28 Mayıs 2026

Sovyetler Birliği’nde Stalinizm ve alkolizm (7)

Alkolizmi refah belirtisi sanmak: Yalçın Küçük’ün fantezileri (1)

Türkiye’de Kremlin yanlısı Stalinist siyaset ve düşünce geleneğinin önemli ve açık ara en eksantrik temsilcilerinden biri olan Yalçın Küçük, 1991 yılında yayımlanan Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü başlıklı kitabında Sovyetler Birliği’ndeki alkol sorununu -daha doğrusu bu devasa krizin Gorbaçov yönetimi tarafından bir sorun olarak kabul edilmesini- yalnızca hatalı değil, yer yer gündelik mantığın sınırlarını bile zorlayan tuhaf, fantezi dolu ve hatta saçma bir bakış açısıyla yorumlar.

Özetle Küçük, Sovyetler Birliği’nde toplumu içten içe kemiren, yaşam sürelerini aşağı çeken ve üretimi felç eden alkol sorununu, Stalinist rejimin ekonomik ve toplumsal krizinin hem yapısal bir belirtisi hem de parçası olarak görmez. Aksine, neredeyse “sosyalizmin” başarısının, iş güvencesinin, düşük temel giderlerin ve harcanabilir gelir artışının bir tür “lüks” yan ürünüymüş gibi sunar.

Küçük’e göre Mihail Gorbaçov ve ekibi yola, Sovyet işçi sınıfının çalışma disiplininin düştüğü tespitiyle çıkmıştı. “Çalışma yerine içki içmek” ve bunun sonucu olarak sarhoşluk, yani pyanstvo, yeni genel sekreterin ilk vurguları arasında yer almıştı. [*] Küçük, Gorbaçov’un bu vurgusunu ve işçileri tembellik ve sarhoşlukla suçlamasını kabul etmez. Bu tutum, bizim için de sorunu bireysel davranış bozukluğuna indirgeyen, karşı çıkılması ve eleştirilmesi gereken bir yaklaşımdır. Ancak Küçük’ün çıkış noktası bizimkinden tamamen farklıdır. O, ortada nesnel bir kriz olduğunu reddederek, doğal ve hatta sosyalizmin amacıyla uyumlu saydığı bir gelişmenin sorun olarak görülmesini eleştirir. Hatta daha önce Playboy dergisinde yayımlanan bir yazısına atıfla, sosyalizmin amacının “insanların giderek daha çok çalışması değil, daha az çalışması ve giderek hiç çalışmaması” olduğunu hatırlatır. [**]

Sosyalizmin amacı elbette insanın zorunlu emek yükünü azaltmak, özgür zamanı genişletmek ve emeği yabancılaşmadan arınmış yaratıcı bir etkinliğe dönüştürmektir. Ancak Sovyetler Birliği’nde 1970’lerden 1980’lerin ortalarına uzanan dönemde ortaya çıkan tablo bu değildi. Burada söz konusu olan, özgür zamanın işçi sınıfının katılımına dayalı demokratik planlama yoluyla örgütlenmesi değil; ayrıcalıklı bürokratik kastın maddi çıkarlarına göre biçimlenen üretim ve dağıtım sürecine yabancılaşma, toplumsal ufuksuzluk, bezginlik, gündelik hayatın sıkışmışlığı, tüketim malları darboğazları ve giderek ağırlaşan bir kamu sağlığı kriziydi. Küçük’ün iddiası bu nedenle tamamen havada kalır; çünkü Sovyetler Birliği’nde emek üretkenliğinin emperyalist ülkeler karşısında son derece düşük kaldığı koşullarda, zorunlu emek yükünü azaltmanın, boş zamanı genişletmenin ve emeği yaratıcı bir etkinliğe dönüştürmenin yeterli maddi ve toplumsal temelleri kesinlikle yoktu.

Küçük’e göre Gorbaçov 1985 yılında genel sekreterlik görevine geldiğinde Sovyet düzeni içinde “su yüzüne çıkan hiçbir rahatsızlık” görünmüyordu; düzene karşı önemli tepkiler veya kıtlıklar yoktu. Tersine, Sovyetler Birliği’nin başlıca sorunları “aşırı sorunsuz ülkelere özgü rahatsızlıklar”, yani aşırı alkol alma ve işten kaçınmaydı. [***]

Bu ifade, Küçük’ün teorik körlüğünü ve gerçeklikten kopuşunu bütün çıplaklığıyla gösterir. Alkolizm, onun anlatısında ekonomik ve toplumsal bir kriz olmaktan çıkar; “aşırı sorunsuz” bir toplumun, tuzu kuru insanların bir rahatsızlığı hâline gelir. Sanki Sovyet insanı artık iş güvencesine, düşük konut ve enerji fiyatlarına, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetlerine, makul bir tüketim düzeyine kavuşmuş; bu nedenle çalışma tutkusu gerilemiş ve harcanabilir gelirler tüketim imkânlarının üzerine çıktığı için alkolizm yaygınlaşmış gibidir.

Küçük, uluslararası literatürde bilinecek olsa alay konusu olmaktan kurtulamayacak bu saptamayı kitabında açıkça savunur: Sovyetler Birliği’nde işe ilginin azalması ve boş zamanı değerlendirme konusunda “komünizan yöntemler” geliştirilememesi nedeniyle alkolizm ve benzeri hastalıkların ortaya çıkması, “doğrudan doğruya harcanabilir gelirlerin tüketim imkânlarının üstüne çıkmasından” kaynaklanmaktadır. Ona göre Brejnev döneminde Sovyet insanı “makul bir tüketim düzeyine” kavuşturulmuştur; iş güvencesi, ücretsiz sağlık ve eğitim hizmetleri, çok düşük konut ve enerji fiyatları ise “işe tutkuyu” geri plana itmiştir. [****]

Yalçın Küçük
Yalçın Küçük, yeni, farklı ve çarpıcı tahliller yapmayı çok önemseyen, bu konudaki üretkenliğiyle sık sık övünen biriydi. 1985 tarihli alkol karşıtı kampanya konusundaki saptamalarının da bu türden özgün katkılar olduğuna inanıyordu. Oysa burada karşımıza çıkan şey, özgün bir tahlilden ziyade, çok tanıdık bir Stalinist ideolojik reflekstir: sistemin kriz belirtilerini bir tür sözde-teorik hokus pokusla sistemin başarı kanıtlarına dönüştürme çabası.

Hatırlayalım; Stalin de 1930’da Sovyetler Birliği’ndeki akut tüketim malı kıtlığını ve bitmek bilmeyen uzun kuyrukları, başında bulunduğu bürokratik rejimin başarısızlığı olarak değil, halkın satın alma gücünün hızla artmasının sonucu olarak açıklamaya çalışmıştı. Kapitalist ekonomilerde kitlelerin satın alma gücü üretimin gerisinde kalıyor ve bu durum krizlere yol açıyordu [en kaba haliyle eksik-tüketimci bir yaklaşım]; “sosyalist” Sovyetler Birliği’nde ise sanayi üretiminin üzerinde seyreden talep, üretimi sürekli gelişmeye zorluyordu. Böylece boş raflar, yetersiz tüketim malları ve bitmek bilmeyen kuyruklar, bürokratik planlamanın çarpıklığını gösteren birer alarm belirtisi olmaktan çıkarılıp sosyalist gelişmenin ve refahın kanıtları gibi sunuluyordu. (Bkz. Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı: Stalin’in "teorik katkısı”.)

Yalçın Küçük’ün yaptığı da bu Stalinist aklama mekanizmasının geç dönem bir tekrarından başka bir şey değildir. Stalin, 1930’da ve daha sonra 1952 tarihli SSCB’de Sosyalizmin Ekonomik Sorunları başlıklı kitapçığında, kıtlıkları “halkın satın alma gücü arttı” diyerek aklamaya çalışmıştı. Küçük de alkolizmi ve işe ilgisizliği “Sovyet insanı makul tüketim düzeyine ulaştı, harcanabilir gelirler tüketim imkânlarını aştı” diyerek parlatır. Birinde mal bulamamak, diğerinde ise alkolün yol açtığı toplumsal ve demografik yıkım neredeyse refahın yan ürünü hâline getirilir. Üstelik Küçük, kitabın ilerleyen sayfalarında Sovyetler Birliği’nde ortalama yaşam süresinin 20 yıl boyunca hiç yükselmediğini ve gelişmiş ülkelerin gerisinde kaldığını bizzat itiraf ederken, bu ölümcül tablonun “aşırı sorunsuz bir ülkeye” nasıl ait olabileceği sorusunu gündeme getirmez.

Oysa gerçek tablo çok farklıydı. Sovyetler Birliği’nde alkol sorunu, yalnızca insanların “boş zamanlarını iyi değerlendirememesi” ya da ceplerinde fazla para olması meselesi değildi. Üretim sürecini, iş disiplinini, aile hayatını, suç oranlarını, kamu sağlığını, ortalama yaşam süresini, devlet bütçesini, ülke ekonomisini ve genel toplumsal dokuyu etkileyen ve giderek derinleşen bir krizdi.

Üstelik bu kriz, Stalinist bürokrasinin yıllar boyunca alkol tekelinden gelen kolay bütçe gelirlerine bağımlı maliye-ekonomi politikalarının doğrudan ürünüydü. Bu gelirler, harcanabilir gelirin hatırı sayılır bir bölümünü emerek tüketim malı kıtlığını kısmen hafifletiyor; fakat aynı zamanda toplumsal çürümeyi daha da derinleştiriyordu. Aynı kriz, bürokrasinin toplumsal sorunları demokratik değil, idari yöntemlerle bastırma yaklaşımından da besleniyordu. Gorbaçov bu krizi çözmek için içki karşıtı kampanyayı başlattığında, Küçük’ün iddia ettiği gibi “Osmanlı’nın deli sultanları gibi içki yasağı koyarak işe ilgiyi yükseltmeye” çalışmıyordu; tam aksine, sistemin çürüyen temelini, özellikle de emek üretkenliğini apar topar yamamaya çalışan, ancak mali krizi daha da derinleştiren çaresiz bir bürokratik refleks sergiliyordu.

[*] Küçük bu konuda da yanılıyor. Stephen White’ın gösterdiği gibi, Gorbaçov’un ilk konuşmalarında alkolizmle mücadelenin yeni genel sekreterin ilk büyük kamusal önceliği olacağına dair açık bir işaret yoktu. Gorbaçov, 11 Mart 1985’te Merkez Komitesi’ne yaptığı kabul konuşmasında Brejnev döneminde belirlenen stratejinin sürdürüleceğini vurgulamış; Nisan 1985’teki ilk kapsamlı Merkez Komitesi konuşmasında da esas olarak ekonomik büyüme, teknolojik yenilik, emek üretkenliği ve “sosyoekonomik gelişmenin hızlandırılması” gibi tanıdık başlıklar üzerinde durmuştu. Alkol sorununa ise ancak “olumsuz olgular”a yapılan genel ve geçerken söylenmiş bir atıf içinde değiniliyordu. Bkz. Stephen White, Russia Goes Dry: Alcohol, State and Society, New York: Cambridge University Press, 1996, s. 64.

[**] Yalçın Küçük, Sovyetler Birliği’nde Sosyalizmin Çözülüşü, İstanbul: Tekin Yayınevi, 1. Basım, 1991, s. 109. Küçük’ün atıfta bulunduğu yazı: “Garbaçov’un İşi Zor”, Playboy, Aralık 1988.

[***] A.g.e., s. 176. Küçük’ün bu değerlendirmesi de gerçeği yansıtmıyor. Sovyetler Birliği’nde daha 1970’li yılların sonlarına gelindiğinde işçi sınıfı içindeki hoşnutsuzluk belirgin biçimde artmış, iş bırakma eylemleri ve grevler Stalinist bürokrasinin üst kademelerinde kaygıyla izlenir hâle gelmişti. Üst düzey Kremlin bürokratlarından Anatoliy Çernyayev, 1 Ekim 1980 tarihli günlük notunda, bir Merkez Komitesi toplantısından bu konuyla ilgili ayrıntılı bilgiler aktarır: ücretlerin yanlış veya geç ödenmesi, kötü çalışma koşulları, şikâyetlerin dikkate alınmaması, toplu sözleşme yükümlülüklerinin yerine getirilmemesi, fazla mesailer ve hafta sonu çalışmaları gibi nedenlerle çok sayıda işyerinde iş bırakma eyleminin yaşandığı belirtilir. Aynı notta, yalnızca 1979 yılında 9 binden fazla kişinin katıldığı 300 “kayıtlı grev” yaşandığı da aktarılır. Çernyayev’in kendi yorumu daha da çarpıcıdır: Sovyet yönetiminin grevleri sona erdirecek gerçek araçlardan yoksun olduğunu, çünkü “ne et ne düzen ne de adalet” bulunduğunu yazar. Bkz. Anatoly Chernyaev, The Diary of Anatoly S. Chernyaev (1980), çev. Anna Melyakova, ed. Svetlana Savranskaya, s. 49-50.

[****] A.g.e., s. 346.

Devam edecek

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder