Feridun Gürgöz’ün siyasi anıları (1)
İsmail Bilen’in bürokratik temcit pilavı
Geçtiğimiz günlerde, uzun yıllar boyunca tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) işçi kökenli bir üyesi olan ve ağırlıklı olarak Batı Almanya’da faaliyet gösteren Feridun Gürgöz’ün (1939-2019) siyasi anılarını anlattığı Saat Geri Dönmüyor [*] başlıklı kitabı okudum. Kitap, yazarın siyasal yaşamına yönelik analitik, eleştirel ve doyurucu bir bilanço sunmasa da hatırı sayılır miktarda ilginç ve öğretici anı ve gözlem içeriyor.
Blogumda Gürgöz’ün siyasi otobiyografisinde dikkatimi çeken bu pasajlardan bazılarını eleştirel bir gözle değerlendiren kısa bir yazı dizisi yayımlamak istiyorum. Ancak bu pasajlara geçmeden önce Feridun Gürgöz hakkında kısaca bilgi vermek faydalı olacak.
Tam adı Feridun Kâmil Gürgöz. Tophane Erkek Sanat Enstitüsü mezunu. Bir süre İETT’nin Şişli Garajı’nda bakım bölümünde çalışmış.
1962’de “misafir işçi” olarak Batı Almanya’ya gitmiş ve Münih’te BMW’nin bir fabrikasında motor tamirciliği yapmış. Daha sonraki yıllarda başka iş yerlerinde çalışıyor ve parti profesyoneli olarak da faaliyet yürütüyor.
1971’de TKP’ye Kemal Kaya parti adıyla üye olan [**] ve partinin 1960’lardan itibaren Avrupa’daki Türk işçileri arasında kurduğu örgütlenme ağının tipik kadrolarından biri hâline gelen Gürgöz, Avrupa Türk Toplumcular Federasyonu’nun (ATTF) yönetiminde görev almış, çalıştığı işyerlerinde aktif bir sendika üyesi olmuş ve TKP’nin Almanya örgütünde faaliyet yürütmüş. Daha sonra Almanya Yöre Komitesi sekreterliği görevini üstlenmiş.
1980’lerin ikinci yarısında ise TKP Merkez Komitesi’ne kooptasyon yoluyla alınmış ve bu görevini 1989’a kadar sürdürmüş. Gürgöz, partisi adına zaman zaman Batı Almanya’daki Kremlin çizgisindeki Stalinist parti (Deutsche Kommunistische Partei - DKP) yöneticileriyle de görüşmeler yapmış.
Başka bir deyişle Gürgöz, partinin tabanında yer alan sıradan bir üye değil, orta ve üst düzey kadrolarından biri. Ancak yurtdışında faaliyet gösteren bir TKP’li olarak parti hiyerarşisi içinde hiçbir zaman Stalinist rejimlerin sağladığı maddi ayrıcalık kırıntılarından faydalanacak kadar yükselmesi söz konusu olmamış. Aktif siyasi çalışma yürüttüğü yıllarda birçok kez ciddi maddi sıkıntı yaşadığı dönemler de olmuş. Sonuç olarak Stalinist bürokratik örgütlenmelerin de kendine özgü bir sosyolojisi var.
Birçok TKP’li gibi Gürgöz’ün siyasi biyografisindeki en kritik dönem, ya da bir başka ifadeyle “kırılma noktası”, 1980’lerin ikinci yarısında yaşanmış. Bu dönemde Sovyetler Birliği ve Doğu Avrupa ülkelerinde Stalinist rejimler hızlı adımlarla çöküş sürecine girerken, TKP yönetimi de Kremlin bürokrasisine son derece sadık bir çizgi izleyen ve 12 Eylül askeri darbesinin kapattığı diğer bir Stalinist parti olan Türkiye İşçi Partisi (TİP) ile birleşme, yasal bir partiye dönüşme, proletarya diktatörlüğünü parti programından çıkarma ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi’nin (TBKP) kurulması gibi kararlar aldı.
| Feridun Gürgöz |
Ancak anlaşıldığı kadarıyla Gürgöz, 2014 yılında uzun süre savunduğu bu çizgiye ilişkin bir özeleştiri vermiş ve 1985 öncesi TKP çizgisini savunan çalışmalardan yana bir tutum almaya başlamış. Başka bir ifadeyle, hayatının son döneminde “klasik TKP çizgisine dönüş” olarak nitelenebilecek bir siyasi pozisyona yönelmiş. Siyasi otobiyografisinin başlığına nazire yaparak, Gürgöz’ün yaşamının son yıllarında “saati geri döndürmeye” çalıştığını söyleyebiliriz.
1992 yılının Mayıs ayında temelli olarak Türkiye’ye dönen Gürgöz, aynı zamanda bir dönem Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı’nın (TÜSTAV) çalışmalarına da önemli katkılarda bulunmuş. Vakfın arşivlerinin dijital ortama aktarılması sürecine aktif biçimde destek vermiş.
* * *
Bu kısa biyografik çerçevenin ardından şimdi kitabın içinde üzerinde durmayı gerekli gördüğüm anı ve gözlemlerden ilkini ele alabiliriz.
| İsmail Bilen |
1974 yılında Atılım’ın [***] çıkmasından sonra birkaç defa Bilen yoldaşla bir araya gelme olanağımız oldu. (…) Bilen yoldaş konuşmalarında daha çok Türkiye üzerine genel değerlendirmeler ve TKP'nin tarihsel gelişimi ile ilgili konuları anlatırdı. Bilen yoldaş SSCB ve sosyalist ülkelere olan sevgisini ve bağlılığını, kardeş partilerin partimize katkılarını her toplantımızda dile getiriyordu. Bilen yoldaşın bizimle yaptığı toplantılarda söyledikleri (somut işler haricinde) hemen hemen aynı konular ve aynı değerlendirmeler oluyordu. Bir defasında tahmin ediyorum 1980 senesiydi, yine FAYK [****] ile yaptığı bir toplantıda Bilen yoldaşın konuşması sırasında ben hiç not almamışım. Bana göre bir önceki toplantıdan çok farklı bir şey söylememişti. Kağıt ve kalemim önümde duruyordu. Bana dönerek ‘sen benim konuşmamdan yararlanabileceğin bir şey bulup, not almıyor musun?’ (kelime kelimesine böyle olmayabilir ama anlamı kesin buydu) demesiyle birlikte kafamı önüme eğip elime kalemi aldığımı hatırlıyorum. Bilen yoldaşla ilişkilerimde, ben kendisine daima son derece saygılı idim. Benim bu toplantıda not almamam tamamıyla bilinçaltından olmuştu. Yoksa Bilen yoldaşa karşı bilerek böyle bir saygısızlığı yapmam söz konusu olamazdı. (s. 38)
Bu anekdottan Bilen’in tabandaki üye ve sempatizanlara hitap ettiği konuşmaların “hemen hemen aynı konular ve aynı değerlendirmeler” etrafında dönüp durduğunu öğreniyoruz. Bilen’in konuşmalarında SSCB’ye bağlılık, “kardeş partilerin katkıları” ve TKP’nin tarihsel rolü gibi birkaç temanın sürekli tekrarlandığı anlaşılıyor.
Bilen’in bunda hiçbir sakınca görmediği açık. Aksine onun asıl derdi, bu birkaç temayı temcit pilavı gibi tekrar ederek kendisine azımsanmayacak kimi maddi ayrıcalıklar sağlayan Stalinist bürokrasiye sadakatini yeniden ve yeniden ispatlayarak, bunları güvence altında tutmak. [*****]
Ne var ki herhangi bir tartışmaya ve yaratıcılığa en ufak bir alan tanımayan bu tek yönlü tekrarcılık doğal olarak beraberinde bir yabancılaşma sürecini getiriyor. Stalinist bürokratik örgütün lideri bu örnekte, kendini not almamakla dışa vurmuş olan yabancılaşma sorununu bürokratik bir yoldan “sen benim konuşmamdan yararlanabileceğin bir şey bulup not almıyor musun?” diye sorarak -yani azarlayarak- “çözüme kavuşturuyor”.
Dinleyenlerin bu uyarıdan çıkarması gereken ders açıktır. “Önder yoldaş” aynı şeyleri tekrarlayıp duruyor olsa bile öyle boş boş bakmak doğru olmaz ve göze batmamak için arada not alıyormuş gibi yapmak gerekir.
Bu küçük sahne aynı zamanda Stalinist parti kültürünün tipik bir özelliğini de yansıtıyor. Lider konuşur, kadrolar dinler; konuşmanın içeriğinin ne kadar doyurucu olduğu ise ikincil bir mesele haline gelir.
Dikkat çekici olan bir başka nokta da Gürgöz’ün bu olayı anlatırken bile kendisini savunma ihtiyacı duyması. Not almamış olmasını bilinçli bir tutum olarak değil, “bilinçaltından” gelişmiş ve kendisini durduk yerde zor durumda bırakmış bir davranış olarak açıklıyor; Bilen’e karşı saygısızlık etmesinin söz konusu olamayacağını da özellikle ekliyor.
Muhtemelen toplantıdan sonra da dinleyiciler kendi aralarında Bilen yoldaşlarının her konuşmasında aynı şeyleri tekrar edip durduğundan söz etmiyorlar. Ne de olsa yerin kulağı vardır ve böyle bir eleştiri insanın başını ciddi şekilde derde sokabilir.
Gürgöz’ün birkaç cümleyle aktardığı bu küçük anekdot, TKP’nin o yıllardaki iç hayatını anlamak açısından son derece öğretici bir ipucu sunuyor.
[*] Feridun Gürgöz, Saat Geri Dönmüyor, Tüstav Yayınları, Nisan 2007, İstanbul.
[**] Gürgöz’ün bir diğer parti adının da Ziya Güler olduğu anlaşılıyor.
[***] TKP’nin 1 Ocak 1974 tarihinde yayımlamaya başladığı Merkez Komitesi yayın organı.
[****] FAYK: Türkiye Komünist Partisi’nin Batı Avrupa’daki örgütlenmesi içinde faaliyet gösteren Federal Almanya Yöre Komitesi. TKP’nin Batı Almanya’da yaşayan Türkiyeli işçiler arasındaki siyasi çalışmalarını koordine eden bölgesel örgütlenmeydi.
[*****] Sabiha Sümbül [TKP’nin önde gelen isimlerinden ve Stalinist terörün kurbanı olan Salih Hacıoğlu’nun -namıdiğer Baytar Salih’in- ikinci eşi], 31 Mayıs 1965 tarihinde TKP Moskova Grubu’nun bir toplantısında yaptığı konuşmada (…) şu bilgileri veriyor:
Marat’ın [İsmail Bilen’in parti adı] karısı partimiz adına Bulgaristan’dan 300 leva maaş alıyor. Bu kadın niçin çalışmıyor? Yardım ancak alil insanlara verilir. Bulgar emekçilerinin kazancını yiyen bir insana ben tufeyli diyebilirim. Bugün Sovyetlerde bile kaç kişi Karlovi Vari’ye gidebiliyor? Ama Mara’nın (Marat’ın karısı) her yıl partimiz adına gitmeye hakkı var. Mara ne çalışıyor, ne Sovyet partisinde ve ne de Bulgar partisinde. Böyle bir imtiyazı Mara nereden hak etti? (…) Bulgaristan’dan gelen haberlere göre, Marat Almanya’dan bir vagon dolusu eşya getirtmiş. Bir apartman dairesi almış, bir de yazlık köşk yaptırıyormuş. Bir de arabası var. Bulgar halkı bunları nefretle karşılıyor.
(…)
Bu kadar parayı Marat nereden alıyor? Bundan başka Marat’ın bir evi Moskova’da, bir evi Almanya’da, bir evi de Bulgaristan’da var. Bir komünist rehberine bu yakışır mı? (…) Çalışmayan bir ailenin kazancı bu sarfiyata yetişir mi? Moskova’da Rus halkı ev krizi geçirdiği halde, bizim parti önderi üç odalı bir evi sekiz senedir boş tutuyor. [Bkz., Vartan İhmalyan’ın kaleminden: İsmail Bilen (5)]
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder