İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (4)
“Tarih görüşü
böyle olur!”
BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4
| Mustafa Kemal Adana Tren İstasyonu'nda (16 Şubat 1931) |
Yer Adana.
Serbest
Cumhuriyet Fırkası’nın kendisini feshetmek zorunda kalmasından sonra üç ayı
aşan bir yurt gezisine çıkan Mustafa Kemal, kalması için ayrılan evin alt
katında 30-35 kişilik bir toplulukla oturuyor. O sırada Adana bölgesi maarif
emini -bugünkü ifadeyle millî eğitim müdürü- olan İsmail Habib Sevük de tam
karşısında yer alıyor.
Sevük,
“İngilizler Kıbrıs’ta yeni harflerimizi resmen kabul ettiler,” diye anlatırken
Mustafa Kemal’in kendisini pek de önemsemeden dinlediğini açıkça yazıyor:
Kafasında birikmiş başka bir şeyi söylemek için sabırsızlanıp bir bahane arayan tavrıyla, anlattıklarımı önemsemeksizin dinliyor. Nitekim “İngiliz dedin de, aklıma geldi,” dedi: “İngiliz ırkı nasıl oluşmuştur?” (s. 86)
Burada son derece
eşitsiz ve bu nedenle rahatsız edici bir ilişki var. Mustafa Kemal, konuyu
değiştirmek istediğinde karşısındakine anlattıklarını önemsemediğini rahatlıkla
hissettirebiliyor; Sevük ya da karşısında her kim varsa bundan herhangi bir
rahatsızlık duymuyor veya hiyerarşideki yeri nedeniyle duymamakla yükümlü.
Mustafa Kemal,
soruyu sorduktan sonra, Sevük’ün anlattıklarından anlayabildiğimiz kadarıyla,
bir tür serbest çağrışımla “İngiliz’den Cermen’e, Cermen’den Goluva’ya” geçiyor
ve Sezar’a karşı savaşan Galyalı komutan Vercingetorix’in adını hatırlıyor:
— Neydi o, az kalsın Sezar’ı mağlup edecek olan genç Goluva başkumandanının adı neydi? Karışık çetrefil bir ismi var; haa, Versengetoriks! Fransız tarihlerine göre bu ad, “Bahadırların büyük reisi” demekmiş. Oysa heceleri ayrılınca onun ne olduğu kendiliğinden meydana çıkar: Birinci hecenin başından vavı kaldır, “er” kalır. İkinci hece “senk” yani “cenk”; üçüncü hece “torik” yani “Türk”… (s. 86)
Vercingetorix Anıtı (Fransa)
Bu konuşma,
Güneş-Dil Teorisi’nin ortaya atılmasından yaklaşık dört yıl önce, Türk Tarih
Tezi’nin oluşturulduğu dönemde geçiyor. Dolayısıyla bu sözde çözümlemeyi
doğrudan Güneş-Dil Teorisi’nin bir uygulaması saymak doğru olmaz. Ancak yabancı
bir sözcüğü keyfî biçimde parçalara ayırma, bu parçaları biraz eğip bükerek
Türkçe sözcüklere benzetme ve buradan tarihsel sonuçlar çıkarma yöntemi, birkaç
yıl sonra Güneş-Dil Teorisi’nde sistemli bir görünüm kazanacak yaklaşımın bütün
özelliklerini şimdiden taşıyor. Bir özel ad istenen sonuca göre
parçalanıyor, sesler gerektiği gibi değiştiriliyor veya atılıyor ve
Vercingetorix “er-cenk-Türk” oluveriyor.
Sevük’ün bilimsel
temelden yoksun bu çözümlemeye en küçük bir itirazı yok elbette. Tam tersine,
Mustafa Kemal’in sözlerinde neredeyse insanüstü bir tarih kavrayışı görüyor:
Tarih, onu humma gibi sarmış. Zaten kendisinin en keskin özelliklerinden biri, merak sardığı konuya kafasının bir tarafı ile değil, bütün kimliğiyle girmek. Konuyu ellemiyor, kucaklıyor. (s. 86-87)
Versengetorix’in
adını bu sözde bilimsel yöntemle “çözümledikten” sonra Mustafa Kemal hızını
alamıyor. Sevük’ün aktarımıyla, Bedros Keresteciyan’ın Türk Lisanının
Etimolojik Lugati’ne göndermeler yaparak “Ege” sözcüğüne geçiyor; oradan da
tarih öncesindeki büyük Türk göçlerine uzanıyor. Derken sıra maarif emininin
sınava çekilmesine geliyor:
— Maarif emini, bütün bunlara ne dersin? Hem bize anlatsanıza, Kilikya’nın aslı nedir? “Çukurova”nın daha eski Türkçesine ne derlerdi? “Toros”un anlamı nereden gelir?
Sevük bunları
“ahret sualleri” diye nitelendiriyor. Soruların bilimsel bilgiye dayanarak
verilebilecek cevapları yoktur; fakat sınavdan geçmesini sağlayacak cevap
bellidir: Soruyu soranın büyüklüğünü ve söylediklerinin doğruluğunu kayıtsız
şartsız kabul etmek.
Sevük de tam
olarak bunu yapıyor:
“Vallahi Gazi Hazretleri,” diyorum, “Türk tarihi hakkında şimdiye kadar bildiğimiz, hep klasik bilgi kırıntılarından ibaretti. Yer yer genel anlayışları yırtarak, yer yer genel bilinmeyenlere yeni ufuklar açacak olan bilgileri hep yüksek rehberliğinizde öğreneceğiz. Bu yüksek yol göstericiliğinizin ilk ürünü olan büyük eseri görüp okuyabildikten sonradır ki, karanlıkta kalan nice gerçekler, bize de aydınlanacaktır.” (s. 87)
Sevük’ün “büyük eser” dediği, 1930’da yalnızca 100 adet basılarak görüşleri alınmak üzere çeşitli kişilere gönderilen, 600 sayfayı aşkın Türk Tarihinin Ana Hatları adlı kitaptır. Sevük tek bir kanıt sunmadan, henüz okumadığı bu eserin karanlıkta kalan “nice gerçekleri” aydınlatacağını peşinen kabul ediyor. Kemalizmin ve Cumhuriyet’in aydınlanmacılığından çok söz edilir; ancak burada bilimsel kuşkunun yerini lidere iman alıyor.
Konu Torosların
adından Ermenilere, oradan Kafkasya’daki halkların çeşitliliğine gelince
Mustafa Kemal, “İsmail Habib, öyle tek bir kıtada böylesine çeşitli topluluklar
bulunmasına ne dersin?” diye sorar.
Sevük önce
Lazların gerçekte sanıldığından çok daha küçük bir topluluk olduğunu anlatır.
Ardından Ermenilerin, Gürcülerin, Abazaların, Çerkeslerin ve Çeçenlerin
bağımsız halklar olamayacağını ileri sürer:
Hem anlamıyorum. Laz diye, Ermeni, Gürcü diye, Abaza, Çerkez, Çeçen filan diye, öyle iki yüz binlik, yarım milyonluk, bir milyonluk küçük bağımsız topluluklar olur mu?
Bunlar şüphesiz, büyük bir ırkın doğuyu ve batıyı çalkalayan heybetli gelgitleri sırasında, o dağlık ve dalgalı araziye bıraktığı tortulardır. Coğrafyanın sarplığıyla onlar ayrı kümeler halinde kalarak, dilleri ve âdetleri değiştiği için, kendilerini ayrı birer ırk sandılar. Oysa bağımsız olarak, hiç yavru ırk olur mu? Yavru ırklar mutlaka büyük bir ana ırka bağlıdır. (s. 89-90)
Burada sözde
tarih tezinin siyasal anlamı bütün açıklığıyla ortaya çıkıyor. Çeşitli
halkların ayrı dilleri, kültürleri ve tarihleri, bağımsız varlıklarının kanıtı
sayılmıyor; bu halklar büyük bir “ana ırk”ın dağlık arazide kalmış
“tortuları”na indirgeniyor.
Mustafa Kemal’in
Sevük’ün cevabına tepkisi kısa ve son derece anlamlı:
Gazi gözlerini bütün topluluk üzerinde gezdirerek, memnuniyetini gösteren bir tavırla, “Tarih görüşü böyle olur” dedi. (s. 90)
Önce ulaşılacak
sonuç belirleniyor; sonra sözcükler parçalanıyor, binlerce yıllık zaman
dilimleri aşılıyor ve farklı halklar büyük bir “ana ırk”ın kolları ilan
ediliyor. Kanıtın yerini benzerlik, tartışmanın yerini liderin onayı alıyor.
Toplantıdan
çıktıktan sonra Ordu Müfettişi Fahrettin Paşa, Sevük’ün sırtını okşar ve onu
kutlar:
— Üç aylık gezide tarihten kimse böyle başarılı olamadı; aferin sana iyi sınav verdin. (s. 90)
Bu sözler bütün
sahnenin özetidir. Sevük, tarih bilgisinin doğruluğunu gösterdiği için değil,
Mustafa Kemal’in kurduğu çerçeveye en uygun cevabı verdiği için başarılı
sayılmıştır.
Ancak bütün bu
sözde bilimsel tarih kurgusunu yalnızca Mustafa Kemal’in veya çevresindekilerin
bilim dışı tarih merakıyla açıklamak yeterli değildir. Türk Tarih Tezi’ni ve
ardından gelen Güneş-Dil Teorisi’ni, üzerinde yükseldikleri sınıf
ilişkilerinden ve maddi çıkarlardan kopararak ele alamayız.
Osmanlı
İmparatorluğu’nun son döneminde İttihatçı iktidar altında ivme kazanan ve
Cumhuriyet’in kuruluş yıllarında da sürdürülen bu süreçte, Müslüman-Türk
bürokrasi ve eşraf ile gelişmekte olan Müslüman-Türk burjuvazisi, ticaret ve
sanayinin önemli bir bölümünü elinde tutan gayrimüslim burjuvazinin ekonomideki
ağırlığını kırmaya ve ekonomiyi Müslüman-Türk unsurlar lehine yeniden
düzenlemeye yöneldi. Ermeni Soykırımı, tehcir, katliam, zorunlu göç ve mübadele
sonucunda gayrimüslim halkların çok büyük bir bölümü yaşadıkları topraklardan
uzaklaştırılırken evleri, arazileri, dükkânları, fabrikaları ve diğer
servetleri de el değiştirdi. Bu mülksüzleştirme, Müslüman-Türk burjuvazisinin
güçlenmesinin ve sermaye birikiminin başlıca kaynaklarından biri oldu.
Türk Tarih Tezi
ise gayrimüslimlerin mal ve mülklerine el konulması yoluyla Müslüman-Türk
burjuvazisinin sermaye birikimini hızlandıran politikalara geriye dönük
tarihsel meşruiyet sağlama işlevi gördü. Anadolu’nun binlerce yıldır Türk
olduğunu ileri sürmek, bu topraklarda daha önce yaşamış veya hâlâ yaşayan
halkları tarihsel bakımdan ikincil ve yabancı unsurlara ya da aslında
Türklüklerini unutmuş topluluklara indirgiyordu.
Bu ideolojik
kurgunun görünürde çelişkili iki yüzü vardı. Gayrimüslimler bir yandan milletin
içindeki yabancı ve güvenilmez unsurlar olarak tasfiye ediliyor, öte yandan
bağımsız bir tarihsel varlığa sahip olmadıkları, büyük “ana ırk”tan kopmuş ve
benliklerini yitirmiş topluluklar oldukları söyleniyordu. Fakat bu çelişki
ideolojinin işlevini azaltmıyor; tersine, ona ihtiyaçlara göre kullanılabilecek
iki ayrı araç sağlıyordu: Tasfiye edilecekler yabancılaştırılıyor, geride
kalanların ayrı kimlikleri ise inkâr ediliyordu.
Sevük’ün Türk
Tarih Tezi’nin düşünsel çerçevesine yaslanarak Ermenileri, Gürcüleri, Lazları,
Abazaları, Çerkesleri ve Çeçenleri büyük bir “ana ırk”ın tortuları sayması bu
nedenle masum bir tarih yanılgısı değildir. Ayrı halkların dillerini,
kültürlerini ve tarihlerini inkâr eden bu görüş, Türkiye’yi etnik ve dinsel
bakımdan homojenleştirme siyasetinin ideolojik dayanaklarından biridir. Aynı
hedef doğrultusunda farklı topluluklara karşı farklı yöntemlere başvurulmuştur:
Gayrimüslimlerin büyük bölümü tasfiye edilip mülksüzleştirilirken, Müslüman
fakat Türk olmayan halkların ayrı kimlikleri inkâr edilmiş ve egemen ulusal
kimlik içinde eritilmeleri amaçlanmıştır.
Emperyalist
güçlerin Türkleri aşağılayan ırkçı tezlerine verilecek ilerici cevap, ırklar
hiyerarşisini tersine çevirerek Türkleri bütün uygarlıkların kaynağı ilan etmek
olamazdı elbette. Mustafa Kemal’in doğrudan yön verdiği bu burjuva-milliyetçi,
sözde bilimsel tarih ve dil tezleri, emperyalist güçlerin kullandığı ırkçı
düşünce kalıplarından kopmak yerine bunları, gayrimüslimlerin tasfiyesi ve
mülksüzleştirilmesi yoluyla palazlandırılmaya çalışılan yeni hâkim sınıfın ve
onun ulus-devletinin ihtiyaçlarına uyarlama girişimleriydi.
Adana’da verilen
“tarih sınavı”, bu nedenle yalnızca bilimin yerini lidere bağlılığın almasının
değil, tarihin yeni ulus-devletin ve onun hâkim sınıflarının maddi çıkarlarına
göre yeniden kurulmasının da küçük fakat son derece açıklayıcı bir örneğidir.
Bitti
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder