01 Şubat 2026

Stalinist gizlilik kültürüne dair iki acı örnek

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar” başlıklı yazıda, Zekeriya Sertel’in Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm adlı kitabında 1966 Taşkent depreminin Sovyet ve dünya kamuoyundan gizlenmesi bağlamında aktardığı şu saptamaya yer vermiştik:

Sovyetler’de gazeteler böyle [felaket] haberleri yazmazlar, radyolar vermezler. Kulaktan kulağa işiterek öğrenirsiniz.

Bu yazıda ise Sertel’in bu gözlemini doğrulayan ve tamamlayan, son bir yıl içinde okuduğum iki farklı kaynakta rastladığım örnekleri aktarmak istiyorum. Bunlardan ilki 1972 yılına, ikincisi ise 1960’lı yılların ortalarına dair.

Çernyayev’in günlüğünden bir sayfa
İlk kaynağım, üst düzey bir Sovyet aparatçiği olan Anatoliy Çernyayev’in 1972 yılına ait günlüğü. (Bu günlüğün daha önce farklı bölümlerine de yer vermiştik.) Çernyayev, 17 Ekim 1972 günü için düştüğü notlarda, o ay meydana gelen iki büyük uçak kazasından söz eder:

1 Ekim’de Adler Havalimanı’ndan kalktıktan birkaç dakika sonra bir Il-18 uçağı Karadeniz’e düştü. Kabinde yaşanan basınç kaybı nedeniyle 102 kişi boğularak hayatını kaybetti. 13 Ekim’de ise Paris’ten, Leningrad aktarmalı olarak Şeremetyovo Havalimanı’na yaklaşan bir Il-62 düştü. 173 kişi. İkinci kazaya ‘Pravda’ gazetesinde yer verildi; kurbanlar arasında 38 Şilili, 5 Cezayirli, 6 Perulu, bir Fransız, bir Alman ve bir İngiliz vardı. (Şili ve Cezayir ‘dost hükümetler’ sayıldığından) bu ülkelerdeki büyükelçilerimize taziyelerini iletmeleri talimatı verildi.

Adler kazasına dair gazetelerde tek satır yoktu; yalnızca ‘Moskovskaya Pravda’ ile ‘Veçyorka’, bir hafta boyunca şu ya da bu kişinin -bazen de evli çiftlerin- trajik ölümüyle ilgili (nerede ve nasıl?) küçük taziye ilanları yayımladı. (Anatoly S. Chernyaev, Diary of Anatoly Chernyaev (1972), çev.: Anna Melyakova, ed.: Svetlana Savranskaya, s. 32-33.)

Özetle; Sovyetler Birliği’nde iki hafta içinde yaşanan iki büyük sivil havacılık felaketinden, çok sayıda yabancı uyruklu yolcunun hayatını kaybettiği kazaya uluslararası yankı ihtimali nedeniyle Sovyet basınında zorunlu olarak yer verilirken, 102 kişinin öldüğü Adler kazası herhangi bir “dış bağlantısı” olmadığı için, Sovyet halkından bütünüyle gizlenmişti.

İkinci kaynağım ise Zekeriya Sertel’in kızı Yıldız Sertel’in anıları. Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar adlı kitabında, Sovyetler Birliği’ndeki bürokratik gizlilik pratiğine şu örneği verir:

Annem [Sabiha Sertel], "Gözünü çıkarırcasına propaganda yapıyorlar," derdi. Büyük kazalar, yangınlar, su baskınları katiyen verilmezdi. Sosyalist ülkelerde öyle şeyler olmazdı. Biz, dünyada ne olup bittiğini öğrenmek için Londra Radyosu’nu dinliyorduk. Bazen de Ankara’yı tutturuyorduk. Bir gün, Bakü’nün tam merkezinde, bir öğrenci yurdunda büyük bir yangın oldu. Yurtta çocukları olan taşralılar Bakü’ye koştu. Bütün Bakü bu haberle çınladı, kulak gazetesi işledi. Dolaşan haberlerin hangisi doğru, hangisi yalan, bilmek de kabil olmuyordu. Ne gazetelerde, ne radyo ve televizyonda tek kelime vardı bu olay hakkında. Nihayet çok merak eden bazı kimseler bize geldi. "Siz Londra Radyosu’nu dinliyorsunuz. Bakü’deki yangın hakkında bir şey söyledi mi?" diye sordular. (Yıldız Sertel, Ardımdaki Yıllar, Can Sanat Yayınları, İstanbul, Aralık 2018, s. 287)

Yaptığım okumalarda, Stalinist rejimlerdeki gizlilik kültürünün acı sonuçlarına dair örneklerle karşılaştıkça bunları blogda paylaşmaya devam edeceğim. Bu konuda bugüne kadar yayımladığım yazılarda (listesi aşağıda yer alıyor) ortaya çıkan tabloyu bir arada düşündüğümde, Stalinist gizlilik kültürünün temel özelliklerini şu şekilde özetlemenin mümkün olduğunu düşünüyorum:

1945 tarihli bu Sovyet posteri, bilginin gayriresmi kanallardan yayılmasını (dedikoduyu) devletin nasıl bir suç olarak gördüğünü ve "demir yumrukla" nasıl bastırdığını simgeliyor. (M.Karpenko "Çeneni kapalı tut")
Bilginin tekelleştirilmesi: Medya, arşivler ve eğitim, devletin ve Stalinist parti aygıtının sıkı denetimi altındaydı. Bağımsız bilgi kaynakları suç sayılıyor, alternatif anlatılar yeraltına itiliyordu.

Törensel oybirliği: Kamusal yaşam, oybirliği görüntüsü verecek şekilde sahneleniyor; gerçek tartışmalar ya kapalı kapılar ardında yürütülüyor ya da hiç yapılmıyordu. Bu durum hizip krizlerini gizliyor ve yönetimi dokunulmaz gösteriyordu.

Tasfiyeler ve göstermelik davalar: Siyasal görüş ayrılıkları komplo ya da vatana ihanet olarak yaftalanıyor; yargı süreçleri gizli ve önceden kurgulanmış biçimde işletilerek kitlesel baskı meşrulaştırılıyordu.

Gözetim ve ihbar: İhbarcılık ve gözetim, işyerlerinden gündelik hayata kadar toplumu atomize ediyor; işçi sınıfının ve diğer halk kesimlerinin kolektif direniş kapasitesini felç ediyordu.

Tarihin tahrif edilmesi: Geçmiş, mevcut iktidar ilişkilerini meşrulaştıracak biçimde yeniden yazılıyor; muhalifler siliniyor, devrimci ilkeler içleri tamamen boşaltılmış kabuklar hâline getirilerek bürokratik egemenliği savunmanın aracına dönüştürülüyordu.

Burada sayılan unsurlar aynı zamanda birbirini besliyordu: Gizlilik paranoyayı, paranoya daha sıkı denetimi, denetim ise daha fazla gizliliği üretiyor; böylece kendini yeniden üreten bir siyasal patoloji spirali ortaya çıkıyordu.

Aynı zamanda bkz.:

“Taşkent’te depremi halktan gizliyorlar”

Çernobil’den önce

Sovyet Stalinizmi ve gizlilik: Gorbaçov’un ifşaatı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder