25 Ekim 2026

Candan Badem’in değişen görüşü:

İnkârdan özürcü kabule

Candan Badem
Bu konuya yeniden dönüyorum. Blogu izleyenler artık alışmıştır: Stalin yönetiminin Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep etmesi meselesini, karşıma çıkan farklı kaynaklar üzerinden ele almaya devam ediyorum. Önceki yazıların bağlantılarını aşağıda bulabilirsiniz.

Bu kez yeni bir diplomatik belge veya bir Sovyet yöneticisinin anıları üzerinde değil, aynı yazarın yedi yıl arayla yayımlanmış iki makalesi üzerinde duracağız.

Yazar, Stalinist tarihçi Candan Badem. İlk yazısını Kıvılcım Çağla takma adıyla 4 Kasım 2008’de soL Haber’de yayımlamış. Başlığı bir soru: “Stalin Kars ve Ardahan’ı İstedi mi?” İkinci yazısı ise 28 Eylül 2015’te İleri Haber’de, “Bir kez daha Kars, Ardahan ve Stalin” başlığıyla yayımlanmış.[1]

İki yazıyı art arda okumak son derece öğretici. Çünkü bu iki yazının arasındaki farklılıklar yalnızca yeni bilgilerin eklenmesinden ibaret değil. Badem’in vardığı sonuç da değişiyor. Ancak tarihsel olguyu kabul etmek, onu daha önce reddetmesine yol açan siyasi yaklaşımdan uzaklaşmaya yetmiş mi? Üzerinde durmak istediğim soru bu.

Yazılı nota yoksa talep de yok mu?

Badem, 2008 tarihli yazısında Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den toprak istediğinin kanıtlanmadığını savunuyor. Kanıtın hangi biçimde olması gerektiğini de kendisi belirliyor: Stalin’in veya Sovyet hükümetinin yazılı notası gösterilmeli.

Burada yöntemle ilgili temel bir sorun var. Bir dışişleri bakanının başka bir ülkenin büyükelçisine ilettiği talebin tarihsel varlığı, yalnızca o talebin ayrıca diplomatik nota hâline getirilmesiyle mi kanıtlanabilir? Görüşme kayıtları, tarafların tanıklıkları, başka devletlerle yapılan görüşmelerde aynı konunun ele alınması ve birbirini doğrulayan belgeler neden yeterli sayılmasın?

Diplomatik notanın bulunup bulunmadığını araştırmak elbette gerekli. Fakat belirli biçimde düzenlenmiş tek bir belge türünü zorunlu kanıt ilan etmek, tarihsel araştırmayı daraltıyor; bu örnekte de Stalin’in toprak talebini doğrulayabilecek diğer kaynakları kasıtlı olarak devre dışı bırakan bir savunma işlevi görüyor.

Badem’in 2015’teki yazısı, bu sorunu kendiliğinden görünür kılıyor. Çünkü ikinci yazıda da toprak talebine ilişkin resmî bir Sovyet notasının ortaya çıkmadığını söylüyor. Buna rağmen artık talebin varlığını kabul ediyor.

Demek ki yazılı nota olmadan da bu sonuca ulaşılabiliyormuş.

Yeni belgeler ve eski ölçüt

Çuyev ve Molotov Stalin'in
portresinin önünde
Badem, ikinci yazısında Rusya, Ermenistan ve İngiltere arşivlerinden yeni bilgilere ulaştığını belirtiyor. Ermenistan devlet arşivinin yayımladığı belgeleri, Cemil Hasanlı’nın çalışmasını ve Molotov’un Feliks Çuyev’le söyleşilerini değerlendirmesine dayanak gösteriyor.

Ancak değişen yalnızca bilgi miktarı değil. Önceki yazıda konulan zorunlu kanıt koşulu da fiilen terk ediliyor. Bu durumda, yeni sonucun yanında eski ölçütün neden yanlış olduğunun da açıklanmasını beklemek hakkımız.

Üstelik Molotov’un söyleşileri, Badem’in 2008’de de kullandığı bir kaynak. Dolayısıyla mesele yalnızca sonradan açılan arşivlerden ibaret değil. Daha önce mevcut olan bir kaynağın nasıl okunduğu da sorgulanmayı gerektiriyor.

Ben önceki yazılarda Molotov’un Türkiye’den toprak ve boğazlarda üs talep edildiğini kabul eden açıklamalarını ele almıştım. Badem’in iki yazısı arasındaki fark, bu kaynağın kullanımı bakımından da dikkat çekici.

Kabul edilen talebin sorumlusu kim?

Badem, 2015’te artık Sovyet yönetiminin Türkiye’den toprak istediğini kabul ediyor. Stalin’in aşırı özgüvenle hareket ettiğini ve gerçekçi davranmadığını söylüyor. Bu girişimin Türkiye’yi ABD’ye daha fazla yakınlaştırdığını da belirtiyor.

Bununla birlikte talepleri açıklarken Gürcistan ve Ermenistan’ın beklentilerine önemli bir yer veriyor. Sovyet yönetiminin bu cumhuriyetleri memnun etmek istediğini ileri sürüyor.

Bu açıklama, daha önce resmî Sovyet tarihini incelerken karşılaştığımız anlatıyı hatırlatıyor. Ancak arada bir fark var: Badem, Stalin’in sorumluluğunu açıkça kabul ediyor. Buna rağmen politikanın gerekçesini cumhuriyetleri memnun etme isteğine bağlaması, Kremlin’in kendi stratejik hedeflerini geri plana itiyor.

Elbette Gürcistan ve Ermenistan’da bu yönde beklentiler bulunmuş olabilir. Ancak cumhuriyetlerdeki beklentilerle bunların Sovyet dış politikasına dönüştürülmesi ayrı meselelerdir. Bu ölçekte bir dış politika girişiminin, hele de Stalin döneminde, merkezî yönetimden ve bizzat Stalin’den bağımsız yürütülmesi kesinlikle söz konusu olamazdı. Taleplerin diplomatik düzeyde ileri sürülmesinin sorumluluğu Kremlin bürokrasisine ve onun tepesindeki Stalin’e aittir.

Nitekim Badem’in kendi anlatısında da Stalin’in ısrarı ve Molotov’a verdiği talimat yer alıyor. Dolayısıyla aynı metin, sorumluluğun cumhuriyetlerin beklentileriyle açıklanamayacağını da gösteriyor.

1940 kaydı bu açıklamanın neresinde?

Badem, Sovyet önderliğinin savaş boyunca Alman yanlısı politika izleyen Türkiye’den toprak almak istediğini söylüyor. Böylece talepler, önemli ölçüde Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumuna verilen bir karşılık çerçevesinde sunuluyor ve en azından kısmen haklı gösteriliyor.

Ancak boğazlarda üs hedefinin geçmişi, bu açıklamanın sınırlarını gösteriyor.

Molotov, Adolf Hitler'le sohbet ederken (1940)
Daha önce ele aldığım Kasım 1940 tarihli diplomatik belgelerde, Sovyetler Birliği’nin Nazi Almanyası’yla yürüttüğü pazarlıkta boğazlarda üs istediği açıkça görülüyor. Dimitrov’un 25 Kasım 1940 tarihli günlük kaydında da Stalin aynı hedefi yakın çevresine anlatıyor.

Üstelik bu görüşmede Bulgaristan’ın Türkiye’ye yönelik toprak iddialarını desteklediğini belirtiyor ve Türklerin Asya’ya kovulmasından da söz ediyor.

Bunlar, 1945’teki belirli toprak taleplerinin bütün ayrıntılarıyla beş yıl önceden hazırlandığını kanıtlamaz elbette. Aradan geçen beş yıl boyunca ayrıntılarda çeşitli değişiklikler olmuştur mutlaka. Ancak boğazlarda üs hedefinin yalnızca Türkiye’nin savaş sırasındaki tutumuna tepki olarak doğmadığı ortadadır. Bu hedef, Nazi Almanyası’yla pazarlık yürütülen dönemde de mevcuttu. Stalin’in Dimitrov’un günlüğünde aktarılan sözleri, 1940’ta Türkiye’yi hem batıdan hem de doğudan parçalar kopararak küçültmeyi aklından geçirdiğini açıkça gösteriyor.

Türkiye burjuvazisinin tercihi Stalin’i haklı çıkarır mı?

İkinci yazının en sorunlu bölümü ise kapanışı.

Badem, Türkiye burjuvazisinin Batı’yla bütünleşme tercihinin Sovyet taleplerinden önceye uzandığını söylüyor. Bu tespitin haklı bir yanı var. Türkiye’nin ABD’ye yönelişini ve NATO’ya girişini yalnızca Stalin’in talepleriyle açıklamak, dünya-tarihsel gelişmelerin belirleyici etkisini, içerideki sınıf ilişkilerini ve egemen sınıfların tercihlerini gözden kaçırır.

Ancak buradan Stalin yönetiminin sorumluluğunun azaldığı sonucu çıkmaz. Türkiye burjuvazisinin Batı’yla bütünleşme isteği ile Sovyet politikasının bu sürece etkisi aynı anda incelenebilir ve incelemenin aslında böyle yapılması gerekir.

Badem ise yazısının sonunda, Türkiye’nin ABD ve NATO üssü hâline gelmesine karşı çıkmayanların Sovyetlerin ortak üs talebine itiraz edemeyeceğini savunuyor.

Bu muhakeme, söz konusu çevrelerin tutarsızlığını ve iki yüzlülüğünü ortaya koyabilir. Fakat Sovyet talebinin doğruluğunu kanıtlamaz.

Dahası, hem ABD’nin Türkiye üzerindeki askerî ve siyasi hâkimiyetine hem de Stalin yönetiminin toprak ve üs taleplerine karşı çıkan sosyalist bir tutuma cevap vermez. Neden bu iki tutumdan birini seçmek zorunda olalım?

İnkârdan sonra ne geliyor?

Badem’in ikinci yazısı ilkinden farklı. Taleplerin varlığını kabul etmesi ve Stalin’in politikasını eleştirmesi kayda değer. Bu değişikliği teslim etmek gerekiyor.

Fakat ilk yazının kanıt ölçütü sorgulanmadan bırakılıyor; ikinci yazıda ise olgunun kabulünü, sorumluluğu sınırlayan ve eleştiriyi muhatabın siyasi kimliğine göre geçersizleştirmeye çalışan açıklamalar izliyor.

Böylece tarihsel gerçek karşısında geri çekilen savunma, başka bir düzlemde sürdürülüyor.

Türkiye’de egemen sınıfların antikomünizmini ve emperyalizmle ilişkilerini eleştirmek için Stalin’in gerici dış politikasını savunmaya ihtiyacımız yok. Sosyalizmi savunmakla Stalin’in toprak ve üs taleplerini aklamak arasında zorunlu bir bağ kurulduğunda, tarihsel olgular da bu savunmanın ihtiyaçlarına göre eğilip bükülmeye başlanıyor. Stalinist özürcülüğün öteden beri başvurduğu yöntem de zaten budur.

[1] Kıvılcım Çağla, “Stalin Kars ve Ardahan’ı İstedi mi?”, soL Haber, 4 Kasım 2008. Candan Badem, “Bir kez daha Kars, Ardahan ve Stalin”, İleri Haber, 28 Eylül 2015. İkinci yazının tarihi, arama motorunda korunmuş sayfa kaydından alınmıştır.

Konuyla ilgili önceki yazılar:

Tarihi tersyüz ederken hakikate çarpmak

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder