07 Ekim 2026

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: 

Bill Bland (2)

Bir önceki bölümde, Türkiye’de Bill Bland’ı önemli katkılar yapan bir Marksist teorisyen ve tarihçi olarak öne çıkaranların özellikle Enver Hoca’nın siyasi çizgisine yakın çevreler olduğunu gördük. Uluslararası planda da Bland’ın taraftarlarının ağırlıkla bu siyasi çizgi etrafında yer alanlardan oluştuğu anlaşılıyor.

Oysa Bland’ın Stalin’i savunmak için geliştirdiği “tarihsel analizlerin” birçoğunun başka Stalinist çevrelerde de memnuniyetle karşılanması beklenebilir. Bu çevrelerin, her konuda hemfikir olmasalar bile, Bland’ı kendi ihtiyaçlarına cevap veren bir “tarihçi” olarak benimsemeleri şaşırtıcı olmazdı.

Örneğin, Bland’ın “Stalin:Efsane ve Gerçek” (Stalin: The Myth and the Reality) başlıklı yazısındaki temel yaklaşımın, Enver Hocacı olmayan pek çok Staliniste de çekici geleceğini düşünüyorum. Bland bu yazıda, Stalin’in ölümünden yıllar önce Sovyet yönetiminde “gizli ya da potansiyel revizyonistlerin” çoğunluğu oluşturduğunu ileri sürüyor. Stalin'in etrafındaki kişi kültünü, bu çoğunluğun gerçek iktidarını gizleyen bir araç olarak “açıklıyor”. Masum insanların tutuklanıp öldürülmesinin sorumluluğunu ise Stalin’den alıp onun sosyalizm karşıtı muhaliflerine yüklüyor.

Buradaki “akıl yürütmelerinden” biri özellikle dikkat çekici. Bland’a göre, masum insanların tutuklanmasının sosyalizme hizmet edeceğini ancak akıl sağlığını yitirmiş biri düşünebilir. Stalin ise ölümüne kadar akli yetilerini korumuştur. Öyleyse masum insanların öldürülmesi, Stalin’in ve onunla birlikte hareket eden “Marksist-Leninistlerin” değil, sosyalizmin “revizyonist” düşmanlarının talimatıyla gerçekleşmiş olmalıdır.

Bland’ın muhakemesinde eksik olan şey, tam da kanıtlanması gereken bağlantıdır. Stalin’in akıl sağlığını korumuş olması, masum insanların tutuklanmasını ve öldürülmesini onaylamadığını nasıl gösteriyor? Siyasi iktidarını korumaya çalışan bir yöneticinin, akıl sağlığı yerinde olduğu hâlde masum insanların cezalandırılmasına karar vermesi neden mümkün olmasın? Bland, Stalin’in böyle bir sorumluluk taşıyamayacağını daha baştan kabul ediyor; ardından bu kabulü tarihsel bir sonuca dönüştürüyor.

Ancak sorun yalnızca bu mantıksal sıçramadan ibaret değil. Stalin’in akıl sağlığı üzerinden yürütülen tartışma, terörün toplumsal ve siyasi işlevini de görünmez kılıyor. Marksist bir açıklama, Stalin’in kişisel sorumluluğunu değerlendirirken onun başında bulunduğu bürokrasinin çıkarlarını ve iktidarını nasıl koruduğunu da incelemek zorundadır. Stalinist terör, maddi ve toplumsal ayrıcalıklarını koruyan bürokratik kastın, iktidarına yönelik mevcut ve olası muhalefeti ezmesinin aracıydı. Eski Bolşeviklerin ve devrimci kadroların tasfiyesi, Ekim Devrimi’nin siyasi deneyimini ve bürokrasiye karşı başvurulabilecek devrimci birikimi de hedef alıyordu. Dolayısıyla mesele, Stalin’in akıl sağlığının yerinde olup olmaması değil; terörün hangi toplumsal çıkarları koruduğu, hangi siyasi güçleri ortadan kaldırdığı ve nasıl örgütlendiğidir.

Türkiye’deki Stalinist yayınlarda gördüğüm kadarıyla, diğer bir çağdaş Stalinist “tarihçi” olan Grover Furr, Bland’a kıyasla çok daha fazla ilgi görüyor. Furr’un Stalin savunusuyla Bland’ınki arasındaki benzerlikleri ayrıca ele almak gerekir. Ancak Stalin’i savunmak için göstermiş olduğu bütün çabaya rağmen Bland, Türkiyeli Stalinistler arasında aynı ölçüde iltifat görmüyor.

Bland’ın Furr gibi diğer Stalinist çevrelerde daha geniş kabul görmesini zorlaştıran başlıca etken, onun Enver Hoca’nın siyasi çizgisine olan katı bağlılığı olsa gerek. Bland’ın, Hoca’nın Sovyetler Birliği ve Çin başta olmak üzere diğer Stalinist rejimlere yönelttiği “revizyonizm” suçlamalarını ve Sovyetler Birliği’nin “sosyal-emperyalist”, “sosyal-faşist” olarak nitelendirmesini benimsemesi, bu yönetimleri savunan çevrelerin onu sahiplenmesini güçleştiriyor.

Dimitrov da mı Nazi ajanı?

Ancak mesele, Bland’ın Enver Hoca’nın siyasi çizgisine katı bağlılığıyla sınırlı değil. Kanıt yerine keyfî çağrışımlara dayandırdığı “tarihsel analizlerinin” bazıları, pek çok Staliniste bile “Yok artık!” dedirtebilecek türden.

Georgi Dimitrov hakkındaki iddialar bunun çarpıcı bir örneği. Bland’ın başkanlığını yaptığı Britanya Marksist-Leninist Örgütünün (MLOB), modern revizyonizmin kökenlerine ilişkin Merkez Komitesi raporu, Komintern’in 1935’teki VII. Dünya Kongresi’ni “revizyonist ihanet” olarak nitelendiriyor. Dimitrov’un aynı yıl Komintern genel sekreterliğine yükselişi de bu ihanetin bir parçası olarak sunuluyor.

Burada söz konusu olan, Dimitrov’un savunduğu Halk Cephesi politikasına yönelik siyasi bir eleştiriyle sınırlı değil. Raporda bu politika “revizyonist” olarak mahkûm edilirken sorumluluk Dimitrov’a ve onunla birlikte hareket ettiği ileri sürülen kişilere yükleniyor. Böylece Stalin’i savunmakla, onun döneminde Komintern’in benimsediği çizgiyi mahkûm etmek, sorumluluğu “gizli düşmanlara” aktaran aynı açıklama içinde birleştiriliyor.

Rapor, 1933’te Reichstag yangınıyla bağlantılı suçlamalar nedeniyle Naziler tarafından tutuklanıp yargılanan Dimitrov’u, emperyalistlerin hizmetindeki bir insan, bir tür köstebek olarak gösteriyor. Onun dava sırasında elde ettiği uluslararası siyasi itibarı da Nazi istihbaratının yönlendirdiği bir kampanyaya bağlıyor.

Raporda kurulan hikâye şöyle: Nazilerin Dimitrov’a gösterdiği ileri sürülen “şaşırtıcı” iyi muamele, onun emperyalistlerin hizmetine girmiş olduğunun işaretidir. Dimitrov lehine yürütülen uluslararası kampanyaya yalnızca solun değil, çeşitli ülkelerdeki kapitalist basının da katılması, bu şüpheyi güçlendiren bir olgu olarak sunulur. Ardından, bu basın kampanyasının Nazi istihbaratının yönlendirmesiyle yürütüldüğü ve amacının Dimitrov’u Komintern genel sekreterliğine taşıyarak emperyalizme hizmet etmek olduğu ilan edilir. Dimitrov’un bu görevdeki yetkisinin, en azından biçimsel olarak, Komintern’e bağlı bir partinin “yalnızca” genel sekreteri olan Stalin’inkini aştığı da özellikle vurgulanır.

Böylece Dimitrov’un Nazilere karşı mücadelesiyle kazandığı itibar, Naziler hesabına çalışmasının aracına dönüştürülüyor. Rapor, Dimitrov’un VII. Dünya Kongresi’nde “emperyalist efendilerine” iyi hizmet ettiğini; onun önderliğinde kabul edilen politikaların, yirmi bir yıl sonra uluslararası komünist harekette revizyonizmin tam zaferine zemin hazırladığını ileri sürüyor.

“Georgi Dimitrov sanık kürsüsünde.” Reichstag yangını davasını konu alan Sovyet karikatürü (1933).
Peki, Dimitrov’un Nazi istihbaratıyla çalıştığını gösteren belge nerede? Raporda bu suçlamayı destekleyen herhangi bir belge sunulmuyor. Onun lehine yürütülen kampanyaya kapitalist basının da katılmış olması, Nazi istihbaratının bu kampanyayı yönettiğinin kanıtı yerine geçiriliyor. Bir siyasi tutuklunun serbest bırakılmasını desteklemekle, o kişiyi istihbarat operasyonuyla bir uluslararası örgütün başına yerleştirmek arasındaki mesafe, herhangi bir somut bağlantı gösterilmeden kapatılıyor.

Burada iki farklı meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor. Dimitrov’un savunduğu politikaları eleştirmek başka şey (ki bu politikaları şekillendiren kişi elbette Stalin’di); onun emperyalistlerin ve Nazi istihbaratının hizmetinde olduğunu iddia etmek başka şey. Birincisi, siyasi programın, kararların ve bunların sonuçlarının incelenmesini gerektirir. İkincisi ise ayrıca kanıtlanması gereken somut bir suçlamadır. Siyasi bir çizginin yanlışlığı ya da işçi sınıfına verdiği zarar, o çizgiyi savunan kişinin yabancı bir istihbarat örgütü adına çalıştığını kendiliğinden göstermez.

Bland’ın Stalin savunusunda olduğu gibi, burada da kanıtın yerini önceden kurulmuş bir hikâye alıyor. Stalin sosyalizmin savunucusu olarak korunurken, eleştirilen -ve aslında bizzat Stalin’in geliştirmiş olduğu- politikalar ve yaşanan felaketler onun çevresindeki gizli düşmanların işi sayılıyor. Araştırılması gereken tarihsel ilişkilerin yerine, Stalin’i her durumda haklı çıkaran ve gündelik mantığın bile sınırlarını zorlayan bir açıklama yerleştiriliyor.

Aslında burada özgün bir yöntemle karşılaşmıyoruz. Stalinizmin siyasi karşıtlarını suçlamak için kullandığı “yöntem”, bu kez Stalinist bir lidere, Dimitrov’a yöneltiliyor. Programlar, sınıf çıkarları ve siyasi tercihler üzerinden incelenmesi gereken çatışmalar, ajanların ve gizli servislerin faaliyetleri olarak kurgulanıyor. Böylece karşıt görüşün neyi savunduğu ve hangi toplumsal çıkarlara karşılık geldiği soruları geri plana itiliyor; onun kimin hesabına çalıştığına ilişkin suçlama, tartışmanın yerini alıyor. Stalinist rejimin Trotskiy’e ve diğer muhaliflere karşı kullandığı suçlama mantığı, bu kez ünlü bir Stalinist lidere, Dimitrov’a yöneltilmiş oluyor.

Göstermelik Moskova Duruşmalarında kullanılan bu engizisyon mantığıyla, önceden suçlu olduğuna karar verilen herkesi ajan ve hain ilan etmek mümkün elbette.

Devam edecek

Çağdaş Stalinist “tarihçiler”: Bill Bland (1)

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder