaların insanlar üzerinde, yani bizim üzerimizde denendiğinden kimse söz etmezdi. Belli ki o zaman bizi insandan saymıyorlardı. Şimdi de saymıyorlar zaten. Radyasyona maruz kaldığımız hâlde bizi hiçbir zaman sağlık kontrolünden geçirmediler. Köyümüzde insanlar lösemiden ölüyordu. Ama nedense bu konu örtbas edilmeliydi ve biz çocuklar bu esrarengiz hastalık hakkında hiçbir şey bilmiyorduk. 1963’te ailem aynı ilde, Semipalatinsk’in 560 kilometre güneyindeki Urdşar köyüne taşındı.

Ben bir teknik okulda okuyordum, erkek kardeşim de Semipalatinsk’te okula gidiyordu. Ötekiler o zamana kadar evden ayrılmıştı. Sonra şehirde iki yıl çalıştım ve Urdşar’a döndüm. 1986’ya kadar orada kaldım. Annemle babam öldüler. Babam 57, annem 59 yaşındaydı. 2 Ocak 1986’da ailemi alıp öteki akrabalarımın yaşadığı Novokuznetsk’e gittim. Bize yazmış, Novokuznetsk’te yiyecek sıkıntısının o kadar kötü olmadığını söylemişlerdi. Bizim ilde ise yiyecek neredeyse yoktu. 1989’a kadar Novokuznetsk’in çevre bakımından Sovyetler Birliği’nin en temiz şehri olduğunu bilmiyordum.

Yıllarca nükleer denemelere ve bunların korkunç sonuçlarına katlandığımız hâlde bize neden hiçbir tazminat verilmediğini bilmek istiyorum. Sağlığa zararlı koşullarda çalışanlara erken emeklilik hakkı tanınıyor. Biz ise elimizi sürdüğümüz her şeyin sağlığımızı tehdit ettiği bir yerde yaşadık ve bize hiçbir şey verilmiyor. Kırk sekiz yaşındayım ve sürekli hastayım. Yüksek tansiyonum, kalp iskemim ve daha bir dizi rahatsızlığım var. Yakınmak istemiyorum. Nükleer denemelerden sağ çıkan bizler şimdi herhangi bir yardım bekleyebilir miyiz, yalnızca bunu bilmek istiyorum. Bize hiçbir zaman herhangi bir destek sağlanmadı. İhtiyacımız olduğunda gidebileceğimiz bir sanatoryum yoktu, özel fon yoktu, hiçbir şey yoktu.

I. Boikova, inşaat işçisi

Kaynak: Ron McKay (der.), Letters to Gorbachev: Life in Russia Through the Postbag of Argumenty/Fakty, s. 80-81. Türkçe çeviri kitaptaki İngilizce metinden yapılmıştır.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder