29 Mart 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Vera Tulyakova Hikmet’in tanıklığı

Vera Tulyakova Hikmet (1932-2001), Bahtiyar Ol Nâzım başlıklı kitabında, Nâzım Hikmet’in hayatının son yıllarına (1955-1963) ilişkin anılarını ve onun ölümünün ardından kendisiyle sürdürdüğü içsel konuşmaları bir tür söyleşi havası içinde bir araya getirir. Kitap, şaşırtıcı olmayan bir biçimde, yalnızca Nâzım Hikmet’in özel hayatına değil, aynı zamanda Sovyetler Birliği’ndeki, özellikle de Moskova’daki gündelik yaşama ve Stalinist rejimin işleyişine ışık tutan dikkat çekici gözlemler içerir.

Nâzım Hikmet, Sovyetler Birliği’nde Kremlin bürokrasisinin vitrinde tuttuğu ve Stalinist rejime içtenlikle bağlı olan dünyaca ünlü bir şairdi. Bu nedenle, rejimin sadık kabul ettiği diğer Sovyet aydın ve sanatçıları gibi, o da sıradan yurttaşların sahip olmadığı birçok maddi imkâna erişebiliyordu. Buna ayrıcalıklı alışveriş kanallarından yararlanmak ve zengin Batı ülkelerine giderek oralarda alışveriş yapabilmek de dahildi.

Genç yaşta, bir kız çocuğunun annesiyken eşinden ayrılarak Nâzım Hikmet’le birlikte yaşamaya başlayan ve daha sonra evlenen Vera Tulyakova ise, bu birliktelik öncesinde bu tür maddi ayrıcalıklardan yararlanabilen biri değildi. Dolayısıyla, sıradan Sovyet yurttaşlarının gündelik hayatta karşılaştığı güçlükleri, kuyrukları, yokluğu, mağaza çalışanlarının halka karşı hoyratlığını ve taşradaki yoksunluğu dışarıdan gözleyen biri olarak değil, doğrudan yaşamış biri olarak biliyordu. Tulyakova, kitabında bu sorunlara ilişkin birkaç önemli gözleme de yer veriyor. Bu yazıda ben de onun tanıklığından bu bağlamda neler öğrenebileceğimizi ele almak istiyorum.

Nâzım Hikmet ve Vera Tulyakova. Paris, 1961. Çift, Sovyet yurttaşlarının ezici çoğunluğuna kapalı olan yurtdışı seyahati ve burada alışveriş yapma imkânlarından yararlanabiliyordu.
Vera Tulyakova, kitabında tüketim malı kıtlığının şehir hayatında yarattığı bunaltıcı ortamı şöyle anlatıyor:

Mağaza gezmeyi sevmezdin, ama mağazaların ülke halkının yaşam seviyesini, tarzını, zevklerini ve problemlerini yansıttığını söylerdin. Bizim her zaman tıka basa insanla dolu mağazalarımızda dolaşmak senin için ağır bir işkenceydi. Çıplak şehrimizde kolaylıkla bir şey satın almak olanak dışıydı. Kuyruklar, havasız ortam, insanların birbirine karşı saygısızlığı, halkın aşağılanması sana son derece itici geliyordu. Eğer ciddi bir gereksinimin olursa GUM’a gider [*], o yıllarda hükümet görevlileri ve eşleri için ayrılmış bölümden alışveriş yapardın. (Vera Tulyakova Hikmet, Bahtiyar Ol Nâzım, der.: Anna Stepanova, çev.: Hülya Arslan, YKY, 1. baskı, Şubat 2008, İstanbul, s. 303-304)

Nâzım Hikmet’in, “mağazaların ülke halkının yaşam seviyesini, tarzını, zevklerini ve problemlerini yansıttığı” yönündeki fikrine kesinlikle katılıyorum. Bu yazı dizisi zaten tam da bu “yansıma” üzerinde durmayı ve farklı tanıklıkları bir araya getirerek biraz daha bütünlüklü bir resim oluşturmayı amaçlıyor.

Kuyruklar, havasızlık, kalabalık, saygısızlık ve aşağılanma bu alıntıda tek bir tabloda birleşiyor. Nâzım Hikmet’in böylesi bir ortamın hâkim olduğu Moskova mağazalarına gitmek istememesi elbette şaşırtıcı değil. Şair, ihtiyaç duyduğunda, GUM’daki hükümet görevlilerine ve eşlerine ayrılmış özel bölümden alışveriş yapmaktan, yani Stalinist rejimin kendisine sağladığı ayrıcalığı kullanmaktan da geri durmuyor.

Tulyakova’nın sözleri, Sovyet toplumunda resmî mülkiyet ilişkileriyle gerçek dağıtım biçimleri arasındaki çelişkiyi somut, gündelik örnekler üzerinden gözler önüne seriyor. Dahası, bu pasaj Nâzım Hikmet’in konumundaki çelişkiyi de açığa çıkarıyor: sıradan Sovyet yurttaşlarının maruz kaldığı koşullar onu rahatsız ediyor, ama bu koşullardan korunmasını sağlayan ayrıcalıklardan da vazgeç(e)miyor.

Vera Tulyakova’nın iki sayfa sonra aktardıkları bu çelişkiyi daha da ilginç bir düzeye taşıyor:

Attığın müsvedde kâğıtların içinde “İvan İvanoviç Var Mıydı?” [**] oyunundan bir epizot çarpmıştı gözüme. Oyunun kahramanı kendisi için özel olarak yapılmış mağazaya giriyor ve komik olaylar yaşanıyordu. Niye attığını sordum. Şöyle dedin bana:

“Marianna Mihaylovna [GUM’daki ayrıcalıklı alışveriş bölümünün başında bulunan kişi-k.ü.] Satir Tiyatrosu’nda görmüş oyunu, cancağızım. Geçen ona uğradığımda, ‘Nâzım, kahramanınızın özel mağaza ayrıcalığı ile alay ediyorsunuz, ama gerektiğinde kendiniz de ayrıcalıktan faydalanıp bizden yardım istiyorsunuz, hoş bir şey değil bu,’ dedi. Ne kadar utandım, anlatamam! Eve gelip düzelttim o bölümü hemen. Yoksa dürüst bir davranış olmayacaktı... Ne yapayım, kuyruklardan nefret ediyorum. Burada her yerde kuyruk olması çok kötü. Üstelik satıcılar da son derece kaba. Dün bizim buradaki dükkânda kasiyer, bir kadını öyle bir azarladı ki! Oysa kasiyerin kendisi para üstünü doğru vermemişti. Ama aklına özür dilemek gelmedi bile. Sanırsın, kendisi milyonerin teki, şahsi mağazasının kasasına oturmuş, önündekiler de onun hizmetkârları. Tüm mağazanın önünde azarladı haksız yere kadını. Kadın ağlaya ağlaya, hasta gibi çıktı mağazadan. Gördüm, hamileymiş de!

(…)

Sonra, mağazada ne oldu biliyor musun? Bekledim biraz. Kasiyer kadının önü boşaldığında yaklaştım yanına ve yavaşça: ‘Neden kadına hakaret ettiniz? Hiçbir suçu yoktu. Kaldı ki bir konuda hatalı bile olsa nazik davranmanız gerekir. Sizin moraliniz bozuksa bunun hıncını başkalarından alamazsınız! Onlar sizden aldıkları kötü enerjiyle evde, işte başkaları ile karşılaşıyorlar. Herkes birbirini incitmeye başlıyor. Buna hakkınız yok,’ dedim. Aptal bakışlarla beni dinledi, dinledi, sonra da ne dedi biliyor musun? ‘Yurttaş, siz bu dersleri gidin de, kendi evinizde Gürcistan’da verin. Bizde bir kuruş için kıyamet koparken sizde bir ruble bile alamazsınız. Yirmi dört gün kaldım ben, Suhumi’de tatil yaptım, biliyorum. Daha tenimin rengi bile açılmadı. Hadi Vatandaş, çekilin kasanın önünden, kuyruğa engel oluyorsunuz.’” (s. 306-307)

Bu pasajın önemi birkaç düzeyde ortaya çıkıyor. Her şeyden önce, Sovyetler Birliği’nde tüketim malı kıtlığının yalnızca boş raflar, uzun kuyruklar ve boşa harcanan zaman anlamına gelmediğini, aynı zamanda toplumsal ilişkileri aşındıran derin bir yabancılaşma ve gündelik hoyratlık ürettiğini gösteriyor. Kasiyerin müşteriye davranışı, sıradan bir “kabalık” örneği olmanın ötesinde, yurttaşın sistem karşısındaki değersizliğini de açığa vuruyor. Burada kasiyer, kamusal bir hizmet sunan görevli değil, adeta küçük bir iktidar alanının efendisi gibi davranıyor.

Nâzım Hikmet’in yazdığı ile yaptığı arasındaki bariz çelişkinin yüzüne vurulması karşısındaki tutumu da dikkat çekici. Yaşadığı derin utancın ardından, bu çelişkiyi ortadan kaldırmak için oyundaki özel mağaza ayrıcalığıyla ilgili epizotu metinden çıkarıyor. Stalinist rejimin kendisine sağladığı özel alışveriş kanallarından vazgeçmeye yanaşmadığı için, bu çelişkiyi özel mağaza ayrıcalığını metinden silerek gidermeye çalışıyor. Bu çelişki kendisine açıkça hatırlatılmamış olsa, hiç kuşkusuz metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapma ihtiyacı da duymayacaktı.

Moskova, Kızıl Meydan’daki GUM, 1953. Bina 1 Mayıs kutlamaları için süslenmiş. 
Nâzım Hikmet’in kasiyere yönelttiği eleştiri de üzerinde durmaya değer. Çünkü o, mağazada tanık olduğu kabalığın yalnızca tek tek insanların karakteriyle ilgili olmadığını, toplumun damarlarında bir zehir gibi yayıldığını seziyor. İnsanlar aşağılanıyor, sonra ellerine fırsat geçtiğinde bu aşağılanmayı bir başkasına yöneltiyorlar; böylece kıtlık ve bürokratik hoyratlık, yalnızca ekonomik değil, ahlaki bir çürüme de yaratıyor.

Nâzım Hikmet’i Gürcü zanneden kasiyerin verdiği cevap ise başka bir gerçeği açığa vuruyor: Sovyet coğrafyası içinde hem tüketim düzeyi hem de tüketim mallarına erişim imkânları son derece eşitsizdi. Kadın, Gürcistan’daki görece bolluğa atıf yaparken, aslında rejimin yol açtığı ve sürekli yeniden ürettiği bölgesel eşitsizlikleri de ele veriyor. Bunun yanı sıra, kasiyerin milliyet vurgusuna başvurması ve bir “Gürcü”nün Moskova’da yerini bilmesi gerektiğini üzeri çok da örtülü olmayan bir biçimde ima etmesi de not edilmeye değer.

Üzerinde durmak istediğim son pasajda ise Vera Tulyakova okuru başkent çevresindeki kırsal bir yerleşim yerine götürüyor:

Geçenlerde başkentin yüz kilometre kadar uzağındaki Klin yakınlarında bir köydeydim. Halkın alışveriş ettiği yegâne dükkânda votka ve ekmekten başka bir şey yoktu. Karşılaştığım nineler, devrimin yıldönümü kutlamaları için onlara Moskova’dan ucuz şekerlemeler göndermemi rica ettiler gözyaşları içinde. Yarım kiloluk üç paketti istedikleri... Gönderdim. (italik orijinal metin; s. 314) 

Nâzım Hikmet’in ölümünden sonra Vera Tulyakova’nın yaptığı bir köy ziyaretini aktaran bu kısa pasaj, başlı başına bir yazıyı taşıyabilecek kadar güçlü. Moskova’ya yalnızca yaklaşık yüz kilometre uzaklıktaki bir köyde, halkın alışveriş edebildiği tek dükkânda votka ve ekmek dışında hiçbir şey bulunmuyor. 1960’lı yılların ortalarından söz ediyoruz. Resmî kutlamaların ve propaganda gösterilerinin ardında, sıradan insanlar en basit tüketim ihtiyaçlarını bile karşılayamadıkları yıpratıcı bir gündelik hayat mücadelesi içindeler. Bu da Stalinist rejimin gündelik yaşam düzeyindeki başarısızlığını ve bürokratik ayrıcalıklarla halkın yaşam koşulları arasındaki uçurumu çarpıcı biçimde gözler önüne seriyor.

[*] GUM, Moskova’daki Kızıl Meydan’da bulunan ünlü devlet mağazasının kısa adıdır. Rusçada “Devlet Evrensel Mağazası” anlamına gelen Gosudarstvennıy Universalnıy Magazin sözlerinin baş harflerinden oluşur.

[**] Burada sözü edilen tiyatro oyunu, Nâzım Hikmet’in 1955’te Moskova’da yazdığı İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu? adlı eseridir. 11 Mayıs 1957’de Moskova Satir Tiyatrosu’nda sahnelenmiş, ancak 5. gösteriminden sonra yasaklanmıştır. Oyun daha sonra bazı Stalinist ülkelerde yerel adlarla da sahnelenmiştir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder