19 Mart 2026

Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı

Zekeriya Sertel’in tanıklığı (1)

Lea Ypi’nin otobiyografik kitabı Özgür’de yer alan bir pasajdan hareketle kaleme aldığım Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı başlıklı yazının ardından, tüketim malı kıtlığı sorununun diğer Stalinist rejimlerde kendini nasıl gösterdiğini doğrudan tanıklıklar aracılığıyla aktarmayı sürdürmenin faydalı olacağı sonucuna vardım.

Bu düşünceyle, bu yazıda ve devamında yayımlayacağım birkaç yazıda, on yıllar boyunca okuduğum kaynaklarda karşıma çıkmış olan, ilginç ve güvenilir bulduğum tanıklıklara yer vereceğim. Bu seride Ypi’nin ardından, ikinci olarak Zekeriya Sertel’in Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm başlıklı kitabında aktardığı gözlemlere başvuruyorum. Sertel, kitabında özellikle ailesiyle birlikte birkaç yıl yaşadığı Azerbaycan’daki tüketim malı kıtlığını ve gündelik hayatın zorluklarını son derece çarpıcı bir biçimde anlatıyor.

Zekeriya Sertel, eşi Sabiha ve kızı Yıldız Sertel ile birlikte 1951 yılında Türkiye’den ayrıldıktan sonra uzun yıllar çeşitli Doğu Avrupa ülkelerinde ve Sovyetler Birliği’nde, özellikle de Azerbaycan’da bulunmuş ve yaşamış deneyimli bir gazeteci. [*]

Sertel’in aşağıda yer alan tanıklığı, 1960’lı yılların ikinci yarısında Azerbaycan’ın başkenti Bakü’de tüketim mallarına erişimin ne kadar zor olduğunu ve bu durumun gündelik hayata nasıl yansıdığını somut biçimde ortaya koyuyor. Yazar, ailesiyle birlikte boğuşmak zorunda kaldıkları zorlukları kitabında “Çarşı pazar bomboş” alt başlığı altında şu sözlerle anlatıyor:

Zekeriya Sertel
Alışveriş yapmak üzere dükkânlara gittiğimiz zaman korkunç bir kıtlık olduğunu anladık. Bakkal dükkânında beş on maddeden başka hiçbir şey yoktu. Meselâ un yok, pirinç yok, fasulye, nohut, mercimek gibi kuru sebzeler yok. Tavuk yok, yumurta yok. Zaman zaman daha esaslıların da eksikliğini çektik. Özellikle, örneğin zaman oldu ki et bulamadık. Zaman oldu ki soğan ve patates bulamadık. Kibrit bulamadık. Sanki harp içinde idik. Bir harp ekonomisinin yoksulluklarına katlanmak zorunda kalıyorduk. Bu yokluk geçici de değil. Un, örneğin biri Mayıs’ta, diğeri Kasım ayında olmak üzere iki kez verilir. O günler, halk un verilen yerlere hücum eder, kesesinin elverdiği kadar alır. Bu iki tarih arasında artık un bulamazsınız. Son zamanlarda bir et satılıyordu ki köseleden ayırt edilemezdi. Meyve ve sebze de öyle. Devlet mağaza ve dükkânlarında ya hiçbir şey bulunmaz veya bulunanlar yenmeyecek kadar çürük, buruşuk şeylerdir.

Sebze ve meyve için kolhoz pazarlarına gidilir. Bakü’de iki tane kolhoz pazarı vardır. Bol vaktiniz varsa veya eviniz bu pazarlara yakınsa, meyve ve sebze ihtiyacınızı orada karşılayabilirsiniz. Yalnız burada her şey ateş pahasındadır. Köylü devlete vermediği malını burada satar.

İşte, devrimin 52. yılında durum bu idi. Hattâ Türkmenistan gibi topraklarında fazla bir şey yetişmeyen yerlere gidip gelenler “Şükredin halinize” diyorlardı. Oralarda, Bakü’de bulunanları da bulmak mümkün değildi. Lokantaya giden arkadaşlarımız yiyecek hiçbir şey bulamamışlardı. Hele meyve ve sebze hiç bulunmazdı.” (Zekeriya Sertel, Olduğu Gibi - Rus Biçimi Sosyalizm, Yay. haz.: Mesude Gülcüoğlu, İletişim Yayınları, 1. Baskı, İstanbul, 1993, s. 82-83)

Sertel’in “devrimin 52. yılında” ifadesine bakılırsa, çektiği bu fotoğraf 1968-1969 yıllarına aittir. Ortaya çıkan resim ise son derece iç karartıcıdır. Halk için ihtiyaç duyulduğunda en temel gıda maddelerine ve kibrit gibi basit tüketim araçlarına erişmek bile çoğu zaman mümkün değildir. Bu durum Sertel’e doğal olarak İkinci Dünya Savaşı sırasında İstanbul’da yaşadığı yokluk yıllarını hatırlatmış. Üstelik barış zamanında yaşanan bu kıtlık geçici de değildir; kronik bir nitelik kazanmıştır. Un gibi temel bir gıda ürününün yılda yalnızca iki kez (Mayıs ve Kasım aylarında) bulunabiliyor olması özellikle dikkat çekicidir.

İşin bir diğer dikkat çekici yönü ise, mevcut gıda maddelerinin - özellikle et ile yaş meyve ve sebzelerin - kalitesinin, yani kullanım değerlerinin çok düşük olmasıdır. 

Nihayet, bu yaygın ve süreklilik kazanmış kıtlık sorunu Azerbaycan’a özgü değildir. Sertel, tanıdıklarının verdiği bilgilere dayanarak Türkmenistan’da durumun çok daha kötü olduğunu belirtiyor.

Bakü pazarı (1975)
Sertel ayrıca alternatif bir alışveriş mekânı olarak “kolhoz pazarlarından” söz ediyor. Okura bu konuda ayrıntılı bilgi vermediği için, burada kısaca bunların kolhoz (kolektif çiftlik) üyelerine, kendi ihtiyaçlarını karşılamaları ve ürünlerini pazarda satabilmeleri için ayrılan küçük özel arazilerde (kişisel yardımcı tarım arazilerinde) üretilen gıda ürünlerinin satıldığı yerler olduğunu belirtelim. Bu araziler, kolhoz arazisinin dışında, çoğu zaman çiftçinin eviyle bitişik küçük parsellerden ibaretti ve kolhoz üyesi köylülerin geçimini sağlamalarına, sebze, meyve ile küçük hayvancılık ürünleri (tavuk, süt vb.) üretmelerine imkân tanımaktaydı.

Sovyetler Birliği’nde üretilen patates, sebze ve etin önemli bir kısmı, toplam tarım arazisinin çok küçük bir bölümünü oluşturan bu özel bahçelerden elde ediliyordu. Dolayısıyla bu araziler, bir yandan köylülerin sisteme bağlı kalmasını sağlayan, diğer yandan ise ülkenin kronik gıda açığının hatırı sayılır bir bölümünü kapatan, kapitalist üretim ilişkilerine verilmiş pragmatik bir ödün niteliği taşıyordu.

Ancak bu tür pazarların sayısı sınırlıydı (Sertel, Bakü’de yalnızca iki tane bulunduğunu belirtiyor); dolayısıyla kimi kent sakinleri için fiziki olarak erişilmeleri zordu ve bu pazarlarda fiyatlar çok daha yüksekti. Sertel bu konuda ne yazık ki daha ayrıntılı veri sunmuyor.

Yine de Sertel’in bu konuda okuru tamamen karanlıkta bıraktığını söylemek doğru olmaz. Yazar, kitabın ilerleyen sayfalarında bu yüksek fiyatlar konusunda okura en azından kaba bir karşılaştırma imkânı veren birkaç örnek de sunuyor:

Devlet mağazasında 20-30 liraya satılması gereken tavuk pazarda 80 lira. Yumurta 150 kuruş. Devlet mağazasında 800 kuruşa satılması gereken pirincin kilosu 20 lira. Et yüzde yüz pahalı. Bu fiyatları ödeyebilenler toplumun imtiyazlı kişileri. Yani partililer, aydınlar, idareciler, sanatkârlar. Bunların dışında kalan halk yığınları bulurlarsa patatese yatıyor. (s. 140)

Sertel bu TL fiyatlarını büyük olasılıkla metni kaleme aldığı sıradaki resmî döviz kurlarını kullanarak hesaplamıştı. Bugünün okuru için Türk lirasına çevrilmiş bu rakamlar tek başına çok şey anlatmasa da kolhoz pazarlarında tavuğun devlet mağazalarına göre yaklaşık 3-4 kat, pirincin yaklaşık 25 kat ve kırmızı etin yaklaşık iki kat pahalı satıldığını göstermesi bakımından önemlidir. (Sertel, yumurtanın devlet mağazalarındaki satış fiyatının TL karşılığını vermemiş.)

Sertel, bu yüksek fiyatları ancak toplumun imtiyazlı kesimlerinin karşılayabildiğini belirtiyor. Bu da Sovyetler Birliği’nde kolhoz pazarlarının, resmî mağazalarda bulunamayan ürünlere erişim bakımından bir alternatif işlevi görmüş olsa bile, geniş halk kesimleri açısından gerçek bir çözüm sunmadığını açıkça ortaya koyuyor.

[*] Sabiha ve Yıldız Sertel, Stalinist Türkiye Komünist Partisi’ne (TKP) üyeydiler. Olduğu Gibi’de “Sosyalizm ileri toplumların tek çıkar yoludur” (s. 118) görüşünü dile getiren Zekeriya Sertel ise hiçbir zaman TKP’ye üye olmadı ve kendisini komünist olarak adlandırmadı. Eşinin TKP’ye bağlılığı nedeniyle bu partinin ve kimi Stalinist rejimlerin yayıncılık faaliyetlerinde görev almışsa da esas olarak sol-sosyal demokrat olarak nitelenebilecek bir siyasi çizgiye sahipti.

Devam edecek

Stalin’in “teorik katkısı”

Gün Benderli’nin tanıklığı

Anatoliy Çernyayev’in tanıklığı

Anthony Barnett’in tanıklığı

Stalinist Arnavutluk’ta kuyruk adabı

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder