25 Ocak 2026

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar” [*]

Çernobil’den önce başlıklı yazıyı yayımladıktan sonra, aklıma birkaç yıl önce okuduğum bir kitap geldi: Zekeriya Sertel’in, ölümünden sonra yayımlanan anıları Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm. Bu kitapta Sovyetler Birliği’ne, özellikle Azerbaycan’a ve Asya’daki diğer Sovyet cumhuriyetlerine ilişkin pek çok çarpıcı gözlem yer alıyor. Bunlardan biri, Stalinist rejimlerin alameti farikası olan “gizlilik” sorununa çarpıcı bir anekdotla işaret ediyor.

Sertel’in aktardığı sahne şöyle:

1967’de Taşkent’te büyük bir deprem oldu. [**] Yer yerinden oynadı. Evler tuzbuz oldu. Yüzlerce insan öldü. Ama Sovyetler’de gazeteler böyle haberleri yazmazlar, radyolar vermezler. Kulaktan kulağa işiterek öğrenirsiniz. Evsiz barksız kalan partili aileleri, Sovyetler Birliği’nde çeşitli yerlere gönderdiler. Bunlardan bir grup Özbek’e Karadeniz’de Koktayel (Yalta) denilen yerde rastladık. Taşkent’ten yeni gelmişlerdi. Yanlarına yaklaştık. İlgi ve sempati göstererek sorduk:

- Taşkent depreminde çok ev yıkıldı mı?

Ürkek ve hayret dolu gözlerle yüzümüze baktılar. Acaba onları söyletmek mi istiyorduk, diye kuşku ile bizi süzdüler. Sonra:

- Ne depremi? dediler.

- Canım Taşkent’te büyük bir deprem olmadı mı? Evler yıkılmadı mı?

- Yo… Böyle bir şey yok, dediler.

Ve yürüyüp gittiler.

O vakit pes dedik. Terörün bu kadarına da pes doğrusu. Özbekler, Moskova tarafından resmen bildirilmediği için, Taşkent’te depremi inkâr zorunluluğunu duymuşlardı. İşte Sovyetler Birliği’nde, Türklerin yaşadığı küçük cumhuriyetlerde halk böyle bir korku ve dehşet içinde yaşıyor. Kendinden, gölgesinden korkuyor. Nasıl korkmasın, daha bir kuşak önce ya babası, ya kardeşi, ya oğlu, ya hısım akrabasından biri bu yüzden çöllere, Sibirya’lara sürülmüş, öldürülmüş, hapislere atılmıştır.” (Zekeriya Sertel, Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm, Yay. Haz.: Mesude Gülcüoğlu, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1993, s. 50-51.)

Bu alıntıyı yeniden okuyunca aklıma Orwell’in ünlü romano 1984 geldi. Hani şu meşhur ilke: “Parti ne derse hakikat odur.” Gerekirse 2+2=5’tir. Sertel’in anlattığı sahnede de deprem gibi somut, yıkıcı ve “doğal” bir olay yaşanmış; insanlar evsiz kalmış, yakınlarını kaybetmiş… Buna rağmen, felaketi bizzat yaşamış bu insanlar, hal hatır sorduğunuzda size “Ne depremi?” diye cevap verebiliyorlar.

1966 depreminden sonra Taşkent'in merkezinden bir görüntü
Burada söz konusu olan, sadece deprem haberinin, yol açtığı yıkımla ilgili bilgilerin sansür edilmiş olması değil. Bu zaten başlı başına korkunç bir uygulama. Asıl daha ürpertici olan, bir toplumun hayatta kalmak adına kendi gözleriyle gördüğü gerçeği bile inkâr edecek noktaya sürüklenmiş olması. Stalinist rejimin, yalnızca gazeteleri, radyoları ve televizyonları değil; insanın dilini, hafızasını ve gerçeklik duygusunu da teslim almış olması.

Bu yüzden Sovyetler Birliği’nde yaşanan her büyük felaketin ardından Stalinist bürokrasinin ilk refleksinin “insanların hayatını korumak” değil de bilgiyi kontrol altına almak olmasına şaşırmamak gerekiyor. Ortak payda hep aynı: gerçeği açıklamak değil, gerçeği iktidarı elinde tutan ayrıcalıklı bürokratik kastın çıkarları doğrultusunda yönetmek… Ve toplumu bu korkunç uygulamanın bir parçası haline getirmek; ona susmayı, gerçekleri inkâr etmeyi, “bilmiyormuş gibi yapmayı” öğretmek. Sertel’in Taşkent anekdotu, bu trajik sürekliliğin öğretici bir fotoğrafını yansıtıyor.

[*] Başlık Zekeriya Sertel’in kitabından alınma.

[**] Sertel deprem tarihini yanlış hatırlıyor: Taşkent’i büyük ölçüde yıkan deprem 26 Nisan 1966 tarihinde meydana gelmişti.

Ayrıca bkz.:

Çernobil'den önce

 Sovyet Stalinizmi ve gizlilik: Gorbaçov’un ifşaatı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder