12 Şubat 2026

Yirminci Kongre’de iki farklı Lenin “hayaleti”

Isaac Deutscher, iki gün önce yayımladığımız ve SBKP’nin 20. Kongresi’nde Lenin’in “hayaletini” kürsüye çıkarıp konuşturduğu yazısında, önce Anastas Mikoyan’ın şu sözlerine yer verir: 

Leninist ruh ve Lenin, tüm çalışmalarımıza ve kararlarımıza sinmiştir; sanki Lenin hâlâ yaşıyor ve burada, aramızdaymış gibi! Şimdi bizi görebilseydi, nasıl da sevinirdi…

Bu sözler son derece tipiktir. Çünkü Hruşçov’un önderliğindeki “yeni” SBKP yönetimi, 1950’li yılların ortasında attığı adımları “Lenin’e dönüş” söylemine dayandırıyordu. Yeni ekibin amacı, Stalin döneminde sürekli tasfiye edilme korkusuyla gölgelenen bürokratik ayrıcalıklara dayalı sistemi daha güvenli ve öngörülebilir bir zemine oturtmaktı. Stalin’in iktidarı altında bürokratlar en beklenmedik anlarda gözden düşebiliyor, hapse ve sürgüne gönderilebiliyor ya da öldürülebiliyordu. “Yeni” parti önderliği ise, kurallara uygun hareket ettiği sürece Stalinist bürokratik kasta, maddi ayrıcalıklarının tadını gönül rahatlığıyla çıkarabileceği istikrarlı bir düzen vaat ediyordu.

SBKP'nin 20. Kongresi'nden bir görüntü
Parti yönetimi geçmişte bazı ciddi “aşırılıkların” yaşandığını kabul ediyor; çözümün Leninist ilkelere sadakatten geçtiğini ilan ediyordu. Ancak burada “Leninist ilkeler” diye sunulan şey, Lenin’in teorik mirasının bürokratik kastın çıkarları doğrultusunda yeniden biçimlendirilmesinden -çoğu durumda da tahrif edilmesinden- ibaretti.

Bu atmosferde, Nâzım Hikmet SBKP’nin yeni yönelişini selamlayan iki şiir kaleme aldı.

Nâzım Hikmet (1956)
Bunlardan ilki, Mart 1956 tarihlidir:

    Yirminci Kongreye geldi Lenin,
    gülüyordu mavi, badem gözleri.
    Açılıştan önce girdi içeri.
    Kürsünün dibindeki basamağa
    oturdu ve başladı not almağa.
    Farkında bile değil heykelinin.

    Lenin’le aynı dam altında olmak,
    duymak elimizde, ferahlayarak,
    akıllı elinin insanlığını.

    Yirminci Kongre’ye geldi Lenin.
    Sovyetler Birliği’nin üzerinde
    ak bulutlar gibiydi tanyerinde
    bereketli umutların yığını.

Buradaki Lenin, kongreyi denetleyen, onu kanatları altına alan, “varlığıyla” kötü günlerin geride kaldığına delalet eden ve umut taşıyan bir figürdür. 20. Kongre'ye ve SBKP'nin içinde bulunduğu duruma ilişkin herhangi bir eleştiri dile getirmez. Şiirin tonu, kongrenin ve SBKP’nin Lenin’in ruhuna uygun bir doğrultuya girdiği inancını yansıtır. Bu yaklaşım, Mikoyan’ın konuşmasında kurulan çerçeveyle uyumludur: Stalin’in aşırılıkları talihsiz bir sapmaydı; şimdi ise Leninist çizgiye geri dönülmektedir.

Oysa Deutscher’in hayal ettiği Lenin bambaşka bir perspektife sahiptir. Bu Lenin delegeleri sert biçimde eleştirir; kendisinin “Büyük Lenin” diye anılmasını alay konusu yapar; “koruyucu aziz”e dönüştürülmesini hakaret sayar; kendisini dinamit yüklü bir ikon olarak tanımlar. Bu Lenin, kongrenin suskunluğunu, konformizmini ve devrimcilikten kopuşunu acımasızca mahkûm eder.

Nâzım Hikmet’in, ilkinden kısa bir süre sonra Yirminci Kongre üzerine yazdığı ikinci şiiri ise bu karşıtlığı daha da belirginleştirir:

    Komünistlere Bir Çift Söz

    Komünistler bir çift sözüm var size:
    ister devlet başında olun, ister zindanda,
    ister sıra neferi, ister parti kâtibi,
    Lenin girebilmeli, her zaman, her mekânda
    işinize, evinize, bütün ömrünüze
    kendi işi, öz evi, kendi ömrüymüş gibi.

Soviet Union dergisi
(Sayı: 3 - Şubat 1956)
Bu şiirde Lenin, neredeyse aşkın ve ulvi bir ahlaki rehber hâline gelir. Her mekâna girmesi gereken bir iç denetçi, bir vicdan figürü, bir yüce referans noktasıdır. Bu şiirde “Lenin” yerine “Tanrı”, “komünistler” yerine “müminler” kelimeleri konduğunda ortaya şaşırtıcı derecede dinî bir hitap çıkar.

Tam da burada Deutscher’in hayalet Lenin’i devreye girer. O Lenin, delegelere şu soruyu yöneltir: 

Beni kutsal bir ikonaya mı dönüştürdünüz? Adıma kötü kokulu mumlar mı yakıyorsunuz?

Nâzım Hikmet’in bu iki şiirinde böyle bir itiraz yoktur. Böyle bir sorunun varlığından haberdar olduğuna, bundan rahatsızlık duyduğuna dair bir iz de görülmez. Aksine, Lenin’in kongreye “gelişi” bir umut, bir arınma ve bir ferahlama anı olarak sunulur. Partinin içindeki sorunlar, tıpkı 1956’daki SBKP yönetiminin iddia ettiği gibi, Lenin’e “sadakatle” çözülebilecek meseleler olarak kavranır.

Dolayısıyla 1956 momentinde Nâzım Hikmet’in tutumu açıktır: Ayrıcalıklı bürokratik kasta devlet terörünün artık çift taraflı bir tehdit oluşturmadığı, daha güvenli ve istikrarlı bir düzen vaat eden "yeni" SBKP yönetiminin çizgisine bağlılık göstermek. Geçmişte bazı önemli hatalar yapılmıştır; ancak parti kendi içinden bu hataları teşhis etmekte ve Leninist doğrultuya dönmektedir. Nâzım Hikmet'in bu iki şiiri, bu resmî propagandanın edebî alanda yeniden üretilmesidir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder