İsmail Habib Sevük’ün Atatürk’le Beraber başlıklı kitabı (3)
“Röntgenli
görüş”ün kör noktası: Hitler
| Siirt Milletvekili Mahmut Bey'in (Soydan), 1933'te Berlin'i ziyaretinde, Hitler'le yaptığı görüşmenin haberi (Milliyet, 16 Temmuz 1933). |
Dünya tek ağızdan adeta şöyle diyordu: “O yalnızca sizin değil, bizimdir de.” Büyük ölümün anısı, gezegeni çerçeveleyen hava gibi dünyayı kapladı.
Bütün dünya sözleri arasında, o matem zamanları, en çok Hitler’in itirafı üzerinde durmuştum. Alman devlet başkanı, beş yıl önce bizim merhum Siirt milletvekili Mahmut’u Berlin’de kabul ettiği zaman, “Yaptığım işe başlarken ve yapılan işin başarılacağına inanırken, hep sizin şefinizi kendime örnek aldım” demişti. Milliyet gazetesinin merhum başyazarı bu değerli tanıklığı gazetesinde o zaman, o yumuşak kalemiyle gösterişli bir sessizlik içinde yazdı ve değil ecnebilerin, bizden bile çoğumuzun haberi olmadı.
O zamanki Hitler yeniydi, o sözü söyleyebilirdi ve sözü tek bir Türk gazetesinde çıkacaktı. Fakat şimdiki Hitler? Dünya galiplerini ayağına getiren ve sesi artık dünya üzerinde en kuvvetli çıkan Hitler… Fakat bu sefer de samimiyetle ve yalnız bir Türk gazetesine değil, bütün dünyaya, beş yıl önce milletvekili Mahmut’a söylediği sözü hatırlatarak, tekrar itiraf ve ilan etti:
“Ben kendime Atatürk’ü örnek aldım.” Çünkü Atatürk dünya galiplerine karşı ilk şahlanan, haksızlığı ilk tepeleyip hakkı ilk muzaffer edendir.
Dev görünen dünya galiplerinin içindeki cüceyi, hem de o zaman, görmek; bizim “röntgenli görüş” dediğimiz şey. Bunu şimdi bizimle beraber Hitler de tekrar söylüyor. (s. 6–7)
| Akşam, 28 Nisan 1939 |
Burada kendimi
Sevük’ün yukarıdaki satırlarıyla sınırlayacağım.
“Röntgenli
Görüş”, Cumhuriyet gazetesinde 24 Aralık 1938’de yayımlanmış. O tarihte İkinci
Dünya Savaşı henüz başlamamıştı. Ancak Hitler’in ve kurduğu rejimin niteliği,
siyaseti yakından izlemeyenler için bile artık bir sır değildi. Nazi
diktatörlüğü siyasal muhalefeti ortadan kaldırmış; sendikaları kapatmış;
Yahudileri yurttaşlık haklarından mahrum bırakan Nürnberg Yasalarını çıkarmış;
Almanya’yı hızla silahlandırmış ve Rheinland’ı yeniden askerîleştirmişti. Mart
1938’de Avusturya ilhak edilmiş, eylül ayında İngiltere ve Fransa’nın Münih’te
verdiği onayla Çekoslovakya’nın Südet bölgesi Almanya’ya bırakılmıştı. Sevük’ün
yazısından yalnızca birkaç hafta önce ise Kristal Gece pogromu
gerçekleştirilmiş; Yahudilere ait evler ve iş yerleri yağmalanmış, sinagoglar
yakılmış ve on binlerce Yahudi toplama kamplarına gönderilmişti.
Sevük’ün
gözündeki Hitler ise bütün bunların faili olan bir diktatörden önce, “dünya
galiplerini ayağına getiren” ve sesi dünyada herkesten güçlü çıkan büyük bir
devlet adamıdır. Hitler’in Atatürk’ü kendisine örnek aldığını açıklaması onu
açıkça memnun etmekte, hatta gururlandırmaktadır. Sevük, böylesine “değerli”
bir tanıklığın hem Türkiye’de hem de dünyada yeterince bilinmemiş olmasına
hayıflanıyor.
Bu memnuniyet,
kitap boyunca zaman zaman karşımıza çıkan daha genel bir duyguya da bağlanıyor.
Sevük, Atatürk’ün yabancı devlet adamları, gazeteciler ve aydınlar tarafından
beğenildiğini, takdir edildiğini ve hayranlıkla karşılandığını özellikle
vurguluyor. Atatürk’e gösterilen bu ilgi, onun gözünde yalnızca bir lidere
yöneltilmiş kişisel bir övgü değildir. Atatürk’ün şahsında Türkiye de dünyada
kabul edilmekte, saygı görmekte, bir bakıma yeniden “adam yerine
konulmaktadır”.
Sevük’ün okuruna
vermek istediği mesajı şöyle özetlemek mümkün: Bakın, Atatürk yalnızca bizim
hayran olduğumuz bir önder değil; bütün dünya onun büyüklüğünü kabul ediyor. O,
ülkemize kaybettiği itibarı yeniden kazandırıyor. Türkiye de ancak onun
arkasında birleştiği ve gösterdiği yoldan ayrılmadığı ölçüde bu itibardan
yararlanabilir.
Böylece
Atatürk’ün kişisel itibarıyla ülkenin itibarı arasında doğrudan bir özdeşlik
kuruluyor. Atatürk’e bağlılık, yalnızca belirli bir lidere veya siyasal
programa bağlılık olmaktan çıkarılarak ülkenin dünyada saygın bir yere sahip
olmasının koşulu haline getiriliyor. Bu bakışta uluslararası saygınlığı kazanan
Atatürk’tür; halka düşen ise onun arkasında durmak ve kazandığı itibara ortak
olmaktır.
Hitler’den gelen
övgünün Sevük açısından taşıdığı özel önem de burada yatıyor. Övgünün sahibi ne
kadar güçlü ve dünyada ne kadar etkiliyse, Atatürk’ün ve onun aracılığıyla
Türkiye’nin kazandığı itibar da o kadar büyük görünmektedir. Bu nedenle Sevük,
övgünün sahibinin nasıl bir rejimi temsil ettiğini sorgulamıyor; Hitler’in
gücü, onun sözlerini kuşkulu hale getirmek bir yana, Sevük’ün gözünde daha da
değerli kılıyor.
Buradaki “dünya
galipleri” ifadesi özellikle önemli. Sevük bununla Birinci Dünya Savaşı’nın
galiplerini ve onların kurduğu savaş sonrası düzeni kastediyor. Ona göre
Atatürk bu galiplerin göründükleri kadar güçlü olmadıklarını herkesten önce
anlamış, onlara karşı başkaldırmış ve sonunda hakkı zafere ulaştırmıştı. Hitler
de şimdi aynı galipleri gerileterek Atatürk’ün yıllar önce gördüğü gerçeği
doğruluyordu.
Dolayısıyla
Sevük, Hitler’in Rheinland’dan Avusturya’ya, oradan Südet bölgesine uzanan
adımlarını, Atatürk’ün emperyalist galiplere karşı mücadelesiyle aynı tarihsel
çizgi üzerine yerleştiriyor. İkisi arasındaki toplumsal ve siyasal uçurumu
görmüyor; bir ulusal kurtuluş savaşıyla Nazi Almanyası’nın yayılmacılığını, her
ikisi de Birinci Dünya Savaşı’nın galiplerine meydan okuduğu için birbirine
yaklaştırıyor. Hitler’in Atatürk’e hayranlığını da bu benzerliğin dışarıdan
gelen güçlü bir teyidi sayıyor.
Sevük’ün
Hitler’in bütün uygulamalarını bildiğini ve ayrı ayrı onayladığını elbette bu
pasajdan çıkaramayız. Ancak Kristal Gece’den yalnızca birkaç hafta sonra
Hitler’den böylesine hayranlıkla söz edebilmesi, Nazi rejiminin barbarlığının
onun siyasal değerlendirmesinde hiçbir görünür ağırlık taşımadığını gösteriyor.
Hitler’in övgüsü, övgünün sahibinin kim olduğu ve nasıl bir rejimi temsil
ettiği sorgulanmadan, doğrudan doğruya Atatürk’ün büyüklüğünün bir başka
kanıtına dönüştürülüyor.
Sevük’ün bu
bakışının 1938 sonlarında Türkiye’deki rejim yanlısı aydınlar arasında ne
ölçüde yaygın olduğunu ayrıca araştırmak gerekir. Şimdilik kesin bir genelleme
yapmak istemiyorum. Bununla birlikte, bu satırların rejimin en sadık ve etkili
gazetelerinden biri olan Cumhuriyet’te yayımlanabilmiş olması, Sevük’ün
bakışının yalnızca kişisel bir tuhaflık olmadığını düşündürüyor.
Yazının en
çarpıcı ironisi de burada ortaya çıkıyor. Sevük, Atatürk’ün “dev görünen dünya
galiplerinin içindeki cüceyi” önceden görebilmesini “röntgenli görüş” olarak
adlandırıyor. Oysa kendisi, Avrupa’yı ve bütün dünyayı felakete sürüklemekte
olan Hitler’e bakarken yüzeydeki güç ve başarı görüntüsünün ötesini göremiyor.
“Röntgenli Görüş”
başlıklı yazı, böylece farkında olmadan, Sevük’ün kendi görüşündeki büyük bir
kör noktayı da kayda geçiriyor. Üstelik tam da bütün dünya korkunç bir uçurumun
kenarına gelmişken.
Devam edecek
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder