Candan Badem’in değişen görüşü:
İnkârdan özürcü
kabule
![]() |
| Candan Badem |
Bu kez yeni bir
diplomatik belge veya bir Sovyet yöneticisinin anıları üzerinde değil, aynı
yazarın yedi yıl arayla yayımlanmış iki makalesi üzerinde duracağız.
Yazar, Stalinist
tarihçi Candan Badem. İlk yazısını Kıvılcım Çağla takma adıyla 4 Kasım 2008’de
soL Haber’de yayımlamış. Başlığı bir soru: “Stalin Kars ve Ardahan’ı İstedi
mi?” İkinci yazısı ise 28 Eylül 2015’te İleri Haber’de, “Bir kez daha Kars,
Ardahan ve Stalin” başlığıyla yayımlanmış.[1]
İki yazıyı art
arda okumak son derece öğretici. Çünkü bu iki yazının arasındaki farklılıklar
yalnızca yeni bilgilerin eklenmesinden ibaret değil. Badem’in vardığı sonuç da
değişiyor. Ancak tarihsel olguyu kabul etmek, onu daha önce reddetmesine yol
açan siyasi yaklaşımdan uzaklaşmaya yetmiş mi? Üzerinde durmak istediğim soru
bu.
Yazılı nota
yoksa talep de yok mu?
Badem, 2008
tarihli yazısında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak istediğinin
kanıtlanmadığını savunuyor. Kanıtın hangi biçimde olması gerektiğini de kendisi
belirliyor: Stalin’in veya Sovyet hükümetinin yazılı notası gösterilmeli.
Burada yöntemle
ilgili temel bir sorun var. Bir dışişleri bakanının başka bir ülkenin
büyükelçisine ilettiği talebin tarihsel varlığı, yalnızca o talebin ayrıca
diplomatik nota hâline getirilmesiyle mi kanıtlanabilir? Görüşme kayıtları,
tarafların tanıklıkları, başka devletlerle yapılan görüşmelerde aynı konunun
ele alınması ve birbirini doğrulayan belgeler neden yeterli sayılmasın?
Diplomatik
notanın bulunup bulunmadığını araştırmak elbette gerekli. Fakat belirli biçimde
düzenlenmiş tek bir belge türünü zorunlu kanıt ilan etmek, tarihsel araştırmayı
daraltıyor; bu örnekte de Stalin’in toprak talebini doğrulayabilecek diğer
kaynakları kasıtlı olarak devre dışı bırakan bir savunma işlevi görüyor.
Badem’in
2015’teki yazısı, bu sorunu kendiliğinden görünür kılıyor. Çünkü ikinci yazıda
da toprak talebine ilişkin resmî bir Sovyet notasının ortaya çıkmadığını
söylüyor. Buna rağmen artık talebin varlığını kabul ediyor.
Demek ki yazılı
nota olmadan da bu sonuca ulaşılabiliyormuş.
Yeni belgeler
ve eski ölçüt
![]() |
| Çuyev ve Molotov Stalin'in portresinin önünde |
Ancak değişen
yalnızca bilgi miktarı değil. Önceki yazıda konulan zorunlu kanıt koşulu da
fiilen terk ediliyor. Bu durumda, yeni sonucun yanında eski ölçütün neden
yanlış olduğunun da açıklanmasını beklemek hakkımız.
Üstelik
Molotov’un söyleşileri, Badem’in 2008’de de kullandığı bir kaynak. Dolayısıyla
mesele yalnızca sonradan açılan arşivlerden ibaret değil. Daha önce mevcut olan
bir kaynağın nasıl okunduğu da sorgulanmayı gerektiriyor.
Ben önceki
yazılarda Molotov’un Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep edildiğini kabul
eden açıklamalarını ele almıştım. Badem’in iki yazısı arasındaki fark, bu
kaynağın kullanımı bakımından da dikkat çekici.
Kabul edilen
talebin sorumlusu kim?
Badem, 2015’te
artık Sovyet yönetiminin Türkiye’den toprak istediğini kabul ediyor. Stalin’in
aşırı özgüvenle hareket ettiğini ve gerçekçi davranmadığını söylüyor. Bu
girişimin Türkiye’yi ABD’ye daha fazla yakınlaştırdığını da belirtiyor.
Bununla birlikte
talepleri açıklarken Gürcistan ve Ermenistan’ın beklentilerine önemli bir yer
veriyor. Sovyet yönetiminin bu cumhuriyetleri memnun etmek istediğini ileri
sürüyor.
Bu açıklama, daha
önce resmî Sovyet tarihini incelerken karşılaştığımız anlatıyı hatırlatıyor.
Ancak arada bir fark var: Badem, Stalin’in sorumluluğunu açıkça kabul ediyor.
Buna rağmen politikanın gerekçesini cumhuriyetleri memnun etme isteğine
bağlaması, Kremlin’in kendi stratejik hedeflerini geri plana itiyor.
Elbette Gürcistan
ve Ermenistan’da bu yönde beklentiler bulunmuş olabilir. Ancak
cumhuriyetlerdeki beklentilerle bunların Sovyet dış politikasına dönüştürülmesi
ayrı meselelerdir. Bu ölçekte bir dış politika girişiminin, hele de Stalin
döneminde, merkezî yönetimden ve bizzat Stalin’den bağımsız yürütülmesi kesinlikle
söz konusu olamazdı. Taleplerin diplomatik düzeyde ileri sürülmesinin
sorumluluğu Kremlin bürokrasisine ve onun tepesindeki Stalin’e aittir.
Nitekim Badem’in
kendi anlatısında da Stalin’in ısrarı ve Molotov’a verdiği talimat yer alıyor.
Dolayısıyla aynı metin, sorumluluğun cumhuriyetlerin beklentileriyle
açıklanamayacağını da gösteriyor.
1940 kaydı bu
açıklamanın neresinde?
Badem, Sovyet
önderliğinin savaş boyunca Alman yanlısı politika izleyen Türkiye’den toprak
almak istediğini söylüyor. Böylece talepler, önemli ölçüde Türkiye’nin savaş
sırasındaki tutumuna verilen bir karşılık çerçevesinde sunuluyor ve en azından
kısmen haklı gösteriliyor.
Ancak boğazlarda
üs hedefinin geçmişi, bu açıklamanın sınırlarını gösteriyor.
![]() |
| Molotov, Adolf Hitler'le sohbet ederken (1940) |
Üstelik bu
görüşmede Bulgaristan’ın Türkiye’ye yönelik toprak iddialarını desteklediğini
belirtiyor ve Türklerin Asya’ya kovulmasından da söz ediyor.
Bunlar, 1945’teki
belirli toprak taleplerinin bütün ayrıntılarıyla beş yıl önceden hazırlandığını
kanıtlamaz elbette. Aradan geçen beş yıl boyunca ayrıntılarda çeşitli
değişiklikler olmuştur mutlaka. Ancak boğazlarda üs hedefinin yalnızca
Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumuna tepki olarak doğmadığı ortadadır. Bu
hedef, Nazi Almanyası’yla pazarlık yürütülen dönemde de mevcuttu. Stalin’in Dimitrov’un
günlüğünde aktarılan sözleri, 1940’ta Türkiye’yi hem batıdan hem de doğudan
parçalar kopararak küçültmeyi aklından geçirdiğini açıkça gösteriyor.
Türkiye
burjuvazisinin tercihi Stalin’i haklı çıkarır mı?
İkinci yazının en
sorunlu bölümü ise kapanışı.
Badem, Türkiye
burjuvazisinin Batı’yla bütünleşme tercihinin Sovyet taleplerinden önceye
uzandığını söylüyor. Bu tespitin haklı bir yanı var. Türkiye’nin ABD’ye
yönelişini ve NATO’ya girişini yalnızca Stalin’in talepleriyle açıklamak,
dünya-tarihsel gelişmelerin belirleyici etkisini, içerideki sınıf ilişkilerini
ve egemen sınıfların tercihlerini gözden kaçırır.
Ancak buradan
Stalin yönetiminin sorumluluğunun azaldığı sonucu çıkmaz. Türkiye
burjuvazisinin Batı’yla bütünleşme isteği ile Sovyet politikasının bu sürece
etkisi aynı anda incelenebilir ve incelemenin aslında böyle yapılması gerekir.
Badem ise
yazısının sonunda, Türkiye’nin ABD ve NATO üssü hâline gelmesine karşı
çıkmayanların Sovyetlerin ortak üs talebine itiraz edemeyeceğini savunuyor.
Bu muhakeme, söz
konusu çevrelerin tutarsızlığını ve iki yüzlülüğünü ortaya koyabilir. Fakat
Sovyet talebinin doğruluğunu kanıtlamaz.
Dahası, hem
ABD’nin Türkiye üzerindeki askerî ve siyasi hâkimiyetine hem de Stalin
yönetiminin toprak ve üs taleplerine karşı çıkan sosyalist bir tutuma cevap
vermez. Neden bu iki tutumdan birini seçmek zorunda olalım?
İnkârdan sonra
ne geliyor?
Badem’in ikinci
yazısı ilkinden farklı. Taleplerin varlığını kabul etmesi ve Stalin’in
politikasını eleştirmesi kayda değer. Bu değişikliği teslim etmek gerekiyor.
Fakat ilk yazının
kanıt ölçütü sorgulanmadan bırakılıyor; ikinci yazıda ise olgunun kabulünü,
sorumluluğu sınırlayan ve eleştiriyi muhatabın siyasi kimliğine göre
geçersizleştirmeye çalışan açıklamalar izliyor.
Böylece tarihsel
gerçek karşısında geri çekilen savunma, başka bir düzlemde sürdürülüyor.
Türkiye’de egemen
sınıfların antikomünizmini ve emperyalizmle ilişkilerini eleştirmek için
Stalin’in gerici dış politikasını savunmaya ihtiyacımız yok. Sosyalizmi
savunmakla Stalin’in toprak ve üs taleplerini aklamak arasında zorunlu bir bağ
kurulduğunda, tarihsel olgular da bu savunmanın ihtiyaçlarına göre eğilip
bükülmeye başlanıyor. Stalinist özürcülüğün öteden beri başvurduğu yöntem de
zaten budur.
[1] Kıvılcım
Çağla, “Stalin
Kars ve Ardahan’ı İstedi mi?”, soL Haber, 4 Kasım 2008. Candan
Badem, “Bir
kez daha Kars, Ardahan ve Stalin”, İleri Haber, 28 Eylül 2015.
İkinci yazının tarihi, arama motorunda korunmuş sayfa kaydından alınmıştır.
Konuyla ilgili
önceki yazılar:



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder