13 Ocak 2026

Katuşev'in raporu ile Behice Boran’ın Çekoslovakya'nın işgalini savunuşu

Sovyet tankları Prag'da (Ağustos 1968)
Kremlin’den görünen çürüme - 1973’te Varşova Paktı: Artan dış borç, baskı ve Stalinist rejimlerde çözülme” başlıklı yazıyı hazırlarken, Türkiye’de Stalinist Sovyet bürokrasisinin en önde gelen savunucularından biri olan Behice Boran’ın (1910-1987), 1986 yılının ortalarında gazeteci Uğur Mumcu’ya (1942-1993), 1968’de Çekoslovakya’nın işgaline ilişkin söyledikleri aklıma geldi. [*]

Boran, yanıtında “işgal” sözcüğünü özellikle kullanmaktan kaçınır ve tipik bir Stalinist siniklikle “Çekoslovakya olayı” demeyi tercih eder. İşgalin hemen sonrasında bu askerî müdahaleyi sert bir dille kınadığını ve eleştirdiğini, ancak o sırada Çekoslovakya’da kapitalizmin hortlatılmak istendiğini fark edemediğini söyler:

Partinin ciddi hatalar işlemiş olduğu, vahimleşen durumun kontrolünü büyük ölçüde yitirdiği bence açıktı; ama parti ve sosyalist sistem, kendi içinden çıkaracağı sağlıklı, yetenekli unsurlar ve güçlerle kendi kendisini yineleyebilir, durumunu düzeltebilir gibi geliyordu bana. Dubçek ve yandaşlarının girişimlerini bu yönde değerlendiriyordum. Çekoslovakya'daki durum ve gelişmelerin içyüzünü bilmemek ve Batılı komünist çevrelerde Dubçek'in desteklenmesi, ‘Prag Baharı’ndan söz edilmesi, böyle bir değerlendirme yapmamda herhalde etken olmuştur. Böyle değerlendirince de Sovyetler'in davranışını çok hatalı buluyordum. Bir süre bu görüşü korudum. (s. 56)

Boran, Mumcu’ya bu konudaki görüşünü nasıl değiştirdiğini ise şöyle açıklar:

Zaman kafamdaki düğümü çözdü. Yapılan işlerin doğru olup olmadığı, alınan sonuçlarla kanıtlanır. Bu işlere ilişkin değerlendirme ve eleştirilerin doğruluk derecesi de bu sonuçlara göre ölçülür. Zaman açısından bakınca, 1968'in son yarısından başlayarak partinin hızla toparlanıp bugünkü duruma gelmesi, benim görüş ve yorumlarımın isabetsizliğini kanıtladı.

Çekoslovak partisi ve toplumsal sisteminde sağlıklı ve sağlam unsur ve güçler bulunmasaydı, bu kesimin elinde parti toplumdan destek görmeseydi, 1968 krizinden sonra böylesine çabuk toparlanmazdı. ‘Devrim ihraç edilemez’ çok doğru, çok önemli bir sözdür. Ben partideki bu sağlıklı ve sağlam unsurların kimler olduğunu teşhiste yanılmıştım. (s. 57)

Oysa Boran’ın 1986 yılında -yani Çekoslovakya’da Stalinist rejimin yıkılmasından yalnızca birkaç yıl önce- bu ülke için çizdiği bu “pembe” tablonun gerçekle hiçbir ilgisi olmadığı, Anatoliy Çernyayev’in günlüğünde aktardığı ve Konstantin Katuşev tarafından 1973’te Kremlin bürokrasisinin en üst katmanı için hazırlanmış “hizmete özel” raporda açıkça görülmektedir. Bu raporda, Çekoslovakya için:

  • ağır sanayinin durma noktasına geldiği,
  • ekonomik rezervlerin tükendiği,
  • partiye giren gençlerin sosyal tecrit yaşadığı,
  • yaratıcı aydınların rejimi topluca boykot ettiği,
  • öğrencilerin parti etkisinin tamamen dışında kaldığı,
  • kilisenin yeniden güç kazandığı,
  • Politbüro’nun derin biçimde bölünmüş olduğu

açıkça dile getirilmektedir.

Behice Boran ve Uğur Mumcu (1986)
Dolayısıyla Boran’ın 1968’den sonra “hızla toparlanma” olarak adlandırdığı şey, ironik bir biçimde, yalnızca beş yıl sonra Kremlin’in kendi iç belgelerinde bir meşruiyet çöküşü olarak kayda geçirilmiştir. “Zaman”, iddia ettiği gibi Boran’ı haklı çıkarmamakta; tam tersine, yanılgının üzerindeki örtüyü kaldırmaktadır.

Behice Boran, 10 Ekim 1987’de ölmemiş ve birkaç yıl daha yaşamış olsaydı, bu örtünün tamamen kalktığını ve kralın çıplak olduğunu bizzat görebilecekti. Ömrü buna vefa etmedi.

Boran’ın zannettiği -ve okurun da inanmasını istediği- gibi, ortada “Çekoslovak partisinin kendi içinden kendini yenilemesi” diye adlandırılabilecek bir süreç yoktur. Söz konusu olan, toplumdan kopmuş ve ona bütünüyle yabancılaşmış bürokratik bir aygıtın askerî disiplinle -daha açık bir ifadeyle, Sovyet askerî müdahalesi tehdidiyle- ayakta tutulmasıdır.

Peki Behice Boran, bu zoraki ve kırılgan istikrarı gerçekten organik ve sağlıklı bir toparlanma olarak mı görüyordu? Yani samimi bir yanılgı içinde miydi, yoksa bile isteye gerçeği çarpıtıyor muydu? Bu sorulara kesin bir yanıt vermek kolay değil. Ancak şurası açık: 1986 gibi geç bir tarihte, Stalinist rejimlerin derin bir krizin içinde olduğunu bilmiyor olması mümkün değildi. Buna rağmen, bu krizin aşılabileceğine ve bu süreçte Kremlin’in özürcülüğünü yapmanın başlıca görevlerinden biri olduğuna içtenlikle inanıyordu.

[*] Uğur Mumcu, 1986 yılında Cumhuriyet gazetesi için, yurtdışında sürgünde bulunduğu sırada Behice Boran’la uzun bir söyleşi yaptı. Bu söyleşi daha sonra Bir Uzun Yürüyüş başlığıyla kitap olarak yayımlandı: Uğur Mumcu, Bir Uzun Yürüyüş, um:ag Vakfı Yayınları, Ankara, 20. baskı, Mart 1999.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder