10 Eylül 2026

1940’ların ABD’sinden 2009 Türkiye’sine Stalinist bir siyaset geleneği

8 Eylül 2026’da yayımladığım 1940’lar ABD’sinden bir siyaset dersi başlıklı yazıda, Stalinist ABD Komünist Partisi ile Trotskist Sosyalist İşçi Partisi’nin (SWP) 1940’lı yıllarda devlet baskısı karşısındaki tutumlarını karşılaştırmıştım.

Kısaca hatırlayalım: Stalinist Komünist Parti, 1940’lı yılların başlarında Roosevelt yönetiminin Smith Yasası’nı kullanarak SWP’ye yönelttiği saldırıyı memnuniyetle karşılamış ve açıkça, yüksek sesle desteklemişti. Trotskistlere siyasal mücadele içinde yanıt vermek yerine FBI’ın, savcıların ve mahkemelerin yardımına bel bağlamıştı. Aynı yasa birkaç yıl sonra bu kez Komünist Parti’ye karşı kullanıldığında ise SWP, geçmişte kendisine yapılanlara rağmen Stalinistleri devlet baskısına karşı koşulsuz biçimde savunmuştu.

FBI’ın hedef aldığı, yargılanarak mahkûm edilen SWP üyeleri, cezalarını çekmek üzere cezaevine giderken, 31 Aralık 1943.
Bu olay ilk bakışta uzak bir ülkenin uzak geçmişinden kalma bir siyaset dersi gibi görünebilir. Oysa benzer bir tutumla karşılaşmak için 1940’ların ABD’sine gitmemize gerek yok. Yakın tarihimizde, 2009 Türkiyesi’nde yaşanan bir olay, çok daha mütevazı bir ölçekte de olsa aynı Stalinist siyaset geleneğinin farklı koşullar altındaki bir başka örneğini sunuyor.

Siyasal eleştiriye mahkemeyle yanıt

Şubat 2009’da Sungur Savran, Mavi Defter adlı internet sitesinde Yalçın Küçük ve Veli Küçük ya da Siyonistlerin gerçek dostları kimlerdir? başlıklı bir yazı yayımlar. Savran bu yazıda Stalinist yazar Yalçın Küçük’ü, Ergenekon’u ve darbeciliği savunması; adı faili meçhul cinayetlerle ve darbe hazırlıklarıyla birlikte anılan Veli Küçük ve Hurşit Tolon gibi kişileri övmesi nedeniyle sert biçimde eleştirir.

Yalçın Küçük, Savran’ın ileri sürdüğü iddialara siyasal bir yazıyla ve karşı kanıtlarla yanıt vermez. Bunun yerine, yazıda kişilik haklarına saldırıldığı ve kendisine hakaret edildiği iddiasıyla Savran’a karşı 10 bin liralık manevi tazminat davası açar.

Sungur Savran
Mahkeme sonunda Yalçın Küçük lehine karar verir. Böylece Marksizm içinde siyasal ve teorik düzlemde yürütülmesi gereken bir tartışma burjuva düzeninin mahkemelerine taşınmakla kalmaz; mahkemenin verdiği hükümle siyasal eleştiriye hukuki bir sınır da çizilmiş olur.

Savran’ın mahkemeye sunduğu yazılı cevapta belirttiği gibi, sosyalist hareket içinde çok sert polemikler yaşanması yeni bir olgu değildi. Küçük’e düşen, kendisine yöneltilen suçlamaları karşı savlar, kanıtlar ve siyasal değerlendirmelerle çürütmekti. O ise fikir mücadelesinin konusu olması gereken bir meseleyi hukuk meselesine dönüştürmüş, hakaret iddiasına dayalı tazminat davasını siyasal rakibine karşı bir silah olarak kullanmayı seçmişti.

Aynı siyasal refleksin iki biçimi

Elbette 1941’de ABD Komünist Partisi’nin aldığı tutum ile Yalçın Küçük’ün 2009’da yaptığı şey birbirinin tıpatıp aynısı değildi. ABD’li Stalinistler, devletin başlattığı ve Trotskistlerin hapse atılmasıyla sonuçlanan bir ceza kovuşturmasını alkışlamışlardı. Yalçın Küçük ise Marksizm içindeki bir siyasal tartışma nedeniyle burjuva mahkemesine bizzat başvurmuştu. Birincisinde Stalinistler devletin başlattığı saldırıyı desteklemiş, ikincisinde ise burjuva mahkemesini bizzat harekete geçirmişlerdi.

Ancak bu önemli farklılık, iki tutum arasındaki temel sürekliliği ortadan kaldırmıyor. Her iki durumda da siyasal görüş ayrılığına siyasal mücadele içinde yanıt vermek yerine burjuva devletinin baskı ve yargı aygıtından yardım isteniyordu. Devlet, işçi hareketinin ve sosyalist solun içindeki bir tartışmanın hakemi hâline getiriliyor; siyasal rakibin fikirlerle değil, savcılar ve mahkemeler aracılığıyla susturulması ya da cezalandırılması amaçlanıyordu.

Yalçın Küçük
Burada sorun, Yalçın Küçük’ün burjuva hukuku bakımından dava açma hakkına sahip olup olmadığı değildir hiç kuşkusuz. Asıl sorulması gereken soru siyasaldır: Kendisini Marksist ve devrimci olarak tanımlayan bir yazar, başka bir Marksistin ağır da olsa bütünüyle siyasal nitelikteki eleştirilerine nasıl karşılık vermelidir? Karşı kanıtlarla ve açık bir siyasal mücadeleyle mi, yoksa burjuva mahkemelerinden alacağı bir kararla mı?

Yalçın Küçük’ün tercihi ikincisi oldu. Bu tercih, onun o dönemde giderek belirginleşen sosyal şovenist, militarist ve devletçi yöneliminin yöntem alanındaki tamamlayıcısıydı. Savran’ın Ergenekon, darbecilik ve devlet konusundaki eleştirilerine siyasal düzlemde yanıt vermeyen Küçük, eleştirinin içeriğini tartışmak yerine eleştireni burjuva mahkemesi aracılığıyla tazminata mahkûm ettirdi.

Değişmeyen gelenek

1940’ların ABD’si ile 2009 Türkiyesi arasında yaklaşık yetmiş yıl var. Ülkeler, tarihsel koşullar ve başvurulan hukuki araçlar farklı. Fakat her iki örnekte de karşımıza çıkan siyasal refleks şaşırtıcı ölçüde benzer: Stalinist siyaset, Trotskizmle düşünsel ve siyasal düzlemde hesaplaşamadığı noktada yüzünü burjuva devletine ve onun mahkemelerine dönüyor.

İşçi hareketi içindeki siyasal anlaşmazlıkların devletin yardımıyla “çözülmeye” çalışılması, Stalinist siyaset geleneğinin rastlantısal bir sapması değil, ayırt edici özelliklerinden biridir. ABD Komünist Partisi’nin SWP’ye yönelik devlet saldırısını alkışlaması ile Yalçın Küçük’ün Sungur Savran’ı mahkemeye vermesi arasındaki tarihsel süreklilik tam da burada yatıyor.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder