05 Mayıs 2026

Benediktov ile Söyleşi üzerine notlar

Stalin dönemi Stalinizmi ve Stalin sonrası Stalinizm (5)

BÖLÜM 1 | BÖLÜM 2 | BÖLÜM 3 | BÖLÜM 4 | BÖLÜM 5

Bu dizinin daha önceki bölümlerinde, Benediktov’un argüman ve saptamaları üzerinden giderek, gerici bir ütopya olan Stalinist “tek ülkede sosyalizm” programına canlılık ve etkinlik kazandırmanın ancak bürokratik “kişisel sorumluluk” uygulaması ve “aşırı çalıştırma” mekanizmasıyla mümkün olabildiğini gördük. Ne var ki bu yöntem, yalnızca son derece gayriinsani ve keyfi olmakla kalmıyordu; bütün acımasızlığına rağmen, uzun vadede verimli ve sürdürülebilir sonuçlar da üretmiyordu. Bu, keskinleştirilmiş mutfak bıçaklarıyla ameliyat yapmaya benziyordu: kanlı, kaba ve tahripkâr bir müdahale; üstelik sağlıklı ve kalıcı bir sonuç üretmekten uzak.

Ayrıca burada, Benediktov’un V. Litov/V. N. Dobrov’la yaptığı söyleşilerde hiç sözünü etmediği ancak bizim en azından işaret etmeden geçmememiz gereken bir başka boyut daha vardı: Gulag sistemi. Stalinist “tek ülkede sosyalizm” programına canlılık ve etkinlik kazandırma çabasının en uç ve en barbar biçimi, milyonlarca insanın kamplarda zorla çalıştırılmasıydı. Parti-devlet bürokrasisi ile işçi sınıfı ve diğer emekçi kesimler üzerinde “kişisel sorumluluk” ve “aşırı çalıştırma” baskısı kurulurken, sistemin en alt ve en savunmasız katmanlarında yer alanlar, özellikle de siyasi muhalifler söz konusu olduğunda, bu mekanizma doğrudan zorla çalıştırmaya, daha açık bir ifadeyle ağır eziyet altında köle emeği kullanımına dayanıyordu.

(1967) SSCB’nin Hindistan Büyükelçisi Benediktov, gıda yardımı kapsamında bir çuval buğdayı Hindistan Gıda Sekreteri A. L. Dias’a takdim ederken.
Stalin, ayrıcalıklı bürokratik katmanı Bolşevizmin dünya devrimi programından büyük katliamlar eşliğinde ve Bolşevik önderliğin tamamına yakınını tasfiye ederek kurtarmıştı. Ayrıca bürokrasi, işçi sınıfı ve diğer halk kesimlerinin karşısında kendi çıkarlarını Stalin’in temsil edip güvence altına aldığını gördüğü için onu destekliyordu. Bütün bunlar için ona şükran duyuyor, hatta büyük ölçüde tapınırcasına bağlılık gösteriyordu. [*]

Ancak bürokrasinin ayrıcalıklı konumu, güvenli, sakin ve bu ayrıcalıkların tadının gönül rahatlığıyla çıkarılabildiği öngörülebilir bir hayat anlamına gelmiyordu. Tersine, bürokratik kastın mensupları her an gözden düşme, görevden alınma, tutuklanma, hatta kendileriyle birlikte ailelerinin de felakete sürüklenmesi tehlikesiyle karşı karşıyaydı. Üstelik bu siyasal korku atmosferine, çoğu zaman insanı tüketen bir çalışma temposu da eşlik ediyordu. Stalin, önderlik ettiği rejime ancak bu şekilde kısmi bir etkinlik kazandırabiliyordu.

Hruşçov döneminde, Stalin dönemine damgasını vuran kitlesel baskı ve terör büyük ölçüde sona erdi. Sovyet bürokrasisi açısından ölüm korkusu ortadan kalktı. Bürokratik kastın bunu büyük bir memnuniyetle karşılamış olması şaşırtıcı değildir. Ancak bu değişim, yalnızca Stalin döneminin kanlı tasfiye mekanizmasından kurtulmak anlamına gelmiyordu. Aynı zamanda, Stalin döneminde yönetimin ayrılmaz bir parçası hâline gelmiş olan “aşırı çalıştırma”, sürekli seferberlik, “kişisel sorumluluk” tehdidi ve yukarıdan cezalandırılma baskısının da gevşemesi anlamına geliyordu. Benediktov’un kendi ifadesiyle:

Gerilimli çalışma temposu ve katı disiplinden yorulan (...) kesimler, Hruşçov'un 'yeni tarzı'nı sakin, hafiflemiş bir hayat umutlarıyla ilişkilendirdiler. (V. Litov, Stalin ve Hruşçov Hakkında: Benediktov ile Söyleşi, Rusçadan çev. Candan Badem, Yazılama Yayınevi, 4. baskı, Nisan 2023, İstanbul, s. 82)

Benediktov, “İnsan insandır, gevşemek ister, ailesine, kişisel uğraşlarına biraz vakit ayırmak ister, bazıları da yüksek mevkilerin itibarının nimetlerini tatmak ister” diyor ve ekliyor:

Nikita Sergeyeviç daha “yumuşak” bir disiplin ve emek rejimini savunuyordu (...) Hruşçov'un yeni tarzının ilk habercilerinden birinin akşam saat 8'den sonra iş yerinde kalma yasağı olması tesadüf değildi. Stalin zamanında ise birçok halk komiserlikleri geceleri bile çalışırdı ki, bu da elbette insanları bitkin düşürüyordu. (s. 86-87)

Hruşçov’un “yeni tarzı”, çoğu zaman sunulduğu gibi ahlaki ya da hümanist bir uyanışın ürünü değildi. Hruşçov ve ekibi, Stalin döneminin “hatalarını” ve özellikle “kişiye tapınmayı” düzeltmeye dönük sözde samimi bir “Lenin’e dönüş” operasyonu yaptıklarını öne sürdüler. Görünenin arkasındaki gerçek ise şuydu: Bu, aslında partinin tepe yönetiminin, bürokrasinin daha güvenli, daha konforlu ve daha az yıpratıcı bir yönetim düzeni talebine verdiği cevaptı. O dönemin jargonu ile “sosyalist yasallığın yeniden tesis edilmesi.”

Brejnev ve Hruşçov, 1962’de Lenin Mozolesi’nin üzerinde.
Bu yönelişi bürokratik kast memnuniyetle karşıladı; Benediktov’un kendisi de o dönemde bu beklentiye kapılanlardan biriydi:

Hruşçov benim de daha çok hoşuma gidiyordu. Ayrıca ben onun zamanında daha fazla serbestlik kazanacağımı, hedeflediğim programı daha çabuk gerçekleştireceğimi sanıyordum. Ancak bu beklentiler doğru çıkmadı. (...) İş hakkında daha az, hayatın çeşitli nimetleri hakkında daha çok düşünmeye başladık. (s. 87)

Burada Benediktov’un yaşadığı hayal kırıklığına özellikle önem vermemiz gerekiyor. Benediktov, bürokratik kastın ezici çoğunluğundan farklı biri. Kendi maddi çıkarlarının ötesine geçerek rejimin bekasını düşünen, bunu gerçekten önemseyen ve bu yanıyla azınlıkta olan bir tür Stalinist. Dolayısıyla onun Hruşçov döneminden beklentisi, Stalin döneminin baskı ve aşırı çalışma rejiminin gevşemesiyle birlikte daha rahat ama aynı zamanda daha etkili bir çalışma ortamının doğacağı yönündeydi.

Oysa sonuç hiç de öyle olmadı: ölüm korkusunun, sürekli seferberlik hâlinin ve yukarıdan gelen ağır disiplin baskısının gevşemesi, bürokrasiyi daha yaratıcı ve üretken kılmadı; tersine, ayrıcalıklarının tadını daha rahat çıkaran, “iş hakkında daha az, hayatın çeşitli nimetleri hakkında daha çok” düşünen bir dönemin önünü açtı.

Hruşçov, devraldığı “tek ülkede sosyalizm” programına dayalı rejimin ana yapılarında köklü bir dönüşüme gitmemişti; 1980’li yılların ortalarına kadar da böyle bir dönüşüm girişimi söz konusu olmayacaktı. Ancak “tek ülkede sosyalizmi” inşa etme iddiasındaki bu otarşik yanı ağır basan hantal rejime kısmi bir etkinlik kazandıran gayriinsani uygulamaları büyük ölçüde kullanım dışına almıştı. Stalinist rejim, korku olmadan etkinliğini koruyamıyor; korku gevşeyince de bürokratik atalet, konformizm ve ayrıcalık düşkünlüğü çok daha görünür hâle geliyordu. 

Yukarıdaki paragrafta “büyük ölçüde” dedik, çünkü Hruşçov döneminde Stalin döneminin etkinlik yaratmaya yönelik bürokratik zorbalıklarının bazıları kullanılmaya devam etti. Sözü Benediktov’a bırakalım:

Stalin okulundan geçmiş ve bazı dersleri henüz unutmamış olan Hruşçov bu süreci yine de bir miktar durdurmaya çalıştı. Ancak onun ardılları ne yazık ki günü akımına, Lenin'in sözleriyle “eski toplumun güçleri ve geleneklerinin” kalıntılarına kapıldılar. (s. 87-88)

Güçlü bir örgütçü, enerjik ve girişimci bir insan olarak Nikita Sergeyeviç yine bir şekilde yöneticileri “silkeler” ve çalıştırırken onun ardılları bitmek tükenmek bilmeyen öğütlerle yetindiler. (s. 97)

1964 yılında bir saray darbesiyle Hruşçov’un görevden alınmasının altında yatan temel etmenlerden biri de buydu. Hruşçov, Stalinist terörün en kanlı biçimlerini tasfiye etmiş, bürokrasiyi ölüm korkusundan kurtarmıştı; fakat aynı zamanda onu zaman zaman “silkeleyen”, yerinden oynatan, kampanyalara ve idarî müdahalelere maruz bırakan bir lider olmaya devam etmişti. Bu nedenle Hruşçov dönemi, bürokratik kast için bir ara durak, bir geçiş dönemiydi.

Brejnev döneminde ise denge çok daha açık biçimde bürokrasinin ihtiyaçları lehine kuruldu. Stalinist rejimin temel yapıları korunuyor, fakat Stalin döneminin ölümcül korkusu ve Hruşçov döneminin bürokratik kastı rahatsız eden müdahaleciliği geride bırakılıyordu. Böylece bürokrasi, uzun süredir arzuladığı güvenli, öngörülebilir ve ayrıcalıklarının tadını daha rahat çıkarabildiği yönetim düzenine kavuşmuş oldu. Ne var ki bu aynı zamanda, Stalinist rejimin elindeki son sınırlı “etkinlik” kaynaklarının da büyük ölçüde tükenmesi anlamına geliyordu. Korku ve sürekli seferberlik olmadan aynı dinamizmi üretemeyen rejim, Brejnev döneminde uzun, giderek ağırlaşan bir durgunluk ve kriz sürecine girdi.

Söyleşilerin yapıldığı 1980’li yılların başlarında Stalinist rejimin bu krizi epeyce ağırlaşmıştı ve birçokları gibi Benediktov felaketin yaklaşmakta olduğunu görebiliyordu:

[Halkın] potansiyel[i] ancak demir disiplin ve düzen, bütün antisosyalist görüntülerin kararlı bir biçimde önünün kesilmesi koşullarında açığa çıkar. (...) Ve büyük küçük her şeydeki bu demir disiplin ve yüksek zorlayıcılık tam da üst düzey yöneticilerden başlamalıdır, aksi takdirde sosyalizmi son derece tehlikeli sonuçlar bekliyor... (s. 100)

Benediktov, yaklaşan felaketi görebiliyor; fakat ondan çıkış yolunu, felaketi doğuran anti-enternasyonalist “tek ülkede sosyalizm” programının ve onun yarattığı bürokratik rejimin sınırları içinde kalarak, Stalinist zorbalığın kısmen ihyasında arıyordu. 

[*] Stalin 1920’li yılların ortalarından itibaren adım adım yaşam ve ölüm dağıtma gücüne sahip bir insan-tanrı konumuna geldi. Bu süreç 1930’lu yılların ortalarına doğru tamamlandı. 1936-38 Büyük Terör yılları ise Stalin’in kitleler ve bürokrasi üzerindeki egemenliğini pekiştirdi.

Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder