Stalinist rejimlerde tüketim malı kıtlığı
Gün Benderli’nin tanıklığı
Tarihsel Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) üyesi olan Gün Benderli’nin ağırlıklı olarak siyasi anılarını aktardığı Su Başında Durmuşuz başlıklı otobiyografisi, Stalinist rejimlerdeki tüketim malı kıtlığı ve bulunan malların kalitesizliği konusunda üzerinde durulmaya değer bazı gözlemler içeriyor.1952 yılının ağustos ayında, o tarihteki eşiyle (Necil Togay) birlikte trenle, yaşamının çok büyük bölümünü geçireceği Macaristan’a gelen Benderli, Keleti (Doğu) Garı’ndan çıktıktan sonraki ilk izlenimlerini şu sözlerle anlatıyor:
Gardan çıkar çıkmaz yıldırımla vurulmuşa döndüm. Kelimenin tam ve gerçek anlamıyla bayılıyorum sandım. Keleti garı, şehrin tam göbeğindedir. Yani gardan çıkar çıkmaz kendinizi derhal şehrin alışveriş caddelerinden birinde bulursunuz. İsteseniz de istemeseniz de ilk gördüğünüz şeyler mağazalardır. Allahım, ben o zamana kadar böylesine bakımsız, toz içinde ve çirkin mağaza vitrinleri görmemiştim. Mağaza vitrinleri ve bu vitrinlerde acınacak derecede külüstür eşyalar.
(…) Budapeşte mağazalarının bu hali gerçekten bende şok etkisi yapmıştı. (Gün Benderli, Su Başında Durmuşuz, İletişim Yayınları, 1. baskı, 2022, İstanbul, s. 171)
Bu alıntıda Benderli, rafların boşluğundan ya da tüketim mallarının eksikliğinden söz etmiyor. Ayağının tozuyla böyle bir gözlem yapması da zaten pek mümkün değil. Daha ilk anda gözüne çarpan şey, mağazaların bakımsızlığı, vitrinlerin toz içinde oluşu ve sergilenen malların külüstürlüğü. Durum öyle kötü ki, Benderli bir an için gerçekten bayılmak üzere olduğu duygusuna kapılıyor.
Benderli’nin tepkisini abartılı bulanlar olabilir. Bana öyle gelmiyor doğrusu. Bir başkentin merkezinde, dışarıya ilk gösterilen yüzün böylesine yoksul, çirkin ve bakımsız olması, meselenin geçici bir aksaklıktan ibaret olmadığını düşündürmüş olmalı Benderli’ye. Anlaşılan Budapeşte’de karşılaştığı manzara, Benderli üzerinde daha önce gördüğü yoksulluk biçimlerinden bile farklı ve sarsıcı bir etki yaratmış. Tüm gemileri yakarak ülkesini terk etmiş bir insan olarak, bu manzara karşısında kendisini nasıl bir hayatın beklediğine dair kaygıya kapılması da son derece anlaşılır.
Bu anekdotun ardından Benderli, Budapeşte’de eşiyle birlikte bir süre kaldıkları pansiyon hakkında da bazı bilgiler aktarıyor. Bu ilk aylarda, yemekler pansiyonu işleten kişiler tarafından hazırlandığı, kendisi de alışveriş işlerine pek karışmadığı için, kentteki gıda kıtlığını henüz doğrudan yaşamıyor. Ancak çok geçmeden, en temel gıda maddelerine erişmenin bile ciddi bir mesele olduğunu fark etmeye başlıyor:
Büyük bir apartman dairesinde olan bu pansiyonun tüm odaları, büyük bir hole açılıyor. Burada kocaman bir masa var. Akşamları bu masa etrafına doluşuyoruz. Yemeğimizi, çok ucuz bir fiyata, burada yiyoruz. Pansiyonu, Eszter Fekete adında yaşça bizden oldukça büyük bir hanım yönetiyor. Alışveriş işleriyle, yemeklerin hazırlanmasıyla, yardımcısı Annuşka ile birlikte o meşgul oluyor. Bunun ne kadar zor bir iş olduğunun henüz farkında değilim. Bir gün pazardan gelen Eszter'in, sevinçle, “domates salçası buldum” demesine şaşıp kalmıştım. Benim ne alışveriş ettiğim var, ne bakkala çakkala gittiğim. Yemekler, ya Radyo’nun kantininde, ya lokantada ya da bu pansiyonda hazır önüme konuyor. Meğer o sıralarda en zaruri gıda maddelerini bile bulabilmek büyük bir hünermiş. Eszter bize hiçbir şeyin yokluğunu çektirmedi. Eszter'in kocası Pali'yi de arada bir görüyor ama ne iş yaptığını bilmiyordum. Aramızda bir dostluk kurulmamakla birlikte, bana çok büyük yardımları dokunan Eszter ve Pal Fekete'nin Macar emniyetinde çalıştıklarını çok sonra anladım. (s. 192-193)
| Budapeşte Şehir Parkı'ndaki Stalin anıtı. |
Budapeşte'de, portakal, mandalina, muz gibi meyveler şöyle dursun limonun bile bulunmadığı o günlerde o mağazaya, herkesin gözü önünde giren sandık sandık limonlar ve alışverişe giden Sovyet kadınlarının dolu filelerle dışarı çıkmaları, bunları görenlerde haklı olarak öfke yaratıyordu. (s. 208)
Stalinist rejimlerde bürokrasinin sıradan halkın yaşam koşullarından ayrıştığı ve kendine özgü çıkarlar geliştirdiği bilinen bir olgudur. Ancak burada tabloyu daha da çarpıcı kılan, yerli ayrıcalıklı bürokratik kastın yanı sıra, ülkenin yönetimine fiilen müdahil olan başka bir ‘büyük’ devletin bürokratlarının da ikinci bir ayrıcalıklı zümre oluşturmasıdır.
| Budapeşte’deki Stalin heykelinin parçalanıp sokaklarda sürüklendikten sonra hasar görmüş başı (1956). |
Etrafımızda yalnızca yabancılar, hatta yalnızca Sovyetler, Ruslar vardı. Aman Allahım, neler yoktu yanlarında, ellerinde. Dikiş makineleri mi, ufak sandıklar mı, koca koca bavullar mı, hatta, hatta avizeler mi istersiniz, her şey vardı, her şeyi götürüyorlardı. Ev taşıyorlardı düpedüz. Hani, koyun can derdinde kasap et derdinde, diye bir söz vardır ya, aynen öyle! İskeleden kalkacak bu vapurun son vapur olduğunu herkes biliyordu, vapurun ne kadar insan, ne kadar eşya alabileceği apaçık meydandaydı. Oysa vapurun istiabından çok daha büyük bir insan ve mal birikimi vardı rıhtımda. O Rus kadınlarının, o günkü o davranışlarını, bugün salim kafayla bile nitelendiremiyorum. Kendilerine yumruk sallayan milli muhafızlara hak vermemek elden gelmiyordu. (s. 291-292)
Devam edecek
Vera Tulyakova Hikmet’in tanıklığı
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder